Dindarlık mı iyi, sapkınlık mı?

0 yorum
Göktuğ Halis


İnanç tarihinin belki de en ilgi çekici konularından biri, Heretizm. Sözcük, Türkçe’ye “dini bağlamı” merkeze alan bir bozulmayı alarak geçiyor.

Bu açıkça “sapkınlık” demektir.

Günümüzün “dinler arası hoşgörü” temasının pek uğramadığı sularda dolanır Heretizmin tarihi. Zira yasal dinlerin birbirlerine belli dönemlerde de olsa gösterdiği uzlaşmacı ve görünüşte yaşadığı saygı, bu sapkınlara hiçbir zaman gösterilmemiştir.

Oysaki bunu bekleyebilirdik; onlara yönelmiş öfke ve katliam arzusu ve olgusu ile tezat biçimde heretikler, kendilerini, “katleden” kişilerle aynı dinin mensubu olduklarını söyleyerek ölmüşlerdi. Aleviler Müslüman olarak, Catharlar ve Gnostikler ise “iyi Hıristiyanlar” olarak…

Ortodoksi’nin “katletme” fermanı, onların “ortak” din savunularını umursamadı. Tarihin ilk jenosidinin (soykırımının) yaşandığı topraklarda, Fransa’nın güneyinde, XIII. Yüzyılın hemen başında onları yok etmek için bir Haçlı ordusu tertip edildiğinde bu gerçeklik, kanımızı donduran kayıtlar bıraktı tarihe.

Haçlı Ordusu’nu engellemeye çalışan Katolik bir din adamının, katledilecek olan Catharları “çok iyi birer Hıristiyan” ve katledecek olanların temsilcisi din adamlarını ise “düzenbaz ve sahtekar” olarak nitelemesi bir şeyi engellemedi. Üzerinde kendisine cennette mevki sağlayacak Papalık haçını taşıyan komutan, seferin dini liderine, burada herkesin “Baba, oğul ve Kutsal Ruha” iman ettiğini, kimin gerçekten dindar olduğuna karar veremediğini belirterek yardım istedi. Liderin yanıtı, tarihsel örnek olarak hafızalara kazındı:

Hepsini öldürün; kimi sapkın, kimin iyi Hıristiyan olduğuna Tanrı karar versin…”

2- Bu çatışma, inancın iki kaynağı arasındaki ilişkiden doğdu: Birey ve toplum. Her iki ekolün de “Tanrı” imgesi, kendine has tarihsel bir çizgi ortaya çıkardı. Bireyci ekol, Tanrı algısını kendi içinde (benlik) buldu. Ancak sosyal ekol, bunun tehlikesinin-hem birey hem de toplum için- farkına vardı. Tanrı’lık sanısı bireyin içinden çekilip alınmalıydı.

Tanrı, tarihsel olarak bir kez “insanın içinden” çıktığında ve ona dışsal hale geldiğinde, temsilini önce toplumun bütününde buldu. Bu totemizmdir. Sonrasında doğa güçlerine -Şamanizm- ve en nihayetinde de “kadir-i mutlak Tanrı” algısına uzanan soyut ve aşkın bir yaratıcı yaratımına -modern Tek tanrılı dinlere- vardı. 

Bu bayağı şablon aynı zamanda “Tanrı’nın evrimini de veriyor” bize.

Toplumun başta “ritüel” olmak üzere bireye vaat ettiği coşkunluk gibi, bireyden alınan Tanrısallık sanısını başka alanlara kanalize etme eğilimlerine rağmen, bir şeyler yolunda gitmedi. Birey yaşamını toplum olmadan sürdüremeyeceğini bilse dahi, içgüdüsel baskılarla, sosyal alanın gösterdiği öneri ve yolun dışına çıkma eğilimi taşıdı.

İşte dinler tarihinin en dikkat çekici kavramlarından biri olan heretizmin özünde, bastırılamayan bu güdüler ile onu düşmanca gören sosyal kalıtlaşmanın çatışkıları yatıyor.

Toplumlar farklılaştıkça, ekonomik modeller sistemleştikçe, bilim ve teknolojinin tahakkümü arttıkça, dinler tarihindeki bu çatışma, farklı kılıflara bürünerek ortaya çıkabiliyor. Katarlara yöneltilmiş Haçlı Seferleri de, “En-el Hak”çı bağlama yönelmiş kıyımcı şeri hükmün uygulayıcıları da bu çatışmanın parçaları aslında.

Sosyal din, reflektif bir biçimde Tanrı ile ilişkisini kurum, kitap ya da kişiler üzerinden yürütmeyi reddeden bu ekolü yaygın biçimde dini sistem içinde özümsemeye eğilim gösteriyor elbette. Ancak heretizmi kıyım tarihi haline getiren, bu özümsemenin mümkün olmadığı; özellikle “yaygın iktidar ilişkilerinin” reddi halleriydi.

Bu nedenle Alevilerin katledilmesi ile Gnostiklerinki arasında pek az ayrım vardır.

Dinin sosyal bağlamı, sapkınların “dini” tehdit ettiğini düşünüyordu. Onlara göre bu yıkıcı etki toplum üzerinde olumsuz bir şeylere neden oluyordu. Bu nedenle onların ortadan kaldırılması gerekiyordu.

Yozlaşan din karşısında sapkınlar

Oysaki bu ekoller “aynı eleştiriyi” sosyal hiyerarşiye yöneltti. Heretiklere-Alevilere-Gnostiklere ve diğer sapkınlara(!) göre- gerçekte yozlaşan ve dinin özünü saptıran ekol “hiyerarşik” rahip-imam ya da mutlaklaştırılan ritüel ekseninde toplumu örgütleme eğilimi gösteren “dünyevi din” idi.

Heretiklerin eleştirilerine göre “dünyevi din”-dini örgütlenme, dinin özündeki kaygıyı; yani “bireyi incitmeden, onu koruma altına alarak” birliği koruma fikrini yitirmişti.

Toplum bölünmüş, yoksullar ve varsıllar kendilerine ait dünyanın kabuğu içinde, diğerlerine öfke duyarak, açıkça ötekileşerek ve düşmanlaşarak yaşamaya başlamıştı. Bu durumda dinin bireysel yönünün, sosyal bağlamın önerisini kabul etmesi anlamsızdı.

Din adamlarının lüks içinde yaşadığı, iktidardan ve kuvvetten yana tavır aldığı yerde bir “yozlaşma” görüyordu Heretikler. Bizde olduğu gibi, toplumun bütününe eşit biçimde paylaştırılamayan zenginlik ilkesinin yarattığı tiksinti, kaçınılmaz itirazları beraberinde getiriyordu. Heretiklere göre “sapkın” olanlar kendileri değil, “dinin kurucusu kişinin” Peygamberin ve vahiy ilkesinin en önemli ilkesini; eşit paylaşım ve bölüşüm emrini çiğneyenlerdi.

İsa’nın zenginin cennete gitmesinin, devenin iğnenin deliğinden geçmesinden zor olduğunu söylerken, anlatmak istediği şeyi hiçe sayanlardı.

Onlar, ibadeti mutlak hale getirenler ve tüm işlenen günahların, ritüeli uygulamak koşuluyla bir gün affedileceğini savunanlardı.

Müslüman olmanın temel koşulunu “dürüstlük”, “paylaşmak”, “doğaya ve düşkünlere koruma duygusuyla yaklaşmak”, “kul hakkı yememek”, “çalmamak” gibi temel ilkelerle ilişkilendirmeye razı olmayanlardı.

Onlar, gözlerini “öte dünya esenliğine” tamamen kapatmış; kendisinden olmayanları hiçleştirmeye yönelik dünya adamlarıydı… 

21.04.2017

Metallica: Bir Konserin Lanetli Anısı

1 yorum
Mustafa Çölkesen

Hikayesi hayli devrimci, dramatik ve uzun, biraz kısaltıp Lenin’in Narodnik örgüte üye ağabeyinin onun çocukluk yaşlarında Çar tarafından tutuklanıp asılmasıyla da başlatabiliriz, Lenin’in kaderi, sanki bu dramatik olayla birlikte, dünya kapitalizmine meydan okumak olarak biçimlenecekti..

Feodal, geri Rusya, asıl atılımını devrimci aydınlarıyla yaptı, henüz bir tarım ülkesinde dünyayı sarsabileceğine yürekten inanmış, toplasanız bir elin parmağı kadar insanlardı bunlar, kapitalizm henüz o topraklara kök salmadan, başka türlü, “toplumsal bir uygarlık yolu”nu denemek istediler, farklı düşünenler, tekleyenler, hatta “kapitalizm önce bir gelsin sonra bakarız” diyenler çıktı, Lenin kararlıydı, tarihin derinden baskı yapan misyonu ona ikilem şansı vermiyordu, bir hayat devrime adanmıştı, onun için en düşük olasılık bile bir ihtimaldi, ve nihayet oldu, yıkıcı bir savaşın ardından işçiler iktidarı aldılar..

Lenin, devrimi örgütlemiş ve görmüştü ama, -tıpkı bir ebeveyn gibi- kaderi onun elinde değildi, Mustafa Kemal gibi yeni toplumun ana hatlarını çizdi ve işçilerin rejimini, ruhu kısa süre içinde yeniden hortlayan bir diğer çarlık despotu Stalin’e teslim etti, sonrası batılı emperyal kuşatma altında Lenin’in vasiyetini asıl vizyonu olan dünya devrimi, sınıfların ortadan kalktığı komünist bir toplumdan vazgeçmek pahasına bile yaşatmak için, demokrasi yerine bürokrasiyi, devletçiliği hortlatan bir savaş, kıtlık, uzun ohal dönemidir…

Batı tarafından lanetle izole edilen insanlık, ayağa kalkmaya çalışırken, sanki eski yoldaşı, yeni Rus bürokrasisi tarafından tekmelenmiş ve bu kez yüzüstü yere yıkılmış gibiydi, ama insanlığın o masum ve tutkulu diriliş arzusunu tekmeleyen bir diğer taraf Batı’nın aslında kendi geleceğini de ümitsizliğe sürükleyeceği ancak yıllar sonra anlaşılabilecekti..

Dün, Sovyetlerin yıkıldığı 1991 yılından bir videoya gözüm çarptı, o yıllardaki Sovyet gençliği atalarının Rus çarlığı, onun işbirlikçisi Kulaklar ve Alman faşizmine karşı kahramanca mücadelesine, fedakarca kalkınma hamlesine arkalarını dönüp, yüzlerini, batının bir nevi piyasa kargaşasının temsili, meşhur Heavy Metal grubu Metallica’ya dönmüşlerdi, aslında o post-modern sert melodilerin tınılarıyla “hoşçakal halkın iradesi, hoş geldin kapitalizm, hoş geldin bireycilik, yaşasın yeni Tanrımız Piyasa” diyorlardı..

Orada henüz 20’li yaşlarında olan ve Sovyet rejiminin yıkılışını sosyalizme bir toplu isyan ayini halinde kutlayanlar şimdi sanırım 50’li yaşlarında, Lenin’in Sovyetler’de başlattığı yeni bir dünya uygarlığı projesi, sınıflardan arındırılmış ve piyasanın önceliklerine değil, herkesin, toplumun ihtiyacına göre örgütlenmiş siyasi insanların bir nevi “tevhidi”ni öngörüyordu, sınıfların tahakkümünde örgütlenmiş, servete dayalı tekelci kapitalizm güdümündeki ulusal devletleri yıkarak adalet anlayışıyla örgütlenmiş bir kardeşlik, İbrahimi tevhid anlayışı yeryüzünde hakim kılınmak isteniyordu.

Elbirliğiyle yıktıkları o büyük ülkünün altından onlarca ulus devlet ve bir o kadar din, mezhep enkazı çıkmak zorundaydı, ayinle çağırdıkları o piyasa tanrısı ise, eşitsizliği ve eski çarın modern tecellisi bir başka despot Putin’i yanında getirmek zorundaydı, tarihin zorlamaları altında hayli yıpranmış da olsa “kardeşlik bayrağı”nı yıkmanın bedelini yeniden uluslara bölünmüş onlarca lanetli husumet bayrağıyla ödemeleri gerekiyordu..

Ama henüz 1991’de, Metallica ile, gelecekten bir haber, histerik ve sarhoşlardı, öyle güzel bir semboldü ki, insanın yeniden bitişinin bir anısıydı..

21.03.2017


Metallica’nın 1991 yılında Moskova’daki konser videosu burada https://youtu.be/_W7wqQwa-TU

Teknolojinin yıkım vaadi: Ölüm ironisi olarak “Her şeyi bir kutuya sığdırmak”

0 yorum
Göktuğ Halis

Yüksek teknolojik ürünlerin pazarlama stratejileri için merkezi bir rol oynayan reklamların bilinç dışına gönderdiği ilk mesajdır “hız”. Bu sunumlarda, ürünün taliplerine, hiç durmadan çalışan beyinlerin-bir grup bilim insanının- yaşamı kolaylaştırma adına sürekli çalışmakta olduğu anlatılıyor. Söz konusu ürünlere sahip olanlar ise seçkinler arasına girme şansını yakalıyor.

Kişinin satın aldığı ürünler aracılığıyla kendini özel hissetmesi, pazarlama stratejisinin olmazsa olmazı.

Bu reklamlardan biri, bir masa büyüklüğündeki mikro küplerin iç içe geçerek, sonunda tek birde birleşmesi kurgusuna dayanıyor. Buradaki her bir küp, sonsuz çeşitlilikteki fonksiyonların temsili; sonda kalan ve tüm diğerlerini bünyesinde toplayan “tek küp” ise, mekân algısının yorucu baskısından kurtuluşa ilişkin bir sadeleştirmeye karşılık düşüyor. Bir taneydi, ama tüm diğerlerinin niteliklerini bünyesini barındırıyordu. Böylece insan “yaşamak için ihtiyaç duyduğu tüm gereksinimlerini-küçük bir kutucuğa sığdırmış oluyordu.

Modernlik sonrasında, ekonomizm merkezli yaşam algısı bu teknolojiye çok şey borçluydu. Yalnızca fabrikaların mekanikleşmesi değil; teknoloji odaklı iş kolları tüm dünyada hatırı sayılır bir istihdam yoğunluğu oluşturmuştu. Yeni bir iş yapma biçimi doğmuştu; dünyanın “küresel köye dönüştüğü bu dönemde” bunun dışında kalmak her şeyin dışında kalmaktı. İçte olmak ise “her şey” ile ilişkili olmaktı. Küçücük ofislerde, yahut 40 metrekarelik kutucuk nitelikli residence dairelerinde yaşayan çok sayıda genç beyin, dünyanın mesajlarını buradan alıyor ve dünyaya buradan mesaj gönderiyordu.

Bir reklam sloganına uygun biçimde, her şey bir kutuya sığmıştı.

Kadın ve kutu-sandık sembolizmi

“Kutu sembolizmi” kadim kültürlerin dağarcığında olumlu bir anlama sahip değil. İçinde bilinmeyen bir şeyleri saklıyor öncelikle. Toplumun bütününe açık olmayan ve diğerlerinin anlamadığı bir ya da birkaç şeyi dışarıdan saran bir kılıf özelliği taşıyor.

Kimi mitolojik örneklerde “kutu” ya da onunla eşdeğer anlamlara sahip sembollerin felaket taşıyıcısı olduğunu okuruz. En yaygın örnek “Pandora’nın Kutusu” öyküsüydü. Anlaşıldığı Kadarıyla Zeus, Prometheus’un kardeşine bir bela göndermek istemiş ve kadını yaratmıştı. Düğün hediyesi olarak verdiği kavanoz-yaygın biçimde kutu olarak bilinir-zamanın bir yerinde açıldı ve dünyaya kötülükler yayıldı.

Kadın ve “kutu” ya da ona dönüştürülebilir sandık-küre-kap gibi semboller arasında önemli işlevsel ve figüratif benzerlikler var. Da Vinci bunu “kupa” simgeselliğiyle karşılamıştı; anlatılmak istenen “çok önemli bir şeyleri saklamaya”, gizlemeye ve koruya yarayan bir hazne barındırmasıydı. Bu açıkça gebeliğe olanak biyolojik donanımla ilgili. Musa ve Sargon gibi tarihsel-mitolojik kişiler, nehre bırakılmış sandukanın içindeki bebeklik yaşamının ardından insanlarca bulunmuştu. Bu ulu kişilerin doğuşu hep aynı evrensel kalıplarda tekrarlanır; zira üstün kişilerin doğumuna görkem katmak istemiştir anlatıcılar. Nehir, sandık-kutu ve çocuk açık biçimde doğum eğretilemesidir.

Kadın, “saklı hazne”-kap-kutu-sandık sembolizmi ile kötülük arasında zorunlu bir ilişki kurmuştu kimi mitolojiler. Kötülüğün, kadın aracılığıyla yayıldığı bir diğer örnek de Kitab-ı Mukaddes’in cennet öyküsüydü. Burada da Yılan, önce kadını kandırmıştı. Yine kimilerine göre yasak ağacın meyvelerinden yeme eylemi, “saflığın yitimine yol açan” bir cinsellik eğretilemesiydi Sonrası ise herkesin bildiği bir felaket: Sürgün ve cennetten kovuluş.

Ne Yunan ne de İbrani metinleri, böylesi bir vurgu için ilk değil. Tarihsel kökenler için doğru adres Mısır ve Mezopotamya idi.  Ereşkigal sevdiği adam kendisine dönmezse “yer altı dünyasının” kapaklarını açmakla tehdit ediyordu insanlığı: Öyle ki ölüler, canlılardan fazla olacaktı.

Söylenceler ise daha eskilere dayanıyor: Açtıkları kutularla fırtına yaratan ve insan etiyle beslenen yaşlı kadınlardan-Cadılardan bahsediyor, Malinezya yerlilerinin mitolojileri…

Kutu açılırsa: Evren ve kötülük

Modern dünyada bilginler “kadına yönelmiş” düşmanca bakışın “sosyal” ve tarihsel kökenleri üzerine yeterince ilgilendi.  Yine de bu araştırmalardan cesaret alarak dini öyküleri “erkek egemen” bakışın metinleri olarak tanımlamak yeterli değil. Mitolojiler üzerine yürütülen çalışmaların yoğun bir sembolizm yığınını aşmak zorunda olduğunu ve sözcüklerin doğrudan anlamlarının pek değersiz kılındığını hatırlayalım. Çok daha önemlisi, XX. Yüzyılın bütününde yürütülen Psikoloji çalışmalarının “mitolojiler” ile “birey ruhunda saklı değerler” arasında paralellikler kurmasıydı.

Belki de ortada ne kadın vardı, ne de kutu…

Farklı kaynakların incelenmesinde meselenin “kadın” olmadığı gözüktü. Mesele “kabın kırılması”, kutunun açılması ya da sandığın içindekini saklayamamasıydı. Kabalacı İsaac Luria’nın evrenin yaratılışıyla ilgili “sim sum”- Tanrı’nın nefes alış verişi anlamında-öğretisi bu yöndeydi. Evrenin yaratılışının Tanrı’nın kutsal ışığını tutan kürenin kırılmasından kaynaklandığını anlarız. Bu kırılmadan “meşhur” Hayat Ağacı çıktı. Böylece Tanrı evrene yayılmıştı…

Kabalacı için felaket burada başladı. Tanrı’nın ışığını toplama işi de bilge kişiye düştü. İnsan, bu öğretide, doğru davranışıyla, “kapların kırılışının” telafisini mümkün kıldı. Bu sayede her şey yeniden tek bir şeye döndü.

Anne karnına dönüş teolojisi

Felaket her şeyin bir kutudan çıkmasıyla başladıysa, selamet “her şeyin” bir şeye-kaynağına dönmesidir. Bu düşünce-tüm şeylerin, tek bir şeye dönüşümü-tüm dünya coğrafyasına yayılmış farklı dini ideolojilerin temel öğretisi. Birçoğu ölümden sonra insanın yaratıldığı kaynağa geri döneceğini savunuyor. Bir diğer deyişle, aslında her şey, tek bir şeydir: Yüce yaratıcının suretinden yaratılmış diğerleri, yalnızca geçicidir. Bu durumda da evrende tek bir şey vardır: Buna felsefede Panteizm deniyor; Tasavvuf’ta Varlığın Birliği…

Sofular ise, yaşamı “acılara katlanılması gereken bir sınama olarak gördü. İnanç gönüllere öyle dirayetli bir dayanma gücü veriyordu ki, bir felaket olarak tanımlamayı hak eden “yaşamdan” kurtuluş, yine bir sandığın içine girmekle mümkün olabilecekti. Tabut ya da gömülme eğretilemesi. Ve toprak “yeniden anne karnı” olarak görüldü.

Ölüler çok sayıda mezarda bu yüzden cenin biçiminde yatırıldı.

Yaratılış ve Big Bang

XX. yüzyılın sonlarına doğru dindarlar, Evrim kuramının yaratılış fikrine alternatif oluşturmadığını, iki düşünce arasında bir aykırılık bulunmadığını savunmaya başladı. En bilindik uyum çağrısını Papa’lardan biri yaptı: Evrim Tanrı’nın en büyük oyunudur…

Bu fikrin savunucuları bilimin “Big Bang”-büyük patlama olarak tanımladığı merkezi aşamayı-yaratılış anı olarak tanımlama yolunda durdurulamaz bir eğilim gösterdi.

Big bang öncesi ise büyük bir muamma… İnsan zihni, anlayışı ve kavrayışına tamamen kapalı. Tıpkı yaratılış gibi; ancak semboller ve çağrışımlarıyla açıklanabilir…

Yaratılış ya da var oluş… Her ne olduysa kötü olmuştu. Kimi Gnostik okullar bu fikrin azılı savunucularıydı. “Yaratılışı”-ya da evrenin başlangıcını,bütünüyle “kötücül” gördüler. Kutu açılmıştı ve Tanrısal hiyerarşide, gözle görülmeyen-gerçek iyi Tanrı ile dünyayı yaratan “kötücül” Tanrı-Ahriman-arasında bir fark gördüler. Gerçek Tanrı’nın dünya ile ilgisi yoktu; ikincisi ise maddenin hükümranlığı üzerinde yükseliyordu: Para hırsı, çok yaşama arzusu, elde etme tutkusu…Bu görüşe göre “kötülüğe” karşı savaşmak için yapılması gereken ilk şey “yaşama iradesinden” vazgeçmekti. Düşünme, inziva ve dünya hırslarından vazgeçmeye yönelik bir yaşama biçimi “insana” hem “gerçek Tanrı’ya ulaşma şansı verecek” düşünsel berraklık sağlayacak hem de kötücül Tanrı’ya karşı en etkili mücadeleyi tanıyacaktı: Onlara göre kötülük, “Yaratılış” anında dünyaya yayılmıştı.

Her şey bir şeye dönüşürse

Tüm bu semboller bir şeye dönüşüyor o halde… “Pandora’nın kutusu”nun açılışı, Kapların kırılışı, Havva’nın doğurganlık kazanması ve big bang… Her şeyin etrafa saçılışının kötümser bir bakış açısıyla yorumlanışıydı.

Her şey, bir şeyde toplanırsa şayet, burada bilgelik vardı yaratılışın aksine. Örneğin bilgeler sessizlikleriyle, zihinlerinde var olan “tüm bilginin” saçılmasını engellediler. Onlar elde ettikleri bilgiyi kutsallaştırdı: Bilgeler sırlarını açığa vermedi. Tao’nun söylediği de buydu: <3Bilen söylemez, söyleyen bilmez.”

Çok daha önemlisi onlar sıklıkla kullandığımız bir deyime “kapalı kutuya” dönüştü.

Teknolojinin vaat ettiği ölüm

Kutu ya da sandık; her biri annenin karnını sembolize ediyor. Bu halde de “anne karnından” toprağın dişileştirmesine uzanan çevrim; ışıkla-kişinin big bangıyla başlayan doğum-yaratılış; bir diğer kutuda-yer altına kurulmuş bir mezar odasında-kutuda sonlanıyordu.

Sözcüklerin ilk anlamları her zaman tehlikelidir. Ölüm bir eğretilemedir ve en belirgin niteliği, “bilinçli bütünlüğün” yitirilmesi ve hissizleşme ise “kalbin durmasını beklemek” ahmaklıktan başka bir şey değil.

Lüks rezidansların 45 metrekareyle sınırlandırılmış bir dünya algısı bundan daha fazlasını vaat etmiyor aslında. Gelişmiş teknoloji ile dizayn edilmiş ekranlar aracılığıyla dünya ile ilişki kuran insan için ölüm belki de gerçekleşmişti. Dünyanın tüm zenginliklerini “tek bir odaya sığdırmak” olarak tanımlanıyordu modern dünyanın nimetleri…

Belki de her şey bir kutuya sığmamıştı; belki de her şey bir kutuya sıkışmıştı; insanla birlikte…

Evrensel kalıpların gölgesinde saklı bir öykü: AŞIK

0 yorum

 Göktuğ Halis 

 “Âşık”(Arapça: âşik), “aşk” sözcüğündün türüyor. Köken Arapçadır… Türk Dil Kurumu bu sözcüğü “aşırı” sevgi ve bağlılık durumu olarak tanımlıyor.

Kurumun resmi internet sitesinde sözcüğe yönelik aramalar ise komik zorluklar içeriyor. Çünkü sözcüğü “Âşık” değil de “aşık” olarak aratırsanız anatomik bir ifadeye ulaşıyorsunuz: Aşık kemiği gibi… Âşık kimsenin, kaskatı kesilmiş ruh halinin bir eğretilemesi olarak bu da doğrudur elbette…

Âşık sözcüğü ise TDK tarafından birkaç madde ile açıklanıyor. İlki pek doğal olarak yukarıdaki “aşk” tanımından türeyen bir anlam: Aşırı sevgi ve bağlılık durumunu yaşayan kişi… Elbette “vurgun” ve “tutkun”… TDK’nın sunduğu ikinci anlam ise biraz tartışmalı, çünkü kültür ve sanat tarihinin pek etkileyici teması olarak “âşık” olma durumunu “kadına oranla erkeğe” yakıştırıyor.

Türk Dil Kurumu’nun 5 maddelik “âşık” açıklamasının üçüncüsü “halk ozanı” ibaresi içeriyor. Bu durumda bir “cins isimdir”.  Geleneksel kültürde anlam bulan bir statü olarak “cins” oluşturacak genel şemsiyenin altında toplanan kişilerin tümünü karşılar. Antik dünyadan bu yana özel bir önem taşıyan söz söyleme ve anlatma sanatını yaygın olarak “şiir” biçiminde ve Anadolu’daki haliyle “saz” (elbette musiki) eşliğinde icra eden kimseleri…

Elbette bu tanım eksik; özellikle sözcüğün çağrışımlardan çok ilk anlamını mutlaklaştıran-literal anlama özel önem veren-moderniteye özgü “tanımlama” eğilimini baz alacaksak. Tanımın tamamlanabilmesi için “gizemli alanlara” bulaşmak gerekiyor; zira “Âşık”a ait niteliklerin açığa serilmesi için bu zorunlu… Bir diğer deyişle “âşık” kişiyi besleyen “akıl dışı” kaynakların analizine ihtiyaç var.

Pek tabiidir ki bilim insanının, bilim insanı tavrıyla davrandığı sürece beceremeyeceği bir iştir bu; hissiyatın ötesinde bırakın “pozitif tutumu” “aklın” hiçleştirildiği bir parantezdeyizdir artık… Sözcüklerin görünenin ardındaki –gizli- anlamlarının, “çağrışımlarda” ve “alt anlamlarda” bulunması gereken bir düzeydir bu…

Aşık ve Veysel

Bilal Babaoğlu’nun, 30 Aralık’ta vizyona girecek ilk sinema filmi “Âşık”ın senaryosu, Cumhuriyet sonrasında Anadolu insanı için “ozan” ya da “âşık” denince akla gelen ilk isim olan Veysel’in gençlik yıllarının yorumundan hareketle oluşturulmuş. “Âşık”ın yaratıcısı, basın toplantısında filmin bir “kurgu” olduğunun altını çizdi. Böylesi iyidir kuşkusuz, “tarihsel bir dönem” ya da karakteri bire bir yansıtma iddiasını “belgesel” taşıyabilir ancak. Öbür taraftan bu işe girişen nicelerinin “kurgu” sözcüğünü önsel bir savunma aracı olarak kullandığını biliyoruz. Bu sayede tarihsel aykırılıklara vurgu yapan bilim insanlarının saldırılarına da direnmiş olursunuz ve bir sanat eserini icra ederken sanatçının yapmayı istediği şeyin ötesinde-pek gereksiz olarak tanımlayabilme olasılığının bulunduğu alanlarda da-söz yığının sarf edilmesinin önüne geçmiş olursunuz… “Çok saçma olmuş; Kanuni hiç de böyle birisi değildi…”gibi…

Diğer taraftan Âşık Veysel, “popülaritesiyle” göz alıcıdır. Bilal Babaoğlu’nu film henüz proje aşamasındayken “Veysel”i seçerek kolaycı davranmakla tenkit ettiğimi hatırlıyorum. Temel mesele Veysel’in “popüler kültür” ürünü olarak-olabilecek olan diğerlerine kıyasla-en elverişlisi ve akla ilk gelen olmasından kaynaklanıyordu. Bu durumda da “Aşık Veysel”in merkezde yer aldığı bir film çalışmasına yönelen kişinin olması gerekenin çok altında “yaratıcılık” örneği gösterdiğini iddia etmiş oluyorsunuz. 

Ancak bu eleştirileri dile getirirken “Âşık Veysel”den esinlenen bir film çalışmasını göze alan kişi için oluşturduğu “tehdidi” hiç hesaba katmadığımı itiraf etmeliyim. İnternet üzerinden “Âşık” filminin fragmanlarının altına yazılan yorumları okuyana kadar da aklıma gelmemişti. Bu yorumlara temas ettiğimde şunu fark ettim: Böylesine bilindik bir örneği beyaz perdeye taşıma gayesi “kolaycılığı” ölçüsünde “riskliydi” de… Zira herkes “bu karakteri” biliyor ve tanıyordu. Bu durumda da anlatı, herkesin bildiği bir “karakteri”, hangi izlenmeye değer niteliğiyle işleyecekti? Bir diğer ifadeyle sanatçı, kimsenin görmeyi başaramadığı bir gerçekliği “nasıl anlatacaktı”? 

Aşık ve mit

Karşılaştırmalı mitoloji çalışmalarının tüm dünyaca tanınan otoritelerinden J. Campbell, dini alanın kültürel ifadelerinin “dinin orijinal bağlamından kopması” olarak değerlendirdi. Campbell’in ifadeleri, C. G. Jung’un “arketipler” fikrinden besleniyordu; kurama göre dinin özü “coşkunluk” yaratan ilk an’daydı. Dinin sosyal bağlamı ise bu anın ötekilere anlatılması ve aktarılması sürecinde kullanılan araçların-çoğunlukla sembollerin-bu coşkunluğu aktarmasındaki güçsüzlüğünden oluştu. Bu durum kalıtlaştıkça, ortodoksi doğdu ve ritüel mutlaklaştı. Semboller ise ilk anlamı koruma ve kollama olarak tanımlanan işleve ek olarak yeni bir işlev üstlendi; “katmanlaşmanın” ve statikleşmenin aracı haline geldi.

Campbell’in kuramı açısından “o ya da bu zamanda” “o ya da bu coğrafyada” oluşan dini bir sistemin-dinin orijinal bağlamı açısından-pek değeri yoktu. Zira dini alan “evrensel” bir çağrışımın-her bir bireyi harekete geçiren ve coşkunluk yaratan gücüne temas eden-olasılıkla ezoterik yönleri- dışında yalnızca “yerel” ve “kültüreldir”. Erich From’un da sıklıkla vurguladığı gibi kültürel ve dolayısıyla yetersiz anlam ise “ancak” sembollerin derinleştirilmesiyle aşılabilirdi. Bir diğer ifadeyle “her dinde gözüken ortak sembollerden” hareketle kesintisiz bir bağ kurulabilir ve “kültürel iddiaların yozlaşmış belirtilerinin ötesine geçebilir…

Bilal Babağoğlu’nun “öyküsü”, “kutsal” alanla ilişkisi kurulmadan açıklanamayacak tarihsel bir karakteri ele alıyordu. Ancak “evrensel bir mesaj” ve “kozmik tekrar içeren bir yol öyküsü için” hikayenin merkezine “Veysel”i oturtmama inceliğini gösteriyordu; merkezdeki açıkça “Aşık”tı, Ama Veysel kılığındaydı... Daha açık bir ifadeyle kurgu, “yerel bir öyküden”, kültürel bir biçimden, evrensel “bağlama” erişme ve bu bağlamı yakalama denemesiydi. Bu durumda ise Bilal Babaoğlu “popüler kültür” çerçevesinin pek uzağına düşen ikinci bir sınamanın altındaydı: Sembollerin kurgudaki kullanımı ve bunların karşılaştırmalı mitolojiden bilinç dışının karanlık dehlizlerinde yatan çağrışımlarının-arketipsel karşılıklarının-bilinç düzeyine nasıl çıkacağı sorunu…

“Aşık” filminin senaryosunun ilk versiyonları-ki defalarca değiştirilmiş, üzerinde düşünülmüş ve kimi zaman çok önemli addedilen sahneler ertesi gün değersiz sayılmıştır-sembolizmin kullanımı ve felsefi bağlam açısından çok daha güçlüydü. Filmin senaryosunda İslam’ın ezoterik yorumundan beslenen bir tarikat ferdi olarak Veysel’in yaşamını olduğu kadar “beslendiği derin mi derin kaynağa-en azından nüfuz etme adına da hatırı sayılır bir çaba sarf eden Babaoğlu, senaryonun sembolizmi ön plana çıkaran versiyonlarından kısa sürede vazgeçti. Zira bu haliyle yapıt, sinema seyircisi için uygunluğunu belli ölçülerde yitiriyordu.

Bir denge gözetmeye çalışmıştı Aşık filminin yaratıcısı. Bunu başarıp başaramadığına seyirci karar verecek. Benim kanaatime göre senaryo, bu kararla değer yitirmişti. Ancak senaryodaki değişiklik sonrasında kurulan dengenin, kahramanın açıkça dini alan ile ilgili bir düzey olan bir “Aşık”lığa ulaşacağı bir yol kurgusuna dayanan senaryosunun “soyut” bağlamdan koparılması adına önemli bir avantaja kavuştuğu da bir gerçek. En azından karşımızda, felsefi düzeyi tüketilebilir hale indirgenmiş bir sinema filmi belirmişti.

Aşık ve Aşık

Aşık filmi, dünyevi-tensel bir aşkın peşinden giden kişinin “uhrevi” bir mertebeye ulaşması öncesindeki “mayalanma” aşamasını mesele ediyor. Böylesi bir hedefi “bilinç” düzeyine indirgemenin zorluklarından bahsetmeye bile gerek yok. Neyse ki ilkel kültürlerden günümüze dek kullanılan kimi kalıplar-anlatılardaki ortaklıklar-modern anlamda sanat anlayışının yardımına yetişti. Bilal Babaoğlu anlatısını bu kalıpların içine yerleştirme gerekliliğinin, en başından beri farkındaydı. Ortaya “bir arayış”, “kahramanın yolculuğu” ve “yol” öyküsü çıktı. İzleğin, toplayıcı-avcılardan modern dünyaya ait inanç biçimlerine uzanan “arkaik” ve evrensel tekrarlardan oluşması gerekiyordu.

Peki, Bilal Babaoğlu bunu yeterince başardı mı? Yanıt: Kesinlikle hayır…

Ancak merkezi kutsalın “piyasaya sürülen metanın tüketimi” ve inkar edilemez biçimde “para” merkezinde örgütlenmiş kurumlarca oluşturulduğu bir dünyanın “sanatçı” üzerinde oluşturduğu baskıyı hiçe sayarak hiçbir yere ulaşamayız.  Kesin bir karar verebilmek için yönetmenin bundan sonraki çalışmalarının izlenmesi gerekecek…

Kesin olan Bilal Babaoğlu’nun “kahramanının” yolculuğunun sonunda mertebe kazandığıdır. Modern dünyada buna “itibar” denmektedir. Budunbilim araştırmacılarının tercihi ise “erginlenme”dir. Ben ise ilkel kültürlerin tanımını tercih ediyorum: Kozmik güç…

 Veysel öyküsünde bu “kozmik güç” “âşıklıktır.” Avare ve aklı bir karış havada kişilere yöneltilmiş küçümseyici seslenişlerle karıştırmayalım bunu; zira Tanrısal bir esinin alanıdır bu…

Bir kutsal söz söyleme sanatıdır artık onun imtiyazı; bir kişinin söylediği sözün uçmadan, hiçliğe karışmadan kuşaklara ve yüz yıllara direnmesi nasıl mümkün olabilir ki? Hangimizin sözleri, diğerlerini aydınlatan bir ışığa dönüşebilir?

 Veysel değersizdir artık. Yol onu kutsal-esin dolu bir tarihin-parçası haline getirmiştir. Veysel gitse de sazı kalır artık…


26.12.2016

twitter: @goktughalis 

Gezi'den sonra !

0 yorum
Mustafa Çölkesen

Bu yazı, tamamıyla, gündemin çok hızlı aktığı Türkiye'de halen sessizliklerini bozmadan izleyici konumlarını sürdüren toplumsal muhalefet için gelişmeleri tarihsel bağlamına oturtmak amacını taşıyor.

Yazımıza "Türkiye demokrasi tarihinde bir milat olan" Gezi eylemleriyle (1) başlamak uygun olabilir, Gezi eylemleri, sadece bir kamusal alanın müdafaası değil, ama aynı zamanda, Mustafa Kemal'in Laik, Batılı, Modern bir ülke idealine (2) rağmen, Türkiye siyasi tarihinin askeri darbeler ve sermaye yanlısı, baskıcı bürokratik sağ iktidarlar arasında peşpeşe paylaşılmasının uzun tarihsel yıkımlarına ve siyasi yabancılaşmasına karşı da halkın kendiliğinden bir isyanı idi, 1980 faşist darbesinden sonra ekonomik rejim, ulusal öncelikleri umarsamayan, Kar'ı tanrısı yapmış sermaye güçlerinin eline teslim edilirken, el altından islamcılık enjekte edilen siyasi rejim, halkçılık/kamu çıkarlarından hızla uzaklaşıp, adeta toplumun erişemeyeceği bir bürokratik kast seviyesine yükselmişti, buna, artan kentleşmeyle birlikte, toplum/kamu bağlarının hızla erimesi ve bireyin siyasi/ekonomik/toplumsal yalnızlaşması da eşlik ediyordu, ama Türkiye'nin Laik, Demokrat, devrimci yarısı, faaliyetine "Yeni Türkiye" diye başlayıp, oradan islamizasyon tonunu kademeli olarak arttırarak, muhalefete karşı son derece sert bir üslup geliştiren dönemin Başbakanına olan tepkiler üzerinden Gezi Parkı eylemini yurt çapında protestolara yaygınlaştıracak kadar birleşebilmişti.

Türkiye, geleneksel, muhafazakar bir toplumdu, çünkü hem tarihinde binlerce yıllık bir islamcı-Doğu despotu rejimin izini taşıyordu, hem de Batı'daki gibi sanayi devrimi neticesinde köyler yerlerini hızla şehirlere bırakmamıştı, İstanbul başta ülkenin 4 büyük metropolünde bile, nüfusun çoğunluğunu, köylerinden bağlarını tam koparmamış, işçi, geçici işçi, hizmetli vb alt-gelir grupları oluşturuyordu. Kapitalizmin ortaya çıkardığı sınıf yapısı, toplumu sosyolojik olarak kutuplaştıran Çan eğrisi modelinden başka bir alternatif sunmuyor, dünya çapında emperyalist, küresel güç olamamış kapitalizmde, orta ve yüksek gelir grubundan Laik ve modernler, en büyük şehirlerde bile ancak bir azınlık olabiliyordu.

Peki toplumun en alt ve eğitimsiz kesimlerinin, toplumda sayısal bir çoğunluk oluşturarak, seçimler vasıtasıyla Laik ve Modern bir siyasi rejimi eski gerici köklerine restore edebileceği Mustafa Kemal'in aklından geçmişmiydi, bunu bilemiyoruz, Mustafa Kemal bambaşka tarihsel koşullar altında yaşamıştı, dışarıda emperyal rejimini sağlamlaştırarak, talan ettikleri 3. dünyanın varlığını kendi sınıfları ile paylaşıp göreceli bir demokratik düzen kuran Batı'ya Jön Türklerin hayranlığını referans almıştı, ancak kurucu ilkelerindeki "Halkçılık" ve "Devletçilik" (3) in, kurmak istediği modern toplumda, geleceğin kapitalistlerine karşı yoksulların korumasını üstlenecek, gelir paylaşımını da düzenleyecek ilkelere sahip bir devlete atıfta bulunduğu varsayılabilir, önemli bir coğrafyada 700 yıllık bir gericilik hikayesi olan Osmanlı'nın yıkıntılarından Laik ve Modern bir devletin kuruluşunun son derece zor, savaş ve mahrumiyet koşulları altında gerçekleştiği unutulmamalıdır. Mustafa Kemal bir siyasi mimar ve dönüştürücüdür, ülkenin temellerini atmış, kaba gövdesini oluşturmuş ve ardıllarına sonraki adımları konusunda apaçık yol gösterici ilkeler bırakmıştır.

Kapitalizm sadece bir zümreyi zengin eder, ama bir bütün olarak ülkenin, toplumun zenginliğini hedefleyen bir lider, ekonomisini, ulusal önceliklerini, dış pazarlardaki rolünü "planlamak" zorundadır, Mustafa Kemal zamanında, toplumda tüm değerleri üreten işçi sınıfı henüz güdük bir durumdaydı, ve sınıfın bu çelimsizliği, siyasi iktidarın gelecekte bürokratik bir rejim haline dönüşmesinin nedenlerinden biriydi, Doğu illerimiz ve Anadolu'daki bölgesel geri kalmışlık, kalkınmada bölgesel farklar, ancak ekonomi ve kaynakların ülke çapında planlanması ile mümkündü, bu amaçla sağcı Menderes'in askeri darbeyle yıkılmasını müteakip "Devlet Planlama Teşkilatı" kurulmuştu. Sorun sadece kalkınmada farklılık değil, o kalkınma farklılığının geniş kitleler üzerinde yarattığı cehaletti ve Laik ve Modern Türkiye amacına ulaşmak için, tüm Türkiye'nin köy ve kasabalarındaki halka çağdaş eğitim verecek bir kurum olan "Köy Enstitüleri" kuruluş yıllarını müteakiben 1940'da ve Halkevleri ise 1930'larda kurulmuştu.

Henüz bağımsızlığını kazanmış bir ülkenin eğitimsel, endüstriyel ve askeri bilimsel çalışmalarını yürütecek bir devlet kurumu olan Tübitak, yine 1960 darbesi sonrası, devrimci hükümet tarafından kurulmuştu. Mustafa Kemal'in sancılı kuruluş döneminden hemen sonra iktidar olarak, ABD'nin Eisenhower doktrini ile bir tarım ülkesi olarak sınırlanmasına razı gelen, ülkeyi Kore savaşına sokup, ardından NATO emperyalizminin üyesi yapan, ülkede sivil bir OHAL ilan eden sağcı işbirlikçi Menderes'i (4) yıkan darbe sonrası Türkiye, 10 yıl süreyle Cumhuriyet'in adeta 2. baharını yaşamış, hem ülkenin kalkınmasında kritik rol üstlenecek DPT, Köy Enstitüleri, Tübitak gibi kurumları oluşturmuş, hem de en geniş kesimlerin [nispi] demokratik haklarını anayasal bir temelde halka iade etmiştir, Mustafa Kemal'in "inkilapçılık" dediği şey budur ve Türkiye siyasi tarihinde geleceğe devrimci, aydınlanmacı bir miras bırakan ne varsa işte o 7-8 yıl içinde yaşanmıştır.

Ancak işbirlikçi Menderes döneminde, Sovyetlerle soğuk savaş yaşayan ABD'nin güdüme girmiş Türkiye'nin göreceli bir Aydınlanma ve Ulusal kalkınma hamlesine girmesi Batı'nın hazmedeceği bir şey değildi, bunun tüm 3. dünyaya örnek teşkil etme ve gelişmelerin "gerçek bir halk demokrasisi"ne dönüşme riski vardı, siyasi ajanları, istihbarat örgütlenmesini, ırkçı milliyetçi silahlı sokak çetelerini aydınların, işçi sendikalarının, öğrenci örgütlerinin, sivil toplum derneklerinin üzerine sürerek bir "toplumsal kargaşa" senaryosunu devreye aldılar, 1970 ve 1980 faşist darbelerine zemin kolayca hazırlanmış oldu.

12 Eylül Faşist darbesi, Cumhuriyetin 2. atılımı olan 1960'lı yıllar demokrasisinin tüm kurum ve öncülerini yıkmayı amaçladı, binlerce aydın öldürüldü, onbinlercesi hapse tıkıldı, ağır işkencelerden geçirildi, bir kısmı sürgün edildi, bu faşist baskılar karşısında sinmiş halka aceleyle cunta rejiminin gerici anayasası onaylatıldı, tıpkı bugünkü gibi, sendikalar, bağımsız gazeteler, sivil toplum örgütleri, öğretim görevlileri, aydın dernekleri, partiler, dergiler, Cumhuriyete ait ne varsa, halkçı Mustafa Kemal'in 55 yıl önceki şanlı ordusu üzerlerine sürülerek (!) kapatıldı, amaçlanan şey, tarihte eşi benzeri az bulunur bir zulümle Türkiye'yi sermaye oligarşisinin eline teslim ederek, serbest piyasaya uyumlu hale getirmekti, bedeli ise bağımsız kalkınma yolundaki Aydınlık, Özgür Türkiye idealinin yitirilmesiydi..

Türkiye 12 Eylül'den sonraki onlarca yıl boyunca susacak, ancak adalet arayışının susmayacağını bilen emperyalistler ve onların işbirlikçileri özgürlüğün panzehiri olarak "siyasi islamcılığın" devlet eliyle teşvikini devreye alacaklardı, market raflarını dolduran yabancı menşeli ürünler, ya da hızla yükselen plazalardaki modern kıyafetli çalışanlar yeni sağcı rejimin vitrini olurken, toplumsal hayatın asıl dokusunu, köylerden kentlere hızlanmış göçle nüfusu süratle artan ve büyük şehirlerde kendisine bir kimlik arayan, geleneksel, "demokrasi ve bilime tövbeli" cami cemaatinin gericileri çevrelemeye başlamıştı, zamanla bunlara fonlar akıtıldı, devlet kurumlarında yer açıldı ve bunlar güçlendikçe siyasete teşvik edildi, 12 Eylül'ün korkusu çok geçmeden gelecekteki başka bir korkunun zeminini döşenmeye başlamıştı.

İşte AKP,  büyük şehirlerin kıyısında ve Anadolu'da devlet destekli cemaatleşmeyle palazlandırılan bir karşı-devrimci Emevi İslam (5) anlayışıyla, buradan doğdu, AKP'nin iktidar olmasında Türkiye'de hiç bir siyasi gelişmeyi doğru okuyamayarak, Orduyu tarihsel günah keçisi ilan eden lümpen liberaller kadar, dönemin jeopolitik çıkarları gereği "Türkiye'yi Laik bir islam ülkesi " modeli olarak pazarlamaya çalışan emperyal Batı'nın da büyük katkıları var.

Ancak Batı'nın, yeraltı kaynaklarının ele geçirilmesine dayalı Ortadoğu'ya özel planı, Laik Suriye Devleti'nin emperyalizme boyun eğmemesi, Rusya ve İran'ın yardımına koşması sayesinde ters yüz olarak politik İslam krizini daha da derinleştirdi,  dönemin Batı destekli Başbakanı Erdoğan ise İslam aleminin lideri edasıyla Mustafa Kemal'in "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" ilkesinden vazgeçerek Sünni politik islam'ı Ortadoğu'ya ihraç etme girişimlerine başlamıştı bile, sınırın dibinde yaşlı, kadın, çocuk Kürtleri boğazlayan İşid'e sesini çıkarmıyor, AKP'nin önde gelenleri onları "Ortadoğu'nun asi çocukları" diye yuvarlıyor ve yüz binlerce insanın hayatını kaybettiği, son zamanların en dramatik iç savaşının yaşandığı  "Şam'da namaz kılma arzusunu" dünyaya ilan ediyordu..

Dünyada hava bozup, politik islamcı işid küresel bir ağa dönüşerek laik Batı dünyası için ciddi bir tehdit oluşturmaya başlarken, Türkiye'de Osmanlıcı, Sünni-Emevi zihniyette bir Körfez İslamcılığının restorasyonunu tamamlamak aşamasında olan AKP'nin bir kaç sorunu vardı 1) Türkiye'de gelir dağılımı hızla zenginler lehine bozulmuş, ve iddialara göre, Türkiye o kriterlerde dünyanın en eşitsiz önde gelen ülkesi olmuştu 2) İki faşist askeri darbe ve çoklukla bürokratik sağcı siyasi rejim altında yaşamış olsalar da kuşak kuşak Mustafa Kemal'in kurucu değerleriyle büyümüş ülkenin % 50'si toplumu ayrıştıran bu politik islamcı söylem ve gelişmelerden son derece rahatsızdı 3) AKP yukarıda bahsettiğimiz 12 Eylül'ün islamizasyon politikasının meyvesi, Cemaat denen yaygın bir organizasyondan doğmuştu ve o zamana değin o cemaatin desteğini almış ve onlarla projelerini sürdürmüştü, ama şimdi devlet üzerine bir paylaşım kavgası riski büyümüştü 4) AKP'nin, geçtiğimiz 40 yıl içinde siyasi olarak olgunlaşan Kürtlere yaklaşımı hep kısa vadeli değişen dengeler üzerine kurulmuştu, ayrıntısı halkla paylaşılmayan bir çözüm masası kurulmuştu, ama ayrıntıları ve akıbeti belirsizdi.

Küresel açık dünyanın doğa sevgisiyle dolu, aydın barışçıl gençlerinin en ön saflarda olduğu Gezi Parkı isyanı kanlı şekilde bastırıldı, Türkiye tarihinde ilk kez 13 yaşında bir çocuğun cenazesi terörist damgasıyla yuhalatıldı,  tıpkı 12 Eylül öncesi gibi, silahlı sopalı sokak çeteleri halka saldırtıldı, Türkiye tarihinde ilk kez demokrasinin öncü nüvesi olacak "Mahalle Forumları" baskılara dayanamayarak tasfiye oldu, 9 genç öldürüldü ve onlarcası gözünü kaybetti, bu olaylar AB'ye başvuru süreci devam eden bir ülkenin barışçıl halka saldırısı olarak tüm dünyanın gözleri önünde cereyan etmişti.

Artık olaylar hızlanmaya başlamıştı ve devleti paylaşan islamcı Cemaat, AKP'nin 17-25 Aralık'ta kasetlerini ve MİT tırlarını ifşa ederek "benim ortağım yolsuz ve suçludur" mesajını halka vermişti, ama en yoksulların gözünde, politik islamcılığın bir gereği olarak Erdoğan'ı putlaştırmış bu cami partisi, ilginç bir şekilde yolsuzluğu bir mağduriyet ve mahremiyet edebiyatıyla kendi lehine çevirmeyi başardı, Gezi'de devlet baskısına dayanamayan Laikler, CHP'nin yolsuzluk protesto kampanyaları karşısında sessiz kalmayı tercih ederek, AKP'nin ileri atılımına el vermiş oldular. İkinci destek de, içeriği ne olursa olsun, devletin çıkarlarını halkın çıkarlarının önüne koyan sabık komando MHP'nin, Kürtleri bahane edip koalisyona karşı çıkarak, AKP'nin bekasını sağlama kararıydı.

AKP, bir yandan Laikler karşısında, önceleri mağdur şimdilerde egemen güç olarak "ümmetçi" ideolojiyi öne çıkarırken, öte yandan aniden savaş başlattıkları Kürt hareketi karşısında MHP'nin klasik "tek dil, tek bayrak, tek devlet" ideolojik söylemine başvurmaya başladı ve uluslararası itibari tamamen sarsılmış partinin  büyük ani manevraları, bir ayakta kalma taktiği hale geldi, Suriye'deki cihatçı terör örgütü el Kaide'nin kolu El Nusra "Türkiye'nin dostudur" dan, hızlı bir Rusya manevrası ile "Nusra Halep'ten çıkmalıdır" a gelindi ve Mısır'daki Rabia, Müslüman kardeşler, Mavi Marmara dramı bir gecede bir yana konularak ,malum israil diplomatik yakınlaşması başlatıldı.

AKP'nin hikayesi, hem bir kaç sayfaya sığmayacak kadar dolambaçlı, hem de ana hatları bir kaç paragrafta özetlenecek kadar yalındır.

1923'den yaklaşık doksan kusur yıl sonra, ayrıntılarını kabaca bahsettiğimiz darbeler ve sağcı bürokratik siyasi rejimlerin arasında geçen uzun ve yıpratıcı yıllardan sonra, artık Mustafa Kemal'in Laik, Modern kurucu değerlerinden geriye sadece sözcükler ve tarihsel hatırası kaldı, Meclis fiilen tasfiye olmuş, Türk Ordusu sünni islamcı siyasi rejimin vesayetine girmiş, Suriye savaşı bir yandan ülkeye sirayet ederken, diğer yandan cihatçı çetelere karşı ülkesini koruyan Suriye toprağını o gruplarla işgal etmiş durumdayız, demokrasi ve barışı savunan yüzlerce seçkin akademisyen meslekten ihraç edilirken, şimdi yıkılmış Kürt illerinin ezici oylarla "seçilmişleri" peşpeşe hapsi boylamakta ve meşru makamlarına devlet buyruğuyla kayyumlar atanmaktadır, elbette AKP darbe girişimini bahane ederek ilan ettiği OHAL hızıyla orada durmayacak ve kendisine muhalif, özgürlük ve demokrasi yanlısı tüm kişi ve kuruluşlara kadar elini uzatacaktı, artık İslamcıların "ya taraf olursun ya da bertaraf" zihniyeti Cumhuriyet Gazetesi'nin kapısındadır..

Hızla çürümüş ve bir şiddet/ kaos eğilimine girmiş küresel dünyada "büyük sözler" anlamını ve güçlerini kaybedeli uzun zaman oldu.  O halde temel soruya ve sonrasına odaklanalım: Peki artık büyük ölçüde kaybedilen Cumhuriyet ve Laiklik, olayların kendi kendini örmesiyle yeniden kazanılabilir mi? Zannetmiyoruz, ülkenin kaderi, hızla kendisini ören bir ekonomik kriz ve bir bölge savaşının eşiğine kadar gelmiştir, bundan böyle fiilen susturulmuş, paralize edilmiş partilerden medet ummak yerine, Mustafa Kemal'in kurucu değerlerinden ilham alan, ama onu gerçek bir halk demokrasisine taşıyacak "Yeni bir Sosyalist Cumhuriyet" için herkesin onun bir neferi olması gerekir, aksi taktirde şahit olacağımız bir felaketler dönemidir..

02.11.2016

(1) Gezi isyanı hakkında daha önce yazdığım bir makale burada bulunuyor  http://dikine.blogspot.de/2014/06/serbest-bir-gezi-yazs.html
(2) Mustafa Kemal'in amaçları konusunda Türkiye tarihçileri de bu kanıdadır, Feroz Ahmad, "Bir Kimlik Peşinde Türkiye" Bilgi Ünv. Yayınları
(3) Kuruluş yıllarından sonra halkçılığın sınıf mücadelesini gizleyen bir söylem olması ve devletçiliğin "devletçi bir kapitalizmin" ötesinde devletin kutsanması olabileceği hususları bu yazının kapsamı dışındadır.
(4) Tamamen dini karaktere bürünen "İmam Hatip Okulları" Menderes Hükümeti döneminde açılmış ve ülke çapında yaygınlaştırılmıştır
(5) Emevi İslam anlayışı, Peygamber Muhammed'in eşitlikçi geleneğine karşı servet, baskı, sefahat ve ötekileştirme politikası izlemek anlamına gelmektedir.




Göktuğ Halis'in Göbeklitepe kitabı kitapçılarda

0 yorum
Resim yazısı ekle
Göktuğ Halis'in "Simgebilim Perspektifinden Göbeklitepe Tapınakları" isimli özgün çalışması kitapçılarda ve e-satış sitelerinde satış sunuldu http://www.kitapyurdu.com/kitap/simgebilim-perspektifinden-gobeklitepe-tapinaklari/386430.html

Duyuru: Göbeklitepe panel tarihi

0 yorum

Dikine'nin Göbeklitepe paneli 16 Mayıs 2015 Cumartesi günü Kadıköy Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde saat 17:30'da başlayacaktır.

İletişim: dikine@gmail.com

Twitter: @dikine2 


Dikine Göbeklitepe Sunumu Tanıtım Yazısı

0 yorum
Göktuğ Halis

İlk Tapınak ve dini ideolojisi

Göbeklitepe Tapınak bulgularının Prof. Klaus Schmidt ve ekibi tarafından gün ışığına çıkarıldığı son çeyrek yüzyıllık dönem, tüm dünyada haklı bir heyecan yarattı.

Schmidt’in ve onun bulgularını değerlendiren diğer bilim adamlarının temel vurgusu, tarih öncesi zamana özgü “klasik kategori” ve şablonların kırılmasını sağlayan fikirler etrafında dönüyordu. Kült yapıların neolitik-tarımcı ve yerleşik-topluluklara ait olduğu şeklindeki geleneksel görüşe alternatif olarak Göbeklitepe Tapınağı’nın “toplayıcı-avcı” topluluklarca inşa edilmiş olabileceği yolundaki olanaklar, somut bulguların ötesinde, en azından üzerinde durulması gereken, kayda değer bir perspektif sunmuştu.

Perspektifin ikinci kısmı, dini yaşamın “sosyal organizasyondaki” yeri ve önemiyle ilgiliydi ki, XX. Yüzyılın ilk yarısında yürütülen budunbilim çalışmalarından çıkan verilerle tutarlılık arz etmektedir. Buna göre, dini yaşamın-diğer üst yapı kurumlarına benzer şekilde- ekonomik faaliyetin belirleyici gücü tarafından biçimlenen veriler olarak değerlendirilebileceği şeklindeki soyut-genel kabuller sorgulanabilir bir düzey kazanmıştı. Prof. Klaus Schmidt’in bulgularının ardından, “bir tapınak kurma” ve bunun sonrasında da tapınağı merkez kabul eden bir yaşam biçiminin, yerleşik hayatın doğmuş olabileceği yönündeki; dolayısıyla dinin, bilimin, tekniğin ve sosyal organizasyonun ekonomiden değil, tüm diğer hepsinin “din” düşüncesinden doğmuş olabileceği şeklindeki görüş, "Dini Hayatın İlkel Biçimleri" isimli çalışmada E. Durkheim tarafından da dile getirilmişti. Durkheim, “dini düşüncenin” kaynaklarına yönelik arayışında “topluluğun” bireye armağan ettiği “güç” -bireyi aşan ve onun gücünün yetmediği kudret- hissiyatının kaynağı olarak Tanrı düşüncesinin, tüm diğer disiplinleri yaratan merkezi bir fikir olarak değerlendirilmesini istemişti.

Göbeklitepe, Kült yapılar-tapınaklar olarak bildiğimiz sınıfa özgü tarihlendirmeleri bir hayli geri itmektedir. Bu tarihlere uzanan bir kült yapı olanağı ise, tapınak girişimini-neolotik topluluklara özgü kılan kategorinin eleştirel bir süzgece tabi tutulmasını zorunlu kılmıştı.

Sonuçları kesin olarak bilmiyoruz; ancak ben Göbeklitepe’nin “toplayıcı-avcı” topluluklarca inşa edilmiş olduğu ısrarının “yersizce” nitelenebileceğini düşünüyorum. Zira “tapınakta” yer alan simgeler “hayvan” merkezli bir dini inanca olduğu kadar “toprak” ve toprağın verimliliği kültüyle sıkı sıkıya ilişkili gördüğümüz mevsimsel döngülere; çok daha önemlisi “ölen ve yeniden dirilen” Tanrı figürünü sıklıkla işleyen geç dönem tarım topluluklar ve onlara özgü ritüeller ile şaşırtıcı benzerlikler taşıyor. Daha açık bir deyişle, Göbeklitepe dikilitaşları ve tören alanları, yalnızca Şamanizme özgü figürleri değil “toprak ve toprağın” verimliliğine özgü figürler içeriyor. Bugün bizler açık biçimde, yerleşik hayatın, “hayvanların kutsallığını merkeze alan dini inançlarının, önemli ya da önemsiz, ama mutlak bir değişimle neolitik dininin kendine özgü dini hassasiyetlerine adapte olduğunu ve yaşamını sürdürmeye devam ettiğini biliyoruz. Göbeklitepe sunumumda, “gelişkin” din olarak betimlediğim aşama, dinin daha ilkel formlarından uzaklaşmayı belirtmek amacıyla kullanıldı. Bu husus çalışma boyunca ayrıntılı biçimde genişletildi.

Ben Göbeklitepe’ye ilişkin araştırmamda, “kurucu” topluluğun yaşam biçiminden çok, dini ideolojinin ayrıntılarını betimlemeye çalıştım. Bu husustaki olası başarının, dinler tarihi alanının “toplulukların yaşam biçimini” belirlemede “dini ideolojilerin” rolüne ilişkin deneyiminin ürünü olduğunun farkındayım ve küçük de olsa bir katkı hedefledim

Diğer taraftan çok önemli gördüğüm bir diğer hususa da dikkat çekmeliyim: Adına medeniyet denen unsurların “Bereketli Hilal’den” çıkmış olduğuna işaret eden olasılıkları destekleyen bilimsel buluşun, Batı Medeniyeti’nce abartılı bir coşkuyla karşılandığını biliyoruz. Göbeklitepe ile ilgili her sunumda, bir çoklarının yanında özel bir anlam taşıyan Mısır Piramitlerinde 7.500 yıl önceki-şeklindeki ibareler bu coşkunluğun değerini açıklıyor aslında. Bu coğrafya, Avrupa Medeniyeti’nin kendisi için seçtiği kültürel olanakların “arketipidir” ve burada bulunacak her delil, Kara Afrika karşısında ideolojik bir değer taşımaktadır. Kuşkusuz “medeniyet” buradan da doğmuş olabilir ve medeniyetin insanlık adına sunduğu tahribatlar göz önünde tutulduğunda, Afrika ve Mısır medeniyetinin önceliğini savunan benim gibi araştırmacıların “itiraz etmeye” pek de istek taşımayacağı bir durumdur. Ancak mesele “medeniyetin doğduğu topraklar ve bunun tarihsel gerçekliği” olunca insan Batı’dan yükselen her “devrim” çığlığına kuşku ile yaklaşmaktan alamıyor kendini. Göbeklitepe’de de bu olmuştur ve bu durumda da “ayrıntılı bir çözümleme” ile aşılması olası bir manipülasyon vardır elimizde.

Göbeklitepe Tapınak Formu ve onun ayrıntılı analizi, Arkeoloji disiplininin gücünü aşıyor. Bu çalışma alanının bulguları ortaya koyan ve sınıflandıran yetkesinin sınırlarını aşan alanda ise, “dinler tarihi” disiplini bulunuyor.

Dinler Tarihi disiplininin, ilişki halinde olduğu ve açıkça yardım aldığı sosyal ve matematik bilimlerin çeşitliliği, Göbeklitepe gibi “tekil olguların” anlaşılabilmesinin önünde duran güçlüklerin boyutu hakkında da fikir veriyor aslında. Böylece, disiplinler arası çalışmanın bu zorlu kolunun, Türkiye’de, ağırlıklı olarak İslam İlahiyatçılarına emanet edilmiş bir disiplin alanı haline dönüşünün yol açtığı “kısır” bütünlüğe temas etme şansına kavuşuyoruz. Toplumsal aidiyet ve dine sadakat üzerinde yükselen temel kitlesel hassasiyetlerden güç alan bilimsel (!) çalışmaların sebep olduğu bayağılıklardan haberdarız. Durkheim’ın “insanlığın ilk dini olarak Totemizm” fikrinin karşısına “tevhit” fikriyle çıkan çalışmalardan tutun, İslam Peygamberi Muhammed’e vahyedilenden habersizce Kur’an-ı Kerim’in tüm diğerlerinin-Tevrat ve İncil’in-aksine bozulmamış tek kitap olarak nitelenmesine olanak veren yaygınlıklara bakmamız yeterlidir.

Ben yazım süreci 2.5 ayı bulan çalışmamda, Prof. Klaus Schmidt önderliğinde yapılan kazı sürecinin ardından açığa çıkarılan Göbeklitepe Tapınak bölgesindeki arkeolojik bulgulardan hareketle, Tapınağı inşa eden insan topluluğunun-ya da topluluklarının-inancına ilişkin genel bir çerçeve çizmeyi amaç edindim.

“Karşılaştırmalı mitoloji” yönteminden hareketle çözümlemeye çalıştığım Göbeklitepe olgusunda şu soruların yanıtlarını bulmaya gayret ettim:

a- Göbeklitepe’deki arkeolojik bulgulardan-konum (dağ-tepe)-kutsallığı, tapınak formu (açığa çıkarılmış tapınak formları), dikilitaşlar üzerindeki dini simgeler ve yapılan kazılarda çıkarılan diğer bulgular-hayvan ve insan kemikleri vs- hangi dini ideolojilerle ilişki kurularak açıklanabilir?

b- Göbeklitepe’nin, insan topluluklarının inşa etmiş olduğu en erken Tapınak olduğu şeklindeki kabulün doğruluğundan şüphe duymayarak -bölgeyi bir çıkış merkezi (kaynak nokta) olarak nitelemek suretiyle- bir etkileşim ve evrim olanağı bulunabilir mi? Özellikle bölge coğrafyasının-Mezopotamya ve Ortadoğu ile, tapınak formu bağlamında, Batı Avrupa’ya dek uzanan megalit anıtlara uzanan bir etkinin izleri incelenebilir mi?

c- Budumbilim çalışmalarından hareketle bir karşılaştırma-değerlendirme yapılabilir mi? Kuşkusuz bu sorunun handikapları bulunuyor. Özellikle ekonomik faaliyetler başta olmak üzere, benzer yaşam koşullarının benzer dini inançları doğurduğu şeklindeki kabulden hareket etsek bile, Göbeklitepe halkının hangi “ekonomik faaliyet” etrafında örgütlendiğini saptamamız zorunlu hale gelecek.

29.04.2015



Sisler Ülkesi...

0 yorum
Orhan Gökdemir
Komitas’ı bilir misiniz?
Etno-müzikolog, kompozitör, şarkıcı, koro şefi ve din adamı. 1869’da Kütahya’da doğdu, küçük yaşta yetim kaldı. Okul yıllarında Ermeni dili ve ruhani müziği üzerine çalıştı. 1896-99 yılları arasında müzik eğitimini geliştirmek için Almanya’ya gönderildi, Berlin'de Wagner'in kurduğu, Richard Schmidt’in özel konservatuarında eğitim gördü.
Sonra Avrupa’nın önde gelen müzik adamlarından biri oldu. Anadolu ve Ermeni müziğini konu alan konferanslar verdi. Bela Bartok’dan evvel Anadolu'yu köy köy gezdi, türküler derledi. Komitas makamının yaratıcısı.
4000’den fazla eseri derledi, notaya döktü ve seslendirdi. Türk ve Kürt müziğinden derlemeler yaptı. Türk Ocakları’nda müzik dersleri verdi.
Sorsalar, sadece doğru bildiği şeyi yapıyordu Komitas. Seslerin peşinden gidiyordu.
24 Nisan 1915’te, şafağa karşı yazarlar, sanatçılar, öğretmenler, avukatlar, doktorlar, mebuslar teker teker alınıp götürüldü; aralarında o da vardı. Trenle Çankırı’ya gönderildi; yakın arkadaşları şair Mehmet Emin Yurdakul ve yazar Halide Edip’in de araya girmesiyle İstanbul’a geri getirildi. Ancak hassas kişiliği, tutukluyken yaşadıklarının ıstırabından sonsuz bir cehennem yarattı ona. Bir daha bu cehennemden çıkamadı. 1916 sonbaharında askeri hastaneye götürüldü, 1919’da Paris’te bir akıl hastanesine nakledildi. 1936 yılında Paris’te öldü ve Ermenistan’da toprağa verildi. Paris’e bir heykeli dikilmiştir ki, soykırımı anıtı diye lanetlenmiştir bizde.
Can verip ölüsü yol kıyısına atılanların, yaşadığı topraklardan izleri silinenlerin acısıydı onu çıldırtan.
Anadolu’da onlara özgü ne varsa, 1915’te kaldı. Zanaatları unutuldu. Lezzetli ekmekleri yapan kadınların türküsü duyulmaz oldu. Okulları kaymakamlık binası, kiliseleri cephanelik, mezarlıkları taşlarından temizlenip tarla oldu. Başka topraklardan sürülüp gelen başka muhacirler yerleşti artık boş kalmış evlerine.
Tehcir desek ne, soykırım desek ne? Sadece Komitas’ın hikâyesi bile vicdanları kanatmaya yeter de artar bile. Kötü şeyler yaşandı bu topraklarda, olmadık işler yapıldı. Komitas gibi sürgünlüğün acısını tatmış Ahmet Kaya’nın şarkısında denildiği gibi, biri duvarları yıktı, camları kırdı, fırtına gelip aramıza serildi, biri milyon kere çoğaltıp hüzünleri, her şeyi kötüledi, bizi yaraladı... Biri şarabımızı döktü, soğanımızı çaldı. Biri hiç yoktan vurdu kafeste kuşumuzu. Ciğerim yanıyor, yüreğim kanıyor; olmasaydı sonumuz böyle...
Ama Türkler değil bu dramın öznesi. Koca bir imparatorluk yıkılırken enkaz altında kaldı herkes. Türkler de vardı aralarında; 20 yılda 6 milyonu can verdi taa Yemen’den Balkanlara dek.
Sonra, kışkırtanlar, çomak sokanlar, nifak tohumu ekenler, plan yapıp yol gösterenler sıyrılıp gitti bir bir. Onlar tertemizdi her zaman olduğu gibi. Doğu vahşiydi, ötekine tahammül göstermiyordu bu yüzden, birbirlerini öldürmeleri de doğaldı haliyle. “Suçlusunuz hepiniz, kabul ederseniz bunu, itiraf ederseniz acımasız katiller olduğunuzu iyi hissedersiniz siz de kendinizi” diyorlar şimdi.
Ama neden yüzyıllarca yan yana, iç içe yaşamış, ekmeklerini birlikte pişirmiş, şaraplarını birlikte içmiş, sevinçlerini birlikte derlemiş, soğanını paylaşmışların bir günde kanlı bıçaklı düşmanlar haline geldiğini sormuyor kimse. Şarabımızı döken, soğanımızı çalan, hüzünlerimizi çoğaltıp bizi kötüleyen, hiç yoktan kafesteki kuşumuzu vuran kim? Kim ciğerimizi yakan, yüreğimizi kanatan?
Bir sabah, şafak vaktinde alınıp alınıp götürülmeler Komitas’la bitmedi ne yazık ki... Acılı bir toprağın çocuklarıyız hepimiz. Kaybettiğimiz o eski seslerin peşinden gitmeyi öğrenirsek çıkarız belki aydınlığa.
Bu cennet, bu cehennem, bu memleket bizim!