MEZOPOTAMYA DİNİ’NE GİRİŞ

Mustafa Çölkesen

Mezopotamya dini, konunun dünya çapında 2 önemli uzmanı olan Georges Roux ve Leo Oppenheim tarafından, maalesef, “anlaşılamaz” olarak nitelenmektedir. Konuyla ilgili oldukça genel bilgilerimizin çoğu 1950’li yıllarda az sayıda tablet üzerinde çalışma yapabilen Sümer ve Asur bilimcilerinin çalışmalarına dayanmaktadır.

150 yıl öncesinde insanlık, en uzak geçmişi ve varoluş sorunları ile ilgili sadece “Kutsal Kitap” a dayanmak zorundaydı. Tevrat’ta geçen kadim kentlerin çoğu arkeolojik kazılarla tespit edilememiş ve kanıtlanamamış durumdaydı. Geçtiğimiz yüzyılın başlarında kadim atalarımız konusunda önemli bilgileri gün ışığına çıkaran amatör bir İngiliz arkeologu olan Sir Leonard Wooley oldu.

Öncelikle konuyla ilgili iki önemli soruna işaret etmek isterim: Birinci sorun Sümer dilinin dilbilim açısından hala tam olarak çözülememiş olmasıdır[1], konunun uzmanları arasında bazı kritik terimlere yönelik uzlaşmazlık mevcuttur. İkinci sorun ise, dünyanın çeşitli ülkelerine dağılmış binlerce tablet hala deşifre edilmemiş durumda olup, uzmanların sistemli çalışmalarını beklemektedir ve ayrıca farklı ülkelerin arkeoloji grupları tarafından yapılan çalışmalarda bir eşgüdüm söz konusu değildir.

Tek Tanrıcılığın vizyonuna sahip bizler için Mezopotamya dini oldukça karmaşık ve yıldırıcı ölçüde zahmetli gözükmektedir. Daha sonra hakkında konuşacağımız Babil imparatorluğu ve kentinin tanrısı Marduk’un[2] içinde yetiştiğimiz paradigma açısından içimizi rahatlatacağından eminim.

Konuyu ana hatlarıyla değerlendirmeye çalışırsak;

1. En azından erken dönemlerde Sümerlerin 3.000 civarında tanrıları olduğunu biliyoruz. Ancak zaman içinde bazı tanrılar Sümer Panteonunda ön plana çıkmaya başlıyor.  İnsan biçimli tasvir edilen bu tanrılar, kadın ve erkek tanrılardan oluşmakta ve kendi aralarında kesin bir hiyerarşiye sahiptiler. Tıpkı bir insan gibi yiyip içiyorlar, aile hayatı yaşıyorlar ve kendi aralarında ve insanoğluna karşı duygusal tepki veriyorlardı. Ancak insanlıktan farklı olarak ölümsüzdüler ve Babil yazılarından (Yüce Bilge Şiiri-Enuma Elish) anladığımız kadarıyla, insanoğlunu, kendilerinin çalışma gereksinimini ortadan kaldırmak amacıyla yaratmışlardı. Ayrıca her tanrıda ayrı bir şekilde kişiselleşen, insanoğlunda olmayan bir takım güçlere sahiptiler, bunlar bugün tam olarak anlayamadığımız, hakkında tahminde bulunduğumuz Me, Kader Tabletleri ve Melam’dı. Bu terimleri daha sonra konuşacağız.[3]

2. Mezopotamya inancına göre ilk krallıklar gökten inmişti, büyük Sümerolog Thorkild Jacobsen tarafından yayınlanan Mezopotamya kral listeleri, ilk uygarlığın Sümer panteonunun en önemli tanrılarından birisi olan Enki’nin kenti Eridu’da kurulduğunu bildiriyor. (bkz. http://www.b17.com/family/lwp/things/antediluvian_king_lists.html) Tufandan önce 5 kentte 8 kral toplam 241,200 yıl hüküm sürmüştü. Bizler için Mezopotamya dininin en ilgi çekici
özelliklerinden birisi, Tanrı’ların uygarlığı insanlara hediye etmesidir, Tevrat’ta bilginin insanlar için bir günah kaynağı olarak resmedilmesinin aksine, Mezopotamya panteonunda giderek ön plana çıkan  4-5 Tanrı’nın (Enlil, Enki, İnanna, Nanna, Utu) hikayelerinden bu tanrıların kadim insanlığın korkularından ziyade, sempatilerini kazanmış olduklarını görüyoruz. Her şeyden önce, içinde oturdukları tapınağın bulunduğu kent devleti halklarının koruyucu tanrılarıydı bunlar… Ve herhangi bir kent devletinin halkı “X tanrısının” halkı olarak anılırdı.

Sümer inançlarına göre, ilk insanın yaradılışında başka tanrı ve tanrıçalarla birlikte önemli bir payı olan Su ve bilgelik tanrısı Enki[4] (Akkad medeniyetinde Ea), uygarlık, düzen, insanoğlu ve hatta diğer tanrıların bile başı derde girdiğinde, her defasında imdada yetişen, yaşamın koruyucu bir meleği gibidir adeta... Sümer yazılarına göre İnsanoğlu’nun (veya prototipinin, Adapa) yaratılmasında annesine tavsiyelerde bulunmuş, Tufan’da Sümer Nuh’u Ziusudra’ya Tufandan kurtulma yolunu öğretmiş, Tanrıça İnanna’nın Ölüler Diyarı’ndan kurtulmasını sağlamış ve “Kur” isimli kaos güçleri ile mücadele etmiştir, dahası kazmayı bile o yaratmıştır...

Kendi döneminin tarihini derleyen, ancak eseri kayıp olduğundan hakkındaki bilgimizi ikinci elden kaynaklara borçlu olduğumuz Babil’li rahip Bel-Usur (Berosse) tarafından, çok eski zamanlarda uygarlığın denizden çıkan bir yaratık (Oannes) tarafından insanoğluna öğretilmiş olduğu dile getirilmiştir.[5] Ayrıca Enki’nin silindir mühürlerde daima içinde balıkların bulunduğu yanlarından su akan bir tipoloji olarak tarif edilmesi, ilginç bir şekilde, İsa’nın balık simgesini çağrıştırmaktadır. Uygarlık ve düzen açısından çok önemli güçleri (Me’leri) elinde tutan bu derin suların Tanrısı’nın kişiliğinin ilginç bir yönü olarak içkiye ve döllemeye olan özel düşkünlüğü de sanırım Sümer insanının bu tanrıya olan sempatisini arttıran bir faktördür.

3- Benim yorumum açısından Sümer dininin bir başka dikkat çekici özelliği yaşamın kökenine ilişkin onların kavrayışlarıdır: Günümüz dünyasının pozitif biliminin yaşamın kökenini sulara bağlamasına paralel bir şekilde, Mezopotamya’nın kültür döneminin halkı olan Sümer’lerde Tanrılar’dan gayri canlılığın kökenini sulara bağlar.[6]

Başlangıçta tanrıça Nammu (bayan arkadaşlarımız tanrıça oluşuna dikkat etsin lütfen) ile özdeşleştirilen ve ezeli ve yaratılmamış olan bir ilksel deniz (belki de kozmos) vardı.

İlksel deniz gök ve yerin birliğinden oluşan Kozmik dağı oluşturdu.

Gök (An) ve Yer’in (Ki) birleşmelerinden Sümer panteonunun en önemli tanrısı Enlil doğdu.

Enlil ise yerden göğü ayırdı ve babası An göğü ele geçirirken Enlil annesi Ki’yi ele geçirdi. Yerin hükümdarı oldu. Enlil ile annesi Ki’nin birleşmesi insanın yaradılışı ve uygarlığın kuruluşu sürecini başlattı.[7]

Burada bizler açısından ilginç ve anlaşılması zor olan Hava Tanrısı Enlil’in karanlıktan kurtulmak için önce Ay Tanrısı Nanna’ya (Sin) ve sonra ise Güneş Tanrısı Utu’ya yaşam vermesidir.

Mezopotamya’nın çalkantılı tarihinde Sümer ülkesinin yıkılmasından uzun bir süre sonra tarih sahnesinde beliren, giderek güçlenen, Hammurabi zamanında ise İmparatorluk haline gelen Babil ülkesinde ise evrenin oluşumu ve insanın yaratılışı, “kaos” güçlerine karşı Marduk’un verdiği mücadele ve nihai zaferinde ifade bulur. İnsan, yine balçık ve yenilen tanrısal varlık olan Kingu’nun kanından yaratılır. Sümer döneminde görmediğimiz “İlk Günah” ın (kökende günahkarlık) emaresi insanın kötücül bir gücün kanından yaratılması mıdır acaba ?

4- Sümer medeniyetinde Tufan-sonrası krallar, uygarlık ödülünü selefleri olan tanrı-krallardan devralmış rahip krallardı. Bazı resimlerde bu kralların prototip olarak resmedilmiş olan Tanrı’ların huzuruna çıktıklarını görüyoruz, bazı yazılardan ise Tanrı’lar için yapacakları tapınakları ve onların planlarını[8] rüyalarında gördükleri Tanrı’lardan aldıklarını biliyoruz.
Üçte biri insan ve üçte ikisi tanrı olarak betimlenen ve adının yanına Sümer’lerde sadece Tanrı’lar için kullanılan yıldız işareti konulan Gılgamış’ın haricinde, Batı Samileri olan Akkad döneminde birkaç istisna söz konusudur, tarihin bildiği ilk imparator olan Agade ülkesinin büyük kralı, her ne kadar benzer örneklerini daha sonra da gördüğümüz gibi bir efsanevi geçmişe sahip olsa da, tanrı kral payesine sahip değildi, ama torunu Naram-Sin (M.Ö 2254-2218) ve oğlu ise tarihsel kayıtlarda Tanrı-Kral olarak geçmektedir.


5- Evrensel bir güdümüz olan köken arayışımızı, doğanın acımasız gücüne dayanan kil tabletleri ile yanıtlayan tarihin bu gizemli halklarının nereden geldiği[9] hala tartışılmaktadır, Sümerlilerin dilleri ise, ölümcül Elam saldırısı ile izlerini kaybettikten sonra, uzun bir süre fethedenlerin din ve sanatında yaşadı...

Şimdi Sümer dininin en temel öğelerine daha yakından bakalım[10]:

17.06.2006



[1] Çeviri konusundaki bu belirsizlik, başka şeylerle birlikte, uygarlığın doğuşunu kozmik güçlerle ilişkilendiren bir ekolün doğmasına neden olmuştur, en önemli temsilcileri Zecharia Sitchin, Andrew Collins' dir.
[2] Tek tanrıcılık sentezinin, merkeziyetçiliğin olgunlaşması açısından Babil’de geliştiği konusunda bazı yaklaşımlar mevcuttur, ancak bu yaklaşımlar, bu türden bir sentezin tarihteki ilk imparatorluğu kuran ve erken Babil döneminin önceleyeni olan Akkad’lar döneminde neden gelişmediği konusunda sesiz kalmaktadırlar. Bilindiği gibi Akkad’lar sadece isimlerini değiştirerek Sümer panteonunun tüm tanrılarını benimsemişlerdi. 
[3] Bu terimler metnin devamında ayrıntısıyla belirtilmiştir.
[4] Şaşırtıcı bir şekilde, Enki ile ilgili başlı başına bir kitap mevcuttur: Sümerlerin Kurnaz Tanrısı Enki: Samuel Noah Kramer, Kabalcı Yayınları, 2000
[5] Bkz. Jean Bottero “Mezopotamya: Yazı, Akıl ve Tanrılar” Dost Kitapevi
[6] Bu ilginç paralelliğe Helmut Uhling’te dikkat çekmektedir: Sümerler: Tarihin Başlangıcında Bir Halk, Telos Yayınları, 2006 http://www.pandora.com.tr/urun.asp?id=135506
[7] Bakınız: Samuel Noah Kramer: Sumer Mitolojisi, Kabalcı Yayınları, 2003
[8] Örneğin, Tevrat’ta, kuracağı tapınağın arketipi ile ilgili Davud' un gördüğü rüyaya benzer bir rüyayı Lagaş’lı Gudea’da görmüştür.
[9] Bu konuda Georges Roux’un “Sümerler nereden geldiler” isimli bir makalesi mevcuttur: Eski Yakındoğu: Jean Bottero, Dost Kitapevi, 2005
[10] Bu bölüm şu eserden derlenmiştir: Mezopotamya Mitolojisi Sözlüğü: Jeremy Black-Anthony Gren, Aram Yayınları 2003 http://www.pandora.com.tr/urun.asp?id=100600

0 yorum :: MEZOPOTAMYA DİNİ’NE GİRİŞ

Yorum Gönder