Maskelenmiş köprü : Ölüm ve Din

0 yorum
Mustafa Çölkesen

İnsanı anlamadan ve tarif etmeden onun din, ideoloji, imge ve sembollerini yorumlamamız mümkün değil, din ve inançlar geleneği eğer insanın ezelden beri gelen tamamlayıcı bir parçasıysa kökenleri nedir, nasıl hasıl olmuştur?

İnsan, öncelikle fizyolojik bir varlık olarak, bir bilinmeyenler ve tehditler, riskler ve fırsatlar dünyasına doğmaktadır, geçici sığınağı anne kucağında temel fizyolojik gereksinimlerini karşıladıktan sonra benliğini keşfetme aşaması ve ilerde sorunlarla kendi başına başa çıkmak anlamına gelecek bireysel bağımsızlık evresinde ise, topluma uyum zorunluluğu olan “eğitim evresi” eşlik edecektir ona, demekki toplum, bireysel bağımsızlığının önündeki ilk ve en önemli engeldir birey için.. Eğer bir cangılda doğanın tüm vaat ve tehditleri ile başbaşa kalmayı değil de, nispi güvenlik sağlayan toplum içinde yaşamaya karar vermişse, kendisine haz veren tüm edimleri, dürtülerini belirli sınırlarda karşılayabilecek şekilde, tüm yaşamı boyunca uyulması gereken ayrıntılı bir kurallar bütününe uyması gerekecektir. Bu sadece uygarlıklar için değil, günümüzde çok az kalmış yaban topluluklar için de geçerlidir.. Topluma eşsiz kişiliği ve yaratıcı potansiyeli ile güç taşıyabilecek birey, daha ona dahil olduğu anda onun gücüyle sınırlanmaktadır..

Karnını doyurma, barınma, giyinme, cinsellik, uyku, bedensel sağlığını koruma, hayatta kalma gibi ana fizyolojik gereksinimler karşılandığında toplum içinde bir denge algısı oluşur evrensel bireyde, bu istikrarlı bir varlık duygusudur, ancak karmaşık hayatın akışı içinde belalar, beklenmedik ve istenmeyen durumlar, hastalık, afet, savaş ve ölüm riski her zaman olasıdır ve sezinsel olarak bu riskleri hissetmekte ve bu riskler tüm o tatmin duygusunun “geçici bir denge” olduğu hissiyatını yaratmaktadır, bir afet, savaş ya da krizde aç veya susuz kalabilir, kıtlıkta beslenme kaynakları tükenebilir, bir hastalık ya da kaza,  yaşam koşullarını işlevsiz kılabilir ya da ölümle sonuçlanabilir..

Ancak insanın ezelden beri, en ilkel topluklardan neolitiğe oradan uygarlığa varana değin, en büyük korkusu ölümdür, yüzbinlerce yıldır insan ırkı olarak, sel, tufan, afet, iklimsel değişiklikler, vahşi hayvan saldırıları, salgın hastalıklar gibi doğanın meydan okumalarına ve yıllarca süren savaş ve katliamlara direnebilmiş ve aklın güdümündeki icatlarıyla mucizevi uygarlık kuruluşlarını gerçekleştirebilmiş insanlık, ilkel topluluklardan uygar insana ölüm karşısında hep yıkılmıştır. Henüz yaban topluklarda ölüm, sadece toplumdaki bir bireyin kaybı değil, o toplumun tüm bireylerinde yarattığı acı, hüzün ve acizlik duygusuyla toplumun birlik temellerini de sarsan bir felakettir..

Ancak toplum, sahip olduğu Akıl sayesinde fizyolojik olarak çözüm bulamadığı ölüme bir savunma mekanizması olarak içgüdüsel ve ivedi bir çözüm geliştirmek zorundadır, yoksa her ölümde yaşanan hayatın geçiciliği ve anlamsızlığı duygusu, o güne değin töre, inanç, ahlak ve yasaklar sistemiyle örgütlediği bireylerde bir dağılma ve tedrici itaatsizliğe yol açabilecek, toplum ilerde giderek bir kaos ortamına dönüşebilecektir.. O halde ölüm, o toplumun ileri gelenleri tarafından manevi olarak dıştalanmalı ve yadsınmalıdır, ölen sadece bedensel olarak ölmekte ve insanın görünmez yanı olan ruhu aslında başka alemlerde yaşamaktadır, işte burası, dinin, insan toplumları varolduğundan beri, onun almış olduğu toplum biçiminden bağımsız olarak varolduğu, insana ölümü yadsıtarak bir toplum ve tarih tesellisi sunduğu yerdir..

Herşey “insanın ağız tadını bozan” ölüm karşısında ruhçuluk, animizm ile başladı, yabanıllarda ölen ataların ruhu bir tapınç nesnesi haline getirildi; şamanlar hastalıklara çare bulmak, kayıp ruhları aramak için yeraltı dünyasına seyahat ettiler, yabanıllar topluluklarına kabul edeceği bireyleri sembolik olarak öldürüp yeniden doğmalarını sağlamak için çeşitli kült ayinleri düzenlediler, neolitik topluluklar kıtlık, afet, hastalık ve ölümden korunmak için tanrılara sunular, kurbanlar sundular, dünyanın binbir yanında ilahi düzenin kaosa dönmemesi için rahip krallar yaşlandığında öldürüldü ve genç ve yeni krallar tahta çıkarıldı, Gılgamış’ın ölümsüzlük arayışı Ortadoğu topluluklarının kutsal metni haline geldi, Tevrat’ta ve Gnostik tarikatlarda yaratılmış Adem’e ruh üflendi, Hindularda ruh reenkarne oldu, Mısır’da ölen Osiris, her firavun öldüğünde onunla özdeşleşeceği yeraltı tanrısı haline getirildi, Sümer’de Dumuzi tanrıça karısının kıskançlığıyla ölüler dünyasını ziyaret etti, İsa öldü ama yeniden dirildi ve azizler, Paulus ve peygamber Muhammed göğe yükseldi, ölümle sonunda toprağa dönecek insan çeşitli dinlerde topraktan yaratılmıştı.. 

Geçtiğimiz binlerce yılda bin bir yaratıcı biçim alarak, Joseph Campbell’in deyişiyle “binbir maske takarak” ölüm karşısında insanın yegane savunma mekanizması işte bu manevi tasarımları üretti..

“..kendilerine yakarılan ve kurbanlar sunulan doğaüstü varlıkların yanısıra toplumda bir de kutsallığın uzmanları vardır..”  diyor ünlü dinler tarihçisi Mircea Eliade “.. ruhları görebilen, göğe çıkıp tanrılarla konuşabilen, yeraltına inebilen, şeytanları ve hastalıkları yenebilen kişiler. Şamanın toplumun psişik bütünlüğünü savunma işindeki temel rolü işte bu noktada belirir: İçlerinden birinin kendilerine yardım etme yeteneğinde olduğundan emindirler. Toplumun üyelerinden birinin ötekilerden saklı ve görünmez şeyleri görebildiğini ve doğaüstü dünyalardan dolaysız ve kesin bilgiler getirdiğini bilmek herkes için rahatlatıcı ve avutucudur..” (Mircea Eliade, Şamanizm, sayfa 554, İmge Yayınları)

Ve bir kez ruhçuluk tasarımı yaratıldığında, insanın yaratıcı imgeler dünyasında hayaletler, kötü ruhlar, melekler, şeytan ve ifritler, kahramanlar ve kurtarıcılar, öte dünyadan haber veren fal, kehanet, büyü gibi araçlarda belirdi, bunların hepsi insanın derin “yaşama içgüdüsü” ile henüz üstesinden gelemediği o kara ölüme karşı bir savaştı..


İnsanlık tarihi bize, çok açık bir şekilde, insanlığın önce kutsallaştırmadan akledemeyeceğini göstermiştir:  bir bebek için baba bir kahraman, anne bir peridir ve yaşam bir masal gibi gözükmektedir, bilimin muazzam ilerlemesinin temelinde gizemcilik, simya ve çeşitli sayı gizemciliğinin olması, ilksel büyü, otacılıktan hekimliğin, kadim falcılıktan, gezegen, yıldız gözlemlerinden modern astrolojinin doğması bunun kanıtlarıdır..

Her ne kadar ölüm, dinsel avuntularla toplum için giderilmiş gibi de gözükse, bastırılmış bir tedirginlik olarak insanın şuuraltında yaşamaya devam eder, şuuraltı ise dünyanın olağan prensiplerine uymayan özerk bir karanlık alem düzeneğidir, Freud bastırılmış korkuların nevrozlar halinde zıttına atlayabileceğini ve buna saldırganlığın nedeni olan ölüm içgüdüsünün de dahil olduğunu iddia eder.

Dinler, birey ve toplumu derin umutsuzluğa sevkeden yıkıcı ölüme el koyarak onu kutsal alana öteledi, ancak biz teselliyi ölümde değil, bizzat yaşamda arayan ve onu akıl, vicdan, eşitlik ve adalet ülküsüyle yaşanılır ve değerli kılmak isteyenlerdeniz...

20.08.2017


Kurban Kültü ve Arkaik Anlamları üzerine

0 yorum
Göktuğ Halis

Kendini Yahudi-Hıristiyan dizgesinin bir parçası olarak tanımlayan İslam geleneğinde Kurban, imanın temel koşullarından biri olarak kabul edildi.

Kurban ritüelinde İslam geleneği kendini modern tek tanrılı dinlerin kurucu-mitsel atası İbrahim’e dayanan bir söylence-mite dayandırdı. Bu öykünün kökenleri Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin-Yaratılış- bölümüne dek uzanmaktadır. Çokları için tanıdıktır:

Söz konusu anlatıda, yaşamının bu aşamasına dek  "samimi bir imanla" Rab'be bağlılığını ispat etmiş olan İbrahim’in sınamaya tabi tutulduğunu anlarız.  Rab, İbrahim'i sınamak ister; oğlu İshak "Moab diyarında kendisine kurban verilmelidir.

Gerçekten de İbrahim, Rab'bın emrini sorgulamadan yerine getirir. Yanında hizmetçileri ve oğlu İshak olduğu halde Moab'a yönelir. İsa'nın, ölümüne sebep olacak haçı sırtında taşıması gibi İshak da, kurbanın Tanrı'ya adanan kısımlarını yakma işine yarayan "odunlarını" sırtında taşımaktadır.

Mit, İbrahim’in oğlu İshak, Rab'be tam kurban verileceği sırada göksel bir müdahalenin yaşandığını aktarır. Gökyüzünden inen bir melek onu engeller. (1)  Allah yolunda kalan tek oğlunu kurbana hazır olan bir peygamberin içten imanı, ödüllendirilmeye layıktır.

Hıristiyanlık dışında, modern tek tanrılı dinlerin kurban kültünün dayandığı bu öyküde dikkate değer birkaç mesaj bulunuyor.

Bu mesajlara geçmeden önce genel bir ilkeye değinmeliyim: Zerdüşt'ün yaşam öyküsünde de göreceğimiz gibi (2),  bir kutsal törene karşı çıkış yalnızca uygulamaya ya da kareografiye karşı çıkış değildir. Bu kalkışma simgesel bir değer taşır ve çok daha geniş bir kabulün, o ritüeli zorunlu koyan "dinin" reddedildiğini gösterir. En azından bir reform yaşandığı gerçektir.

İbrahim örneğinde bu ilke şu anlama gelir: 

İshak'ın kurban edilişi öyküsü, yalnızca İbraniler için geçerli bir "ritüelin" çağları aşan yaygınlığının kökenini açıklama gayesi taşımaz. Aynı zamanda, özellikle “Çıkış” sonrasında karşı karşıya gelinen Kenan inanışının "çocuk kurbanına" dayanan geleneksel "kutsal törenlerine" karşı bir tavır niteliği taşır (3). 

Bereket ve verimlilik amaçlı kurban ritüelinin, Kenan illerinde insan, özellikle çocuk kurbanına varan aşırılıklara vardığı bugün kesin olarak bilinmektedir. Özellikle neolitik topluluklarda, mevsimsel döngülerde ya da verimlilik kaygısının yoğun olduğu sembolik tekrarlarda gerçekleştirilen insan kurbanı uygulaması Avustralya’dan Amerika kıtasına dek uzanan yaygınlığa sahiptir. Neolitik dönem inancının bu belirgin niteliği, J. Campbell’in deyimiyle medeniyetin bir katliamla başladığını gösteren mitolojilerce de doğrulanmıştı (4). 

Elbette bu inanç, öldürülen kişilerin Tanrı haline geleceği-ya da öldükten sonra dirileceği-yönündeki bir başka inanç biçimiyle katmanlaşmıştır. Bu İsa’nın ölümü ve dirilişiyle ilişkili çok daha kadim bir izleğin parçasıdır.

Diğer taraftan insan kurbanı göçebe topluluklar için işlevsizdir. Bu toplulukların etkin bir nüfus kontrolü uyguladıkları biliniyor. Bu mücadele ve savaşlar içerisinde yaşayan bir kavmin duyduğu insan ihtiyacı bağlamında da işlevsiz bir uygulamadır. Elbette İbrani öğretisinde Her şeyden önce "çocuk" kurbanı, Tanrı'nın "semereli olun" ve "çoğalın" gibi otantik emirlerine de aykırılık teşkil eder (5). 

İnsan ve Tanrı’yı buluşturan ritüelin unutulan anlamı: Eşitlik

Kuşkusuz İshak’ın kurbanı mitosunda geçen iki kurban biçimi -insan ya da hayvan-ne olursa olsun, bizlere bir gerçeği daha hatırlatır. Dini inancın en ilkel biçimlerine dek kurban uygulamasının izlerini sürebiliyoruz ve nerede bu ritüele rastlasak insan ile Tanrı’nın buluştuğu bir anlam dağarcığına temas etmiş oluruz.

E. Durkheim tarafından insanoğlunun ilk dini olarak betimlenen bu dinin kökeni “totem” sözcüğünün  ilk kez 1791 yılında J. Long isimli bir İngiliz tarafından K. Amerika yerlilerinden öğrenildiğini aktarır Freud (6). Kural olarak yenebilen "zararsız ya da tehlikeli olabilen bir hayvan, ender olarak da bir doğa unsuru ya da bitki” olarak tanımlanabilir. 

Türün bütün üyelerinde (örneğin hayvansa, tek bir hayvanda değil) gizli bir güç olarak totem, klanı gözeten varlık, bir nevi atadır.

Yukarıdaki tanımda geçen yenilebilirlik hususu tartışmalıdır. Zira kimi topluluklarda totem etinin yenmesi kesinlikle yasaklanır.

Uzmanlar bu çelişki hususunda kesin bir netliğe ulaşamadı. Bu kabulün toplumdan topluma farklılık gösterdiği açıktır ve bir genelleme yapabilmek oldukça zordur. Türk-Moğol geleneğinde “ata-hayvan” kurbanının bulunmadığı görüşünde olan Roux, buna karşın, kül rengi öküz ve beyaz atın kurbanı ile ilgili bilgiler karşısında şaşkınlığını gizleyemez. Ulaştığı sonuç ise tatmin edici olmaktan uzaktır: “Büyük  bir karışıklık buna yol açmış olabilir. Atlar ve öküzler, gök ve yere kurban edilir. Gök ve yer atalarla karıştırılmıştır. At ve öküzler ise atalar olduğu için ataların kurban edildiği sanılmıştır (7).

En doğru çözümlemenin şu şekilde yapılabileceği kanaatindeyim:

Totem, belli dönemler-özel günler-dışında eti yenmesi kesinlikle yasak olan-bir soy bağının ilk örneğini-ata’yı temsil etmektedir.

Yemek yiyen ve eti yenilen Tanrı sembolizmi

Totemin “yenilebilirliği” konusunda ilerledikçe tüm toplumun katıldığı kutsal ayinlerde, totem hayvanının yeme amacıyla kurban edildiğini saptamak mümkün hale gelir. Totem” dininin dinamikleri tüm toplumun katılmasının şart olduğu törenlerle söz konusu ilahın kurbanıyla ilgili varyasyonlar içerir. 

Freud’un da belirttiği gibi, totem hayvanının kanı, eti ve kemikleri çiğ olarak tüketilirken, klan üyeleri, kutsal hayvana benzer biçimde giyinir; onun gibi hareket eder. Toplumun hiçbir ferdi yeme eyleminden kaçamaz; bu törenlerin amacı, ikilidir. Hem, öldürülen hayvanın kutsallığını özümseme hem de öldürmenin sorumluluğunun reddedilişiyle ilintilidir bu durum. Yani tüm toplumun sevap ve günah ikiliğini ortaklaşa karşıladığı bir eylem olarak gözüküyor

Totem dininde kurban uygulamasına ilişkin analitik çözümlemenin bir boyutunda herhangi bir hayvanın yenebilirliği, yaşam özünün insana aktarılması anlamını içerdiğini de bu aşamada belirtmeliyiz. Uygulamada ilkel inancın, kendini bağladığı ve yaşam gücü sunduğu ilksel atanın gücünün bedene transferi gerçekleşmiş olur.

Herkesin eşit olduğu bir sosyal buluşma: Kutsal yemek kültü

Söz konusu tanım, bu haliyle “ilkel” avcıların hayvanı “baba”-soyun başlatıcısı- olarak görme eğilimi Freud’un ilk kurban olarak baba düşüncesini etkilemiş olabilir.

Bu “yemek kültürü ekseninde” insan türünün, kendi ilahıyla buluşma merasimi; onun gücünün özümsenmesi, arkadaşlığın paylaştırılması sürecidir.

Kurban yemeği sayesinde Tanrı, ona tapanların “sofra arkadaşı” olur. Roux’un aktardığı gibi  “Robertson Smith’den beri kurbanın Tanrı’nın eşlik ettiği bir yemek olduğu bilinmektedir…” Aynı kaynakta “Tanrı’ya sunulan yemek tanrıyla aynı anda yeniden Tanrının sofra arkadaşı oluruz…”  (8)

Totemizm bağlamında kurban, uzmanların da sıklıkla değerlendirdiği gibi eninde sonunda “Tanrı ile kulu”-“Ata ile onun soyundan geleni” yahut “doğanın güçlü ruhları-modern tek tanrılı dinlerde Melek inancına evrilecek güçleri-insan ile aynı sofrada buluşturan bir uygulama olarak tanımlanabilir.

Hiç kuşkusuz bu yemek-sofra-şölen gibi olguların dinler tarihindeki kutsal yeri ve bağlamıyla ilgili farklı bir konuya yönelik analizle desteklenmelidir. Ancak bu noktada şu önemli husus belirtmeliyim: Totem, açık biçimde bir topluluk temsilidir. Topluluğun, kurucu ata miti ve onun gücünün aktarımı, kelime anlamıyla tanrının katıldığı bir sofra edimi bir metafordur. Gerçek anlam ve sembollerde gizli güç, tüm topluluğun, “eşit ve hiyerarşisiz bir biçimde” aynı sofrada buluşmasını öngörmektedir.

Durkheim’in “Tanrı toplumdur” dediği, budur (9).

İsa’ya giden yol

Elbette Neolitik inanç biçimlerine giden yolda Şamanizm’in kurban uygulamalarına da tek cümle ile de olsa değinme zorunluluğumuz bulunuyor:

“Bir av töreni öncesinde, bir hastalığın tedavisinde (10), kayıp ruhun çağrılmasında ya da mevsimsel döngülerin eşiğinde, toprağın ürünlerinde verimlilik sağlamak isteyen topluluklarda kurban, doğanın güçlerini (11),  evrensel ya da lokal doğa ruhlarını insana yardımcı hale getirebilir.

Neolitik döneme özgü kurban ritüelinde anahtar kavramın “verimlilik” olduğunu belirterek ilerleyebiliriz. Yukarıda da kimi yerlerde değindiğim için şimdilik, verimliliğin sağlanması için topluluğun kurban ettiği genç insanların yeniden dirileceğine duyulan inancın asal bir yapı oluşturduğunu tekrarlamakla yetineceğim.

Yeniden dirilen Tanrı motifinin bizler için bilinen en yaygın örneği İsa’dır. Hıristiyan teolojisinde İsa’nın kendini kurban olarak sunduğunu ve tanımladığını biliyoruz. Elbette bu öyküde İsa, ilk günah temasıyla ilişkili bir karakter olarak biçimlenmektedir.

İsa, ilk günah için kendisini kurban seçerken, tüm insanlık adına küskün Baba’yla barışmanın anahtarını sağlamak üzere kendini feda edecek mitsel kahraman rolüne bürünür

Bir diğer deyişle İsa kendisini kurban olarak sunarken, artık babanın yerine geçmek arzusundan vazgeçildiğinin sözünü vermiş olur.

SONUÇ: Yitirilen anlam ve eşitlik ideali

Bu açıklamalar ışığında, modern tek tanrılı dinlerin kurban tanımının bu kurucu ilkeye yönelik ilksel tanımlardan bir kopuş ve geç dönem bozulmalarını içeren bir uzantı olduğunu söyleyebilecek noktadayız artık.

Mitsel anlatılardaki sembolizmin çözümlemesinden uzak yorumcuların, “Tanrı’nın bir sofrada oturup yemek yemesi ya da yaratıcının etinin yenmesi gibi olguları “sapkın-heretik” ya da “pagan” öğeler olarak nitelediğini biliyoruz. Elbette bu yorumların ortodoksi açısından acil bir önem taşıdığı gerçektir. Özellikle İslam gibi, geçmiş dinleri bozulmuş, kendini de sahih olarak niteleyen bir dini ideoloji için bu tip çıkışların yaşamsal olduğunu biliyoruz. Ancak bu yorumlardaki temel hata, dinin bilinç dışı kökenlerinde yer alan kimi unsurların, dinin temel öğelerini meydana getirdiğini görmezden gelmesidir.

Doğaldır ki, İbrahim’e Lut’un yok edileceğini haber veren üç göksel varlığın inişi ve gerekse Yeni Ahit’te yer alan son yemek sahnesinde görüldüğü gibi, dini ideolojilerin zamansal evrimi, kendini arkaik anlamlardan yeterince kurtaramaz ve bilinç dışı kökenlerin varlığına işaret etmeyi sürdürür.

Bir örnek olarak İsa’nın son yemeğini verebiliriz. Arketipsel bir kaynak olarak Tanrı ile kulların yemeği olgusu, İsa’nın “son yemeği” sahnesinde başarıyla canlandırılır. İnsan türünün türediği düşünülen ilksel varlığın-ilk Ata’nın “törenler” eşliğinde yenmesini ön gören arkaik anlamla temas çok güçlüdür. İncil’in sözleri, Tanrı ile insanı aynı masada buluşturan bu gerçeklik alanının en bilindik örneklerindendir:

“Alın, bu benim bedenimdir” diyerek öğrencilerine verdi. Sonra bir kâse alıp şükretti ve bunu öğrencilerine verdi. Hepsi bundan içti. “Bu benim kanım” dedi İsa, “Birçokları uğruna akıtılan antlaşma kanıdır.” (12)

Günümüz dinlerinin, kurbanın yorumu hususunda, kendini insanlığın ilk günah yükünden arındırmak için kendini kurban eden İsa’nın anıştırdığı ilksel anlamlardan çok uzağa evirildiğini görmek mümkün.

Yeni yorum, yalnızca dini bir emir olarak hayvanların kanının akıtılmasına indirgenmiştir. Tüm ritüeller gibi, gündelik yaşamla ilişkisinin kopmuş, somut amaçsallığın yitirilmiş olduğunu görürüz. (13)  

Oysaki ilkel kültürlerde kurban, Tanrı ile insanı buluşturan bir anlam, bir eşitlik ve verimlilik ilişkisi sunmuştu.

Böylece “ilerlemecilik” ilkesinin eleştirisi için elverişli bir kaynağa daha ulaşmış oluyoruz.

25.07.2017

Notlar:

1)  Ve İbrahim elini uzattı, ve oğlunu boğazlamak için bıçağı aldı. Ve RABBİN meleği göklerden ona çağırıp dedi: İbrahim, İbrahim; ve işte ben, dedi. Ve dedi: Elini çocuğa uzatma ve ona bir şey yapma. Çünkü şimdi bildim ki sen Allah’tan korkuyorsun, ve kendi biricik oğlunu benden esirgemedin. Bkz. Tekvin 22: 10/12
2) Zerdüşt de kendi döneminde rahipler sınıfının sürdüğü yaşam tarzı ve statüsüne yönelik eleştirisine kanlı kurban törenlerini eleştirerek başlamıştı. Zerdüşt’ün eleştirisinin bir çoban olarak hayvanlarla kurduğu yakın ilişkinin beslediği sevgiden türediği yorumları fazla abartılmamalıdır. Zira kesilen etin yoksullara dağıtıldığı kurban kesimlerini desteklediğini biliyoruz. Bununla birlikte onu temel hedefi sosyal yozlaşmanın nedeni olduğunu düşündüğü din adamları sınıfıdır. İsa’dan yüzlerce yıl önce Zerdüşt, yüksek sınıfın sırtını döndüğü zengin din adamları sınıfına öfkelidir. Bir örnek için bkz. Taroparewela 29-1, s. 116.
3) Batı Samileri  kurban şenliklerinde, hala memede olan yüzlerce çocuğu Baal için ateşe atma ritüelini kuşaklar boyunca sürdürmüştü. Paralel bir yorum için bkz. ÖRS, Hayrullah s. 52.
 4) Campbell, tarımcı topluluklarda insan kurbanının yaygınlığı hususunda doyurucu açıklamalar yapmıştır. Bk. İlkel Mitoloji s.291’de: “bitki egemenliğindeki Ekvator bölgesinde gördüğümüz insan kurbanı insan kaderinin bitki dünyasındaki ölümü, çürümesi ve verimli dönüşümü ritleriyle belirlenmiştir…”
5)  İbrahim’in oğlunu kurban etmek yerine, “hayvan” kurbanına yönelişi, kavminin, yerleşik-tarımcı topluluk geleneklerini sahiplenmediği “göçebe-avcı” yaşam tarzına tabi olduğunu vurgulayan simgesel bir anlatım da olabilir. Zira hayvan kurbanı göçebe topluluklarda daha yaygın bir gelenektir.
6) FREUD, S. Totem ve Tabu. (A.T.K Çevirisi), s. 189-190.
7) ROUX. J. P. Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar s. 330.
8) Roux a.g.e. Roux s. 218.
9) “Çünkü bir toplum yalnızca, kendisini meydana getiren fertler yığınından, onların işgal ettikleri topraktan, kullandıkları şeylerden ve icra ettikleri hareketlerden değil, özellikle de onun kendisi hakkında oluşturduğu idealden meydana gelir..."s. 495... Ayrıca bk: "Tanrı toplumun mecazi bir ifadesinden başka bir şey değildir..." DURKHEIM, E. Dini Hayatın İlkel Biçimleri s. 274
10) Bir hastalığın tedavisinde kurbanın rolü hakkında bkz. KOECHEROWA, L.M. "Şaman Ayini Yeniden Yapılanma Deneyi" s.78,79,80. http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/13/1190/13750.pdf.
11) “Buriyatlarda dağların, nehirlerin, ırmakların, göllerin, ormanları vs’nin uzun zaman önce ölmüş kişilerin ruhları tarafından canlandırıldığı düşünülürdü…” alıntı için bk. Roux s. 33. Şayenlerin, büyük su kütlelerine kurban adama ritüellerini açıklayan bir mit ile ilgili olarak bkz. MARRIOTT, A-RACHLIN;Carol K. Kızılderili Mitolojisi s. 77-83. Bu öyküde bir yılana dönüşen Şayenlinin son isteğinde bahsedilir.
12) Matta: 26 ve sonrası

13) Bunun tek istisnası adak uygulamalarında halen görülmektedir. Bu bir dileği yerine getiren Tanrı’ya sunulan bir armağandır artık.

Başka bir Dünya Mümkün..!

0 yorum
Mustafa Çölkesen

Geçtiğimiz gün, facebook’da, burjuva ekonomistleri ve siyasetçilerinin, kapsamlı ve tutarlı bir “tarih tezi”nden yoksun olduklarını ve modern çağda bunun sadece Marx’ın “sınıflar” çerçevesinde ortaya koyduğu “tarihsel maddeci” bilimsel yöntemle açıklanabildiğini öne süren kısa bir yazı yazmıştık, bir dostumuz konuyla ilgili düşüncelerini yazmış.

Arkadaşımızın yorumu, internet ile birlikte global iş süreçlerinin "daha esnek, karmaşık ve grift" bir hal almasından kaynaklı bir kafakarışıklığının yanısıra, günümüzde doğudan batıya sağcı, totaliter yönetimlerin peydahlanması öncesi bir ara dönem olan “post-modernist” liberal ideolojinin izlerini taşıyor, şimdi onun yorumunun bir kaçına yakından bakalım:

“…emek, satmak ve zorunda olmak kavramları bana çok göreli, yani neyi emek olarak kabul edeceğiz, satmaktan, özellikle satmak zorunda olmaktan neyi anlayacağız..” diyor arkadaşımız..

Geçimini sağlamak için çalışmak zorunda olan herkes, bulunduğu yer (örn. fabrika, havaalanı, hastane, pastane, plaza vs), sektör, ticari unvan (işçi, uzman, görevli, avukat, doktor, müşteri temsilcisi vs.), nispi gelir düzeyinden bağımsız olarak, sosyolojik tanımıyla, “emekçi”, “işçi” kategorisinde olarak nitelendirilir, bu, antik ve feodal çağlarda emeği karşılığında ayni ödeme yapılan serflerden, ırgatlara, günümüzde sosyal hakları anayasal rejimler tarafından güvence altına alınan Batılı ülkelerin işçi sınıfına kadar değişmez bir sosyal gerçeklik ve bilimsel sınıflandırmadır.

Arkadaşımız, devamında;

“..belki ifadeyi değiştirip en basit haliyle tarih, güçlüler ile zayıflar arasındaki mücadeledir denebilir” diyor..

Peki tarih boyunca gücün aracı olan “servet” nasıl ortaya çıktı o halde?

Antik çağlarda servetin tarih sahnesinde belirmiş yüzlerce farklı savaşçı kavimin yayılmacı siyasetiyle, aslında kendileri de sınıflı toplumlar olan bir başka kavmin gerçekleştirdiği “servete el koyma” ile ele geçirildiği ortadadır, bu savaşçı/yayılmacı toplumlar, daha sonra çeşitli isimler altında birer imparatorluk haline geldiler, ancak hepsinde ortak nokta, imparatorluklarında yoğun “köle emeğini” kullanmalarıdır, toplumları uhrevi krallar, ona bağlı bir askeri-bürokratik seçkinler sınıfı ve tarımsal/ ticari burjuvazi ve halk adı altında anılan “emekçi”lerden oluşmaktadır, köle emeği, antik toplumların dikilitaş anıtlarından, daha Babil döneminde bile “köle sözleşmeleri”nden, Musevilik ve Hıristiyanlık dinlerinin uzun zaman diliminden geçerek, bir örneği yeni dünyadaki şeker plantasyonlarının “yoğun işgücü”nü karşılamak üzere Afrika’dan gemilere doldurularak getirilen siyahi kölelerle batı kolonyalizmine kadar çok uzun bir zaman dilimine yayılır,  Batılı toplumlardaki etnik nüfus ve Afrika ve Hindistan başta olmak üzere 3. Dünyadaki Batılı izler, köleci, kolonyalist birikim geçmişinin en somut örnekleridir.

Endüstri devrimine kadar dünyadaki tüm topluluklar kah istilalar yoluyla “servete el koyma” ve köle, serf emeği, kah da ekonomik literatürde “ilksel sermaye birikimi” olarak anılan, “iç pazara dayalı servet modeli” üzerinden gelişimlerini sağladılar, ancak döneminin işçi sınıfının günde 16 saatlik emeğiyle damgalı ‘Endüstri Devrimi’yle birlikte gerçekleşen devasa kapasite artışı ve sermaye birikimi burjuvazi için ulusal sınırları aşarak dünya pazarlarına da erişebilmeyi mümkün kıldı, ünlü tarihçi Eric Hobsbawn sanayi devrimi üzerine  “Endüstri ve İmparatorluk” isimli eserinde İngiliz gettolarında korkunç bir hava kirliliğinin eşlik ettiği barakalarda perişan halde yaşayan İngiliz işçi sınıfının gündelik yaşamını anlatır bize, diğer batılı sermayeler gibi İngiliz sermayesi de işte emeğe bu dramatik koşulları yaşatan kar hırsı ile hasıl olabilmiştir.

Burada Marx, diğer klasik iktisatçıların es geçtiği bir soruna odaklanmıştı, malların değeri nasıl oluşuyordu, bir malın değerini belirleyen asıl şey neydi? Uzun ve zahmetli çalışmalarından sonra Marx kendi “emek-değer teorisi”ne ulaştı, mallar ancak üretimi ve yeniden üretimi için gerekli olan “emek zaman” ile belirleniyordu, ve işçi, geçimi için emeğini satmak zorunda kalırken, üretim sürecinde kendi gereksinimini karşılayacak olandan “daha fazla değer” üretiyordu, işte sermaye sınıfı, servetini ancak emekçinin ürettiği “fazla/ artık değer”e el koymak suretiyle sürekli genişletebiliyordu, bu ise iş zamanının sürekli uzatılmasıyla “mutlak artık değer” biçimini veya teknolojinin işin içine sokulmasıyla, yani emek üretkenliğinin kesintisiz arttırılmasıyla “nispi artık değer” biçimini alıyordu, Marx, normal hayatta emeğin sıradan alışverişi olarak görülen şeyin aslında kapitalist medeniyetin doğasını gizleyen bir şey olduğunu söylüyordu, emek, hem onu satan alan sermaye tarafından sömürülüyor, hem de emek iş sürecinde parçalara ayrılarak bütüncül doğasına yabancılaşıyordu. Servetin ve uygarlığın tarihi -adeta bir sülük gibi- emeği gasbeden burjuvazinin emeğe karşı örgütlü mücadelesiydi, burjuva, emek dışındaki ana girdilerde (toprak, faiz, hammadde vs) rekabet avantajını sadece belirli sınırlar içinde sağlayabileceği için asıl tasarrufu emekte yapabiliyordu.

Marx’ın emek değer kuramı, paranın tarihi ve işlevini de açıklar, gelişmiş bir kapitalist ülkenin kalifiye emekle üretilmiş ileri teknoloji malları 3. Dünyaya ihraç edildiğinde ve 3. Dünya ülkelerinin “emek yoğun” tarımsal malları o ülkelere ihraç edildiğinde, bu takas işleminden zararlı çıkan 3. Dünya ülkeleri oluyordu, Marx buna “eşitsiz mübadele” diyordu, ve dünya ülkeleri arasındaki kalkınma farkının, büyük küresel şirketlerin (kartel ve tröstlerin) dünyaya zaman içinde hakim olabilmelerinin asıl nedeni buydu.

Marx, bir ömür alan “Kapital” isimli anıtsal eserinde kapitalist medeniyette periyodik bunalımlara neden olabilecek bir başka soruna da dikkat çekiyordu: Sermaye diyordu Marx, yeni pazarları ele geçirmek, rekabet avantajı sağlamak için üretim ölçeğini sürekli büyütmek, böylelikle sabit maliyetlerin oranını azaltarak birim maliyetlerini düşürmek zorundadır, ama bir yandan dünyada faaliyet gösteren toplam sermaye emeğin fiyatı olan ücretleri de düşük tutmak zorundadır, bu çelişki alım gücünün sürekli düşmesi ve piyasada satılamayan aşırı bir mal stoğunun kalması demek olacaktır, Marx’ın bu öngörüsü birkaç yüzyıllık kriz incelemesi yapan Rus iktisatçı Kontradief’in “dalgalar yaklaşımı” ile doğrulandı, kapitalizm dünya savaşlarına da yol açmış olan düzenli bunalım çevrimlerine sahipti.

2. dünya savaşından sonra Avrupa, arkasına uzun kolonyalist geçmişin birikmiş servetini de alarak Keynezyen ekonomi politikasının hakim olduğu bir canlanma dönemine girdi, 1970’lerin ortalarına kadar sürdü bu süreç, ancak petro-dolar krizi ve yeni bir aşırı üretim bunalımı 1980’lerin hemen başında gelişmiş dünyada neo-liberalizm adı altında yeni bir saldırı dalgasını başlattı, emekçiler on yıllar içinde o refah döneminin haklarını birer birer kaybetmeye başladılar, ABD ve Avrupa’da zaman zaman alevlenen toplu grevler işte bu saldırılara karşı emek cephesinin cevapları..

Global şirketler internet vasıtasıyla uluslararası karlarını rahatça gerçekleştirmesine rağmen, 2008’de başgösteren finans krizi hala Avrupa emekçilerini vuruyor, binlerce emekçi dünyanın en büyük endüstriyel kuruluşları, otomotiv, bankacılık sektörü tarafından kapı önüne koyuluyor, peki dünya sermayesi buna nasıl bir çözüm buldu? Rekabet için yine emeği sömürme yolunda üretim hatlarını dünyanın en ucuz emek ücretlerinin olduğu Çin ve Hindistan, Asya ülkelerine kaydırarak… Sadece global şirketler değil, ABD ve Avrupa’da büyük- orta ölçekli sanayi kuruluşları (iPhone, Xerox bile!), internetin sağladığı olanaklar nedeniyle emeğin sosyal haklarından kaçınmak üzere, Müşteri Hizmetleri benzeri operasyonları için kendi ülkeleri dışında yaşayan, Freelance çalışan kişileri tercih ediyorlar. Batılı ülkelerde bile emekçilerin hakları hızla tırpanlanırken, birikmiş para sermayenin toplandığı mali havuz reel üretim karşısında yerel pazarlarda daha yüksek kar arayan spekülatif bir kimliğe bürünmüş durumda, global şirketler rekabet süreçlerinde bir yük olarak gördükleri mavi yakalı emekçilerin rutin iş süreçlerinde yerini kademeli olarak robotların alması için “Yapay Zeka” projelerine inanılmaz büyük yatırımlar yapıyorlar, bu konuda oldukça mesafe kaydetmiş durumdalar ve bu gelişme tüm dünyadaki mavi yakalılar için büyük bir tensikat riski teşkil ediyor.


Farklı coğrafyalarda emeğin bileşen ve biçimleri dönemsel olarak değişebilir, ama değişmeyecek tek şey değeri yaratanın “emek” olduğudur, 3. dünyadan Batılı merkezlere hızlanmış göçler, kitlesel işten çıkarmalar, iflaslarla emek ordusuna katılanlar, ve eskinin işveren meslekleri Avukat ve doktorların bile bugün emeğini satmak zorunda olan meslekler haline gelmeleri de bu gerçekliğin bir parçasıdır.

Bugün dünyanın % 8’lik elit kesimlerinin tüm dünya gelirinin % 92’sini ele geçirmesi halini alan o lanetli piramit yapısı, tarih boyunca kar, gelir, devasa servet sadece Marx’ın ortaya koyduğu emeğin sömürülmesi süreci ile açıklanabilir, dünyada şimdi şahit olduğumuz savaş, kriz, belirsizlik, uluslararası gerginlikler, işid ve El-Kaide gibi cihatçı terör tehditlerinin altında hep bu “Zombi Kapitalizm”in yansımaları bulunmaktadır..

Bunlar dünyaya nüfus edebilmek, halkları, emekçi kitleleri dize getirebilmek için ekonomik faaliyetlerinde kartları yeniden dağıtan, malları, ideolojik manipülasyonları, mali operasyonları yetmediği yerlerde savaşa, silahlara başvuran o tarihsel kapitalizmden başka bir şey değildir.

Bu derin çelişkileri içeren küresel dünya elbette yeni bir gelişmedir, ancak yalnız ve umutsuz değiliz, Occupy Newyork’dan Paris Baharı’na, Gezi’den, ABD’nin çeşitli şehirlerinde küresel ekolojik yıkımı protesto eden yüzbinlere ve Toronto ve Londra’dan sonra yakınlarda G-20’ye “Başka Bir Dünya Mümkün” sloganlarıyla karşı çıkan engin kalabalıklara varıncaya değin emekçilerin de dahil olduğu “Demokratik, Özgürlükçü, Ekolojik” bir küresel itirazımız var, tarihin sonunda değiliz, yeni bir başlangıçtayız..

14.07.2017



Orhan Gökdemir için..

0 yorum
Mustafa Çölkesen

Çok gerilere gitmeyeceğim, 1980’den hemen sonra sosyalist örgütlerin bir süre irili ufaklı yapılar halinde yeniden şekillenme arayışları, bir ana kol olarak, daha sonra ÖDP’nin kuruluşuna vesile olacak uzun Kuruçeşme toplantılarıyla sonlanmıştı.

Tarihinde ilk kez oldukça farklı kesimlerden gelen sosyalist örgütler Gorbaçov’un Perestroika’sı eşliğinde birbirlerine yaklaşıp, yeni bir solun kurucu ilkelerini tartışırlarken Sovyet rejiminin aniden çöküşü o toplantılara katılan kesimlerin de afallamasına neden olmuştu, adeta bir şok yaşanıyordu ve gözler hızla nedenlerine odaklanmıştı.

O afallama evresinden sonra, bir sosyalist parti olarak ÖDP, “ademi merkeziyetçi”, “özyönetimci”, “özgürlükçü”, “savaş karşıtı” ve “ekolojik” ilkeler temelinde, adında sosyalist ibaresi olmaksızın (!) kamuoyunda ve dönemin medyasında büyük bir ilgi eşliğinde kuruldu. Belli ki Aybar’ın Türkiye İşçi Partisi’nin güleryüzlü sosyalizminden ilham almıştı ama adı “Özgürlük ve Dayanışma” olarak referansları bakımından belirsiz kalıyordu, popülist Dev-Yol geleneğinden, esinini Avrupa’dan alan çeşitli Troçkist motiflere, oradan yine Avrupa hayranı sivil toplumcu Murat Belge çevresine kadar bir teorik/organizasyon karmaşasını kapsamanın ötesine geçemedi o özgürlük.. Parti kuruldu ama, başka şeylerin yanısıra, “ademi merkeziyetçilik”le yaralıydı, bir türlü organize olamadı, umut yerini hızla dağılmalara bırakırken arkada eveleyen geveleyen liberal tuhaf akademisyen Ufuk Uras’ın manasız sırıtışı kalmıştı parti ambleminin altında..

Ayrı bir kol, bir dönem SBKP’nin ülke temsilcisi olarak yurtdışında faaliyet gösterip, Sovyet rejimi çöktüğünde tüm sosyalist kimliğini yükselen liberalizme kurban eden eski TKP’nin adını ve Stalinist dogmayı başkalarına kaptırmak istemeyen o dönemin birkaç genciydi, o dönem hayli yıpranmış ÖDP çevresini sıklıkla lanetleyerek “Gelenek” isminde bir dergiyi yıllarca çıkardılar, katı merkeziyetçi duruşlarını ve Komünist isimlerini ve solun diğer kesimleriyle aralarındaki mesafeleri korurlarsa işçi sınıfının bir şekilde kendilerini bulacağını varsayarak, yaşayan tek sosyalist ülke Küba ve diğer bazı Stalinist partilerle sözde enternasyonel bağlar kurdular, ancak solun metropollerin merkezlerinde güç toplama hatasına onlarda düştüler, kozmopolit Beyoğlu ve Kadıköy’deki meşhur merkezlerinden bir türlü işçi mahallerine uzanamadılar, rehavet içinde orada çakıldılar ve ardından tam da Türkiye Saray rejimiyle büyük dönüşümünü yaşarken miyoz bölünmelerini yaşadılar, şimdi ortada “en çok TKP benim” diyen 3 ayrı TKP var..

Bildiğimiz kadarıyla adını eski yoldaşlarına kaptırmak istemeyen şu Kemal Okuyan’ın TKP’si Gezi’nin devamı niteliğindeki Haziran Hareketi’nde yer almadı, Gezi zamanında CNN’den çıkartılan gazeteci Enver Aysever’in, metropollerin ünlü gösteri merkezlerinde laik üst sınıflara "ücretli" müzikli aykırı kumpanyasının akabinde parti çevresine intikali ile birlikte, bizim eski yazarımız Orhan Gökdemir’in de "seri üretim" halinde gündem yazıları yayınlanmaya başladı Sol Portal’da..

Gereğinden fazla yazsalar da yazanların ağzına sağlık, ancak her tercihin aynı zamanda bir sınırlanma olduğunu bilerek, TKP çevresinin CHP’nin büyük atılımı olarak nitelediğimiz Adalet Yürüyüşü karşısında bir anda sessizliğe bürünmesini paralel şekilde Orhan Gökdemir’de de gözlemlemek benim için bir sürpriz olmadı, Orhan burada da durmuyor ve Sol Haber’de CHP’nin yürüyüşünü hafife alan, onu sanki “ortada yükselen sosyalist kritik bir kütle varmış da sosyal demokrat kimlikli “Adalet” dalgası içinde yuvarlanacakmış” kaygısı içinde amatör bir ruhla kaleme alınmış paralel yazıları da paylaşmaktan kaçınmıyor..

Orhan’la çok eskilere dayanan bir ortaklığımız var; 1980’lerin ortalarında Yalçın Küçük’ün başında olduğu Toplumsal Kurtuluş dergisinin yazı işleri müdürü idi kendisi, biz ise dergi okuru ve taraftarıydık,  Yalçın Küçük’ün en verimli günleriydi ve bizde sebeplenmiştik o entelektüel kazandan, sonra ben Ernest Mandel’le tesadüfi tanışmam neticesinde Stalinist okuldan koptum, geçtiğimiz gün, yıllar önce Kürtler Üzerine Tezler kitabı ve Toplumsal Kurtuluş dergisinde Kürtlerle ilgili yazıları nedeniyle Orhan’la birlikte hapis yattıktan sonra bir anda Kuva-i Milliye savunma hattına çekilecek kadar oynak bir siyasi duruş sergileyen Yalçın Hoca’nın Adalet Yürüyüşü konusundaki canlı programını izledim, Kılıçdaroğlu’na üç aşağı beş yukarı “Gülencilikten tutunda, yürüyüş için aklı nereden aldığına” varıncaya dek siyasi iktidarla aynı acımasız eleştirileri yapan kocamış hocamız burada da durmuyor, “Kılıçdaroğlu’nun karısının orada ne işi var, onun bu işlerle alakası yoktur” diyerek edepsizce bağırıyordu, ben orada karşılanmamış iktidar hırsının hıncıyla birlikte Stalinist dogmacılığın gaddarlığına şahit oldum.. Kılıçdaroğlu’nu 70 yaşında yüzlerce kilometre yollara düşürmek zorunda bırakan o demokrasi kültüründen yoksun şu malum zihniyete ne denli benziyor değil mi? Avrupa’yı yakan Hitler’le en yakın dava arkadaşlarını ölüm ya da sürgüne gönderen Stalin’in içgüdüsel, psikolojik ortaklığı kadar benziyordur belki de..

Dikine okuyucuları biliyorlardır, Orhan artık aramızda değil, kendi isteğiyle onu şu Yalçın Küçük’ün o dogmatik, kifayetsiz, bürokratik öğrencileri arasına yollamış olduk, bizim aramızdaki- yıllar sonra asıl kalıcı olacağına inandığım- dönemini kendi yaşamının geçici bir durağı olduğunu kabul ediyorum, akıbetinin Yalçın Küçük’e benzemeyeceğini umarak aslına rücu etmesini kutluyorum, yolu açık olsun..

11.07.2017



Göktuğ Halis: Göbeklitepe, Kafatası kültü ve Habertürk söyleşisi hakkında kamuoyuna duyuru

0 yorum
"Simgebilim ve Karşılaştırmalı Mitoloji Perspektifinden Göbeklitepe" ismini taşıyan kitabım, Ocak 2016 döneminde Ozan Yayıncılık tarafından piyasaya sürüldü.

Kitap benim için de sürpriz oldu. Zira uzun bir süredir üzerinde durduğum "Dinin İki Kaynağı-Birey ve Toplum" isimli kitap çalışmalarına ara vererek yazma ihtiyacı hissetmiştim

Göbeklitepe ile ilgili olarak çalışmama vesile olan şey ise Üsküdar'da gerçekleştirilen Göbeklitepe sempozyumuydu. Bu organizasyonda Göbeklitepe ile "din" arasındaki ilişkinin yeterince ve sağlıklı kurulamadığını görmüştüm

Buradan hareketle Göbeklitepe kitabımı 8 ay gibi bir sürede tamamladım ve yayınevine teslim ettim

Kitaptaki tezlerimi değerlendiren ve kimi hususlarda farklı düşündüğünü açıklayan Prof. Dr. Kürşat Demirci'ye cesaretlendirici mesajlarından dolayı halen teşekkür borçluyum. Diğer taraftan Prof. Dr. Mehmet Özdoğan hoca da yoğun iş temposunun arasında tarım toplumlarındaki "kanlı ritüeller" tezime katılmadığını, dönem koşullarının daha barışçıl bir yaşam profili içerdiğini belirtmişti. 

Göbeklitepe çalışmalarının mutlaka danışıklı biçimde yürümesi gerektiğini düşündüğüm, Prof. Dr. Klaus Schmidt'in eşi Çiğdem Köksal'a da kişisel çabalarımla ulaşmaya ve konuyla ilgili görüşlerimi anlatmaya çalıştım. Ancak kendisi eşini kaybetmenin derin elemi içinde olmalıydı ve bir türlü kendisine ulaşamadım. Arkeoloji ve Sanat Yayınları ise, içinde bulunduğum Dikine Grubu ve bireysel çalışmalarım aracılığıyla yapılan hiç bir davete yanıt vermedi. Olasılıkla ismi pek az duyulmuş, akademi dışından bir din felsefecisinin tartışmalı söylemlerine yoğun iş temposu içinde hak ettiğinden fazla değer vermek istememiş olabilirler... 

Kitabın yayınlanmasının ardından Göbeklitepe ile bağımı kopardım. Yeniden ilkel dünyadan bugüne "büyü", bilim ve din algısındaki evrimi ve inancın kökenlerini irdelediğim çalışmama geri döndüm. 

Göbeklitepe ile yeniden, Habertürk Gazetesi'nin yeni bulguların nasıl yorumlanacağına ilişkin görüşlerime başvurma talebi vesilesiyle ilgilenmeye başladım. Bu yazı, hem bulgulanan "delikli kafatasları" ve "kurban kültüne ilişkin" materyalin açıklanması hem de gazetede yer alan kimi ifadelerin daha sağlıklı biçimde açıklanması amacıyla kaleme alındı.

Göbeklitepe ve delikli kafatasları
1- Bir çokları, Göbeklitepe'deki T biçimli dikilitaşları "haç" sembolizmi ile paralel olarak değerlendirmemin Hıristiyanlık ile doğrudan bir bağ kurma çabası olarak yorumlamıştı. Oysaki Hıristiyanlık ve İsa merkezli çarmıh figürü, tüm dünya coğrafyasına yayılmış  "haç" sembolizminin "kültürel ifadesiydi" yalnızca. İçrek anlam, "haça" asılmış bir yarı Tanrı'nın "yeniden dünyaya" gelişi ve inananlarına selamet vaat etmesi ile yeniden kurulmuş oluyordu.

2 - İsa "evrensel kurban", J. Campbell'in deyimiyle "kendini toplum için feda eden" kahraman kurtarıcı kişinin "arkaik dünyadan günümüze uzanan en belirgin örneğidir. Astek uygarlığından Hindistan'a kadar uzanan içrek bir sembol ile karşı karşıyayız. Bu tip semboller 20. yüzyıl boyunca psikanaliz çalışmaları ve etnografik araştırmaların da doğruladığı üzere, ekonomik ve sosyal etkilerden pek az etkilenerek bilinç dışında taşınan ortak anlamlar içermektedir. Bu bağlamda Göbeklitepe'deki T biçimli figürlerin "Haç" sembolizmine dahil edilip edilemeyeceği sorununun yanıtı için ise bir kaç koşulun yerine getirilmesi gerekiyor.  Kitap boyunca bu savın delillerini sıralamaya çalıştım.

3 - Modern tek Tanrılı dinler de dahil, izlenebilen tüm inanç sistemleri, yeryüzünden göğe yükselen doğal ya da yapay nesnelere büyük bir değer atfetmekteydi. J. P. Roux göçebe Türklerin ağaçlara "kıymetli kişileri"n ölülerini asma geleneğinden yeterince bahsetti. Kutsal ağaç kültünün temel işlevi, "yeryüzünden gökyüzüne" inip çıkan ruhani varlıklar için aracılık yapma misyonunu üstlenmektedir. Kitab-ı Mukaddes'in Yaratılış Bölümü"nde de Yakup'un uykuya daldığı sırada bu tip bir vizyona tanıklık ettiği ve bir nişane olarak buraya bir kaya bıraktığını biliyoruz. Benzer biçimde mitoslara konu olan Babil Kulesi benzeri Zigurratlar, Mısır'ın Piramitleri ve Muhammed'in miraca çıktığı Kudüsteki kaya, Tanrısal mertebeye ulaşan-erişen insan inancını destekleyen veriler olarak yaygınlık göstermekteydi. Benzer biçimde İsa da, tahtadan yapılmış bir dikit-çarmıh-haç üzerinde ölmüş ve yine bir başka dağda Zeytinlik'te yeniden gökyüzüne çıkmıştır.

4 - Tüm bunların anlamı şudur "Nerede göğe yükselen bir taş anıt varsa bu 'kutsal - doğal öğelerin eğretilemesidir. Bir ağaç ya da tepe işlevi görür. Bu sayede kutsal olarak kabul edilen doğal unsurlar insan yapımı "kült yapı" aracılığıyla yeniden canlandırılır. Bir mabede giren kişinin dönüştüğü ve Tanrısal bir nitelik kazandığı hususuna ise, bilim insanları öylesine çok değindi ki burada tekrarlamaya gerek görmüyorum.

5 - Tezlerimin en çok eleştirilen kısmı Göbeklitepe'nin insan kurbanıyla ilişkili bir kült yapı olarak değerlendirildiği bölümdü. İnsan kurbanının özellikle neolitik topluluklarda yaygınlaştığını biliyoruz. Toplum için önem taşıyan kişilerin-özellikle kralların yanında bir bakire eşliğinde öldürülüşünü içeren ayinlerin yaygınlığına işaret eden J. Campbell bu ayinleri "Ağlamanın ve gözyaşının bulunmadığı" törenler olarak betimliyor. Yaşamın bir katliam ile başladığı fikrini taşıyan mitolojiler öylesine yaygındır ki, kimileri Prof. S. Hooke'nin ayrıntılı biçimde incelediği gibi çok sayıda "ritüeli" beslemiş olmalıdır. Mısır ve Babil gibi pek bilindik mitolojiler bir tarafa Kuzey Amerika yerlilerine ait bir mitos da, toprak ananın kıtlık içindeki topluluğa çocuklarını kurban etmesi önerisinde bulunduğu bir anlatı içerir. Gerçekten de çocuklar kurban edilişlerinin ardından yanlarında "mısır" bitkisi olduğu halde yeniden canlanır. Toplumun kendisi için değer taşıyan kişileri kurban etmesinde şaşırtıcı bir şey yok. Bu büyük olasılıkla "totem"izmden gelen bir gelenektir. Roux da "kurbanın" bir fedakarlık ya da almak için vermek kaygısına uygun biçimde  değerlendirilmemesi gerektiğini açıkladı. Zira, kurban edilen nesne zaten adanan varlığın malıdır.

6 - Kutsal kişilerin kurbanı, onların öldüğü anlamına gelmiyor. Tüm bunlar Prof. M. Eliade'nin de vurguladığı gibi, şamanizme özgü "hakim ruh"-doğal unsurun güçlü ruhu olarak yerel tanrılara katılımı sağlayan, bir diğer deyişle kişiyi Tanrı ya da Tanrısal varlıklar haline dönüştüren inanç biçiminin parçalarıydı. İsa'dan önce niceleri, toplum için kendini feda eden kurtarıcıların yeniden canlandığı mitik figürler olarak şekillenmişti. 

7 - Göbeklitepe'deke T biçimli figürlerin "TAV" haçı olarak betimlenen ve Manly P. Hall'ın 'kafasız haç' olarak betimlediği 'T" biçimli sembol ile ilişkili olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. İsa'nın kimi canlandırmalarda başının aşağıya düşmüş olarak resmedildiğini biliyoruz. Bu tip uygulamalarda çarmıh-haç figürü 't" biçiminde iken kafanın olmaması halinde "T"ye dönüşüyordu. Buradan bir kafatası kültü için yeterli delil çıkmaz elbette. Ancak buna gerek de yok, zira Göbeklitepe'de çıkan son bulgular, bölgede kafatası kültünün var olduğunu zaten doğruluyor. 

8 - Yayınlanan makaleye göre, üzerine delikler açılan kafatasları, ilk andan beri dikilitaşlarda yer alan boşluklara iliştirilerek asılmış olabilir. Yukarıda madde 3'te belirtildiği gibi ölülerin, kıymetli kişilerin ağaçlara ya da yüksek yerlere asılması göçebe topluluklarda oldukça yaygındı. Amaç ne olursa olsun, bir "Kutsal" hale getirme işlevi, ritüel söz konusudur. Bu ise Göbeklitepe'yi "ölülerle" ya da ölümle ilişkili bir merkez olma olasılığını güçlendiriyor. Yine de başka bulgulara da ihtiyacımız bulunuyor. 

9- Kafatası kültü de benzerleri gibi tüm dünyaya yayılmış durumda. Dünya coğrafyasının farklı bölgelerinde kafatasları üzerinde oluşturulan tahribatın iki nedeni üzerinde durdu bilim insanları. Bunlardan ilki ölen kişinin düşmanca geri dönüşü halinde-ki bu durumda intikamcı bir ruhtan bahsediyoruz- işlevsiz bırakılmasını amaçlıyordu. Gözlerin oyulması, parmakların kesilmesi gibi eylemlerdi bunlar. İkinci olarak da toplum için değerli kişilerin-olasılıkla kurucu kişinin-atanın kafatasının topluluğun göç ettiği yerlere taşınması söz konusuydu. Bir koruyucu kutsal emanetten bahsediyoruz kuşkusuz. Kutsal kişi ya da bir düşman. Sonuç farketmez, kesin olan bu kafataslarının taşıyıcı kişi ya da gruplara güç sunduğu, sahibinden taşıyıcıya uzanan bir güç transferinin gerçekleşmiş olma olasılığının canlılığıdır. Bu kısımda "beyin yeme" ediminin de ritüel amaçlı olduğu hususu yeterince ispatlandığını belirtmeliyim. Ancak Göbeklitepe'de bulunan kafataslarındaki deliklerin, yalnızca "asma" ya da sergileme amacıyla mı gerçekleştiği, yoksa beyin haznesine kadar uzanıp uzanmadığını da bu nesneleri gördükten sonra yorumlama zorunluluğu hissediyorum. 


10- Göbeklitepe'de yaygın inanç biçiminin nasıl sınıflanacağına ilişkin görüşlerimi iki disiplinden hareketle oluşturdum. 1-Simgebilim 2-Karşılaştırmalı Mitoloji incelemeleri. Henüz bulgular çok az ve daha fazlasına ihtiyacımız var. Ancak sorunun karşılaştırmalı analizleri hiçleştiren ve bilim tapıcılığına dönüşmüş akademi merkezli bakış açısıyla çözümlenemeyeceği de kesin... Doğru bir çözümleme için disiplinler arası çalışmaya ihtiyaç bulunuyor. 

30.06.2017 Bodrum

CHP'nin Evrensel Arketipi: Adalet

0 yorum
Mustafa Çölkesen

İnsan bazı kararları salt rasyonel aklıyla değil, insan soyunun yaşadığı olayları onun vasıtasıyla atlattığı, bilinçaltında yerleşik simge ve sembollerin tetiklediği “sezgisel bilgi” vasıtasıyla verir. Siyaset, büyük ölçüde, kavramlarını insanlığın kolektif aklındaki o soyut sembollerle örtüştürebilme sanatıdır.

Örneğin, insanlık, çağlar boyunca “savaşın” insanlığın grup çıkarına olan zararını ve ondan kurtulmanın yegane yolunun “barış” olduğunu bilinçaltında saklamıştır, eskilerin “tufan” dediği “kaos”da böylece gelecek tedirginliği olarak şuuraltında kayıtlıdır, daha iyi bir düzen ülküsü “Cennet” kendi sembolleri ile kolektif belleğimizde yer almıştır..

Din gibi bazı jenerik semboller ya da bir grup, veya ulusun çıkarını tehdit edebilecek ortak “düşman” o sessiz bilinçaltında tetiklendiğinde bir anda kendisini aşan bir güce  kavuşur, Mustafa Kemal’in özel koşullar altında Ümmet arketipinin yerine modern “Ulus” arketipini, ya da AKP’nin Osmanlı dini sembol ve figürlerini nasıl bir siyasi güce çevirdiği ortadadır.

Bunların hepsi Platon’un idea’lar dediği (semboller), psikolog Jung’un ise “Arketipler” olarak adlandırdığı insan soyunun çok hassas ortak bellek havuzudur.

Tarih boyunca halkın yönelimlerini işte bu jenerik arketip kavramlar güçlü bir şekilde tetikler.

Şimdi CHP, bir arketip kavram olarak sadece Türkiye değil, yeryüzünde yaşamış ve yaşayan tüm insan kitlelerinin bilinçaltındaki istencini, “Adalet” kavramını/arketipini tetiklemiş durumdadır.

Fizik yasaları bize büyük sonuçların, küçük ve sıradan ayrıntılar vasıtasıyla gerçekleştirildiğini anlatır,  “Adalet” sembolü de işte böyle her çağ ve konjonktürde siyasi dengeleri beklenmedik ölçüde değiştirecek kadar etkili bir semboldür, herkesin algısında ”huzur, istikrar ve hakkaniyete” işaret ettiğinden birleştirici ve tarafsızlaştırıcıdır.

Agade’li Sargon gibi antik zamanın efsanevi kralları “adalet” dağıtan, düzeni sağlayan sıfatlarına sahiptir, yalnız İsa işgal altındaki Kudüs’te işbirlikçi Ferisilere karşı, Muhammed ise Kureyş oligarşisine karşı “adalet” çağrısı ile kitleleri mobilize etmiştir, Esseniler gibi çeşitli Hıristiyan mezheplerinin peygamberleri “Adaletin öğretmeni” adıyla anılır”, Semavi dinlerinin tanrısı “Rahim ve Rahman” sıfatıyla kendisiyle olanlara adalet dağıttığını yeryüzüne tebliğ emiştir, Kur'an "adaletli olun, çünkü o, Takva'ya daha yakındır.." demiştir.

Evet, insan unutmakla maluldür, ancak bilinçaltı insanlığın grup çıkarı ve düzenini koruma içgüdüsünü bir nevi ilkyardım deposu gibi kendi mecrasında bekletmektedir, Platon “bilgi anımsamaktır” dediğinde olasılıkla insanlığın bu gözükmeyen hazinesine referansta bulunmuştur.

Şimdi CHP, kendisinden beklenmeyecek sade bir yaratıcılıkla, tarihsel ve evrensel bir arketipi devreye sokmuştur, yıllardır kısır tartışmalarla hızla kendi içine kapanan, halkın basit sembollerde somutlaşan eğilimlerini doğru okuyamayan sosyalist solun bir siyasi araç olarak bu arketipten öğrenecekleri vardır…


17.06.2017 

Göbeklitepe

0 yorum
Göktuğ Halis
Göbeklitepe'nin inanç tarihi içindeki yeri
Nerede bir tapınak varsa orada bir ritüel yaşatılır. Ritüel ise, heyecan veren ilk anlamın yitirilişinden başka bir şey değildir. İlk anlama uzanan kapılar aşılmaz tüllerle örtülmüştür çünkü… Geçen her kuşakla birlikte, ilk anlamın gücü silindikçe, “hareket” ve “kareografi” mutlak anlam haline gelir ve “ilksel duyguyu” hatırlama ereğini yitirir. Artık ritüel “anlamın” kendisidir.  
Çünkü, insanın bilincinin açıklayabileceği davranış modellerinin uzağına düşer ritüel…  Kimse bilmez; mantık ve akıl “neden öyle değil de” böyle sorusunu, “çünkü bu böyledir” yanıtından öteye yanıtlayamaz. Sözle ifade edilemez. Eninde sonunda, “ilk büyük atanın”, peygamberin ya da büyük kurtarıcının eyleminin taklidi, onun emri ve hareketlerinin yinelenişi(tekrarı) açıklamasına sığınır kalırız…
Bilinç düzeyindeki bu silik tabloya rağmen, “evrensel” bir duygu ortaklaşalığı saptayabiliriz elbette. Ritüelin kökenlerine ilişkin- aykırılık ağıyla sistemleşmesi imkansız hale gelen bilinmezlik ağına tezat biçimde- kesin olan bu “davranış modelinin” anlam evrenindeki boşlukta beslenerek taşlaşmış olmasıdır. Topluluğun bu edimin-ritüelin- kendisine yarar sağladığına dair inancı sorgulanamaz düzeydedir. Ritüel “tekil ayinlerden” doğar ve tekil ayinleri amaçlar ve gündelik kaygıların yerini “inanca” dair dogmatik-sorgulanamaz kabullerin aldığı görülür. Daha açık ifadeyle, sembol olarak ritüel, unutulmuş, küle dönmüş anlam ve heyecan ateşini canlı tutmaya, onu anımsamaya yönelik öneridir; ama ironik biçimde onun unutuluş gerçeğidir de. Anlam silindikçe “kutsiyet” ağırlığı artar, dinler böylece kemikleşir ve hatta yozlaşır. Ritüele dayanan her din, ilksel heyecanların yitirilişinin temsilidir.
Ritüelde tekil “ayinin” ruhu, ilksel uygulayıcının hatırası can çekişmektedir o halde… Bireyin ve doğanın yaşamsal-doğrudan güçleriyle bağı çoktan yitirilmiştir. Küle dönüşmüş hüzünlü bir bilinç “mutlak” hale getirilmiş hareket ritminden “selamet” umar. İlkel ayinin ruha esenlik veren gücü yitirilince dogma, onu öte dünyaya, bu gerçeklik algısıyla ulaşamayacağımız, tadamayacağımız zaman ve diyarlara gönderir. Modern toplumlarda cenaze törenlerinin “yaşam heyecanında” yitime neden olması bundandır; dogmatik dinin öte dünya vaadi, içeride bir yerde kuşkuyla karşılanır. Cenaze törenlerinin şölenlerle, ölen kişinin Tanrı’nın çayırlarında ilahi mutluluğa gönderilişi gerçeğinin coşkusuyla kutlanışının üzerinden çok zaman geçmiştir. Ve artık cenaze törenleri, yargılanma gününe dek sürecek sıkıntılı bir bekleyiştir. Sonrasında “yargılama” ve tüm taşlaşmış dinlerin öte dünyaya özgü cennet ve cehennem olasılığı…
Dogma, ritüel, tapınak
Dogmatik din “ritüeli” baş tacı eder; ve bu ritüel için görkemli yapıların inşasına girişir. Nerede bir cami, kilise, havra ya da Budist tapınağı varsa, orada ritüel vardır ve kült yapılar, “ritüelin” ölümü anımsatan donukluğunun karşısına görsel bir heyecan sunar insan ruhuna. Anlam, resim, mozaik, müzik ve mimarinin ton, resim ve şekilden oluşan formlarına dönüşür. Evrensel simgeler otantik anlamlarıyla canlandırılır ki, aslında olan gerçek dini anlamın-ilksel duygu yoğunluğunun ölümünü engellemeye çalışmaktır. Taklit eyleminin “büyüsel” anlamlarına öfkeli olan dogmatik din, “saygılı bir tekrar” öğüdü verir. Ancak tehlike çok yakındır, burası İbrahim’in inşa ettiği ilk evdir; burada İsa vaftiz edilmiş, ekmek ve şarap ayinini burada yapmıştır. Tapınağa giren her kişinin, “kurucu”nun eylemini taklit etmekten çıkarak bizzat kurucu kişi haline geldiği “ilksel taklidin” anlamını öldürmeye çalışır  dogma dini. Zira tarihsel bir bağlam kurulmuştur ve iktidar ilişkileri, “gerçek dini düşüncenin” ölümü olmadan  Dogma dininin yaşayamayacağını gösterir. Dini eylem, koyulan kurallara saygı istedikçe, din taşlaşır.
Yine de ritüel “bu taş yapılara” can verir; o varsa din de vardır. Aksi halde cesede dönüşür ve gömülmesi gerekir. Göbeklitepe Tapınaklarındaki gömülmeyi bu bakış açısıyla açıklamak yalnızca hüzünlüdür. Zira onlar, gömme işlemlerini gerçekleştirenler sonsuz yaşam umudunun militanlarıydı ve gömme eylemlerinin “yaşamsal bir sınırsızlık-devamlılık” sunacağını düşünmüştü.  
Belki de umdukları gerçek oldu; dünya nüfusunun böylesine yozlaşacağını ve uzay teknolojilerinin, doğayı yıkıma götürmeye ant içmiş atom teknolojilerinin “şeytani” gerçekliğine ilişkin en küçük bir fikirleri olmamasına rağmen, “ölçüm ve denetleme araçlarını” koltuk altlarına sıkıştırmış bilim insanları binlerce yıl sonra onların inşa ettiği muhteşem cesede ulaştı. Bu toprakların en azından modern insanların sahip olduğu inançlar kadar kutsal ve korunmaya değer olduğunu düşünmeden “kazmaya”  başladı bilim adamları… Kutsal alana “saygı”, düşüncesizce adına bilim denen bilgi tapıcılığına kurban edildi.
Bir zamanlar bu cesede hareket veren ve onu parlatan ruhtan günümüze ise günümüz dinlerine de silik spekülasyonlar kaldı. Acaba onlardan ne aldık? Dinde evrim diye bir şey var mı? Tapınç nesnelerimizle onlar arasında bir ilişki var mı? Onlar bizim inancımızı etkiledi mi? Ve çok daha önemlisi, onlar tevhid inancına sahip miydi? 
Dinlerin evrimi ve etkileşimi
Göbeklipe Tapınaklarıyla ilişki kurmak suretiyle dile getirebildiğimiz bu soruların yanıtlanması adına, Freud’un çocukluk gerilimleri ya da Jung’un arketiplerinin betimlemeye çalıştığı bir “aşkın” güç, binlerce hatta on binlerce yıla rağmen, görünür dinlerin yerel kabuğu soyulduğunda, inanç alanının şaşırtıcı ortaklaşalığında açığa çıktı, ruhbilim çalışmalarıyla. Bu ekol, dini duyguyu yaratan “psikolojik” olgular ya da dini düşüncenin nedenini tüm dünya için geçerli “din dışı”(pratik ya da ruhbilimsel) kaygılarla açıklayan modellerden yalnızca biriydi. Buna ek olarak, bu statik dinlerin yaratıcısı olarak bir alımlama, etkilenme ve sentez olasılığı bulunuyordu. Psikolojik-antropolojik açıklama sistemleriyle neredeyse hiç ilgilenmeyen modern dinler etkileşim olasılığını, ancak Tanrı-Allah tebliğinin tarih öncesi insanlara yönelik kısmı ile açıklamaya razı oldu. Zira bir evrim ya da etkileşim varsa, dinsizliğe ve sapkınlığa örtük de olsa çağrıdır. Çok daha önemlisi evimerizasyon ve alımlama ile diğerleriyle ortak özellikler, içinde kimi doğrular barındıran ama sapkınca hareketlerle kutsal bildirimden kopan insanların sapkınlığını vermiyorsa, “otantik din meşruiyetini” yitirir. 
Diğer taraftan “Tapınakların”, duvarların içine yerleşmiş insan ya da hayvan fertlerinin ritüelik kareografilerinin bitimiyle taşa dönüşümünde ürkünç bir yan bulunmadığını belirtmeliyim.  Bundan çok daha vahimi, evrensel bir yaygınlık olarak “yok olması gereken” dinlerin, yaşamaya dair inadının dünya coğrafyasına yaşattığı acılardadır. Dinler tarihinin katletmeyle ilişkili yüzüdür bu… Adil olan belki de, ona inanan insanların ihtiyaçlarına yanıt veremeyen bir dinin yok olmasıydı. 
Ancak dinler yok olmaz, en sancılı anlarda dahi “diğerlerinden” yardım alır. 
Buradaki “diğerleri”  ifadesi, şayet “coşkusunu” koruyorsa, “başka” bir dindir. Öyle bir sentez oluşur ki; bu ne biri ne de ötekidir. Bir Latin Amerika Hıristiyanlığı çıkar ortaya örneğin. Ancak hiçbir topluluk, böylesi bir dönüşümden sonra Tapınaklarını ve kutsal merkezlerini yıkmaz ya da toprağın altına gömmez. Yeni biçimler kazanan ritüele uygun şekilde düzenlenen yeni tapınak, “sentetik” dinin ya da “dindeki” evrimin gereklerine uygun olarak dizayn edilir. Yıkım ya da gömülme ancak “kutsal” ile ilişki kurulursa açıklanır; ilkinde bir istila-Tanrı adına katletme- ikincisinde ise bir “ritüel” vardır. Gömme olgusunun “yitirilen” bir dinin işlevsizleşmesiyle açıklama çabası nafiledir; zira uygun olan kaderine terk edip gitmedir. Hiçbir topluluk, “anlamını yitirmiş”, doğal olarak silik hatıralarla temsil edilen “yığına” dönmüş merkezi gömmek için böylesine uzun zaman ve emek harcamaz... 
Çok daha önemlisi, ölmekte olan bir din-topluluğunun sorunlarına çare olamayan bir inanç-alımlama yapacağı coşkun bir din bulamazsa, arketipsel alanlara yönelir. Şamanik İslamın uygulayıcısı olarak Alevilere ve Yahudi Mistisizmine uzanan sentez, orijinal dinin yeniden, yeniden ve yeniden dönüştüğünü gösterir. Bu ise “coşkun” referansların Şamanca rolle temsil edilen “en eski” dinden devşirildiğini gösterir; dini evrimin “ileriye” dönük “yüksek” basamaklarından değil. 
Sapkınlık ve dindarlık
Çünkü, arketipsel sesleniş, yozlaşmış dini kurtarır; zira bu kanal otantik dinin kuruluşunda tüm peygamberlerin de beslendiği, ölümsüz inanç akışından beslenir. Süleyman Tapınağı’nın bir daha dikilmeyeceğini anlayan Yahudi Rabbi’lerin, bir kurtuluş bulmak amacıyla “Kutsal Kitap”ın sayfalarına yöneldiğini hatırlayalım. Yeni bir okuma biçimi doğar buradan. Sözcükler yer değiştirir, gizli anlamlar bulunur ve yeni bir okuma biçimi ortaya çıkar. Gizlide kalmış mesajlarda örülü bu yeni din, yok olmanın eşiğine gelmiş bir sürgün toplumunu ayakta tutmaya yarayan heyecanı salar etrafa… Ve coşkulu bir inanç, toplumlara, yeni yaşam enerjileri sunar. 
Böylesi dönüşümlerin öte yanında dogmatik din, tüm handikaplarına rağmen kendini korumak ister. Taşlaşmış din, dönüşmek istemez; ortaya çıkan bu ucubelere nefretle bakar. İroniktir, inancın olmazsa olmaz gereği olarak öte dünyaya yoğunlaşması gereken bakışı, bu dünyaya, iktidar ilişkilerine, siyaset, ekonomi ve imar faaliyetlerinin ayrıntılarına gömülmüştür. Buradan çıkamaz; bu mutlaklaştıkça benzer şekilde hareket eden diğerleriyle ilişki Vatikan’ı verir ve Halifeliği… Ruhban sınıfı var oldukça, onun hükmetme arzusu, “devlet yönetimine” pek uygun hale gelir. Bu nedenle “öteki” ile olan ilişki hiçbir zaman düşmanca değildir. Ve bu durumda da “öteki” asla “öteki” değildir… 
Gerçek öteki, aslında taşlaşmış dinlerin özünde durmaktadır ve sofu dindarların, Şeytanın kutsanışı gibi aşırı eğilimlerden, dehşet ve korkuyla kaçmak için kendilerine çektirdiği acıların uç-aşırı durumlar olmadığını gösterir. Çünkü “gerçek öteki” dogmatik dini yeniden okuyanlar; sapkınlardır ve ne acıdır ki, Ortodoksi aslında, “kendisinin bozulmuş” olduğunu görebileceği kapıların tümünü kapatmıştır. Çok daha önemlisi iktidarı ele geçirmeden hemen önce, “sapık ilan edip” katlettiği, kazıklara bağlayıp yaktıklarıyla ortaklaşa, o zamanın hakim dini ortodoksisine karşı “özgürlük” için ortaklaşa bir savaşım yürüttüğünü, aynı kaptan yemek yediğini unutmasıdır.
Taşlaşmadan önce, tüm dinlerin beslendiği ortak kaynak saptamasının olgular arası geçerliliği var. Dağ ve tepe kutsallığından, mağara mistisizmine, Tanrı ile görüşmeden, çarmıh, göksel atlarla olgunlaşan “hayvan” tapıcılığına ve Kabe ya da Süleyman Tapınağı ya da Hacer-ül Esved gibi kutsal yapı ve taş tapıcılığına kadar uzanan, bakire ve kurban törenlerine kadar genişleyen izler ancak dogmayla bastırılabilir. Ancak modern psikiyatri, zorla bastırılan her eğilimin  ve ölçülü de olsa kendine bir çıkış bulamayan çocukluk eğilimlerin, bu kez tahribatla dışarıya çıkmaya çalıştığını ispatladı. Her dinin çocukluk dönemlerinde yaşadığı coşkunluk anlarına geri dönme eğilimi azımsanamaz; zira bu o dinin bireyselliğini aşan bir kanala temas eder.
Buradan iktidarı ele geçiren ve siyasi güç olarak dini iktidar için işlevsel bir davranış modeli doğar. En iyi ifadesiyle dünya meselelerine güvenmek ve ortodoksinin taşlaşan katmanlarından sızan “arketipik” güçlere düşmanca saldırmaktır. Bu “heretizmin” tarihine götürür bizi… Cadılar, puta taparlar, Şeytancılar, gnostikler, falcılar, astrologlar, büyücüler, Aleviler, simyacılar ve Kabalacılar… 
Sosyal dinin “ötekini” tanımlarken kullandığı ifadeler değişir ama anlam hep aynıdır. Bunlar, bir iktidar aracı haline gelişine hem rasyonel hem de içgüdüsel düzeyde karşıtlık geliştiren, kişileri tanımlamak için kullanılır. Her biri “Şeytani”dir ve şeytani olan, iyiliğe dönüşmeyen saf kötülüğün ötesinde, “asla bana dönüşmeyendir”.
Göbeklitepe, şaman, rahip
Dinin sosyal boyutu, Şaman’ın dini faaliyet içindeki otoritesinin, “neolitik” döneme özgü ekonomik model ve ortaya çıkan yeni dini algı karşısında değerini yitirmesinden kaynaklandı. Bir katılım ve ortak davranış hali olarak yeni din, “gnostik” dünya görüşünün ilk örneklerinin “kendine biçtiği” seçkin rolün sosyal bağlar içerisinde yitirilmesi yolunda baskı oluşturdu. Maske giydirilen “soytarılar” haline geldi Şamanlar ve kozmik dengede rol oynayan “çevrim ayinlerinin” yalnızca bir parçası olmaya zorlandılar. Prof. Schmidt bu açıdan iyimserdir; zira o “şamanların” din adamlarına dönüştüğünü düşünen yaygın kesimin içindedir. Gerçekte olan ise “şamanın” ve “kendini toplumun üzerinde gören egosunun” aşağılanışıdır. 
Bu dönüşüm, Paleolitik’ten Neolitiğe dönüşümün temel göstergesidir.
Neolitik dinin ilk kült yapılarından biri olduğunu düşündüğümüz Göbeklitepe’de gördük Şaman’ı. Tören alanına sırtını dönme saygısızlığını göstermiştir ve literatüre uygun biçimde bir kuşla-olasılıkla akbaba-ile birlikte canlandırılmıştır. Ancak bunların çok ötesinde “kafası” yoktur ve kalkık fallusuyla “ilkel içgüdülere” dair abartılı bir eğilimi temsil eder… 
Ritüel alanı içerisindeki bu küçücük çizim, onun değerini yitirdiğini gösterir artık ve yaşamsal bağlamda diğerlerine benzer bir role razı olmuştur. Prof. Schmidt’in “T” ya da “M” kafalı figürlerin resmediliş yaygınlığından ve bunun avcı topluluklara özgüllüğüne ilişkin açıklamaları, “tarım” ve bitki kültürünün hassasiyetiyle gelişen yeni dini algının gözden kaçırılmasına yol açabilir. Bunlar “tören alanına” düzenli ve kurallara riayet eder şekilde sıralanır; işlevsel rolleriyle bizler için artık bulunamaz yöneticinin açıklayabileceği hareket ve ritmin parçası haline gelir. Bunlar belki Şaman’dır; belki onların hatıralarının eğretilemeleri olarak Tanrı-ya da Tanrısal varlıklar-, belki de “kurban edilen hayvan ya da insan bedenlerinin taşıyıcısı-kozmik bir ağaç, arketipsel bir haç figürüdür. Tüm bunlar arasında pek fark yoktur; zira eninde sonunda tümü, “ölen ve yeniden” doğan Tanrı mitleriyle ilişkili bir yön taşır. Tıpkı bitkiler gibi yeniden dirilecek, verimliliği yöneten kutsal coğrafyaya adanmış sunuların avcı topluluklara özgü, özgür ve kuralsızlık ritmi yitirilmiştir. Her bir figür yönetici rahip-ler-in kontrolündedir.
Neolitik toplumun bitkiler, kozmos, evren ve gök cisimleri gibi çok daha geniş perspektife yayılan dini algısının, hayvanlar ve sınırlı doğa güçleriyle açıklanan dini hassasiyete özgü güç odaklarına tapınç göstermesi beklenemezdi… 
Göstermedi de. Şaman hayvanı-en azından insanın hayvana dönüşümünün olanaklarını-simgelemekteydi çünkü… Ancak yeni din “insanı” merkeze alıyor ve ona büyük roller veriyordu. Çok daha önemlisi doğa ile uyumlu yaşayan, kan dökme ediminde pişmanlık duyan ve acı çeken Şaman’ın tiyatral sahnelerinin komikliği ve işe yaramazlığından dem vurdu. Yeni dünya, doğanın ve evrenin merkezinde insanın bulunduğu ve dünyanın tüm nimetlerinin insana hediye edildiğini söyleyen kitabi dinlere doğru yol almıştı. 
Göbeklitepe’nin önemi de buradadır; bu kült mekan yalnızca bu yaşam görüşünün değil, bireyin “sosyal organizasyon” karşısındaki Şamanca güç iddiasının yerle bir edildiği tarihsel ilk örnektir. Dolayısıyla, bireysel karşı koyuşun arketipsel temellerine düşmanca bakışı tertipleyen ve heretizmin doğuşunu simgeleyen ilk örnektir…
Yeni bir yaşam biçimi doğmuştur artık… Yerleşik hayatın sunduğu olanaklardan büyük medeniyetlere giden yol, insanın yüzbinlerce yıldır sürdürdüğü göçerlik olgusunu, yaygın olarak sonlandırdığını gösterir.  Göbeklitepe, yeni bir yaşam sisteminin ve dini algının sembollerinden biridir…