CHP'nin Evrensel Arketipi: Adalet

0 yorum
Mustafa Çölkesen

İnsan bazı kararları salt rasyonel aklıyla değil, insan soyunun yaşadığı olayları onun vasıtasıyla atlattığı, bilinçaltında yerleşik simge ve sembollerin tetiklediği “sezgisel bilgi” vasıtasıyla verir. Siyaset, büyük ölçüde, kavramlarını insanlığın kolektif aklındaki o soyut sembollerle örtüştürebilme sanatıdır.

Örneğin, insanlık, çağlar boyunca “savaşın” insanlığın grup çıkarına olan zararını ve ondan kurtulmanın yegane yolunun “barış” olduğunu bilinçaltında saklamıştır, eskilerin “tufan” dediği “kaos”da böylece gelecek tedirginliği olarak şuuraltında kayıtlıdır, daha iyi bir düzen ülküsü “Cennet” kendi sembolleri ile kolektif belleğimizde yer almıştır..

Din gibi bazı jenerik semboller ya da bir grup, veya ulusun çıkarını tehdit edebilecek ortak “düşman” o sessiz bilinçaltında tetiklendiğinde bir anda kendisini aşan bir güce  kavuşur, Mustafa Kemal’in özel koşullar altında Ümmet arketipinin yerine modern “Ulus” arketipini, ya da AKP’nin Osmanlı dini sembol ve figürlerini nasıl bir siyasi güce çevirdiği ortadadır.

Bunların hepsi Platon’un idea’lar dediği (semboller), psikolog Jung’un ise “Arketipler” olarak adlandırdığı insan soyunun çok hassas ortak bellek havuzudur.

Tarih boyunca halkın yönelimlerini işte bu jenerik arketip kavramlar güçlü bir şekilde tetikler.

Şimdi CHP, bir arketip kavram olarak sadece Türkiye değil, yeryüzünde yaşamış ve yaşayan tüm insan kitlelerinin bilinçaltındaki istencini, “Adalet” kavramını/arketipini tetiklemiş durumdadır.

Fizik yasaları bize büyük sonuçların, küçük ve sıradan ayrıntılar vasıtasıyla gerçekleştirildiğini anlatır,  “Adalet” sembolü de işte böyle her çağ ve konjonktürde siyasi dengeleri beklenmedik ölçüde değiştirecek kadar etkili bir semboldür, herkesin algısında ”huzur, istikrar ve hakkaniyete” işaret ettiğinden birleştirici ve tarafsızlaştırıcıdır.

Agade’li Sargon gibi antik zamanın efsanevi kralları “adalet” dağıtan, düzeni sağlayan sıfatlarına sahiptir, yalnız İsa işgal altındaki Kudüs’te işbirlikçi Ferisilere karşı, Muhammed ise Kureyş oligarşisine karşı “adalet” çağrısı ile kitleleri mobilize etmiştir, Esseniler gibi çeşitli Hıristiyan mezheplerinin peygamberleri “Adaletin öğretmeni” adıyla anılır”, Semavi dinlerinin tanrısı “Rahim ve Rahman” sıfatıyla kendisiyle olanlara adalet dağıttığını yeryüzüne tebliğ emiştir, Kur'an "adaletli olun, çünkü o, Takva'ya daha yakındır.." demiştir.

Evet, insan unutmakla maluldür, ancak bilinçaltı insanlığın grup çıkarı ve düzenini koruma içgüdüsünü bir nevi ilkyardım deposu gibi kendi mecrasında bekletmektedir, Platon “bilgi anımsamaktır” dediğinde olasılıkla insanlığın bu gözükmeyen hazinesine referansta bulunmuştur.

Şimdi CHP, kendisinden beklenmeyecek sade bir yaratıcılıkla, tarihsel ve evrensel bir arketipi devreye sokmuştur, yıllardır kısır tartışmalarla hızla kendi içine kapanan, halkın basit sembollerde somutlaşan eğilimlerini doğru okuyamayan sosyalist solun bir siyasi araç olarak bu arketipten öğrenecekleri vardır…


17.06.2017 

Göbeklitepe

0 yorum
Göktuğ Halis
Göbeklitepe'nin inanç tarihi içindeki yeri
Nerede bir tapınak varsa orada bir ritüel yaşatılır. Ritüel ise, heyecan veren ilk anlamın yitirilişinden başka bir şey değildir. İlk anlama uzanan kapılar aşılmaz tüllerle örtülmüştür çünkü… Geçen her kuşakla birlikte, ilk anlamın gücü silindikçe, “hareket” ve “kareografi” mutlak anlam haline gelir ve “ilksel duyguyu” hatırlama ereğini yitirir. Artık ritüel “anlamın” kendisidir.  
Çünkü, insanın bilincinin açıklayabileceği davranış modellerinin uzağına düşer ritüel…  Kimse bilmez; mantık ve akıl “neden öyle değil de” böyle sorusunu, “çünkü bu böyledir” yanıtından öteye yanıtlayamaz. Sözle ifade edilemez. Eninde sonunda, “ilk büyük atanın”, peygamberin ya da büyük kurtarıcının eyleminin taklidi, onun emri ve hareketlerinin yinelenişi(tekrarı) açıklamasına sığınır kalırız…
Bilinç düzeyindeki bu silik tabloya rağmen, “evrensel” bir duygu ortaklaşalığı saptayabiliriz elbette. Ritüelin kökenlerine ilişkin- aykırılık ağıyla sistemleşmesi imkansız hale gelen bilinmezlik ağına tezat biçimde- kesin olan bu “davranış modelinin” anlam evrenindeki boşlukta beslenerek taşlaşmış olmasıdır. Topluluğun bu edimin-ritüelin- kendisine yarar sağladığına dair inancı sorgulanamaz düzeydedir. Ritüel “tekil ayinlerden” doğar ve tekil ayinleri amaçlar ve gündelik kaygıların yerini “inanca” dair dogmatik-sorgulanamaz kabullerin aldığı görülür. Daha açık ifadeyle, sembol olarak ritüel, unutulmuş, küle dönmüş anlam ve heyecan ateşini canlı tutmaya, onu anımsamaya yönelik öneridir; ama ironik biçimde onun unutuluş gerçeğidir de. Anlam silindikçe “kutsiyet” ağırlığı artar, dinler böylece kemikleşir ve hatta yozlaşır. Ritüele dayanan her din, ilksel heyecanların yitirilişinin temsilidir.
Ritüelde tekil “ayinin” ruhu, ilksel uygulayıcının hatırası can çekişmektedir o halde… Bireyin ve doğanın yaşamsal-doğrudan güçleriyle bağı çoktan yitirilmiştir. Küle dönüşmüş hüzünlü bir bilinç “mutlak” hale getirilmiş hareket ritminden “selamet” umar. İlkel ayinin ruha esenlik veren gücü yitirilince dogma, onu öte dünyaya, bu gerçeklik algısıyla ulaşamayacağımız, tadamayacağımız zaman ve diyarlara gönderir. Modern toplumlarda cenaze törenlerinin “yaşam heyecanında” yitime neden olması bundandır; dogmatik dinin öte dünya vaadi, içeride bir yerde kuşkuyla karşılanır. Cenaze törenlerinin şölenlerle, ölen kişinin Tanrı’nın çayırlarında ilahi mutluluğa gönderilişi gerçeğinin coşkusuyla kutlanışının üzerinden çok zaman geçmiştir. Ve artık cenaze törenleri, yargılanma gününe dek sürecek sıkıntılı bir bekleyiştir. Sonrasında “yargılama” ve tüm taşlaşmış dinlerin öte dünyaya özgü cennet ve cehennem olasılığı…
Dogma, ritüel, tapınak
Dogmatik din “ritüeli” baş tacı eder; ve bu ritüel için görkemli yapıların inşasına girişir. Nerede bir cami, kilise, havra ya da Budist tapınağı varsa, orada ritüel vardır ve kült yapılar, “ritüelin” ölümü anımsatan donukluğunun karşısına görsel bir heyecan sunar insan ruhuna. Anlam, resim, mozaik, müzik ve mimarinin ton, resim ve şekilden oluşan formlarına dönüşür. Evrensel simgeler otantik anlamlarıyla canlandırılır ki, aslında olan gerçek dini anlamın-ilksel duygu yoğunluğunun ölümünü engellemeye çalışmaktır. Taklit eyleminin “büyüsel” anlamlarına öfkeli olan dogmatik din, “saygılı bir tekrar” öğüdü verir. Ancak tehlike çok yakındır, burası İbrahim’in inşa ettiği ilk evdir; burada İsa vaftiz edilmiş, ekmek ve şarap ayinini burada yapmıştır. Tapınağa giren her kişinin, “kurucu”nun eylemini taklit etmekten çıkarak bizzat kurucu kişi haline geldiği “ilksel taklidin” anlamını öldürmeye çalışır  dogma dini. Zira tarihsel bir bağlam kurulmuştur ve iktidar ilişkileri, “gerçek dini düşüncenin” ölümü olmadan  Dogma dininin yaşayamayacağını gösterir. Dini eylem, koyulan kurallara saygı istedikçe, din taşlaşır.
Yine de ritüel “bu taş yapılara” can verir; o varsa din de vardır. Aksi halde cesede dönüşür ve gömülmesi gerekir. Göbeklitepe Tapınaklarındaki gömülmeyi bu bakış açısıyla açıklamak yalnızca hüzünlüdür. Zira onlar, gömme işlemlerini gerçekleştirenler sonsuz yaşam umudunun militanlarıydı ve gömme eylemlerinin “yaşamsal bir sınırsızlık-devamlılık” sunacağını düşünmüştü.  
Belki de umdukları gerçek oldu; dünya nüfusunun böylesine yozlaşacağını ve uzay teknolojilerinin, doğayı yıkıma götürmeye ant içmiş atom teknolojilerinin “şeytani” gerçekliğine ilişkin en küçük bir fikirleri olmamasına rağmen, “ölçüm ve denetleme araçlarını” koltuk altlarına sıkıştırmış bilim insanları binlerce yıl sonra onların inşa ettiği muhteşem cesede ulaştı. Bu toprakların en azından modern insanların sahip olduğu inançlar kadar kutsal ve korunmaya değer olduğunu düşünmeden “kazmaya”  başladı bilim adamları… Kutsal alana “saygı”, düşüncesizce adına bilim denen bilgi tapıcılığına kurban edildi.
Bir zamanlar bu cesede hareket veren ve onu parlatan ruhtan günümüze ise günümüz dinlerine de silik spekülasyonlar kaldı. Acaba onlardan ne aldık? Dinde evrim diye bir şey var mı? Tapınç nesnelerimizle onlar arasında bir ilişki var mı? Onlar bizim inancımızı etkiledi mi? Ve çok daha önemlisi, onlar tevhid inancına sahip miydi? 
Dinlerin evrimi ve etkileşimi
Göbeklipe Tapınaklarıyla ilişki kurmak suretiyle dile getirebildiğimiz bu soruların yanıtlanması adına, Freud’un çocukluk gerilimleri ya da Jung’un arketiplerinin betimlemeye çalıştığı bir “aşkın” güç, binlerce hatta on binlerce yıla rağmen, görünür dinlerin yerel kabuğu soyulduğunda, inanç alanının şaşırtıcı ortaklaşalığında açığa çıktı, ruhbilim çalışmalarıyla. Bu ekol, dini duyguyu yaratan “psikolojik” olgular ya da dini düşüncenin nedenini tüm dünya için geçerli “din dışı”(pratik ya da ruhbilimsel) kaygılarla açıklayan modellerden yalnızca biriydi. Buna ek olarak, bu statik dinlerin yaratıcısı olarak bir alımlama, etkilenme ve sentez olasılığı bulunuyordu. Psikolojik-antropolojik açıklama sistemleriyle neredeyse hiç ilgilenmeyen modern dinler etkileşim olasılığını, ancak Tanrı-Allah tebliğinin tarih öncesi insanlara yönelik kısmı ile açıklamaya razı oldu. Zira bir evrim ya da etkileşim varsa, dinsizliğe ve sapkınlığa örtük de olsa çağrıdır. Çok daha önemlisi evimerizasyon ve alımlama ile diğerleriyle ortak özellikler, içinde kimi doğrular barındıran ama sapkınca hareketlerle kutsal bildirimden kopan insanların sapkınlığını vermiyorsa, “otantik din meşruiyetini” yitirir. 
Diğer taraftan “Tapınakların”, duvarların içine yerleşmiş insan ya da hayvan fertlerinin ritüelik kareografilerinin bitimiyle taşa dönüşümünde ürkünç bir yan bulunmadığını belirtmeliyim.  Bundan çok daha vahimi, evrensel bir yaygınlık olarak “yok olması gereken” dinlerin, yaşamaya dair inadının dünya coğrafyasına yaşattığı acılardadır. Dinler tarihinin katletmeyle ilişkili yüzüdür bu… Adil olan belki de, ona inanan insanların ihtiyaçlarına yanıt veremeyen bir dinin yok olmasıydı. 
Ancak dinler yok olmaz, en sancılı anlarda dahi “diğerlerinden” yardım alır. 
Buradaki “diğerleri”  ifadesi, şayet “coşkusunu” koruyorsa, “başka” bir dindir. Öyle bir sentez oluşur ki; bu ne biri ne de ötekidir. Bir Latin Amerika Hıristiyanlığı çıkar ortaya örneğin. Ancak hiçbir topluluk, böylesi bir dönüşümden sonra Tapınaklarını ve kutsal merkezlerini yıkmaz ya da toprağın altına gömmez. Yeni biçimler kazanan ritüele uygun şekilde düzenlenen yeni tapınak, “sentetik” dinin ya da “dindeki” evrimin gereklerine uygun olarak dizayn edilir. Yıkım ya da gömülme ancak “kutsal” ile ilişki kurulursa açıklanır; ilkinde bir istila-Tanrı adına katletme- ikincisinde ise bir “ritüel” vardır. Gömme olgusunun “yitirilen” bir dinin işlevsizleşmesiyle açıklama çabası nafiledir; zira uygun olan kaderine terk edip gitmedir. Hiçbir topluluk, “anlamını yitirmiş”, doğal olarak silik hatıralarla temsil edilen “yığına” dönmüş merkezi gömmek için böylesine uzun zaman ve emek harcamaz... 
Çok daha önemlisi, ölmekte olan bir din-topluluğunun sorunlarına çare olamayan bir inanç-alımlama yapacağı coşkun bir din bulamazsa, arketipsel alanlara yönelir. Şamanik İslamın uygulayıcısı olarak Alevilere ve Yahudi Mistisizmine uzanan sentez, orijinal dinin yeniden, yeniden ve yeniden dönüştüğünü gösterir. Bu ise “coşkun” referansların Şamanca rolle temsil edilen “en eski” dinden devşirildiğini gösterir; dini evrimin “ileriye” dönük “yüksek” basamaklarından değil. 
Sapkınlık ve dindarlık
Çünkü, arketipsel sesleniş, yozlaşmış dini kurtarır; zira bu kanal otantik dinin kuruluşunda tüm peygamberlerin de beslendiği, ölümsüz inanç akışından beslenir. Süleyman Tapınağı’nın bir daha dikilmeyeceğini anlayan Yahudi Rabbi’lerin, bir kurtuluş bulmak amacıyla “Kutsal Kitap”ın sayfalarına yöneldiğini hatırlayalım. Yeni bir okuma biçimi doğar buradan. Sözcükler yer değiştirir, gizli anlamlar bulunur ve yeni bir okuma biçimi ortaya çıkar. Gizlide kalmış mesajlarda örülü bu yeni din, yok olmanın eşiğine gelmiş bir sürgün toplumunu ayakta tutmaya yarayan heyecanı salar etrafa… Ve coşkulu bir inanç, toplumlara, yeni yaşam enerjileri sunar. 
Böylesi dönüşümlerin öte yanında dogmatik din, tüm handikaplarına rağmen kendini korumak ister. Taşlaşmış din, dönüşmek istemez; ortaya çıkan bu ucubelere nefretle bakar. İroniktir, inancın olmazsa olmaz gereği olarak öte dünyaya yoğunlaşması gereken bakışı, bu dünyaya, iktidar ilişkilerine, siyaset, ekonomi ve imar faaliyetlerinin ayrıntılarına gömülmüştür. Buradan çıkamaz; bu mutlaklaştıkça benzer şekilde hareket eden diğerleriyle ilişki Vatikan’ı verir ve Halifeliği… Ruhban sınıfı var oldukça, onun hükmetme arzusu, “devlet yönetimine” pek uygun hale gelir. Bu nedenle “öteki” ile olan ilişki hiçbir zaman düşmanca değildir. Ve bu durumda da “öteki” asla “öteki” değildir… 
Gerçek öteki, aslında taşlaşmış dinlerin özünde durmaktadır ve sofu dindarların, Şeytanın kutsanışı gibi aşırı eğilimlerden, dehşet ve korkuyla kaçmak için kendilerine çektirdiği acıların uç-aşırı durumlar olmadığını gösterir. Çünkü “gerçek öteki” dogmatik dini yeniden okuyanlar; sapkınlardır ve ne acıdır ki, Ortodoksi aslında, “kendisinin bozulmuş” olduğunu görebileceği kapıların tümünü kapatmıştır. Çok daha önemlisi iktidarı ele geçirmeden hemen önce, “sapık ilan edip” katlettiği, kazıklara bağlayıp yaktıklarıyla ortaklaşa, o zamanın hakim dini ortodoksisine karşı “özgürlük” için ortaklaşa bir savaşım yürüttüğünü, aynı kaptan yemek yediğini unutmasıdır.
Taşlaşmadan önce, tüm dinlerin beslendiği ortak kaynak saptamasının olgular arası geçerliliği var. Dağ ve tepe kutsallığından, mağara mistisizmine, Tanrı ile görüşmeden, çarmıh, göksel atlarla olgunlaşan “hayvan” tapıcılığına ve Kabe ya da Süleyman Tapınağı ya da Hacer-ül Esved gibi kutsal yapı ve taş tapıcılığına kadar uzanan, bakire ve kurban törenlerine kadar genişleyen izler ancak dogmayla bastırılabilir. Ancak modern psikiyatri, zorla bastırılan her eğilimin  ve ölçülü de olsa kendine bir çıkış bulamayan çocukluk eğilimlerin, bu kez tahribatla dışarıya çıkmaya çalıştığını ispatladı. Her dinin çocukluk dönemlerinde yaşadığı coşkunluk anlarına geri dönme eğilimi azımsanamaz; zira bu o dinin bireyselliğini aşan bir kanala temas eder.
Buradan iktidarı ele geçiren ve siyasi güç olarak dini iktidar için işlevsel bir davranış modeli doğar. En iyi ifadesiyle dünya meselelerine güvenmek ve ortodoksinin taşlaşan katmanlarından sızan “arketipik” güçlere düşmanca saldırmaktır. Bu “heretizmin” tarihine götürür bizi… Cadılar, puta taparlar, Şeytancılar, gnostikler, falcılar, astrologlar, büyücüler, Aleviler, simyacılar ve Kabalacılar… 
Sosyal dinin “ötekini” tanımlarken kullandığı ifadeler değişir ama anlam hep aynıdır. Bunlar, bir iktidar aracı haline gelişine hem rasyonel hem de içgüdüsel düzeyde karşıtlık geliştiren, kişileri tanımlamak için kullanılır. Her biri “Şeytani”dir ve şeytani olan, iyiliğe dönüşmeyen saf kötülüğün ötesinde, “asla bana dönüşmeyendir”.
Göbeklitepe, şaman, rahip
Dinin sosyal boyutu, Şaman’ın dini faaliyet içindeki otoritesinin, “neolitik” döneme özgü ekonomik model ve ortaya çıkan yeni dini algı karşısında değerini yitirmesinden kaynaklandı. Bir katılım ve ortak davranış hali olarak yeni din, “gnostik” dünya görüşünün ilk örneklerinin “kendine biçtiği” seçkin rolün sosyal bağlar içerisinde yitirilmesi yolunda baskı oluşturdu. Maske giydirilen “soytarılar” haline geldi Şamanlar ve kozmik dengede rol oynayan “çevrim ayinlerinin” yalnızca bir parçası olmaya zorlandılar. Prof. Schmidt bu açıdan iyimserdir; zira o “şamanların” din adamlarına dönüştüğünü düşünen yaygın kesimin içindedir. Gerçekte olan ise “şamanın” ve “kendini toplumun üzerinde gören egosunun” aşağılanışıdır. 
Bu dönüşüm, Paleolitik’ten Neolitiğe dönüşümün temel göstergesidir.
Neolitik dinin ilk kült yapılarından biri olduğunu düşündüğümüz Göbeklitepe’de gördük Şaman’ı. Tören alanına sırtını dönme saygısızlığını göstermiştir ve literatüre uygun biçimde bir kuşla-olasılıkla akbaba-ile birlikte canlandırılmıştır. Ancak bunların çok ötesinde “kafası” yoktur ve kalkık fallusuyla “ilkel içgüdülere” dair abartılı bir eğilimi temsil eder… 
Ritüel alanı içerisindeki bu küçücük çizim, onun değerini yitirdiğini gösterir artık ve yaşamsal bağlamda diğerlerine benzer bir role razı olmuştur. Prof. Schmidt’in “T” ya da “M” kafalı figürlerin resmediliş yaygınlığından ve bunun avcı topluluklara özgüllüğüne ilişkin açıklamaları, “tarım” ve bitki kültürünün hassasiyetiyle gelişen yeni dini algının gözden kaçırılmasına yol açabilir. Bunlar “tören alanına” düzenli ve kurallara riayet eder şekilde sıralanır; işlevsel rolleriyle bizler için artık bulunamaz yöneticinin açıklayabileceği hareket ve ritmin parçası haline gelir. Bunlar belki Şaman’dır; belki onların hatıralarının eğretilemeleri olarak Tanrı-ya da Tanrısal varlıklar-, belki de “kurban edilen hayvan ya da insan bedenlerinin taşıyıcısı-kozmik bir ağaç, arketipsel bir haç figürüdür. Tüm bunlar arasında pek fark yoktur; zira eninde sonunda tümü, “ölen ve yeniden” doğan Tanrı mitleriyle ilişkili bir yön taşır. Tıpkı bitkiler gibi yeniden dirilecek, verimliliği yöneten kutsal coğrafyaya adanmış sunuların avcı topluluklara özgü, özgür ve kuralsızlık ritmi yitirilmiştir. Her bir figür yönetici rahip-ler-in kontrolündedir.
Neolitik toplumun bitkiler, kozmos, evren ve gök cisimleri gibi çok daha geniş perspektife yayılan dini algısının, hayvanlar ve sınırlı doğa güçleriyle açıklanan dini hassasiyete özgü güç odaklarına tapınç göstermesi beklenemezdi… 
Göstermedi de. Şaman hayvanı-en azından insanın hayvana dönüşümünün olanaklarını-simgelemekteydi çünkü… Ancak yeni din “insanı” merkeze alıyor ve ona büyük roller veriyordu. Çok daha önemlisi doğa ile uyumlu yaşayan, kan dökme ediminde pişmanlık duyan ve acı çeken Şaman’ın tiyatral sahnelerinin komikliği ve işe yaramazlığından dem vurdu. Yeni dünya, doğanın ve evrenin merkezinde insanın bulunduğu ve dünyanın tüm nimetlerinin insana hediye edildiğini söyleyen kitabi dinlere doğru yol almıştı. 
Göbeklitepe’nin önemi de buradadır; bu kült mekan yalnızca bu yaşam görüşünün değil, bireyin “sosyal organizasyon” karşısındaki Şamanca güç iddiasının yerle bir edildiği tarihsel ilk örnektir. Dolayısıyla, bireysel karşı koyuşun arketipsel temellerine düşmanca bakışı tertipleyen ve heretizmin doğuşunu simgeleyen ilk örnektir…
Yeni bir yaşam biçimi doğmuştur artık… Yerleşik hayatın sunduğu olanaklardan büyük medeniyetlere giden yol, insanın yüzbinlerce yıldır sürdürdüğü göçerlik olgusunu, yaygın olarak sonlandırdığını gösterir.  Göbeklitepe, yeni bir yaşam sisteminin ve dini algının sembollerinden biridir…

Dindarlık mı iyi, sapkınlık mı?

0 yorum
Göktuğ Halis


İnanç tarihinin belki de en ilgi çekici konularından biri, Heretizm. Sözcük, Türkçe’ye “dini bağlamı” merkeze alan bir bozulmayı alarak geçiyor.

Bu açıkça “sapkınlık” demektir.

Günümüzün “dinler arası hoşgörü” temasının pek uğramadığı sularda dolanır Heretizmin tarihi. Zira yasal dinlerin birbirlerine belli dönemlerde de olsa gösterdiği uzlaşmacı ve görünüşte yaşadığı saygı, bu sapkınlara hiçbir zaman gösterilmemiştir.

Oysaki bunu bekleyebilirdik; onlara yönelmiş öfke ve katliam arzusu ve olgusu ile tezat biçimde heretikler, kendilerini, “katleden” kişilerle aynı dinin mensubu olduklarını söyleyerek ölmüşlerdi. Aleviler Müslüman olarak, Catharlar ve Gnostikler ise “iyi Hıristiyanlar” olarak…

Ortodoksi’nin “katletme” fermanı, onların “ortak” din savunularını umursamadı. Tarihin ilk jenosidinin (soykırımının) yaşandığı topraklarda, Fransa’nın güneyinde, XIII. Yüzyılın hemen başında onları yok etmek için bir Haçlı ordusu tertip edildiğinde bu gerçeklik, kanımızı donduran kayıtlar bıraktı tarihe.

Haçlı Ordusu’nu engellemeye çalışan Katolik bir din adamının, katledilecek olan Catharları “çok iyi birer Hıristiyan” ve katledecek olanların temsilcisi din adamlarını ise “düzenbaz ve sahtekar” olarak nitelemesi bir şeyi engellemedi. Üzerinde kendisine cennette mevki sağlayacak Papalık haçını taşıyan komutan, seferin dini liderine, burada herkesin “Baba, oğul ve Kutsal Ruha” iman ettiğini, kimin gerçekten dindar olduğuna karar veremediğini belirterek yardım istedi. Liderin yanıtı, tarihsel örnek olarak hafızalara kazındı:

Hepsini öldürün; kimi sapkın, kimin iyi Hıristiyan olduğuna Tanrı karar versin…”

2- Bu çatışma, inancın iki kaynağı arasındaki ilişkiden doğdu: Birey ve toplum. Her iki ekolün de “Tanrı” imgesi, kendine has tarihsel bir çizgi ortaya çıkardı. Bireyci ekol, Tanrı algısını kendi içinde (benlik) buldu. Ancak sosyal ekol, bunun tehlikesinin-hem birey hem de toplum için- farkına vardı. Tanrı’lık sanısı bireyin içinden çekilip alınmalıydı.

Tanrı, tarihsel olarak bir kez “insanın içinden” çıktığında ve ona dışsal hale geldiğinde, temsilini önce toplumun bütününde buldu. Bu totemizmdir. Sonrasında doğa güçlerine -Şamanizm- ve en nihayetinde de “kadir-i mutlak Tanrı” algısına uzanan soyut ve aşkın bir yaratıcı yaratımına -modern Tek tanrılı dinlere- vardı. 

Bu bayağı şablon aynı zamanda “Tanrı’nın evrimini de veriyor” bize.

Toplumun başta “ritüel” olmak üzere bireye vaat ettiği coşkunluk gibi, bireyden alınan Tanrısallık sanısını başka alanlara kanalize etme eğilimlerine rağmen, bir şeyler yolunda gitmedi. Birey yaşamını toplum olmadan sürdüremeyeceğini bilse dahi, içgüdüsel baskılarla, sosyal alanın gösterdiği öneri ve yolun dışına çıkma eğilimi taşıdı.

İşte dinler tarihinin en dikkat çekici kavramlarından biri olan heretizmin özünde, bastırılamayan bu güdüler ile onu düşmanca gören sosyal kalıtlaşmanın çatışkıları yatıyor.

Toplumlar farklılaştıkça, ekonomik modeller sistemleştikçe, bilim ve teknolojinin tahakkümü arttıkça, dinler tarihindeki bu çatışma, farklı kılıflara bürünerek ortaya çıkabiliyor. Katarlara yöneltilmiş Haçlı Seferleri de, “En-el Hak”çı bağlama yönelmiş kıyımcı şeri hükmün uygulayıcıları da bu çatışmanın parçaları aslında.

Sosyal din, reflektif bir biçimde Tanrı ile ilişkisini kurum, kitap ya da kişiler üzerinden yürütmeyi reddeden bu ekolü yaygın biçimde dini sistem içinde özümsemeye eğilim gösteriyor elbette. Ancak heretizmi kıyım tarihi haline getiren, bu özümsemenin mümkün olmadığı; özellikle “yaygın iktidar ilişkilerinin” reddi halleriydi.

Bu nedenle Alevilerin katledilmesi ile Gnostiklerinki arasında pek az ayrım vardır.

Dinin sosyal bağlamı, sapkınların “dini” tehdit ettiğini düşünüyordu. Onlara göre bu yıkıcı etki toplum üzerinde olumsuz bir şeylere neden oluyordu. Bu nedenle onların ortadan kaldırılması gerekiyordu.

Yozlaşan din karşısında sapkınlar

Oysaki bu ekoller “aynı eleştiriyi” sosyal hiyerarşiye yöneltti. Heretiklere-Alevilere-Gnostiklere ve diğer sapkınlara(!) göre- gerçekte yozlaşan ve dinin özünü saptıran ekol “hiyerarşik” rahip-imam ya da mutlaklaştırılan ritüel ekseninde toplumu örgütleme eğilimi gösteren “dünyevi din” idi.

Heretiklerin eleştirilerine göre “dünyevi din”-dini örgütlenme, dinin özündeki kaygıyı; yani “bireyi incitmeden, onu koruma altına alarak” birliği koruma fikrini yitirmişti.

Toplum bölünmüş, yoksullar ve varsıllar kendilerine ait dünyanın kabuğu içinde, diğerlerine öfke duyarak, açıkça ötekileşerek ve düşmanlaşarak yaşamaya başlamıştı. Bu durumda dinin bireysel yönünün, sosyal bağlamın önerisini kabul etmesi anlamsızdı.

Din adamlarının lüks içinde yaşadığı, iktidardan ve kuvvetten yana tavır aldığı yerde bir “yozlaşma” görüyordu Heretikler. Bizde olduğu gibi, toplumun bütününe eşit biçimde paylaştırılamayan zenginlik ilkesinin yarattığı tiksinti, kaçınılmaz itirazları beraberinde getiriyordu. Heretiklere göre “sapkın” olanlar kendileri değil, “dinin kurucusu kişinin” Peygamberin ve vahiy ilkesinin en önemli ilkesini; eşit paylaşım ve bölüşüm emrini çiğneyenlerdi.

İsa’nın zenginin cennete gitmesinin, devenin iğnenin deliğinden geçmesinden zor olduğunu söylerken, anlatmak istediği şeyi hiçe sayanlardı.

Onlar, ibadeti mutlak hale getirenler ve tüm işlenen günahların, ritüeli uygulamak koşuluyla bir gün affedileceğini savunanlardı.

Müslüman olmanın temel koşulunu “dürüstlük”, “paylaşmak”, “doğaya ve düşkünlere koruma duygusuyla yaklaşmak”, “kul hakkı yememek”, “çalmamak” gibi temel ilkelerle ilişkilendirmeye razı olmayanlardı.

Onlar, gözlerini “öte dünya esenliğine” tamamen kapatmış; kendisinden olmayanları hiçleştirmeye yönelik dünya adamlarıydı… 

21.04.2017

Metallica: Bir Konserin Lanetli Anısı

1 yorum
Mustafa Çölkesen

Hikayesi hayli devrimci, dramatik ve uzun, biraz kısaltıp Lenin’in Narodnik örgüte üye ağabeyinin onun çocukluk yaşlarında Çar tarafından tutuklanıp asılmasıyla da başlatabiliriz, Lenin’in kaderi, sanki bu dramatik olayla birlikte, dünya kapitalizmine meydan okumak olarak biçimlenecekti..

Feodal, geri Rusya, asıl atılımını devrimci aydınlarıyla yaptı, henüz bir tarım ülkesinde dünyayı sarsabileceğine yürekten inanmış, toplasanız bir elin parmağı kadar insanlardı bunlar, kapitalizm henüz o topraklara kök salmadan, başka türlü, “toplumsal bir uygarlık yolu”nu denemek istediler, farklı düşünenler, tekleyenler, hatta “kapitalizm önce bir gelsin sonra bakarız” diyenler çıktı, Lenin kararlıydı, tarihin derinden baskı yapan misyonu ona ikilem şansı vermiyordu, bir hayat devrime adanmıştı, onun için en düşük olasılık bile bir ihtimaldi, ve nihayet oldu, yıkıcı bir savaşın ardından işçiler iktidarı aldılar..

Lenin, devrimi örgütlemiş ve görmüştü ama, -tıpkı bir ebeveyn gibi- kaderi onun elinde değildi, Mustafa Kemal gibi yeni toplumun ana hatlarını çizdi ve işçilerin rejimini, ruhu kısa süre içinde yeniden hortlayan bir diğer çarlık despotu Stalin’e teslim etti, sonrası batılı emperyal kuşatma altında Lenin’in vasiyetini asıl vizyonu olan dünya devrimi, sınıfların ortadan kalktığı komünist bir toplumdan vazgeçmek pahasına bile yaşatmak için, demokrasi yerine bürokrasiyi, devletçiliği hortlatan bir savaş, kıtlık, uzun ohal dönemidir…

Batı tarafından lanetle izole edilen insanlık, ayağa kalkmaya çalışırken, sanki eski yoldaşı, yeni Rus bürokrasisi tarafından tekmelenmiş ve bu kez yüzüstü yere yıkılmış gibiydi, ama insanlığın o masum ve tutkulu diriliş arzusunu tekmeleyen bir diğer taraf Batı’nın aslında kendi geleceğini de ümitsizliğe sürükleyeceği ancak yıllar sonra anlaşılabilecekti..

Dün, Sovyetlerin yıkıldığı 1991 yılından bir videoya gözüm çarptı, o yıllardaki Sovyet gençliği atalarının Rus çarlığı, onun işbirlikçisi Kulaklar ve Alman faşizmine karşı kahramanca mücadelesine, fedakarca kalkınma hamlesine arkalarını dönüp, yüzlerini, batının bir nevi piyasa kargaşasının temsili, meşhur Heavy Metal grubu Metallica’ya dönmüşlerdi, aslında o post-modern sert melodilerin tınılarıyla “hoşçakal halkın iradesi, hoş geldin kapitalizm, hoş geldin bireycilik, yaşasın yeni Tanrımız Piyasa” diyorlardı..

Orada henüz 20’li yaşlarında olan ve Sovyet rejiminin yıkılışını sosyalizme bir toplu isyan ayini halinde kutlayanlar şimdi sanırım 50’li yaşlarında, Lenin’in Sovyetler’de başlattığı yeni bir dünya uygarlığı projesi, sınıflardan arındırılmış ve piyasanın önceliklerine değil, herkesin, toplumun ihtiyacına göre örgütlenmiş siyasi insanların bir nevi “tevhidi”ni öngörüyordu, sınıfların tahakkümünde örgütlenmiş, servete dayalı tekelci kapitalizm güdümündeki ulusal devletleri yıkarak adalet anlayışıyla örgütlenmiş bir kardeşlik, İbrahimi tevhid anlayışı yeryüzünde hakim kılınmak isteniyordu.

Elbirliğiyle yıktıkları o büyük ülkünün altından onlarca ulus devlet ve bir o kadar din, mezhep enkazı çıkmak zorundaydı, ayinle çağırdıkları o piyasa tanrısı ise, eşitsizliği ve eski çarın modern tecellisi bir başka despot Putin’i yanında getirmek zorundaydı, tarihin zorlamaları altında hayli yıpranmış da olsa “kardeşlik bayrağı”nı yıkmanın bedelini yeniden uluslara bölünmüş onlarca lanetli husumet bayrağıyla ödemeleri gerekiyordu..

Ama henüz 1991’de, Metallica ile, gelecekten bir haber, histerik ve sarhoşlardı, öyle güzel bir semboldü ki, insanın yeniden bitişinin bir anısıydı..

21.03.2017


Metallica’nın 1991 yılında Moskova’daki konser videosu burada https://youtu.be/_W7wqQwa-TU

Teknolojinin yıkım vaadi: Ölüm ironisi olarak “Her şeyi bir kutuya sığdırmak”

0 yorum
Göktuğ Halis

Yüksek teknolojik ürünlerin pazarlama stratejileri için merkezi bir rol oynayan reklamların bilinç dışına gönderdiği ilk mesajdır “hız”. Bu sunumlarda, ürünün taliplerine, hiç durmadan çalışan beyinlerin-bir grup bilim insanının- yaşamı kolaylaştırma adına sürekli çalışmakta olduğu anlatılıyor. Söz konusu ürünlere sahip olanlar ise seçkinler arasına girme şansını yakalıyor.

Kişinin satın aldığı ürünler aracılığıyla kendini özel hissetmesi, pazarlama stratejisinin olmazsa olmazı.

Bu reklamlardan biri, bir masa büyüklüğündeki mikro küplerin iç içe geçerek, sonunda tek birde birleşmesi kurgusuna dayanıyor. Buradaki her bir küp, sonsuz çeşitlilikteki fonksiyonların temsili; sonda kalan ve tüm diğerlerini bünyesinde toplayan “tek küp” ise, mekân algısının yorucu baskısından kurtuluşa ilişkin bir sadeleştirmeye karşılık düşüyor. Bir taneydi, ama tüm diğerlerinin niteliklerini bünyesini barındırıyordu. Böylece insan “yaşamak için ihtiyaç duyduğu tüm gereksinimlerini-küçük bir kutucuğa sığdırmış oluyordu.

Modernlik sonrasında, ekonomizm merkezli yaşam algısı bu teknolojiye çok şey borçluydu. Yalnızca fabrikaların mekanikleşmesi değil; teknoloji odaklı iş kolları tüm dünyada hatırı sayılır bir istihdam yoğunluğu oluşturmuştu. Yeni bir iş yapma biçimi doğmuştu; dünyanın “küresel köye dönüştüğü bu dönemde” bunun dışında kalmak her şeyin dışında kalmaktı. İçte olmak ise “her şey” ile ilişkili olmaktı. Küçücük ofislerde, yahut 40 metrekarelik kutucuk nitelikli residence dairelerinde yaşayan çok sayıda genç beyin, dünyanın mesajlarını buradan alıyor ve dünyaya buradan mesaj gönderiyordu.

Bir reklam sloganına uygun biçimde, her şey bir kutuya sığmıştı.

Kadın ve kutu-sandık sembolizmi

“Kutu sembolizmi” kadim kültürlerin dağarcığında olumlu bir anlama sahip değil. İçinde bilinmeyen bir şeyleri saklıyor öncelikle. Toplumun bütününe açık olmayan ve diğerlerinin anlamadığı bir ya da birkaç şeyi dışarıdan saran bir kılıf özelliği taşıyor.

Kimi mitolojik örneklerde “kutu” ya da onunla eşdeğer anlamlara sahip sembollerin felaket taşıyıcısı olduğunu okuruz. En yaygın örnek “Pandora’nın Kutusu” öyküsüydü. Anlaşıldığı Kadarıyla Zeus, Prometheus’un kardeşine bir bela göndermek istemiş ve kadını yaratmıştı. Düğün hediyesi olarak verdiği kavanoz-yaygın biçimde kutu olarak bilinir-zamanın bir yerinde açıldı ve dünyaya kötülükler yayıldı.

Kadın ve “kutu” ya da ona dönüştürülebilir sandık-küre-kap gibi semboller arasında önemli işlevsel ve figüratif benzerlikler var. Da Vinci bunu “kupa” simgeselliğiyle karşılamıştı; anlatılmak istenen “çok önemli bir şeyleri saklamaya”, gizlemeye ve koruya yarayan bir hazne barındırmasıydı. Bu açıkça gebeliğe olanak biyolojik donanımla ilgili. Musa ve Sargon gibi tarihsel-mitolojik kişiler, nehre bırakılmış sandukanın içindeki bebeklik yaşamının ardından insanlarca bulunmuştu. Bu ulu kişilerin doğuşu hep aynı evrensel kalıplarda tekrarlanır; zira üstün kişilerin doğumuna görkem katmak istemiştir anlatıcılar. Nehir, sandık-kutu ve çocuk açık biçimde doğum eğretilemesidir.

Kadın, “saklı hazne”-kap-kutu-sandık sembolizmi ile kötülük arasında zorunlu bir ilişki kurmuştu kimi mitolojiler. Kötülüğün, kadın aracılığıyla yayıldığı bir diğer örnek de Kitab-ı Mukaddes’in cennet öyküsüydü. Burada da Yılan, önce kadını kandırmıştı. Yine kimilerine göre yasak ağacın meyvelerinden yeme eylemi, “saflığın yitimine yol açan” bir cinsellik eğretilemesiydi Sonrası ise herkesin bildiği bir felaket: Sürgün ve cennetten kovuluş.

Ne Yunan ne de İbrani metinleri, böylesi bir vurgu için ilk değil. Tarihsel kökenler için doğru adres Mısır ve Mezopotamya idi.  Ereşkigal sevdiği adam kendisine dönmezse “yer altı dünyasının” kapaklarını açmakla tehdit ediyordu insanlığı: Öyle ki ölüler, canlılardan fazla olacaktı.

Söylenceler ise daha eskilere dayanıyor: Açtıkları kutularla fırtına yaratan ve insan etiyle beslenen yaşlı kadınlardan-Cadılardan bahsediyor, Malinezya yerlilerinin mitolojileri…

Kutu açılırsa: Evren ve kötülük

Modern dünyada bilginler “kadına yönelmiş” düşmanca bakışın “sosyal” ve tarihsel kökenleri üzerine yeterince ilgilendi.  Yine de bu araştırmalardan cesaret alarak dini öyküleri “erkek egemen” bakışın metinleri olarak tanımlamak yeterli değil. Mitolojiler üzerine yürütülen çalışmaların yoğun bir sembolizm yığınını aşmak zorunda olduğunu ve sözcüklerin doğrudan anlamlarının pek değersiz kılındığını hatırlayalım. Çok daha önemlisi, XX. Yüzyılın bütününde yürütülen Psikoloji çalışmalarının “mitolojiler” ile “birey ruhunda saklı değerler” arasında paralellikler kurmasıydı.

Belki de ortada ne kadın vardı, ne de kutu…

Farklı kaynakların incelenmesinde meselenin “kadın” olmadığı gözüktü. Mesele “kabın kırılması”, kutunun açılması ya da sandığın içindekini saklayamamasıydı. Kabalacı İsaac Luria’nın evrenin yaratılışıyla ilgili “sim sum”- Tanrı’nın nefes alış verişi anlamında-öğretisi bu yöndeydi. Evrenin yaratılışının Tanrı’nın kutsal ışığını tutan kürenin kırılmasından kaynaklandığını anlarız. Bu kırılmadan “meşhur” Hayat Ağacı çıktı. Böylece Tanrı evrene yayılmıştı…

Kabalacı için felaket burada başladı. Tanrı’nın ışığını toplama işi de bilge kişiye düştü. İnsan, bu öğretide, doğru davranışıyla, “kapların kırılışının” telafisini mümkün kıldı. Bu sayede her şey yeniden tek bir şeye döndü.

Anne karnına dönüş teolojisi

Felaket her şeyin bir kutudan çıkmasıyla başladıysa, selamet “her şeyin” bir şeye-kaynağına dönmesidir. Bu düşünce-tüm şeylerin, tek bir şeye dönüşümü-tüm dünya coğrafyasına yayılmış farklı dini ideolojilerin temel öğretisi. Birçoğu ölümden sonra insanın yaratıldığı kaynağa geri döneceğini savunuyor. Bir diğer deyişle, aslında her şey, tek bir şeydir: Yüce yaratıcının suretinden yaratılmış diğerleri, yalnızca geçicidir. Bu durumda da evrende tek bir şey vardır: Buna felsefede Panteizm deniyor; Tasavvuf’ta Varlığın Birliği…

Sofular ise, yaşamı “acılara katlanılması gereken bir sınama olarak gördü. İnanç gönüllere öyle dirayetli bir dayanma gücü veriyordu ki, bir felaket olarak tanımlamayı hak eden “yaşamdan” kurtuluş, yine bir sandığın içine girmekle mümkün olabilecekti. Tabut ya da gömülme eğretilemesi. Ve toprak “yeniden anne karnı” olarak görüldü.

Ölüler çok sayıda mezarda bu yüzden cenin biçiminde yatırıldı.

Yaratılış ve Big Bang

XX. yüzyılın sonlarına doğru dindarlar, Evrim kuramının yaratılış fikrine alternatif oluşturmadığını, iki düşünce arasında bir aykırılık bulunmadığını savunmaya başladı. En bilindik uyum çağrısını Papa’lardan biri yaptı: Evrim Tanrı’nın en büyük oyunudur…

Bu fikrin savunucuları bilimin “Big Bang”-büyük patlama olarak tanımladığı merkezi aşamayı-yaratılış anı olarak tanımlama yolunda durdurulamaz bir eğilim gösterdi.

Big bang öncesi ise büyük bir muamma… İnsan zihni, anlayışı ve kavrayışına tamamen kapalı. Tıpkı yaratılış gibi; ancak semboller ve çağrışımlarıyla açıklanabilir…

Yaratılış ya da var oluş… Her ne olduysa kötü olmuştu. Kimi Gnostik okullar bu fikrin azılı savunucularıydı. “Yaratılışı”-ya da evrenin başlangıcını,bütünüyle “kötücül” gördüler. Kutu açılmıştı ve Tanrısal hiyerarşide, gözle görülmeyen-gerçek iyi Tanrı ile dünyayı yaratan “kötücül” Tanrı-Ahriman-arasında bir fark gördüler. Gerçek Tanrı’nın dünya ile ilgisi yoktu; ikincisi ise maddenin hükümranlığı üzerinde yükseliyordu: Para hırsı, çok yaşama arzusu, elde etme tutkusu…Bu görüşe göre “kötülüğe” karşı savaşmak için yapılması gereken ilk şey “yaşama iradesinden” vazgeçmekti. Düşünme, inziva ve dünya hırslarından vazgeçmeye yönelik bir yaşama biçimi “insana” hem “gerçek Tanrı’ya ulaşma şansı verecek” düşünsel berraklık sağlayacak hem de kötücül Tanrı’ya karşı en etkili mücadeleyi tanıyacaktı: Onlara göre kötülük, “Yaratılış” anında dünyaya yayılmıştı.

Her şey bir şeye dönüşürse

Tüm bu semboller bir şeye dönüşüyor o halde… “Pandora’nın kutusu”nun açılışı, Kapların kırılışı, Havva’nın doğurganlık kazanması ve big bang… Her şeyin etrafa saçılışının kötümser bir bakış açısıyla yorumlanışıydı.

Her şey, bir şeyde toplanırsa şayet, burada bilgelik vardı yaratılışın aksine. Örneğin bilgeler sessizlikleriyle, zihinlerinde var olan “tüm bilginin” saçılmasını engellediler. Onlar elde ettikleri bilgiyi kutsallaştırdı: Bilgeler sırlarını açığa vermedi. Tao’nun söylediği de buydu: <3Bilen söylemez, söyleyen bilmez.”

Çok daha önemlisi onlar sıklıkla kullandığımız bir deyime “kapalı kutuya” dönüştü.

Teknolojinin vaat ettiği ölüm

Kutu ya da sandık; her biri annenin karnını sembolize ediyor. Bu halde de “anne karnından” toprağın dişileştirmesine uzanan çevrim; ışıkla-kişinin big bangıyla başlayan doğum-yaratılış; bir diğer kutuda-yer altına kurulmuş bir mezar odasında-kutuda sonlanıyordu.

Sözcüklerin ilk anlamları her zaman tehlikelidir. Ölüm bir eğretilemedir ve en belirgin niteliği, “bilinçli bütünlüğün” yitirilmesi ve hissizleşme ise “kalbin durmasını beklemek” ahmaklıktan başka bir şey değil.

Lüks rezidansların 45 metrekareyle sınırlandırılmış bir dünya algısı bundan daha fazlasını vaat etmiyor aslında. Gelişmiş teknoloji ile dizayn edilmiş ekranlar aracılığıyla dünya ile ilişki kuran insan için ölüm belki de gerçekleşmişti. Dünyanın tüm zenginliklerini “tek bir odaya sığdırmak” olarak tanımlanıyordu modern dünyanın nimetleri…

Belki de her şey bir kutuya sığmamıştı; belki de her şey bir kutuya sıkışmıştı; insanla birlikte…

Evrensel kalıpların gölgesinde saklı bir öykü: AŞIK

0 yorum

 Göktuğ Halis 

 “Âşık”(Arapça: âşik), “aşk” sözcüğündün türüyor. Köken Arapçadır… Türk Dil Kurumu bu sözcüğü “aşırı” sevgi ve bağlılık durumu olarak tanımlıyor.

Kurumun resmi internet sitesinde sözcüğe yönelik aramalar ise komik zorluklar içeriyor. Çünkü sözcüğü “Âşık” değil de “aşık” olarak aratırsanız anatomik bir ifadeye ulaşıyorsunuz: Aşık kemiği gibi… Âşık kimsenin, kaskatı kesilmiş ruh halinin bir eğretilemesi olarak bu da doğrudur elbette…

Âşık sözcüğü ise TDK tarafından birkaç madde ile açıklanıyor. İlki pek doğal olarak yukarıdaki “aşk” tanımından türeyen bir anlam: Aşırı sevgi ve bağlılık durumunu yaşayan kişi… Elbette “vurgun” ve “tutkun”… TDK’nın sunduğu ikinci anlam ise biraz tartışmalı, çünkü kültür ve sanat tarihinin pek etkileyici teması olarak “âşık” olma durumunu “kadına oranla erkeğe” yakıştırıyor.

Türk Dil Kurumu’nun 5 maddelik “âşık” açıklamasının üçüncüsü “halk ozanı” ibaresi içeriyor. Bu durumda bir “cins isimdir”.  Geleneksel kültürde anlam bulan bir statü olarak “cins” oluşturacak genel şemsiyenin altında toplanan kişilerin tümünü karşılar. Antik dünyadan bu yana özel bir önem taşıyan söz söyleme ve anlatma sanatını yaygın olarak “şiir” biçiminde ve Anadolu’daki haliyle “saz” (elbette musiki) eşliğinde icra eden kimseleri…

Elbette bu tanım eksik; özellikle sözcüğün çağrışımlardan çok ilk anlamını mutlaklaştıran-literal anlama özel önem veren-moderniteye özgü “tanımlama” eğilimini baz alacaksak. Tanımın tamamlanabilmesi için “gizemli alanlara” bulaşmak gerekiyor; zira “Âşık”a ait niteliklerin açığa serilmesi için bu zorunlu… Bir diğer deyişle “âşık” kişiyi besleyen “akıl dışı” kaynakların analizine ihtiyaç var.

Pek tabiidir ki bilim insanının, bilim insanı tavrıyla davrandığı sürece beceremeyeceği bir iştir bu; hissiyatın ötesinde bırakın “pozitif tutumu” “aklın” hiçleştirildiği bir parantezdeyizdir artık… Sözcüklerin görünenin ardındaki –gizli- anlamlarının, “çağrışımlarda” ve “alt anlamlarda” bulunması gereken bir düzeydir bu…

Aşık ve Veysel

Bilal Babaoğlu’nun, 30 Aralık’ta vizyona girecek ilk sinema filmi “Âşık”ın senaryosu, Cumhuriyet sonrasında Anadolu insanı için “ozan” ya da “âşık” denince akla gelen ilk isim olan Veysel’in gençlik yıllarının yorumundan hareketle oluşturulmuş. “Âşık”ın yaratıcısı, basın toplantısında filmin bir “kurgu” olduğunun altını çizdi. Böylesi iyidir kuşkusuz, “tarihsel bir dönem” ya da karakteri bire bir yansıtma iddiasını “belgesel” taşıyabilir ancak. Öbür taraftan bu işe girişen nicelerinin “kurgu” sözcüğünü önsel bir savunma aracı olarak kullandığını biliyoruz. Bu sayede tarihsel aykırılıklara vurgu yapan bilim insanlarının saldırılarına da direnmiş olursunuz ve bir sanat eserini icra ederken sanatçının yapmayı istediği şeyin ötesinde-pek gereksiz olarak tanımlayabilme olasılığının bulunduğu alanlarda da-söz yığının sarf edilmesinin önüne geçmiş olursunuz… “Çok saçma olmuş; Kanuni hiç de böyle birisi değildi…”gibi…

Diğer taraftan Âşık Veysel, “popülaritesiyle” göz alıcıdır. Bilal Babaoğlu’nu film henüz proje aşamasındayken “Veysel”i seçerek kolaycı davranmakla tenkit ettiğimi hatırlıyorum. Temel mesele Veysel’in “popüler kültür” ürünü olarak-olabilecek olan diğerlerine kıyasla-en elverişlisi ve akla ilk gelen olmasından kaynaklanıyordu. Bu durumda da “Aşık Veysel”in merkezde yer aldığı bir film çalışmasına yönelen kişinin olması gerekenin çok altında “yaratıcılık” örneği gösterdiğini iddia etmiş oluyorsunuz. 

Ancak bu eleştirileri dile getirirken “Âşık Veysel”den esinlenen bir film çalışmasını göze alan kişi için oluşturduğu “tehdidi” hiç hesaba katmadığımı itiraf etmeliyim. İnternet üzerinden “Âşık” filminin fragmanlarının altına yazılan yorumları okuyana kadar da aklıma gelmemişti. Bu yorumlara temas ettiğimde şunu fark ettim: Böylesine bilindik bir örneği beyaz perdeye taşıma gayesi “kolaycılığı” ölçüsünde “riskliydi” de… Zira herkes “bu karakteri” biliyor ve tanıyordu. Bu durumda da anlatı, herkesin bildiği bir “karakteri”, hangi izlenmeye değer niteliğiyle işleyecekti? Bir diğer ifadeyle sanatçı, kimsenin görmeyi başaramadığı bir gerçekliği “nasıl anlatacaktı”? 

Aşık ve mit

Karşılaştırmalı mitoloji çalışmalarının tüm dünyaca tanınan otoritelerinden J. Campbell, dini alanın kültürel ifadelerinin “dinin orijinal bağlamından kopması” olarak değerlendirdi. Campbell’in ifadeleri, C. G. Jung’un “arketipler” fikrinden besleniyordu; kurama göre dinin özü “coşkunluk” yaratan ilk an’daydı. Dinin sosyal bağlamı ise bu anın ötekilere anlatılması ve aktarılması sürecinde kullanılan araçların-çoğunlukla sembollerin-bu coşkunluğu aktarmasındaki güçsüzlüğünden oluştu. Bu durum kalıtlaştıkça, ortodoksi doğdu ve ritüel mutlaklaştı. Semboller ise ilk anlamı koruma ve kollama olarak tanımlanan işleve ek olarak yeni bir işlev üstlendi; “katmanlaşmanın” ve statikleşmenin aracı haline geldi.

Campbell’in kuramı açısından “o ya da bu zamanda” “o ya da bu coğrafyada” oluşan dini bir sistemin-dinin orijinal bağlamı açısından-pek değeri yoktu. Zira dini alan “evrensel” bir çağrışımın-her bir bireyi harekete geçiren ve coşkunluk yaratan gücüne temas eden-olasılıkla ezoterik yönleri- dışında yalnızca “yerel” ve “kültüreldir”. Erich From’un da sıklıkla vurguladığı gibi kültürel ve dolayısıyla yetersiz anlam ise “ancak” sembollerin derinleştirilmesiyle aşılabilirdi. Bir diğer ifadeyle “her dinde gözüken ortak sembollerden” hareketle kesintisiz bir bağ kurulabilir ve “kültürel iddiaların yozlaşmış belirtilerinin ötesine geçebilir…

Bilal Babağoğlu’nun “öyküsü”, “kutsal” alanla ilişkisi kurulmadan açıklanamayacak tarihsel bir karakteri ele alıyordu. Ancak “evrensel bir mesaj” ve “kozmik tekrar içeren bir yol öyküsü için” hikayenin merkezine “Veysel”i oturtmama inceliğini gösteriyordu; merkezdeki açıkça “Aşık”tı, Ama Veysel kılığındaydı... Daha açık bir ifadeyle kurgu, “yerel bir öyküden”, kültürel bir biçimden, evrensel “bağlama” erişme ve bu bağlamı yakalama denemesiydi. Bu durumda ise Bilal Babaoğlu “popüler kültür” çerçevesinin pek uzağına düşen ikinci bir sınamanın altındaydı: Sembollerin kurgudaki kullanımı ve bunların karşılaştırmalı mitolojiden bilinç dışının karanlık dehlizlerinde yatan çağrışımlarının-arketipsel karşılıklarının-bilinç düzeyine nasıl çıkacağı sorunu…

“Aşık” filminin senaryosunun ilk versiyonları-ki defalarca değiştirilmiş, üzerinde düşünülmüş ve kimi zaman çok önemli addedilen sahneler ertesi gün değersiz sayılmıştır-sembolizmin kullanımı ve felsefi bağlam açısından çok daha güçlüydü. Filmin senaryosunda İslam’ın ezoterik yorumundan beslenen bir tarikat ferdi olarak Veysel’in yaşamını olduğu kadar “beslendiği derin mi derin kaynağa-en azından nüfuz etme adına da hatırı sayılır bir çaba sarf eden Babaoğlu, senaryonun sembolizmi ön plana çıkaran versiyonlarından kısa sürede vazgeçti. Zira bu haliyle yapıt, sinema seyircisi için uygunluğunu belli ölçülerde yitiriyordu.

Bir denge gözetmeye çalışmıştı Aşık filminin yaratıcısı. Bunu başarıp başaramadığına seyirci karar verecek. Benim kanaatime göre senaryo, bu kararla değer yitirmişti. Ancak senaryodaki değişiklik sonrasında kurulan dengenin, kahramanın açıkça dini alan ile ilgili bir düzey olan bir “Aşık”lığa ulaşacağı bir yol kurgusuna dayanan senaryosunun “soyut” bağlamdan koparılması adına önemli bir avantaja kavuştuğu da bir gerçek. En azından karşımızda, felsefi düzeyi tüketilebilir hale indirgenmiş bir sinema filmi belirmişti.

Aşık ve Aşık

Aşık filmi, dünyevi-tensel bir aşkın peşinden giden kişinin “uhrevi” bir mertebeye ulaşması öncesindeki “mayalanma” aşamasını mesele ediyor. Böylesi bir hedefi “bilinç” düzeyine indirgemenin zorluklarından bahsetmeye bile gerek yok. Neyse ki ilkel kültürlerden günümüze dek kullanılan kimi kalıplar-anlatılardaki ortaklıklar-modern anlamda sanat anlayışının yardımına yetişti. Bilal Babaoğlu anlatısını bu kalıpların içine yerleştirme gerekliliğinin, en başından beri farkındaydı. Ortaya “bir arayış”, “kahramanın yolculuğu” ve “yol” öyküsü çıktı. İzleğin, toplayıcı-avcılardan modern dünyaya ait inanç biçimlerine uzanan “arkaik” ve evrensel tekrarlardan oluşması gerekiyordu.

Peki, Bilal Babaoğlu bunu yeterince başardı mı? Yanıt: Kesinlikle hayır…

Ancak merkezi kutsalın “piyasaya sürülen metanın tüketimi” ve inkar edilemez biçimde “para” merkezinde örgütlenmiş kurumlarca oluşturulduğu bir dünyanın “sanatçı” üzerinde oluşturduğu baskıyı hiçe sayarak hiçbir yere ulaşamayız.  Kesin bir karar verebilmek için yönetmenin bundan sonraki çalışmalarının izlenmesi gerekecek…

Kesin olan Bilal Babaoğlu’nun “kahramanının” yolculuğunun sonunda mertebe kazandığıdır. Modern dünyada buna “itibar” denmektedir. Budunbilim araştırmacılarının tercihi ise “erginlenme”dir. Ben ise ilkel kültürlerin tanımını tercih ediyorum: Kozmik güç…

 Veysel öyküsünde bu “kozmik güç” “âşıklıktır.” Avare ve aklı bir karış havada kişilere yöneltilmiş küçümseyici seslenişlerle karıştırmayalım bunu; zira Tanrısal bir esinin alanıdır bu…

Bir kutsal söz söyleme sanatıdır artık onun imtiyazı; bir kişinin söylediği sözün uçmadan, hiçliğe karışmadan kuşaklara ve yüz yıllara direnmesi nasıl mümkün olabilir ki? Hangimizin sözleri, diğerlerini aydınlatan bir ışığa dönüşebilir?

 Veysel değersizdir artık. Yol onu kutsal-esin dolu bir tarihin-parçası haline getirmiştir. Veysel gitse de sazı kalır artık…


26.12.2016

twitter: @goktughalis 

Gezi'den sonra !

0 yorum
Mustafa Çölkesen

Bu yazı, tamamıyla, gündemin çok hızlı aktığı Türkiye'de halen sessizliklerini bozmadan izleyici konumlarını sürdüren toplumsal muhalefet için gelişmeleri tarihsel bağlamına oturtmak amacını taşıyor.

Yazımıza "Türkiye demokrasi tarihinde bir milat olan" Gezi eylemleriyle (1) başlamak uygun olabilir, Gezi eylemleri, sadece bir kamusal alanın müdafaası değil, ama aynı zamanda, Mustafa Kemal'in Laik, Batılı, Modern bir ülke idealine (2) rağmen, Türkiye siyasi tarihinin askeri darbeler ve sermaye yanlısı, baskıcı bürokratik sağ iktidarlar arasında peşpeşe paylaşılmasının uzun tarihsel yıkımlarına ve siyasi yabancılaşmasına karşı da halkın kendiliğinden bir isyanı idi, 1980 faşist darbesinden sonra ekonomik rejim, ulusal öncelikleri umarsamayan, Kar'ı tanrısı yapmış sermaye güçlerinin eline teslim edilirken, el altından islamcılık enjekte edilen siyasi rejim, halkçılık/kamu çıkarlarından hızla uzaklaşıp, adeta toplumun erişemeyeceği bir bürokratik kast seviyesine yükselmişti, buna, artan kentleşmeyle birlikte, toplum/kamu bağlarının hızla erimesi ve bireyin siyasi/ekonomik/toplumsal yalnızlaşması da eşlik ediyordu, ama Türkiye'nin Laik, Demokrat, devrimci yarısı, faaliyetine "Yeni Türkiye" diye başlayıp, oradan islamizasyon tonunu kademeli olarak arttırarak, muhalefete karşı son derece sert bir üslup geliştiren dönemin Başbakanına olan tepkiler üzerinden Gezi Parkı eylemini yurt çapında protestolara yaygınlaştıracak kadar birleşebilmişti.

Türkiye, geleneksel, muhafazakar bir toplumdu, çünkü hem tarihinde binlerce yıllık bir islamcı-Doğu despotu rejimin izini taşıyordu, hem de Batı'daki gibi sanayi devrimi neticesinde köyler yerlerini hızla şehirlere bırakmamıştı, İstanbul başta ülkenin 4 büyük metropolünde bile, nüfusun çoğunluğunu, köylerinden bağlarını tam koparmamış, işçi, geçici işçi, hizmetli vb alt-gelir grupları oluşturuyordu. Kapitalizmin ortaya çıkardığı sınıf yapısı, toplumu sosyolojik olarak kutuplaştıran Çan eğrisi modelinden başka bir alternatif sunmuyor, dünya çapında emperyalist, küresel güç olamamış kapitalizmde, orta ve yüksek gelir grubundan Laik ve modernler, en büyük şehirlerde bile ancak bir azınlık olabiliyordu.

Peki toplumun en alt ve eğitimsiz kesimlerinin, toplumda sayısal bir çoğunluk oluşturarak, seçimler vasıtasıyla Laik ve Modern bir siyasi rejimi eski gerici köklerine restore edebileceği Mustafa Kemal'in aklından geçmişmiydi, bunu bilemiyoruz, Mustafa Kemal bambaşka tarihsel koşullar altında yaşamıştı, dışarıda emperyal rejimini sağlamlaştırarak, talan ettikleri 3. dünyanın varlığını kendi sınıfları ile paylaşıp göreceli bir demokratik düzen kuran Batı'ya Jön Türklerin hayranlığını referans almıştı, ancak kurucu ilkelerindeki "Halkçılık" ve "Devletçilik" (3) in, kurmak istediği modern toplumda, geleceğin kapitalistlerine karşı yoksulların korumasını üstlenecek, gelir paylaşımını da düzenleyecek ilkelere sahip bir devlete atıfta bulunduğu varsayılabilir, önemli bir coğrafyada 700 yıllık bir gericilik hikayesi olan Osmanlı'nın yıkıntılarından Laik ve Modern bir devletin kuruluşunun son derece zor, savaş ve mahrumiyet koşulları altında gerçekleştiği unutulmamalıdır. Mustafa Kemal bir siyasi mimar ve dönüştürücüdür, ülkenin temellerini atmış, kaba gövdesini oluşturmuş ve ardıllarına sonraki adımları konusunda apaçık yol gösterici ilkeler bırakmıştır.

Kapitalizm sadece bir zümreyi zengin eder, ama bir bütün olarak ülkenin, toplumun zenginliğini hedefleyen bir lider, ekonomisini, ulusal önceliklerini, dış pazarlardaki rolünü "planlamak" zorundadır, Mustafa Kemal zamanında, toplumda tüm değerleri üreten işçi sınıfı henüz güdük bir durumdaydı, ve sınıfın bu çelimsizliği, siyasi iktidarın gelecekte bürokratik bir rejim haline dönüşmesinin nedenlerinden biriydi, Doğu illerimiz ve Anadolu'daki bölgesel geri kalmışlık, kalkınmada bölgesel farklar, ancak ekonomi ve kaynakların ülke çapında planlanması ile mümkündü, bu amaçla sağcı Menderes'in askeri darbeyle yıkılmasını müteakip "Devlet Planlama Teşkilatı" kurulmuştu. Sorun sadece kalkınmada farklılık değil, o kalkınma farklılığının geniş kitleler üzerinde yarattığı cehaletti ve Laik ve Modern Türkiye amacına ulaşmak için, tüm Türkiye'nin köy ve kasabalarındaki halka çağdaş eğitim verecek bir kurum olan "Köy Enstitüleri" kuruluş yıllarını müteakiben 1940'da ve Halkevleri ise 1930'larda kurulmuştu.

Henüz bağımsızlığını kazanmış bir ülkenin eğitimsel, endüstriyel ve askeri bilimsel çalışmalarını yürütecek bir devlet kurumu olan Tübitak, yine 1960 darbesi sonrası, devrimci hükümet tarafından kurulmuştu. Mustafa Kemal'in sancılı kuruluş döneminden hemen sonra iktidar olarak, ABD'nin Eisenhower doktrini ile bir tarım ülkesi olarak sınırlanmasına razı gelen, ülkeyi Kore savaşına sokup, ardından NATO emperyalizminin üyesi yapan, ülkede sivil bir OHAL ilan eden sağcı işbirlikçi Menderes'i (4) yıkan darbe sonrası Türkiye, 10 yıl süreyle Cumhuriyet'in adeta 2. baharını yaşamış, hem ülkenin kalkınmasında kritik rol üstlenecek DPT, Köy Enstitüleri, Tübitak gibi kurumları oluşturmuş, hem de en geniş kesimlerin [nispi] demokratik haklarını anayasal bir temelde halka iade etmiştir, Mustafa Kemal'in "inkilapçılık" dediği şey budur ve Türkiye siyasi tarihinde geleceğe devrimci, aydınlanmacı bir miras bırakan ne varsa işte o 7-8 yıl içinde yaşanmıştır.

Ancak işbirlikçi Menderes döneminde, Sovyetlerle soğuk savaş yaşayan ABD'nin güdüme girmiş Türkiye'nin göreceli bir Aydınlanma ve Ulusal kalkınma hamlesine girmesi Batı'nın hazmedeceği bir şey değildi, bunun tüm 3. dünyaya örnek teşkil etme ve gelişmelerin "gerçek bir halk demokrasisi"ne dönüşme riski vardı, siyasi ajanları, istihbarat örgütlenmesini, ırkçı milliyetçi silahlı sokak çetelerini aydınların, işçi sendikalarının, öğrenci örgütlerinin, sivil toplum derneklerinin üzerine sürerek bir "toplumsal kargaşa" senaryosunu devreye aldılar, 1970 ve 1980 faşist darbelerine zemin kolayca hazırlanmış oldu.

12 Eylül Faşist darbesi, Cumhuriyetin 2. atılımı olan 1960'lı yıllar demokrasisinin tüm kurum ve öncülerini yıkmayı amaçladı, binlerce aydın öldürüldü, onbinlercesi hapse tıkıldı, ağır işkencelerden geçirildi, bir kısmı sürgün edildi, bu faşist baskılar karşısında sinmiş halka aceleyle cunta rejiminin gerici anayasası onaylatıldı, tıpkı bugünkü gibi, sendikalar, bağımsız gazeteler, sivil toplum örgütleri, öğretim görevlileri, aydın dernekleri, partiler, dergiler, Cumhuriyete ait ne varsa, halkçı Mustafa Kemal'in 55 yıl önceki şanlı ordusu üzerlerine sürülerek (!) kapatıldı, amaçlanan şey, tarihte eşi benzeri az bulunur bir zulümle Türkiye'yi sermaye oligarşisinin eline teslim ederek, serbest piyasaya uyumlu hale getirmekti, bedeli ise bağımsız kalkınma yolundaki Aydınlık, Özgür Türkiye idealinin yitirilmesiydi..

Türkiye 12 Eylül'den sonraki onlarca yıl boyunca susacak, ancak adalet arayışının susmayacağını bilen emperyalistler ve onların işbirlikçileri özgürlüğün panzehiri olarak "siyasi islamcılığın" devlet eliyle teşvikini devreye alacaklardı, market raflarını dolduran yabancı menşeli ürünler, ya da hızla yükselen plazalardaki modern kıyafetli çalışanlar yeni sağcı rejimin vitrini olurken, toplumsal hayatın asıl dokusunu, köylerden kentlere hızlanmış göçle nüfusu süratle artan ve büyük şehirlerde kendisine bir kimlik arayan, geleneksel, "demokrasi ve bilime tövbeli" cami cemaatinin gericileri çevrelemeye başlamıştı, zamanla bunlara fonlar akıtıldı, devlet kurumlarında yer açıldı ve bunlar güçlendikçe siyasete teşvik edildi, 12 Eylül'ün korkusu çok geçmeden gelecekteki başka bir korkunun zeminini döşenmeye başlamıştı.

İşte AKP,  büyük şehirlerin kıyısında ve Anadolu'da devlet destekli cemaatleşmeyle palazlandırılan bir karşı-devrimci Emevi İslam (5) anlayışıyla, buradan doğdu, AKP'nin iktidar olmasında Türkiye'de hiç bir siyasi gelişmeyi doğru okuyamayarak, Orduyu tarihsel günah keçisi ilan eden lümpen liberaller kadar, dönemin jeopolitik çıkarları gereği "Türkiye'yi Laik bir islam ülkesi " modeli olarak pazarlamaya çalışan emperyal Batı'nın da büyük katkıları var.

Ancak Batı'nın, yeraltı kaynaklarının ele geçirilmesine dayalı Ortadoğu'ya özel planı, Laik Suriye Devleti'nin emperyalizme boyun eğmemesi, Rusya ve İran'ın yardımına koşması sayesinde ters yüz olarak politik İslam krizini daha da derinleştirdi,  dönemin Batı destekli Başbakanı Erdoğan ise İslam aleminin lideri edasıyla Mustafa Kemal'in "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" ilkesinden vazgeçerek Sünni politik islam'ı Ortadoğu'ya ihraç etme girişimlerine başlamıştı bile, sınırın dibinde yaşlı, kadın, çocuk Kürtleri boğazlayan İşid'e sesini çıkarmıyor, AKP'nin önde gelenleri onları "Ortadoğu'nun asi çocukları" diye yuvarlıyor ve yüz binlerce insanın hayatını kaybettiği, son zamanların en dramatik iç savaşının yaşandığı  "Şam'da namaz kılma arzusunu" dünyaya ilan ediyordu..

Dünyada hava bozup, politik islamcı işid küresel bir ağa dönüşerek laik Batı dünyası için ciddi bir tehdit oluşturmaya başlarken, Türkiye'de Osmanlıcı, Sünni-Emevi zihniyette bir Körfez İslamcılığının restorasyonunu tamamlamak aşamasında olan AKP'nin bir kaç sorunu vardı 1) Türkiye'de gelir dağılımı hızla zenginler lehine bozulmuş, ve iddialara göre, Türkiye o kriterlerde dünyanın en eşitsiz önde gelen ülkesi olmuştu 2) İki faşist askeri darbe ve çoklukla bürokratik sağcı siyasi rejim altında yaşamış olsalar da kuşak kuşak Mustafa Kemal'in kurucu değerleriyle büyümüş ülkenin % 50'si toplumu ayrıştıran bu politik islamcı söylem ve gelişmelerden son derece rahatsızdı 3) AKP yukarıda bahsettiğimiz 12 Eylül'ün islamizasyon politikasının meyvesi, Cemaat denen yaygın bir organizasyondan doğmuştu ve o zamana değin o cemaatin desteğini almış ve onlarla projelerini sürdürmüştü, ama şimdi devlet üzerine bir paylaşım kavgası riski büyümüştü 4) AKP'nin, geçtiğimiz 40 yıl içinde siyasi olarak olgunlaşan Kürtlere yaklaşımı hep kısa vadeli değişen dengeler üzerine kurulmuştu, ayrıntısı halkla paylaşılmayan bir çözüm masası kurulmuştu, ama ayrıntıları ve akıbeti belirsizdi.

Küresel açık dünyanın doğa sevgisiyle dolu, aydın barışçıl gençlerinin en ön saflarda olduğu Gezi Parkı isyanı kanlı şekilde bastırıldı, Türkiye tarihinde ilk kez 13 yaşında bir çocuğun cenazesi terörist damgasıyla yuhalatıldı,  tıpkı 12 Eylül öncesi gibi, silahlı sopalı sokak çeteleri halka saldırtıldı, Türkiye tarihinde ilk kez demokrasinin öncü nüvesi olacak "Mahalle Forumları" baskılara dayanamayarak tasfiye oldu, 9 genç öldürüldü ve onlarcası gözünü kaybetti, bu olaylar AB'ye başvuru süreci devam eden bir ülkenin barışçıl halka saldırısı olarak tüm dünyanın gözleri önünde cereyan etmişti.

Artık olaylar hızlanmaya başlamıştı ve devleti paylaşan islamcı Cemaat, AKP'nin 17-25 Aralık'ta kasetlerini ve MİT tırlarını ifşa ederek "benim ortağım yolsuz ve suçludur" mesajını halka vermişti, ama en yoksulların gözünde, politik islamcılığın bir gereği olarak Erdoğan'ı putlaştırmış bu cami partisi, ilginç bir şekilde yolsuzluğu bir mağduriyet ve mahremiyet edebiyatıyla kendi lehine çevirmeyi başardı, Gezi'de devlet baskısına dayanamayan Laikler, CHP'nin yolsuzluk protesto kampanyaları karşısında sessiz kalmayı tercih ederek, AKP'nin ileri atılımına el vermiş oldular. İkinci destek de, içeriği ne olursa olsun, devletin çıkarlarını halkın çıkarlarının önüne koyan sabık komando MHP'nin, Kürtleri bahane edip koalisyona karşı çıkarak, AKP'nin bekasını sağlama kararıydı.

AKP, bir yandan Laikler karşısında, önceleri mağdur şimdilerde egemen güç olarak "ümmetçi" ideolojiyi öne çıkarırken, öte yandan aniden savaş başlattıkları Kürt hareketi karşısında MHP'nin klasik "tek dil, tek bayrak, tek devlet" ideolojik söylemine başvurmaya başladı ve uluslararası itibari tamamen sarsılmış partinin  büyük ani manevraları, bir ayakta kalma taktiği hale geldi, Suriye'deki cihatçı terör örgütü el Kaide'nin kolu El Nusra "Türkiye'nin dostudur" dan, hızlı bir Rusya manevrası ile "Nusra Halep'ten çıkmalıdır" a gelindi ve Mısır'daki Rabia, Müslüman kardeşler, Mavi Marmara dramı bir gecede bir yana konularak ,malum israil diplomatik yakınlaşması başlatıldı.

AKP'nin hikayesi, hem bir kaç sayfaya sığmayacak kadar dolambaçlı, hem de ana hatları bir kaç paragrafta özetlenecek kadar yalındır.

1923'den yaklaşık doksan kusur yıl sonra, ayrıntılarını kabaca bahsettiğimiz darbeler ve sağcı bürokratik siyasi rejimlerin arasında geçen uzun ve yıpratıcı yıllardan sonra, artık Mustafa Kemal'in Laik, Modern kurucu değerlerinden geriye sadece sözcükler ve tarihsel hatırası kaldı, Meclis fiilen tasfiye olmuş, Türk Ordusu sünni islamcı siyasi rejimin vesayetine girmiş, Suriye savaşı bir yandan ülkeye sirayet ederken, diğer yandan cihatçı çetelere karşı ülkesini koruyan Suriye toprağını o gruplarla işgal etmiş durumdayız, demokrasi ve barışı savunan yüzlerce seçkin akademisyen meslekten ihraç edilirken, şimdi yıkılmış Kürt illerinin ezici oylarla "seçilmişleri" peşpeşe hapsi boylamakta ve meşru makamlarına devlet buyruğuyla kayyumlar atanmaktadır, elbette AKP darbe girişimini bahane ederek ilan ettiği OHAL hızıyla orada durmayacak ve kendisine muhalif, özgürlük ve demokrasi yanlısı tüm kişi ve kuruluşlara kadar elini uzatacaktı, artık İslamcıların "ya taraf olursun ya da bertaraf" zihniyeti Cumhuriyet Gazetesi'nin kapısındadır..

Hızla çürümüş ve bir şiddet/ kaos eğilimine girmiş küresel dünyada "büyük sözler" anlamını ve güçlerini kaybedeli uzun zaman oldu.  O halde temel soruya ve sonrasına odaklanalım: Peki artık büyük ölçüde kaybedilen Cumhuriyet ve Laiklik, olayların kendi kendini örmesiyle yeniden kazanılabilir mi? Zannetmiyoruz, ülkenin kaderi, hızla kendisini ören bir ekonomik kriz ve bir bölge savaşının eşiğine kadar gelmiştir, bundan böyle fiilen susturulmuş, paralize edilmiş partilerden medet ummak yerine, Mustafa Kemal'in kurucu değerlerinden ilham alan, ama onu gerçek bir halk demokrasisine taşıyacak "Yeni bir Sosyalist Cumhuriyet" için herkesin onun bir neferi olması gerekir, aksi taktirde şahit olacağımız bir felaketler dönemidir..

02.11.2016

(1) Gezi isyanı hakkında daha önce yazdığım bir makale burada bulunuyor  http://dikine.blogspot.de/2014/06/serbest-bir-gezi-yazs.html
(2) Mustafa Kemal'in amaçları konusunda Türkiye tarihçileri de bu kanıdadır, Feroz Ahmad, "Bir Kimlik Peşinde Türkiye" Bilgi Ünv. Yayınları
(3) Kuruluş yıllarından sonra halkçılığın sınıf mücadelesini gizleyen bir söylem olması ve devletçiliğin "devletçi bir kapitalizmin" ötesinde devletin kutsanması olabileceği hususları bu yazının kapsamı dışındadır.
(4) Tamamen dini karaktere bürünen "İmam Hatip Okulları" Menderes Hükümeti döneminde açılmış ve ülke çapında yaygınlaştırılmıştır
(5) Emevi İslam anlayışı, Peygamber Muhammed'in eşitlikçi geleneğine karşı servet, baskı, sefahat ve ötekileştirme politikası izlemek anlamına gelmektedir.