Kurban Kültü ve Arkaik Anlamları üzerine

0 yorum
Göktuğ Halis

Kendini Yahudi-Hıristiyan dizgesinin bir parçası olarak tanımlayan İslam geleneğinde Kurban, imanın temel koşullarından biri olarak kabul edildi.

Kurban ritüelinde İslam geleneği kendini modern tek tanrılı dinlerin kurucu-mitsel atası İbrahim’e dayanan bir söylence-mite dayandırdı. Bu öykünün kökenleri Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin-Yaratılış- bölümüne dek uzanmaktadır. Çokları için tanıdıktır:

Söz konusu anlatıda, yaşamının bu aşamasına dek  "samimi bir imanla" Rab'be bağlılığını ispat etmiş olan İbrahim’in sınamaya tabi tutulduğunu anlarız.  Rab, İbrahim'i sınamak ister; oğlu İshak "Moab diyarında kendisine kurban verilmelidir.

Gerçekten de İbrahim, Rab'bın emrini sorgulamadan yerine getirir. Yanında hizmetçileri ve oğlu İshak olduğu halde Moab'a yönelir. İsa'nın, ölümüne sebep olacak haçı sırtında taşıması gibi İshak da, kurbanın Tanrı'ya adanan kısımlarını yakma işine yarayan "odunlarını" sırtında taşımaktadır.

Mit, İbrahim’in oğlu İshak, Rab'be tam kurban verileceği sırada göksel bir müdahalenin yaşandığını aktarır. Gökyüzünden inen bir melek onu engeller. (1)  Allah yolunda kalan tek oğlunu kurbana hazır olan bir peygamberin içten imanı, ödüllendirilmeye layıktır.

Hıristiyanlık dışında, modern tek tanrılı dinlerin kurban kültünün dayandığı bu öyküde dikkate değer birkaç mesaj bulunuyor.

Bu mesajlara geçmeden önce genel bir ilkeye değinmeliyim: Zerdüşt'ün yaşam öyküsünde de göreceğimiz gibi (2),  bir kutsal törene karşı çıkış yalnızca uygulamaya ya da kareografiye karşı çıkış değildir. Bu kalkışma simgesel bir değer taşır ve çok daha geniş bir kabulün, o ritüeli zorunlu koyan "dinin" reddedildiğini gösterir. En azından bir reform yaşandığı gerçektir.

İbrahim örneğinde bu ilke şu anlama gelir: 

İshak'ın kurban edilişi öyküsü, yalnızca İbraniler için geçerli bir "ritüelin" çağları aşan yaygınlığının kökenini açıklama gayesi taşımaz. Aynı zamanda, özellikle “Çıkış” sonrasında karşı karşıya gelinen Kenan inanışının "çocuk kurbanına" dayanan geleneksel "kutsal törenlerine" karşı bir tavır niteliği taşır (3)

Bereket ve verimlilik amaçlı kurban ritüelinin, Kenan illerinde insan, özellikle çocuk kurbanına varan aşırılıklara vardığı bugün kesin olarak bilinmektedir. Özellikle neolitik topluluklarda, mevsimsel döngülerde ya da verimlilik kaygısının yoğun olduğu sembolik tekrarlarda gerçekleştirilen insan kurbanı uygulaması Avustralya’dan Amerika kıtasına dek uzanan yaygınlığa sahiptir. Neolitik dönem inancının bu belirgin niteliği, J. Campbell’in deyimiyle medeniyetin bir katliamla başladığını gösteren mitolojilerce de doğrulanmıştı (4)

Elbette bu inanç, öldürülen kişilerin Tanrı haline geleceği-ya da öldükten sonra dirileceği-yönündeki bir başka inanç biçimiyle katmanlaşmıştır. Bu İsa’nın ölümü ve dirilişiyle ilişkili çok daha kadim bir izleğin parçasıdır.

Diğer taraftan insan kurbanı göçebe topluluklar için işlevsizdir. Bu toplulukların etkin bir nüfus kontrolü uyguladıkları biliniyor. Bu mücadele ve savaşlar içerisinde yaşayan bir kavmin duyduğu insan ihtiyacı bağlamında da işlevsiz bir uygulamadır. Elbette İbrani öğretisinde Her şeyden önce "çocuk" kurbanı, Tanrı'nın "semereli olun" ve "çoğalın" gibi otantik emirlerine de aykırılık teşkil eder (5)

İnsan ve Tanrı’yı buluşturan ritüelin unutulan anlamı: Eşitlik

Kuşkusuz İshak’ın kurbanı mitosunda geçen iki kurban biçimi -insan ya da hayvan-ne olursa olsun, bizlere bir gerçeği daha hatırlatır. Dini inancın en ilkel biçimlerine dek kurban uygulamasının izlerini sürebiliyoruz ve nerede bu ritüele rastlasak insan ile Tanrı’nın buluştuğu bir anlam dağarcığına temas etmiş oluruz.

E. Durkheim tarafından insanoğlunun ilk dini olarak betimlenen bu dinin kökeni “totem” sözcüğünün  ilk kez 1791 yılında J. Long isimli bir İngiliz tarafından K. Amerika yerlilerinden öğrenildiğini aktarır Freud (6). Kural olarak yenebilen "zararsız ya da tehlikeli olabilen bir hayvan, ender olarak da bir doğa unsuru ya da bitki” olarak tanımlanabilir. 

Türün bütün üyelerinde (örneğin hayvansa, tek bir hayvanda değil) gizli bir güç olarak totem, klanı gözeten varlık, bir nevi atadır.

Yukarıdaki tanımda geçen yenilebilirlik hususu tartışmalıdır. Zira kimi topluluklarda totem etinin yenmesi kesinlikle yasaklanır.

Uzmanlar bu çelişki hususunda kesin bir netliğe ulaşamadı. Bu kabulün toplumdan topluma farklılık gösterdiği açıktır ve bir genelleme yapabilmek oldukça zordur. Türk-Moğol geleneğinde “ata-hayvan” kurbanının bulunmadığı görüşünde olan Roux, buna karşın, kül rengi öküz ve beyaz atın kurbanı ile ilgili bilgiler karşısında şaşkınlığını gizleyemez. Ulaştığı sonuç ise tatmin edici olmaktan uzaktır: “Büyük  bir karışıklık buna yol açmış olabilir. Atlar ve öküzler, gök ve yere kurban edilir. Gök ve yer atalarla karıştırılmıştır. At ve öküzler ise atalar olduğu için ataların kurban edildiği sanılmıştır (7).

En doğru çözümlemenin şu şekilde yapılabileceği kanaatindeyim:

Totem, belli dönemler-özel günler-dışında eti yenmesi kesinlikle yasak olan-bir soy bağının ilk örneğini-ata’yı temsil etmektedir.

Yemek yiyen ve eti yenilen Tanrı sembolizmi

Totemin “yenilebilirliği” konusunda ilerledikçe tüm toplumun katıldığı kutsal ayinlerde, totem hayvanının yeme amacıyla kurban edildiğini saptamak mümkün hale gelir. Totem” dininin dinamikleri tüm toplumun katılmasının şart olduğu törenlerle söz konusu ilahın kurbanıyla ilgili varyasyonlar içerir. 

Freud’un da belirttiği gibi, totem hayvanının kanı, eti ve kemikleri çiğ olarak tüketilirken, klan üyeleri, kutsal hayvana benzer biçimde giyinir; onun gibi hareket eder. Toplumun hiçbir ferdi yeme eyleminden kaçamaz; bu törenlerin amacı, ikilidir. Hem, öldürülen hayvanın kutsallığını özümseme hem de öldürmenin sorumluluğunun reddedilişiyle ilintilidir bu durum. Yani tüm toplumun sevap ve günah ikiliğini ortaklaşa karşıladığı bir eylem olarak gözüküyor

Totem dininde kurban uygulamasına ilişkin analitik çözümlemenin bir boyutunda herhangi bir hayvanın yenebilirliği, yaşam özünün insana aktarılması anlamını içerdiğini de bu aşamada belirtmeliyiz. Uygulamada ilkel inancın, kendini bağladığı ve yaşam gücü sunduğu ilksel atanın gücünün bedene transferi gerçekleşmiş olur.

Herkesin eşit olduğu bir sosyal buluşma: Kutsal yemek kültü

Söz konusu tanım, bu haliyle “ilkel” avcıların hayvanı “baba”-soyun başlatıcısı- olarak görme eğilimi Freud’un ilk kurban olarak baba düşüncesini etkilemiş olabilir.

Bu “yemek kültürü ekseninde” insan türünün, kendi ilahıyla buluşma merasimi; onun gücünün özümsenmesi, arkadaşlığın paylaştırılması sürecidir.

Kurban yemeği sayesinde Tanrı, ona tapanların “sofra arkadaşı” olur. Roux’un aktardığı gibi  “Robertson Smith’den beri kurbanın Tanrı’nın eşlik ettiği bir yemek olduğu bilinmektedir…” Aynı kaynakta “Tanrı’ya sunulan yemek tanrıyla aynı anda yeniden Tanrının sofra arkadaşı oluruz…”  (8).

Totemizm bağlamında kurban, uzmanların da sıklıkla değerlendirdiği gibi eninde sonunda “Tanrı ile kulu”-“Ata ile onun soyundan geleni” yahut “doğanın güçlü ruhları-modern tek tanrılı dinlerde Melek inancına evrilecek güçleri-insan ile aynı sofrada buluşturan bir uygulama olarak tanımlanabilir.

Hiç kuşkusuz bu yemek-sofra-şölen gibi olguların dinler tarihindeki kutsal yeri ve bağlamıyla ilgili farklı bir konuya yönelik analizle desteklenmelidir. Ancak bu noktada şu önemli husus belirtmeliyim: Totem, açık biçimde bir topluluk temsilidir. Topluluğun, kurucu ata miti ve onun gücünün aktarımı, kelime anlamıyla tanrının katıldığı bir sofra edimi bir metafordur. Gerçek anlam ve sembollerde gizli güç, tüm topluluğun, “eşit ve hiyerarşisiz bir biçimde” aynı sofrada buluşmasını öngörmektedir.

Durkheim’in “Tanrı toplumdur” dediği, budur (9).

İsa’ya giden yol

Elbette Neolitik inanç biçimlerine giden yolda Şamanizm’in kurban uygulamalarına da tek cümle ile de olsa değinme zorunluluğumuz bulunuyor:

“Bir av töreni öncesinde, bir hastalığın tedavisinde (10), kayıp ruhun çağrılmasında ya da mevsimsel döngülerin eşiğinde, toprağın ürünlerinde verimlilik sağlamak isteyen topluluklarda kurban, doğanın güçlerini (11),  evrensel ya da lokal doğa ruhlarını insana yardımcı hale getirebilir.

Neolitik döneme özgü kurban ritüelinde anahtar kavramın “verimlilik” olduğunu belirterek ilerleyebiliriz. Yukarıda da kimi yerlerde değindiğim için şimdilik, verimliliğin sağlanması için topluluğun kurban ettiği genç insanların yeniden dirileceğine duyulan inancın asal bir yapı oluşturduğunu tekrarlamakla yetineceğim.

Yeniden dirilen Tanrı motifinin bizler için bilinen en yaygın örneği İsa’dır. Hıristiyan teolojisinde İsa’nın kendini kurban olarak sunduğunu ve tanımladığını biliyoruz. Elbette bu öyküde İsa, ilk günah temasıyla ilişkili bir karakter olarak biçimlenmektedir.

İsa, ilk günah için kendisini kurban seçerken, tüm insanlık adına küskün Baba’yla barışmanın anahtarını sağlamak üzere kendini feda edecek mitsel kahraman rolüne bürünür

Bir diğer deyişle İsa kendisini kurban olarak sunarken, artık babanın yerine geçmek arzusundan vazgeçildiğinin sözünü vermiş olur.

SONUÇ: Yitirilen anlam ve eşitlik ideali

Bu açıklamalar ışığında, modern tek tanrılı dinlerin kurban tanımının bu kurucu ilkeye yönelik ilksel tanımlardan bir kopuş ve geç dönem bozulmalarını içeren bir uzantı olduğunu söyleyebilecek noktadayız artık.

Mitsel anlatılardaki sembolizmin çözümlemesinden uzak yorumcuların, “Tanrı’nın bir sofrada oturup yemek yemesi ya da yaratıcının etinin yenmesi gibi olguları “sapkın-heretik” ya da “pagan” öğeler olarak nitelediğini biliyoruz. Elbette bu yorumların ortodoksi açısından acil bir önem taşıdığı gerçektir. Özellikle İslam gibi, geçmiş dinleri, bozulmuş, kendini de sahih olarak niteleyen bir dini ideoloji için bu tip çıkışların yaşamsal olduğunu biliyoruz. Ancak bu yorumlardaki temel hata, dinin bilinç dışı kökenlerinde yer alan kimi unsurların, dinin temel öğelerini meydana getirdiğini görmezden gelmesidir.

Doğaldır ki, İbrahim’e Lut’un yok edileceğini haber veren üç göksel varlığın inişi ve gerekse Yeni Ahit’te yer alan son yemek sahnesinde görüldüğü gibi, dini ideolojilerin zamansal evrimi, kendini arkaik anlamlardan yeterince kurtaramaz ve bilinç dışı kökenlerin varlığına işaret etmeyi sürdürür.

Bir örnek olarak İsa’nın son yemeğini verebiliriz. Arketipsel bir kaynak olarak Tanrı ile kulların yemeği olgusu, İsa’nın “son yemeği” sahnesinde başarıyla canlandırılır. İnsan türünün türediği düşünülen ilksel varlığın-ilk Ata’nın “törenler” eşliğinde yenmesini ön gören arkaik anlamla temas çok güçlüdür. İncil’in sözleri, Tanrı ile insanı aynı masada buluşturan bu gerçeklik alanının en bilindik örneklerindendir:

“Alın, bu benim bedenimdir” diyerek öğrencilerine verdi. Sonra bir kâse alıp şükretti ve bunu öğrencilerine verdi. Hepsi bundan içti. “Bu benim kanım” dedi İsa, “Birçokları uğruna akıtılan antlaşma kanıdır.” (12)

Günümüz dinlerinin, kurbanın yorumu hususunda, kendini insanlığın ilk günah yükünden arındırmak için kendini kurban eden İsa’nın anıştırdığı ilksel anlamlardan çok uzağa evirildiğini görmek mümkün.

Yeni yorum, yalnızca dini bir emir olarak hayvanların kanının akıtılmasına indirgenmiştir. Tüm ritüeller gibi, gündelik yaşamla ilişkisinin kopmuş, somut amaçsallığın yitirilmiş olduğunu görürüz. (13)  

Oysaki ilkel kültürlerde kurban, Tanrı ile insanı buluşturan bir anlam, bir eşitlik ve verimlilik ilişkisi sunmuştu.

Böylece “ilerlemecilik” ilkesinin eleştirisi için elverişli bir kaynağa daha ulaşmış oluyoruz.

25.07.2017

Notlar:

1)  Ve İbrahim elini uzattı, ve oğlunu boğazlamak için bıçağı aldı. Ve RABBİN meleği göklerden ona çağırıp dedi: İbrahim, İbrahim; ve işte ben, dedi. Ve dedi: Elini çocuğa uzatma ve ona bir şey yapma. Çünkü şimdi bildim ki sen Allah’tan korkuyorsun, ve kendi biricik oğlunu benden esirgemedin. Bkz. Tekvin 22: 10/12

2) Zerdüşt de kendi döneminde rahipler sınıfının sürdüğü yaşam tarzı ve statüsüne yönelik eleştirisine kanlı kurban törenlerini eleştirerek başlamıştı. Zerdüşt’ün eleştirisinin bir çoban olarak hayvanlarla kurduğu yakın ilişkinin beslediği sevgiden türediği yorumları fazla abartılmamalıdır. Zira kesilen etin yoksullara dağıtıldığı kurban kesimlerini desteklediğini biliyoruz. Bununla birlikte onu temel hedefi sosyal yozlaşmanın nedeni olduğunu düşündüğü din adamları sınıfıdır. İsa’dan yüzlerce yıl önce Zerdüşt, yüksek sınıfın sırtını döndüğü zengin din adamları sınıfına öfkelidir. Bir örnek için bkz. Taroparewela 29-1, s. 116.

3) Batı Samileri  kurban şenliklerinde, hala memede olan yüzlerce çocuğu Baal için ateşe atma ritüelini kuşaklar boyunca sürdürmüştü. Paralel bir yorum için bkz. ÖRS, Hayrullah s. 52.

 4) Campbell, tarımcı topluluklarda insan kurbanının yaygınlığı hususunda doyurucu açıklamalar yapmıştır. Bk. İlkel Mitoloji s.291’de: “bitki egemenliğindeki Ekvator bölgesinde gördüğümüz insan kurbanı insan kaderinin bitki dünyasındaki ölümü, çürümesi ve verimli dönüşümü ritleriyle belirlenmiştir…”

5)  İbrahim’in oğlunu kurban etmek yerine, “hayvan” kurbanına yönelişi, kavminin, yerleşik-tarımcı topluluk geleneklerini sahiplenmediği “göçebe-avcı” yaşam tarzına tabi olduğunu vurgulayan simgesel bir anlatım da olabilir. Zira hayvan kurbanı göçebe topluluklarda daha yaygın bir gelenektir.

6) FREUD, S. Totem ve Tabu. (A.T.K Çevirisi), s. 189-190.

7) ROUX. J. P. Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar s. 330.

8) Roux a.g.e. Roux s. 218.

9) “Çünkü bir toplum yalnızca, kendisini meydana getiren fertler yığınından, onların işgal ettikleri topraktan, kullandıkları şeylerden ve icra ettikleri hareketlerden değil, özellikle de onun kendisi hakkında oluşturduğu idealden meydana gelir..."s. 495... Ayrıca bk: "Tanrı toplumun mecazi bir ifadesinden başka bir şey değildir..." DURKHEIM, E. Dini Hayatın İlkel Biçimleri s. 274

10) Bir hastalığın tedavisinde kurbanın rolü hakkında bkz. KOECHEROWA, L.M. "Şaman Ayini Yeniden Yapılanma Deneyi" s.78,79,80. http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/13/1190/13750.pdf.

11) “Buriyatlarda dağların, nehirlerin, ırmakların, göllerin, ormanları vs’nin uzun zaman önce ölmüş kişilerin ruhları tarafından canlandırıldığı düşünülürdü…” alıntı için bk. Roux s. 33. Şayenlerin, büyük su kütlelerine kurban adama ritüellerini açıklayan bir mit ile ilgili olarak bkz. MARRIOTT, A-RACHLIN;Carol K. Kızılderili Mitolojisi s. 77-83. Bu öyküde bir yılana dönüşen Şayenlinin son isteğinde bahsedilir.

12) Matta: 26 ve sonrası

13) Bunun tek istisnası adak uygulamalarında halen görülmektedir. Bu bir dileği yerine getiren Tanrı’ya sunulan bir armağandır artık.


Başka bir Dünya Mümkün..!

0 yorum
Mustafa Çölkesen

Geçtiğimiz gün, facebook’da, burjuva ekonomistleri ve siyasetçilerinin, kapsamlı ve tutarlı bir “tarih tezi”nden yoksun olduklarını ve modern çağda bunun sadece Marx’ın “sınıflar” çerçevesinde ortaya koyduğu “tarihsel maddeci” bilimsel yöntemle açıklanabildiğini öne süren kısa bir yazı yazmıştık, bir dostumuz konuyla ilgili düşüncelerini yazmış.

Arkadaşımızın yorumu, internet ile birlikte global iş süreçlerinin "daha esnek, karmaşık ve grift" bir hal almasından kaynaklı bir kafakarışıklığının yanısıra, günümüzde doğudan batıya sağcı, totaliter yönetimlerin peydahlanması öncesi bir ara dönem olan “post-modernist” liberal ideolojinin izlerini taşıyor, şimdi onun yorumunun bir kaçına yakından bakalım:

“…emek, satmak ve zorunda olmak kavramları bana çok göreli, yani neyi emek olarak kabul edeceğiz, satmaktan, özellikle satmak zorunda olmaktan neyi anlayacağız..” diyor arkadaşımız..

Geçimini sağlamak için çalışmak zorunda olan herkes, bulunduğu yer (örn. fabrika, havaalanı, hastane, pastane, plaza vs), sektör, ticari unvan (işçi, uzman, görevli, avukat, doktor, müşteri temsilcisi vs.), nispi gelir düzeyinden bağımsız olarak, sosyolojik tanımıyla, “emekçi”, “işçi” kategorisinde olarak nitelendirilir, bu, antik ve feodal çağlarda emeği karşılığında ayni ödeme yapılan serflerden, ırgatlara, günümüzde sosyal hakları anayasal rejimler tarafından güvence altına alınan Batılı ülkelerin işçi sınıfına kadar değişmez bir sosyal gerçeklik ve bilimsel sınıflandırmadır.

Arkadaşımız, devamında;

“..belki ifadeyi değiştirip en basit haliyle tarih, güçlüler ile zayıflar arasındaki mücadeledir denebilir” diyor..

Peki tarih boyunca gücün aracı olan “servet” nasıl ortaya çıktı o halde?

Antik çağlarda servetin tarih sahnesinde belirmiş yüzlerce farklı savaşçı kavimin yayılmacı siyasetiyle, aslında kendileri de sınıflı toplumlar olan bir başka kavmin gerçekleştirdiği “servete el koyma” ile ele geçirildiği ortadadır, bu savaşçı/yayılmacı toplumlar, daha sonra çeşitli isimler altında birer imparatorluk haline geldiler, ancak hepsinde ortak nokta, imparatorluklarında yoğun “köle emeğini” kullanmalarıdır, toplumları uhrevi krallar, ona bağlı bir askeri-bürokratik seçkinler sınıfı ve tarımsal/ ticari burjuvazi ve halk adı altında anılan “emekçi”lerden oluşmaktadır, köle emeği, antik toplumların dikilitaş anıtlarından, daha Babil döneminde bile “köle sözleşmeleri”nden, Musevilik ve Hıristiyanlık dinlerinin uzun zaman diliminden geçerek, bir örneği yeni dünyadaki şeker plantasyonlarının “yoğun işgücü”nü karşılamak üzere Afrika’dan gemilere doldurularak getirilen siyahi kölelerle batı kolonyalizmine kadar çok uzun bir zaman dilimine yayılır,  Batılı toplumlardaki etnik nüfus ve Afrika ve Hindistan başta olmak üzere 3. Dünyadaki Batılı izler, köleci, kolonyalist birikim geçmişinin en somut örnekleridir.

Endüstri devrimine kadar dünyadaki tüm topluluklar kah istilalar yoluyla “servete el koyma” ve köle, serf emeği, kah da ekonomik literatürde “ilksel sermaye birikimi” olarak anılan, “iç pazara dayalı servet modeli” üzerinden gelişimlerini sağladılar, ancak döneminin işçi sınıfının günde 16 saatlik emeğiyle damgalı ‘Endüstri Devrimi’yle birlikte gerçekleşen devasa kapasite artışı ve sermaye birikimi burjuvazi için ulusal sınırları aşarak dünya pazarlarına da erişebilmeyi mümkün kıldı, ünlü tarihçi Eric Hobsbawn sanayi devrimi üzerine  “Endüstri ve İmparatorluk” isimli eserinde İngiliz gettolarında korkunç bir hava kirliliğinin eşlik ettiği barakalarda perişan halde yaşayan İngiliz işçi sınıfının gündelik yaşamını anlatır bize, diğer batılı sermayeler gibi İngiliz sermayesi de işte emeğe bu dramatik koşulları yaşatan kar hırsı ile hasıl olabilmiştir.

Burada Marx, diğer klasik iktisatçıların es geçtiği bir soruna odaklanmıştı, malların değeri nasıl oluşuyordu, bir malın değerini belirleyen asıl şey neydi? Uzun ve zahmetli çalışmalarından sonra Marx kendi “emek-değer teorisi”ne ulaştı, mallar ancak üretimi ve yeniden üretimi için gerekli olan “emek zaman” ile belirleniyordu, ve işçi, geçimi için emeğini satmak zorunda kalırken, üretim sürecinde kendi gereksinimini karşılayacak olandan “daha fazla değer” üretiyordu, işte sermaye sınıfı, servetini ancak emekçinin ürettiği “fazla/ artık değer”e el koymak suretiyle sürekli genişletebiliyordu, bu ise iş zamanının sürekli uzatılmasıyla “mutlak artık değer” biçimini veya teknolojinin işin içine sokulmasıyla, yani emek üretkenliğinin kesintisiz arttırılmasıyla “nispi artık değer” biçimini alıyordu, Marx, normal hayatta emeğin sıradan alışverişi olarak görülen şeyin aslında kapitalist medeniyetin doğasını gizleyen bir şey olduğunu söylüyordu, emek, hem onu satan alan sermaye tarafından sömürülüyor, hem de emek iş sürecinde parçalara ayrılarak bütüncül doğasına yabancılaşıyordu. Servetin ve uygarlığın tarihi -adeta bir sülük gibi- emeği gasbeden burjuvazinin emeğe karşı örgütlü mücadelesiydi, burjuva, emek dışındaki ana girdilerde (toprak, faiz, hammadde vs) rekabet avantajını sadece belirli sınırlar içinde sağlayabileceği için asıl tasarrufu emekte yapabiliyordu.

Marx’ın emek değer kuramı, paranın tarihi ve işlevini de açıklar, gelişmiş bir kapitalist ülkenin kalifiye emekle üretilmiş ileri teknoloji malları 3. Dünyaya ihraç edildiğinde ve 3. Dünya ülkelerinin “emek yoğun” tarımsal malları o ülkelere ihraç edildiğinde, bu takas işleminden zararlı çıkan 3. Dünya ülkeleri oluyordu, Marx buna “eşitsiz mübadele” diyordu, ve dünya ülkeleri arasındaki kalkınma farkının, büyük küresel şirketlerin (kartel ve tröstlerin) dünyaya zaman içinde hakim olabilmelerinin asıl nedeni buydu.

Marx, bir ömür alan “Kapital” isimli anıtsal eserinde kapitalist medeniyette periyodik bunalımlara neden olabilecek bir başka soruna da dikkat çekiyordu: Sermaye diyordu Marx, yeni pazarları ele geçirmek, rekabet avantajı sağlamak için üretim ölçeğini sürekli büyütmek, böylelikle sabit maliyetlerin oranını azaltarak birim maliyetlerini düşürmek zorundadır, ama bir yandan dünyada faaliyet gösteren toplam sermaye emeğin fiyatı olan ücretleri de düşük tutmak zorundadır, bu çelişki alım gücünün sürekli düşmesi ve piyasada satılamayan aşırı bir mal stoğunun kalması demek olacaktır, Marx’ın bu öngörüsü birkaç yüzyıllık kriz incelemesi yapan Rus iktisatçı Kontradief’in “dalgalar yaklaşımı” ile doğrulandı, kapitalizm dünya savaşlarına da yol açmış olan düzenli bunalım çevrimlerine sahipti.

2. dünya savaşından sonra Avrupa, arkasına uzun kolonyalist geçmişin birikmiş servetini de alarak Keynezyen ekonomi politikasının hakim olduğu bir canlanma dönemine girdi, 1970’lerin ortalarına kadar sürdü bu süreç, ancak petro-dolar krizi ve yeni bir aşırı üretim bunalımı 1980’lerin hemen başında gelişmiş dünyada neo-liberalizm adı altında yeni bir saldırı dalgasını başlattı, emekçiler on yıllar içinde o refah döneminin haklarını birer birer kaybetmeye başladılar, ABD ve Avrupa’da zaman zaman alevlenen toplu grevler işte bu saldırılara karşı emek cephesinin cevapları..

Global şirketler internet vasıtasıyla uluslararası karlarını rahatça gerçekleştirmesine rağmen, 2008’de başgösteren finans krizi hala Avrupa emekçilerini vuruyor, binlerce emekçi dünyanın en büyük endüstriyel kuruluşları, otomotiv, bankacılık sektörü tarafından kapı önüne koyuluyor, peki dünya sermayesi buna nasıl bir çözüm buldu? Rekabet için yine emeği sömürme yolunda üretim hatlarını dünyanın en ucuz emek ücretlerinin olduğu Çin ve Hindistan, Asya ülkelerine kaydırarak… Sadece global şirketler değil, ABD ve Avrupa’da büyük- orta ölçekli sanayi kuruluşları (iPhone, Xerox bile!), internetin sağladığı olanaklar nedeniyle emeğin sosyal haklarından kaçınmak üzere, Müşteri Hizmetleri benzeri operasyonları için kendi ülkeleri dışında yaşayan, Freelance çalışan kişileri tercih ediyorlar. Batılı ülkelerde bile emekçilerin hakları hızla tırpanlanırken, birikmiş para sermayenin toplandığı mali havuz reel üretim karşısında yerel pazarlarda daha yüksek kar arayan spekülatif bir kimliğe bürünmüş durumda, global şirketler rekabet süreçlerinde bir yük olarak gördükleri mavi yakalı emekçilerin rutin iş süreçlerinde yerini kademeli olarak robotların alması için “Yapay Zeka” projelerine inanılmaz büyük yatırımlar yapıyorlar, bu konuda oldukça mesafe kaydetmiş durumdalar ve bu gelişme tüm dünyadaki mavi yakalılar için büyük bir tensikat riski teşkil ediyor.


Farklı coğrafyalarda emeğin bileşen ve biçimleri dönemsel olarak değişebilir, ama değişmeyecek tek şey değeri yaratanın “emek” olduğudur, 3. dünyadan Batılı merkezlere hızlanmış göçler, kitlesel işten çıkarmalar, iflaslarla emek ordusuna katılanlar, ve eskinin işveren meslekleri Avukat ve doktorların bile bugün emeğini satmak zorunda olan meslekler haline gelmeleri de bu gerçekliğin bir parçasıdır.

Bugün dünyanın % 8’lik elit kesimlerinin tüm dünya gelirinin % 92’sini ele geçirmesi halini alan o lanetli piramit yapısı, tarih boyunca kar, gelir, devasa servet sadece Marx’ın ortaya koyduğu emeğin sömürülmesi süreci ile açıklanabilir, dünyada şimdi şahit olduğumuz savaş, kriz, belirsizlik, uluslararası gerginlikler, işid ve El-Kaide gibi cihatçı terör tehditlerinin altında hep bu “Zombi Kapitalizm”in yansımaları bulunmaktadır..

Bunlar dünyaya nüfus edebilmek, halkları, emekçi kitleleri dize getirebilmek için ekonomik faaliyetlerinde kartları yeniden dağıtan, malları, ideolojik manipülasyonları, mali operasyonları yetmediği yerlerde savaşa, silahlara başvuran o tarihsel kapitalizmden başka bir şey değildir.

Bu derin çelişkileri içeren küresel dünya elbette yeni bir gelişmedir, ancak yalnız ve umutsuz değiliz, Occupy Newyork’dan Paris Baharı’na, Gezi’den, ABD’nin çeşitli şehirlerinde küresel ekolojik yıkımı protesto eden yüzbinlere ve Toronto ve Londra’dan sonra yakınlarda G-20’ye “Başka Bir Dünya Mümkün” sloganlarıyla karşı çıkan engin kalabalıklara varıncaya değin emekçilerin de dahil olduğu “Demokratik, Özgürlükçü, Ekolojik” bir küresel itirazımız var, tarihin sonunda değiliz, yeni bir başlangıçtayız..

14.07.2017



Orhan Gökdemir için..

0 yorum
Mustafa Çölkesen

Çok gerilere gitmeyeceğim, 1980’den hemen sonra sosyalist örgütlerin bir süre irili ufaklı yapılar halinde yeniden şekillenme arayışları, bir ana kol olarak, daha sonra ÖDP’nin kuruluşuna vesile olacak uzun Kuruçeşme toplantılarıyla sonlanmıştı.

Tarihinde ilk kez oldukça farklı kesimlerden gelen sosyalist örgütler Gorbaçov’un Perestroika’sı eşliğinde birbirlerine yaklaşıp, yeni bir solun kurucu ilkelerini tartışırlarken Sovyet rejiminin aniden çöküşü o toplantılara katılan kesimlerin de afallamasına neden olmuştu, adeta bir şok yaşanıyordu ve gözler hızla nedenlerine odaklanmıştı.

O afallama evresinden sonra, bir sosyalist parti olarak ÖDP, “ademi merkeziyetçi”, “özyönetimci”, “özgürlükçü”, “savaş karşıtı” ve “ekolojik” ilkeler temelinde, adında sosyalist ibaresi olmaksızın (!) kamuoyunda ve dönemin medyasında büyük bir ilgi eşliğinde kuruldu. Belli ki Aybar’ın Türkiye İşçi Partisi’nin güleryüzlü sosyalizminden ilham almıştı ama adı “Özgürlük ve Dayanışma” olarak referansları bakımından belirsiz kalıyordu, popülist Dev-Yol geleneğinden, esinini Avrupa’dan alan çeşitli Troçkist motiflere, oradan yine Avrupa hayranı sivil toplumcu Murat Belge çevresine kadar bir teorik/organizasyon karmaşasını kapsamanın ötesine geçemedi o özgürlük.. Parti kuruldu ama, başka şeylerin yanısıra, “ademi merkeziyetçilik”le yaralıydı, bir türlü organize olamadı, umut yerini hızla dağılmalara bırakırken arkada eveleyen geveleyen liberal tuhaf akademisyen Ufuk Uras’ın manasız sırıtışı kalmıştı parti ambleminin altında..

Ayrı bir kol, bir dönem SBKP’nin ülke temsilcisi olarak yurtdışında faaliyet gösterip, Sovyet rejimi çöktüğünde tüm sosyalist kimliğini yükselen liberalizme kurban eden eski TKP’nin adını ve Stalinist dogmayı başkalarına kaptırmak istemeyen o dönemin birkaç genciydi, o dönem hayli yıpranmış ÖDP çevresini sıklıkla lanetleyerek “Gelenek” isminde bir dergiyi yıllarca çıkardılar, katı merkeziyetçi duruşlarını ve Komünist isimlerini ve solun diğer kesimleriyle aralarındaki mesafeleri korurlarsa işçi sınıfının bir şekilde kendilerini bulacağını varsayarak, yaşayan tek sosyalist ülke Küba ve diğer bazı Stalinist partilerle sözde enternasyonel bağlar kurdular, ancak solun metropollerin merkezlerinde güç toplama hatasına onlarda düştüler, kozmopolit Beyoğlu ve Kadıköy’deki meşhur merkezlerinden bir türlü işçi mahallerine uzanamadılar, rehavet içinde orada çakıldılar ve ardından tam da Türkiye Saray rejimiyle büyük dönüşümünü yaşarken miyoz bölünmelerini yaşadılar, şimdi ortada “en çok TKP benim” diyen 3 ayrı TKP var..

Bildiğimiz kadarıyla adını eski yoldaşlarına kaptırmak istemeyen şu Kemal Okuyan’ın TKP’si Gezi’nin devamı niteliğindeki Haziran Hareketi’nde yer almadı, Gezi zamanında CNN’den çıkartılan gazeteci Enver Aysever’in, metropollerin ünlü gösteri merkezlerinde laik üst sınıflara "ücretli" müzikli aykırı kumpanyasının akabinde parti çevresine intikali ile birlikte, bizim eski yazarımız Orhan Gökdemir’in de "seri üretim" halinde gündem yazıları yayınlanmaya başladı Sol Portal’da..

Gereğinden fazla yazsalar da yazanların ağzına sağlık, ancak her tercihin aynı zamanda bir sınırlanma olduğunu bilerek, TKP çevresinin CHP’nin büyük atılımı olarak nitelediğimiz Adalet Yürüyüşü karşısında bir anda sessizliğe bürünmesini paralel şekilde Orhan Gökdemir’de de gözlemlemek benim için bir sürpriz olmadı, Orhan burada da durmuyor ve Sol Haber’de CHP’nin yürüyüşünü hafife alan, onu sanki “ortada yükselen sosyalist kritik bir kütle varmış da sosyal demokrat kimlikli “Adalet” dalgası içinde yuvarlanacakmış” kaygısı içinde amatör bir ruhla kaleme alınmış paralel yazıları da paylaşmaktan kaçınmıyor..

Orhan’la çok eskilere dayanan bir ortaklığımız var; 1980’lerin ortalarında Yalçın Küçük’ün başında olduğu Toplumsal Kurtuluş dergisinin yazı işleri müdürü idi kendisi, biz ise dergi okuru ve taraftarıydık,  Yalçın Küçük’ün en verimli günleriydi ve bizde sebeplenmiştik o entelektüel kazandan, sonra ben Ernest Mandel’le tesadüfi tanışmam neticesinde Stalinist okuldan koptum, geçtiğimiz gün, yıllar önce Kürtler Üzerine Tezler kitabı ve Toplumsal Kurtuluş dergisinde Kürtlerle ilgili yazıları nedeniyle Orhan’la birlikte hapis yattıktan sonra bir anda Kuva-i Milliye savunma hattına çekilecek kadar oynak bir siyasi duruş sergileyen Yalçın Hoca’nın Adalet Yürüyüşü konusundaki canlı programını izledim, Kılıçdaroğlu’na üç aşağı beş yukarı “Gülencilikten tutunda, yürüyüş için aklı nereden aldığına” varıncaya dek siyasi iktidarla aynı acımasız eleştirileri yapan kocamış hocamız burada da durmuyor, “Kılıçdaroğlu’nun karısının orada ne işi var, onun bu işlerle alakası yoktur” diyerek edepsizce bağırıyordu, ben orada karşılanmamış iktidar hırsının hıncıyla birlikte Stalinist dogmacılığın gaddarlığına şahit oldum.. Kılıçdaroğlu’nu 70 yaşında yüzlerce kilometre yollara düşürmek zorunda bırakan o demokrasi kültüründen yoksun şu malum zihniyete ne denli benziyor değil mi? Avrupa’yı yakan Hitler’le en yakın dava arkadaşlarını ölüm ya da sürgüne gönderen Stalin’in içgüdüsel, psikolojik ortaklığı kadar benziyordur belki de..

Dikine okuyucuları biliyorlardır, Orhan artık aramızda değil, kendi isteğiyle onu şu Yalçın Küçük’ün o dogmatik, kifayetsiz, bürokratik öğrencileri arasına yollamış olduk, bizim aramızdaki- yıllar sonra asıl kalıcı olacağına inandığım- dönemini kendi yaşamının geçici bir durağı olduğunu kabul ediyorum, akıbetinin Yalçın Küçük’e benzemeyeceğini umarak aslına rücu etmesini kutluyorum, yolu açık olsun..

11.07.2017