Devrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Devrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sapiens'in Post-Modern Çöküşü: Yuval Noah Harari

0 yorum

Mustafa Çölkesen

Popüler kitaplar hiçbir zaman ilgimizi çekmemekle birlikte, özellikle insan ırkıyla ilgili bir incelemenin dünyada ve son yıllarda Türkiye’de “en çok satanlar” listesinden inmiyor olmasını (sadece kitapyurdu isimli sitede bile satış istatistikleri 40.000 adet olarak veriliyor) hayli dikkat çekici bulup, kitabı edinerek belirli bir sayfaya (170. sayfa) kadar okumaya koyulduk.

Öncelikle konu, bir biyolojik, toplumsal, siyasi varlık olarak insan olduğundan ve son dönemde, özellikle içinde bulunduğumuz coğrafyada “dinsel dogmacılık” yeniden zuhur ettiğinden, Harari’nin kitabında kullandığı “evrimci yöntemi” olumlu bulduğumu belirtmeliyim, Harari, daha kitabın ilk sayfalarında, insanın yeryüzü sahnesine ilk adımını atışını tasvir ederken evrimci yöntemi (bilimi) çok net bir şekilde savlıyor:

“..İnsanlar ilk olarak 2.5 milyon önce Doğu Afrika’da “Güney Maymunu” anlamına gelen Australopithecus adı verilen bir maymun cinsinden evrimleşti..” 

Harari, ilerleyen kısımlarda, bilimin son bulguları eşliğinde, yeryüzüne yayılmış çeşitli “paralel” Adem ırklarından bahseder, Homo Neandertalensis, Homo Soloensis, Homo Floresiensis v.s. Ancak “düşünmenin bedeli” başlıklı alt-bölümün son satırlarında, Homo Sapiens’in geçirdiği “düşünebilme evrimi” sayesinde besin zincirinde yukarıya sıçrama yaptığını belirtip, şunları ekliyor:

“..Daha yakın zamana kadar savanada orta halli yaratıklar olduğumuz için hala korku ve endişelerle doluyuz ve bu da bizi fazlasıyla zalim ve endişeli kılıyor. Ölümcül savaşlardan çevre felaketlerine pek çok tarihsel kötülük, bu çok hızlı gerçekleşen sıçramadan kaynaklanıyor..”

Harari, kitabının ilerleyen bölümlerinde Neolitik Devrim’in “insanlığın kazancı gibi gözüken bir kaybı olduğunu” vurgulamasına rağmen, buradaki yorumuyla sonraki ifadelerinden bir anda kopup, Homo Sapiens’in tüm tarihsel suçlarını akıl vasıtasıyla doğaya egemen olmaktan kaynaklanan bir “tedirginlik” olarak sunuyor, Harari ne kadar uzak bir tarihten bahsetmektedir bilemiyoruz, ancak yaban topluluklar hakkında son dönemlerde yapılan antropolojik çalışmalar bu toplulukların bilakis “barışçıl topluluklar” olduğuna işaret etmektedir, ancak çok sonraları, rahip-krallar, usta savaşçılar, aristokrat saraylılar, imparatorlar, surlar, hendekler, savaş tanrıları, kaleler, savaş arabaları, yerleşik hayata geçmiş ilk neolitik toplulukların olmazsa olmaz figürleri haline gelir.  Her ne kadar Harari, sonraki kısımlarda, insanın temas ettiği tüm coğrafyaların eko-sisteminde hızla bir bozulma meydana geldiğini belirtse de, çevre felaketleri bizce tarihsel değil, nispeten modern zamanlara ait bir olgudur. Avlanma ya da neolitik, eko-sistemde sınırlı değişimlere neden olan doğaya müdahale olsa bile, hala doğal araçlarla yapılan müdahalelerdir, bizce tam da (uzun zaman sonra ticarileşerek “sentetik maddeyi” keşfedecek kimya haline gelecek olan) Simyanın keşfedildiği gün Harari’nin Sapiens’i için çevre felaketlerinin o tarihsel kapısı aralanmıştır.. 

Harari’nin bilişsel devrim olarak adlandırdığı soyut düşünce mutasyonunun Sapiens’e diğer canlılarda bulunmayan muazzam bir iletişim becerisi kazandırmasını “dedikodu”yla açıklama girişimi ise, kitabın devamında da rastlayacağımız, onun yer yer spekülatif yaklaşımının bir parçası. Bize göre, kolektif hayatın zorlamasıyla ortaya çıkan, sembolik düşüncenin bir uzantısı olan dil, canlı bir organizmadır ve farklı coğrafyalardaki insan topluluklarında, zaman içinde karmaşıklaşan gereksinimler ve organizasyonlara paralel olarak, özgün kalıplarını korumak suretiyle dallanıp budaklanarak hala evrimini sürdürmektedir. Bizim merak ya da iletişim edimlerinden birisi olarak gördüğümüz Harari’nin “dedikodusu”nun hangi yeni gereksinimlere neden olup, dilde bir zenginleşmeye yolaçtığı ise bu bağlamda belirsizdir.

İnsanın hikayesini evrimsel bir bakış açısıyla çözümlemeye çalışan Harari, büyük dönüşümlerden bahsederken bildik spekülatif tutumunu sürdürüyor, insan topluklarının ortak mitler olmadan sosyal organizasyonları gerçekleştiremeyeceğini belirten Harari, konu Fransız devrimine geldiğinde ise şu yorumu yapıyor:

“..Mitler uygun koşullarda hızlı bir şekilde değişebilir, 1789’da Fransız nüfusu neredeyse bir gecede  kralların tanrısal gücü mitine inanmayı bırakıp, halkın egemenliği mitine inanmaya başladı..”

Tüm devrimler, tarihlerindeki birikimlerin, atılımlar ve gerilemelerin, devlet zoruyla halkın bilinçaltına bastırdığı arzularının patlamalı sonuçlarıdır, Fransız devriminde halkın bir gecede kralların tanrısal gücü mitine inanmayı bırakması Harari’nin kendi spekülatif mitidir, feodal dönem Avrupa’sında köylü, halk isyanlarının yüzlerce yıla yayılan bir tarihi vardır, 10. yy’daki Fransa’daki büyük ayaklanmayı 1325 Flanders, 1358 kuzey Fransa ve 1381 İngiliz köylü ayaklanması izler, Almanya’da protestan reformu, Luthercilik, 1525 büyük köylü isyanı, Calvinci hareketler Fransa’daki devrime varan yolun o uzun zigzaglı basamaklarıdır.

Daha sonra, Harari’nin, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ni evrimci biyolojinin mihenk taşında sınayan tuhaf yorumlarına şahit olmaktayız, Harari “evrimde bir amaç yoktur, evrim, duygulara, hakkaniyete, özgürlük arayışına bakmaz, insan, evrimin bu körü körüne işleyişinin çaresiz bir nesnesidir..” savlarıyla soyut düşünme becerisine sahip, doğa karşısında zaferini ilan etmiş Sapiens’in ihtiyaçlar hiyerarşisinin bir parçası olan “psikolojik boyutunu” görmezlikten görmektedir, oysa yazılı tarihten beri tüm kadim toplulukların mitlerinde bir “kahramanlık”, fedakarlık öyküsüne, mutlu ve uyumlu kolektif bir hayata, toplumlara huzur getirmiş, “adaleti” tesis etmiş peygamberi kişiliklere yapılan göndermelere, kitabelere, dağlara taşlara kazınmış çeşitli destanlara rastlarız. Evrimci biyolojinin sınırlı kalıplarına işlevinin ötesinde bir otorite atfetmek, doğadaki salt içgüdüsel “orman yasası”nı insan hayatına yansıtmak, güçlülerin toplumun geride kalanlarını ezmek suretiyle hiyerarşik, zorba tarihsel iktidarlarının yanı sıra faşizmin ana argümanı olan “daha üstün insan ırkları” tezini de meşrulaştırma tehlikesini içerir.

Harari, eşitlik konusunda kendisine gelebilecek eleştirileri farkedip, hızlı bir manevrayla “benim buna bir itirazım yok, benim de “hayali düzenle” kastettiğim bu..”, “önce davaya inanmamız lazım ki etkin işbirliği yapalım” diyor, biz Harari’nin yukarıdaki kafa karışıklığının yanı sıra, “hayali düzenle” maddi tarihe yeni bir muğlaklık eklediğine inanıyoruz. Evet, Harari’ninde savladığı gibi, bugüne kadarki tarihimizde adalet yoktur, ama eğer “adalet” çağrısı binlerce yıldır tarihte çeşitli biçimlerde yankılanıyorsa, o insanlığın somut bir “toplumsal denge”, “güvenlik gereksinimi” olarak hayali filan değil, nesnel bir gerçekliktir. İhtiyaçlar tarihsel, toplumsal evrimin motorudur, evrimin asıl önceliği “canlının hayatta kalması” ve nesillerinin bekası ise, şimdi modern dünyada dahi tanık olduğumuz eksik tüketim, tarımsal kriz, 3.dünyada işsizlik oranının büyümesi, salgın hastalıklar; taşeronculuk, uzun çalışma süreleri, evsizlik, sağlık hizmetindeki yetersizlik, intiharlar, çocuk ölümleri v.b hep insan yaşamını tehdit eden risklerdir, bunlar yerel ve küresel eşitsizlik üreten bir ekonomik model olan kapitalizmin sonuçlarıdır, halkların insan gibi yaşama hakları için verecekleri mücadelenin “hayali bir düzenle” alakası nedir?

Harari insanlığın hikayesi konusunda tarifler geliştirmeye çalışmakta, ancak dünya düzeninin nedenleri konusunda tatmin edici bir açıklama geliştirememektedir, onun kavramsal dünyasında bir maddi dünya sistemi olarak meta ekonomisi, kör piyasa, yabancılaşma, tekelcileşme, finansal spekülasyon, dünya kaynaklarının % 7’lik zümre çıkarlarına tabi olması, yıkıcı rekabet, silahlanma yarışı, ekolojik tahribat, 3. Dünyadan göç, artan nevrozlar, ekonomik krizler, emperyalizm ve dünya savaşı olasılığı bulunmuyor, nedenler anlaşılmadığında ise bulunduğumuz yer bir karmaşa ve spekülasyon alanıdır:

dünyanın dört bir yanındaki insanlar Fransız devriminden bu yana eşitlik ve bireysel özgürlüğü temel değerler olarak görmeye başladılar, ki bu iki değer bile aslında birbiriyle çelişir, eşitlik ancak daha iyi durumdakilerin özgürlüklerini kısıtlayarak gerçekleştirilebilir. Her bireyin tamamen istediği gibi davranabileceğinin güvencesini vermek kaçınılmaz olarak eşitliğe zarar verecektir. Buna bağlı olarak 1789’dan beri tüm dünyanın siyasi tarihi bu çelişkiyi giderme çabaları olarak görülebilir..”

Harari, bu liberal esintileri, büyük bir aymazlıkla, Bill Gates’in, Warren Buffet’ın, Papa’nın, Türkiye’den Koç grubunun kapitalizme itirazlarını dile getirdikleri, onun reforme edilmesi zamanının geldiğini vurguladıkları dönemden birkaç yıl önce yazıyor.. Bir sosyalist olarak biz ise, dünya halklarının refahı ve insanca yaşama hakkını, dünya gelirinin % 93’ünün üzerine çökmüş dünya burjuvazisinin özgürlüğünü kısıtlamak uğruna almak istediğimizi söylemekle yetinelim.

Harari’nin kitabını, neden hep olduğu üzere roman, fantastik kurgu ya da başka türden bir kitap değil de insanın tarihini anlatan bir kitap “best seller” haline geldi diye düşünürken edinip, okumaya başlamıştık, eserde ilerlerken post-modernist bir vizyonun imalarını hissetmeye başlamıştık, hatta bazen yazarın, Matrix, Game of Thrones ya da adını bilmediğimiz post-modern Hollywood kurgularından da esinlenmiş olabileceğini de düşünmüştük, kitap zaman zaman bir tarih eseri vizyonunu yitirip adeta bir “kişisel gelişim kitabı” edasına bürünüyordu, dünya tarihi konusunda tarihsel maddeci vizyonu benimsemediğini anladığımız yazarın eserini liberal ideolojinin savunusunu yaparak bitireceğini tahmin ediyorduk, ancak tesadüfen baktığımız aşağıdaki satırlarda Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezine nispet yaparcasına tespitler görüyoruz, bizce asıl tarihin sonu, yani “Sapiens’in Post-Modern Çöküşü” işte budur:

“.. Tek bir anlamlı tarihsel gelişme vardır. Bugün nihayet mutluluğun sırrının biyokimya sistemimizde olduğunu anladığımıza göre, zamanımızı politika ve sosyal reformlarla, siyasi mücadele ve ideolojilerle ilgilenmekle geçirmeyi bırakıp, bizi gerçekten mutlu eden tek şeye odaklanabiliriz: Biyokimyamızı manipüle etmek. Eğer beyin kimyamızı anlamak ve uygun tedavileri geliştirmek için milyarlar harcarsak, insanların her zamankinden daha mutlu olmalarını sağlayabiliriz, böylelikle devrimlere de ihtiyacımız kalmaz..”

 22.10.2018  

Bir Enternasyonalistin İflası- Sungur Savran

0 yorum

Mustafa Çölkesen

Eski 1402’lik öğretim görevlisi, marksist iktisatçı Sungur Savran, onyıllar önce, 1980’lerin sonlarına doğru Ernest Mandel’le tanışmamızın hemen akabinde, biri akademik, diğeri politik 2 dergi vasıtasıyla tanıdığımız bir troçkist büyüğümüzdür, o dergilerden birisi olan, belki de Türkiye solunun en önemli teorik dergisi olarak anabileceğimiz “Sınıf Bilinci”ni, yayın hayatına son verdiği dönemin bir süre öncesine kadar zaman zaman takip ettik, Ortodoks marksizmle göbek bağımızı kesmeye çalıştığımız 90’lı yılların sonu itibariyle o çevreye olan ilgimizde azalmış oldu, daha sonra bir vesileyle “Devrimci İşçi Partisi” adı altında bir oluşum haline geldiklerini ve Gerçek Gazetesi ismiyle internet sayfalarının bulunduğunu öğrendik, Türkiye solunun yeni yönelimlerinden haberdar olmak üzere zaman zaman sayfalarını izlemekteyiz.

Sungur Savran, sayfasındaki son yazısında, Birgün gazetesine yazdığı bir makaleye gelen 2 ayrı eleştiriye cevap veriyor, biz Birgün gazetesine yazdığı makaleye ulaşamadık, ancak Savran’ın söylemek istediklerini eleştirilere verdiği cevaptan çıkarmaya çalışıyoruz, kaldı ki Savran, cevap yazısının hemen başında, Leon Troçki’nin bir makalesine yaptığı atıf ve vurguyla söylemek istediklerinin özünü net bir biçimde ortaya koyuyor: “Bu dönem milliyetçi, İslamcı dalganın kabardığı bir dönem ve biz emekçilerle aynı dili konuşamıyor, onların ana hassasiyetlerini anlamıyor ve o nedenle onları saflarımıza katmakta zorlanıyoruz, kendimize – Troçki’nin belirttiği gibi- yine Lenin’i örnek alalım, o aynı zamanda ulusal(cı) birisiydi, o halde bizim de ulusal, yerel olana dönmemiz lazım.."

Bir polemik uzmanı olan Savran elbette bizim özetlediğimiz kavramları kullanarak konuşmuyor, konuyu daha üst bir politik kavram olarak “emekçi halkın anti-emperyalist duyarlılıkları” olarak itinayla yuvarlıyor, biz Kurtuluş Savaşı’ndaki fiziksel işgal dışında emekçi halkın anti-emperyalist duyarlılıklarına bu zamana kadar hiç şahit olmadık, bazı küçük politik gruplar olarak örgütlenmiş sendikal hareketlerin cılız seslerinin dışında, kendiliğinden İncirlik Üssü’nün kapatılması, bankaların millileştirilmesi, telekomünikasyon, teknoloji benzeri ulusal stratejik sektörlerin tamamen milli hale getirilmesi, özelleştirmeler v.b hassasiyetlerin mevcut olduğunu da hiç zannetmiyoruz. Bunlar ancak --dünya konjonktüründeki gelişmelere de bağlı olarak- sosyalist çevrelerin uzun soluklu çabalarıyla ortaya çıkarılmaya çalışılabilecek hassasiyetler olabilir.

Büyük Laik ve Modern dönüşümden, Cumhuriyet’in kuruluşundan uzun yıllar sonra toplumsal hayatın önemli bir kısmı dinsel/milliyetçi bir söylemle ele geçirilmiş, özellikle de emekçi kitleler bu akım tarafından fethedilmişken, tüm siyasi hayatını enternasyonalist gelenek içinde geçirmiş, hatip bir marksistin kariyerinin son yıllarında bir anda “yerlileşmeyi” hatırlaması bize örtülü bir “iflas beyanı” gibi gözükmektedir, Savran, bu yeni söylemini toplumsal hayata hızla nüfuz eden teknolojik devrimin dünya halklarını tarihte olmayacak denli "evrensel" hale getirdiği, ulus-devletlerin ise giderek tarihin antik surları gibi bu globalleşme eğilimine set çekmeye çalıştığı, küresel kriz ve radikal İslamcı grupların şiddet eylemleri nedeniyle Batı ülkelerinde de milliyetçi akımların büyüme eğiliminde olduğu, Ortadoğu’nun dinsel/mezhepçi bir boğazlaşma batağı içerisinde olduğu korkunç bir dünya panoraması ortamında dillendirmektedir. Savran, dünyanın, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, Laik-Modern Dünya ile dinsel/milliyetçi/mezhepçi yönelimler arasında bölünmüş olduğu gerçekliğini görmezlikten gelmekte ya da bir nedenle görememektedir.

Anti-emperyalizm konusunda çok uzağa bakmamıza da gerek yok, Gezi protestolarında sokaktaki laik, Kemalistler ellerinde Türk bayraklarının yanısıra, yıllar içinde anti-emperyalizmin sembolü olarak anılan Deniz Gezmiş’in posterlerini de taşımışlardır, Savran’ın şimdiki “yerlileşme projesi” için Deniz Gezmiş’in yanına örneğin Kurtuluş savaşından MHP’lilerin yücelttiği Topal Osman gibi bir figürde mi eklemeliydi gençler?

Savran’ın bu yaklaşımı bize çaresiz bir hastalığa yakalanmış bir kişinin devayı eskilerin tabiriyle “koca karı ilaçlarında”, üfürükçü hocalarda araması gibi gözükmektedir, dünya gerçeğini sadece Rus tarihinde olup bitenler üzerinden anlamayı düstur bellemiş Ortodoks birisi yeni yönelimine illaki putlaştırdığı liderlerinin (Troçki) bir söylevinden gerekçe bulacaktır.

Kaldı ki Sungur Savran’ın kafa karışıklığı sadece bu son yazısı değildir, birkaç ay önce dünyadaki demokratik sokak hareketlerini ele alan bir yazısında, 15 Temmuz’da şu hayli ilginç (!) darbe girişiminde sokağa çıkan siyasal islamcı kesimleri de o demokratik hareketlerin bir parçası olarak saymıştır. Burada, hocası Ernest Mandel’in de, yine hayatının son dönemlerinde en büyük siyasi gafının, yozlaşmış işçi devletlerinde Perestroika’yla Rus devrimini tamamen yıkmak üzere sokağa çıkan kitleleri alkışlaması olduğunu hatırlatalım.

Sosyalizm yüzlerce yıllık bilim ve aydınlanma atılımının evrensel bir çocuğudur, tam da bu nedenle “Evrensellik”, “Adalet”, “Laiklik”, “Eşitlik” çağrısı onun olmazsa olmazlarıdır, emekçilerin dünya tarihininin büyük gelgit dalgaları içerisinde dinsel/etnik/mezhepçi eğilimleri hızla benimsemesi karşısında sosyalistlerin “onları kazanabilmek adına” onlarla ağız birliği yapması insanlığın bölünmüşlüğüne el vermekten başka bir anlam ifade etmemektedir.

Ağabeyini sosyalist mücadele içinde yitirmiş, kendisi bir ömrü sosyalist mücadeleye adamış, hatip bir marksistin- bizim yıllar önce Evrensel Kişiler Çağı’nın açılmakta olduğunu ilan ettiğimiz bir küresel geçiş döneminde- günün birinde adından bile huylandığımız Doğu Perinçek söylemlerine yarım ağızla bile olsa yaklaşması ne büyük bir talihsizliktir?

09.09.2018

Aydınlanmadan Bağnazlığa: Orhan Gökdemir’e Açık Mektup..!

0 yorum
Mustafa Çölkesen

Dünyanın hali gereği, koca bir ülkede yaşasanız bile, sosyalistler bir bakıma aynı mahallenin çocukları gibidir, tıpkı onlar gibi, geçtiğiniz sokakları, mekanları değiştirseniz bile, günün birinde bir anda yüzyüze gelmekten kaçamazsınız.. O halde, pek istekli olmasanız bile, “akacak kan damarda durmaz” misali, bir hesaplaşma da kaçınılmazdır.

Daha önce hakkında bir veda yazısı yazdığımız eski yazarımız Orhan Gökdemir, yakınlarda, Gezi döneminden bu yana haklarında bilgi sahibi olduğumuz sıra dışı bir hareket olan Anti-Kapitalist Müslümanlar hakkında “kibirli bir eleştiri” yazısı kaleme aldı, bütünü itibariyle yazı, anti-kapitalist müslümanların çıkış noktasını ve ilham kaynağı olan figürleri ayrıntılı bir şekilde tasvir ediyordu, buraya kadar bir itirazımız yok, hatta Gökdemir, makalesinde, anti-kapitalist islami hareketin ideolojik dayanaklarını, o satırları ilk kez okuyan bir sosyalistin şaşıracağı, hatta etkisinde kalabileceği kadar tarafsız yansıtmıştı:

Ali Şeriati’nin islam geleneği içindeki devrimci duruşunu tarif ederken Orhan Gökdemir şunları yazıyordu: “Arkasında bıraktığı inanca göre Muhammed yalnızca bir din değil, aynı zamanda sınıfsız ütopyaya doğru sürekli bir devrim yaşayan dinamik bir toplum kurmak için gönderilmişti. İmam Ali’nin ilk halifelere karşı çıkmasının nedeni, onların otoriteyi gasp etmelerinin yanı sıra, kodamanlarla uzlaşarak asıl davalarını satmalarıydı. Öyleyse aydınlara düşen görev devrimci İslam’ın temel niteliğini yeniden keşfetmek ve diriltmekti…” (1)

Buradaki objektif tasvirine karşılık, yazının hemen devamında, kapitalizmin bu anlayışı pazar ilişkileriyle silip süpürdüğünü ve değerli ilahiyatçı İhsan Eliaçık’ın, Ayetullah’ın Türkiye versiyonu, vekil Eren Erdem’in ise Ali Şeriati’nin bir tür enkarnesi olduğunu söyleyerek “sizin tuttuğunuz yol, yol değildir..” diyecek kadar şımarık bir hadsizlikten, karşılıksız bir kibirden kendini alamıyor yazar.

Peki Orhan Gökdemir o eleştirdiği kesimi hangi saflara davet ediyor ya da yazar sosyalist gelenek içinde hangi siyasi anlayışı temsil ediyor? İşte burası, bize göre, aslında yazarınen savunmasız olduğu” yer, ve zaten yazar, sosyalizm gibi bir “üst başlıkla” sözü  de yuvarlıyor orada..

Orhan Gökdemir, Anti-kapitalist Müslümanlara “sizin savunduğunuz değerler piyasa koşulları altında sonunda yozlaşmaya, şimdiki Emevi islam anlayışına mahkumdur” derken, bir süre önce şemsiyesi altına girdiği TKP’nin dünya çapında, fiilen, yozlaşarak yıkılmış bir despot rejimin, Stalinist Sovyet bürokrasisinin ideolojik enkarnesi olduğunu unutuyor, unutturmak istiyor. Kaldıki, eğer Gökdemir dünya tarihini objektif bir şekilde kavramış olabilseydi, haklarında eleştiri yazısı yazdığı Anti-Kapitalist Müslümanlara varıncaya dek, şimdi şahit olduğumuz her türden siyasi islam dalgasının bir zamanlar sosyalizm etiketi taşımış, ama hızla kendi ideolojisine ihanet etmiş bir ucube rejim olan Sovyet bürokrasisinin çökmesinden kaynaklanan ideolojik, manevi boşlukta yeşerdiğini de akledebilirdi...

Peki asıl olarak bu çağrı kimedir? Lenin’den hemen sonra onun en yakın mücadele arkadaşlarını, SBKP’nin Merkez Komitesi’nin yarısından fazlasını kurbanlıklar gibi boğazlayan ya da Sibirya’da ölüm sürgününe yollayan, köylülerin elinden silah zoruyla zulmederek toprak alan, “burjuva ve proleter dogmasıyla” halkın en temel hak ve özgürlüklerini, bilimi, felsefeyi, sanatı, sol muhalefeti kısıtlayan, ülkenin tüm yaratıcı enerjisini bir yasaklar, devlet fetişizmi ve istihbarat takipleriyle boğan, yukarıdan aşağıya örgütlenmiş bir bürokratik komuta ekonomisi ve ayrıcalıklı sınıfların (Nomenklatura) gözetiminde dev bir karaborsa piyasasının eşlik ettiği korkunç bir kıtlık dünyası oluşturan, 3. Enternasyoneli kapatıp, “tek ülkede sosyalizm” doktriniyle kendi ideolojik memuru haline getirdiği ülkeleri topla, tankla, işgalle hükmetmeye çalışan  o milliyetçi, asker üniformalı diktatörlüğe mi?

Orhan Gökdemir, kendince çıkmaz sokak olarak nitelendirdiği Anti-Kapitalist Müslümanları, tüm insanlığın başka bir dünya özlemini yıkmış olan, ideolojik taraftarı olduğu işte bu Stalinist diktatörlüğe çağırmaktadır.

Hikayeyi birde 20. yüzyılın tarihi konusunda bir başyapıt, eşsiz bir eser kaleme almış ünlü Marksist tarihçi Eric Hobsbawm’ın kendi sözlerinden dinleyelim:

“..SSCB’nin bu dönemi ardından gelen Demir Çağı’na hükmeden Stalin, denebilir ki benzersiz, vahşi, acımasız ve hiçbir şeyden çekinmeyen, olağanüstü bir otokrattı. Pek az adam bu kadar yaygın bir terörü tek başına yönlendirmiştir..” (2).

“..Bu noktada sistem, Stalin’in yönetimi altında bir otokrasi, yurttaşlarının hayat ve düşüncelerinin bütün yönleri üzerinde tam bir denetim kurmaya çalışan, onların bütün varlıklarını, yüksek otorite tarafından tanımlanan ve belirlenen hedeflere mümkün olduğu kadar tabi kılan bir sistem haline geldi. Marx ve Engels’in tasarladıkları kesinlikle bu değildi..” (3).

Özetle, yanlış yerde duranın ötekileri “yanlış yerde duruyorsunuz buraya gelin..” diyerek başka bir Muaviye, monarşi rejimine çağırdığı bir saçmalıktır bu (4), (5).

Kaldı ki, Gezi’den beri tüm muhalif girişimlerin içinde yer almış, islami kesimden de olsa ideolojik hatlarını, sosyalizmin dinsel bir ifadesi olan “Mülk Allah’ındır” diyerek,  iktidar, servet ve kapitalizm eleştirisi üzerine kurmuş, dinsel reformcu bir tevhid anlayışına bu bağnaz önyargının gerekçesi nedir?

Bilim yaşlanmayı insan vücudunda zihinsel ve biyolojik süreçlerin tersine çalışması olarak kabul eder, yaşlanmayla birlikte özgür zihinden daha dogmatik bir dünya algısına geçiş tipiktir, Orhan Gökdemir, siyasi bağnazlık yerine, aydın zihinlerin büyük fazileti olan “eleştiri silahını” önce kendisine ve hicret ettiği, bir despotun Türkiye’deki ideolojik enkarnesi TKP çevresine çevirmelidir, yoksa daha öncede söylediğimiz gibi (6), akıbeti, bir siyasi iflas olan hocası Yalçın Küçük ya da yıkıntılarından şimdiki dinci, mezhepçi, ırkçı gericiliğin hortladığı çökmüş Sovyet rejimi gibidir..

03.09.2017


Notlar:


(2) Eric Hobsbawm, Kısa 20.Yüzyıl, 1914 - 1991 Aşırılıklar Çağı, Sarmal Yayınevi, 1996, sayfa 439.

(3) Eric Hobsbawm, Kısa 20.Yüzyıl, 1914 - 1991 Aşırılıklar Çağı, Sarmal Yayınevi, 1996, sayfa 446.

(4) Sözcükler insanı sınırlar, daha geniş anlamları gizler ve siyaset, iktidar hırsı adına bazı gerçeklerin perdelenmesidir, Stalin’in bir gerici otokrat olduğunu Orhan Gökdemir’in bizzat kendisinden duymuştuk, ama siyasi sorumlulukları gereği (!) bu konudan ulu orta bahsetmeyecektir.

(5) Rusya’da Stalinist diktatörlük konusunda çok geniş bir kaynakça var, dileyen şu ayrıntılı online kaynağa da bakabilir: http://www.gunzileli.com/2009/12/25/bitmeyen-tarih-ersen-olgac/

(6) Dikine’den ayrılmasını müteakip Gökdemir için şu yazıyı kaleme almıştık: http://dikine.blogspot.ca/2017/07/orhan-gokdemir-icin.html




          

Gezi'den sonra !

0 yorum
Mustafa Çölkesen

Bu yazı, tamamıyla, gündemin çok hızlı aktığı Türkiye'de halen sessizliklerini bozmadan izleyici konumlarını sürdüren toplumsal muhalefet için gelişmeleri tarihsel bağlamına oturtmak amacını taşıyor.

Yazımıza "Türkiye demokrasi tarihinde bir milat olan" Gezi eylemleriyle (1) başlamak uygun olabilir, Gezi eylemleri, sadece bir kamusal alanın müdafaası değil, ama aynı zamanda, Mustafa Kemal'in Laik, Batılı, Modern bir ülke idealine (2) rağmen, Türkiye siyasi tarihinin askeri darbeler ve sermaye yanlısı, baskıcı bürokratik sağ iktidarlar arasında peşpeşe paylaşılmasının uzun tarihsel yıkımlarına ve siyasi yabancılaşmasına karşı da halkın kendiliğinden bir isyanı idi, 1980 faşist darbesinden sonra ekonomik rejim, ulusal öncelikleri umarsamayan, Kar'ı tanrısı yapmış sermaye güçlerinin eline teslim edilirken, el altından islamcılık enjekte edilen siyasi rejim, halkçılık/kamu çıkarlarından hızla uzaklaşıp, adeta toplumun erişemeyeceği bir bürokratik kast seviyesine yükselmişti, buna, artan kentleşmeyle birlikte, toplum/kamu bağlarının hızla erimesi ve bireyin siyasi/ekonomik/toplumsal yalnızlaşması da eşlik ediyordu, ama Türkiye'nin Laik, Demokrat, devrimci yarısı, faaliyetine "Yeni Türkiye" diye başlayıp, oradan islamizasyon tonunu kademeli olarak arttırarak, muhalefete karşı son derece sert bir üslup geliştiren dönemin Başbakanına olan tepkiler üzerinden Gezi Parkı eylemini yurt çapında protestolara yaygınlaştıracak kadar birleşebilmişti.

Türkiye, geleneksel, muhafazakar bir toplumdu, çünkü hem tarihinde binlerce yıllık bir islamcı-Doğu despotu rejimin izini taşıyordu, hem de Batı'daki gibi sanayi devrimi neticesinde köyler yerlerini hızla şehirlere bırakmamıştı, İstanbul başta ülkenin 4 büyük metropolünde bile, nüfusun çoğunluğunu, köylerinden bağlarını tam koparmamış, işçi, geçici işçi, hizmetli vb alt-gelir grupları oluşturuyordu. Kapitalizmin ortaya çıkardığı sınıf yapısı, toplumu sosyolojik olarak kutuplaştıran Çan eğrisi modelinden başka bir alternatif sunmuyor, dünya çapında emperyalist, küresel güç olamamış kapitalizmde, orta ve yüksek gelir grubundan Laik ve modernler, en büyük şehirlerde bile ancak bir azınlık olabiliyordu.

Peki toplumun en alt ve eğitimsiz kesimlerinin, toplumda sayısal bir çoğunluk oluşturarak, seçimler vasıtasıyla Laik ve Modern bir siyasi rejimi eski islamcı köklerine restore edebileceği Mustafa Kemal'in aklından geçmişmiydi, bunu bilemiyoruz, Mustafa Kemal bambaşka tarihsel koşullar altında yaşamıştı, dışarıda emperyal rejimini sağlamlaştırarak, talan ettikleri 3. dünyanın varlığını kendi sınıfları ile paylaşıp göreceli bir demokratik düzen kuran Batı'ya Jön Türklerin hayranlığını referans almıştı, ancak kurucu ilkelerindeki "Halkçılık" ve "Devletçilik" (3) in, kurmak istediği modern toplumda, geleceğin kapitalistlerine karşı yoksulların korumasını üstlenecek, gelir paylaşımını da düzenleyecek ilkelere sahip bir devlete atıfta bulunduğu varsayılabilir, önemli bir coğrafyada 700 yıllık bir doğu skolastisizmi hikayesi olan Osmanlı'nın yıkıntılarından Laik ve Modern bir devletin kuruluşunun son derece zor, savaş ve mahrumiyet koşulları altında gerçekleştiği unutulmamalıdır. Mustafa Kemal bir siyasi mimar ve dönüştürücüdür, ülkenin temellerini atmış, kaba gövdesini oluşturmuş ve ardıllarına sonraki adımları konusunda apaçık yol gösterici ilkeler bırakmıştır.

Kapitalizm sadece bir zümreyi zengin eder, ama bir bütün olarak ülkenin, toplumun zenginliğini hedefleyen bir lider, ekonomisini, ulusal önceliklerini, dış pazarlardaki rolünü "planlamak" zorundadır, Mustafa Kemal zamanında, toplumda tüm değerleri üreten işçi sınıfı henüz güdük bir durumdaydı, ve sınıfın bu çelimsizliği, siyasi iktidarın gelecekte bürokratik bir rejim haline dönüşmesinin nedenlerinden biriydi, Doğu illerimiz ve Anadolu'daki bölgesel geri kalmışlık, kalkınmada bölgesel farklar, ancak ekonomi ve kaynakların ülke çapında planlanması ile mümkündü, bu amaçla sağcı Menderes'in askeri darbeyle yıkılmasını müteakip "Devlet Planlama Teşkilatı" kurulmuştu. Sorun sadece kalkınmada farklılık değil, o kalkınma farklılığının geniş kitleler üzerinde yarattığı cehaletti ve Laik ve Modern Türkiye amacına ulaşmak için, tüm Türkiye'nin köy ve kasabalarındaki halka çağdaş eğitim verecek bir kurum olan "Köy Enstitüleri" kuruluş yıllarını müteakiben 1940'da ve Halkevleri ise 1930'larda kurulmuştu.

Henüz bağımsızlığını kazanmış bir ülkenin eğitimsel, endüstriyel ve askeri bilimsel çalışmalarını yürütecek bir devlet kurumu olan Tübitak, yine 1960 darbesi sonrası, devrimci hükümet tarafından kurulmuştu. Mustafa Kemal'in sancılı kuruluş döneminden hemen sonra iktidar olarak, ABD'nin Eisenhower doktrini ile bir tarım ülkesi olarak sınırlanmasına razı gelen, ülkeyi Kore savaşına sokup, ardından NATO emperyalizminin üyesi yapan, ülkede sivil bir OHAL ilan eden sağcı işbirlikçi Menderes'i (4) yıkan darbe sonrası Türkiye, 10 yıl süreyle Cumhuriyet'in adeta 2. baharını yaşamış, hem ülkenin kalkınmasında kritik rol üstlenecek DPT, Köy Enstitüleri, Tübitak gibi kurumları oluşturmuş, hem de en geniş kesimlerin [nispi] demokratik haklarını anayasal bir temelde halka iade etmiştir, Mustafa Kemal'in "inkilapçılık" dediği şey budur ve Türkiye siyasi tarihinde geleceğe devrimci, aydınlanmacı bir miras bırakan ne varsa işte o 7-8 yıl içinde yaşanmıştır.

Ancak işbirlikçi Menderes döneminde, Sovyetler'le soğuk savaş yaşayan ABD'nin güdüme girmiş Türkiye'nin göreceli bir Aydınlanma ve Ulusal kalkınma hamlesine girmesi Batı'nın hazmedeceği bir şey değildi, bunun tüm 3. dünyaya örnek teşkil etme ve gelişmelerin "gerçek bir halk demokrasisi"ne dönüşme riski vardı, siyasi ajanları, istihbarat örgütlenmesini, ırkçı milliyetçi silahlı sokak çetelerini aydınların, işçi sendikalarının, öğrenci örgütlerinin, sivil toplum derneklerinin üzerine sürerek bir "toplumsal kargaşa" senaryosunu devreye aldılar, 1970 ve 1980 faşist darbelerine zemin kolayca hazırlanmış oldu.

12 Eylül Faşist darbesi, Cumhuriyetin 2. atılımı olan 1960'lı yıllar demokrasisinin tüm kurum ve öncülerini yıkmayı amaçladı, binlerce aydın öldürüldü, on binlercesi hapse tıkıldı, ağır işkencelerden geçirildi, bir kısmı sürgün edildi, bu faşist baskılar karşısında sinmiş halka aceleyle cunta rejiminin gerici anayasası onaylatıldı, tıpkı bugünkü gibi, sendikalar, bağımsız gazeteler, sivil toplum örgütleri, öğretim görevlileri, aydın dernekleri, partiler, dergiler, Cumhuriyete ait ne varsa, halkçı Mustafa Kemal'in 55 yıl önceki şanlı ordusu üzerlerine sürülerek (!) kapatıldı, amaçlanan şey, tarihte eşi benzeri az bulunur bir zulümle Türkiye'yi sermaye oligarşisinin eline teslim ederek, serbest piyasaya uyumlu hale getirmekti, bedeli ise bağımsız kalkınma yolundaki Aydınlık, Özgür Türkiye idealinin yitirilmesiydi..

Türkiye 12 Eylül'den sonraki onlarca yıl boyunca susacak, ancak adalet arayışının susmayacağını bilen emperyalistler ve onların işbirlikçileri özgürlüğün panzehiri olarak "siyasi islamcılığın" devlet eliyle teşvikini devreye alacaklardı, market raflarını dolduran yabancı menşeli ürünler, ya da hızla yükselen plazalardaki modern kıyafetli çalışanlar yeni sağcı rejimin vitrini olurken, toplumsal hayatın asıl dokusunu, köylerden kentlere hızlanmış göçle nüfusu süratle artan ve büyük şehirlerde kendisine bir kimlik arayan, geleneksel, "demokrasi ve bilime tövbeli" cami cemaatinin toplulukları çevrelemeye başlamıştı, zamanla bunlara fonlar akıtıldı, devlet kurumlarında yer açıldı ve bunlar güçlendikçe siyasete teşvik edildi, 12 Eylül'ün korkusu çok geçmeden gelecekteki başka bir korkunun zeminini döşenmeye başlamıştı.

İşte AKP,  büyük şehirlerin kıyısında ve Anadolu'da devlet destekli cemaatleşmeyle palazlandırılan bir karşı-devrimci Emevi İslam (5) anlayışıyla, buradan doğdu, AKP'nin iktidar olmasında Türkiye'de hiç bir siyasi gelişmeyi doğru okuyamayarak, Orduyu tarihsel günah keçisi ilan eden lümpen liberaller kadar, dönemin jeopolitik çıkarları gereği "Türkiye'yi Laik bir islam ülkesi " modeli olarak pazarlamaya çalışan emperyal Batı'nın da büyük katkıları var.

Ancak Batı'nın, yeraltı kaynaklarının ele geçirilmesine dayalı Ortadoğu'ya özel planı, Laik Suriye Devleti'nin emperyalizme boyun eğmemesi, Rusya ve İran'ın yardımına koşması sayesinde ters yüz olarak politik İslam krizini daha da derinleştirdi,  dönemin Batı destekli Başbakanı Erdoğan ise İslam aleminin lideri edasıyla Mustafa Kemal'in "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" ilkesinden vazgeçerek Sünni politik islam'ı Ortadoğu'ya ihraç etme girişimlerine başlamıştı bile, sınırın dibinde yaşlı, kadın, çocuk Kürtleri boğazlayan İşid'e sesini çıkarmıyor, AKP'nin önde gelenleri onları "Ortadoğu'nun asi çocukları" diye yuvarlıyor ve yüz binlerce insanın hayatını kaybettiği, son zamanların en dramatik iç savaşının yaşandığı  "Şam'da namaz kılma arzusunu" dünyaya ilan ediyordu..

Dünyada hava bozup, politik islamcı işid küresel bir ağa dönüşerek laik Batı dünyası için ciddi bir tehdit oluşturmaya başlarken, Türkiye'de Osmanlıcı, Sünni-Emevi zihniyette bir Körfez İslamcılığının restorasyonunu tamamlamak aşamasında olan AKP'nin bir kaç sorunu vardı 1) Türkiye'de gelir dağılımı hızla zenginler lehine bozulmuş, ve iddialara göre, Türkiye o kriterlerde dünyanın en eşitsiz önde gelen ülkesi olmuştu 2) İki faşist askeri darbe ve çoklukla bürokratik sağcı siyasi rejim altında yaşamış olsalar da kuşak kuşak Mustafa Kemal'in kurucu değerleriyle büyümüş ülkenin % 50'si toplumu ayrıştıran bu politik islamcı söylem ve gelişmelerden son derece rahatsızdı 3) AKP yukarıda bahsettiğimiz 12 Eylül'ün islamizasyon politikasının meyvesi, Cemaat denen yaygın bir organizasyondan doğmuştu ve o zamana değin o cemaatin desteğini almış ve onlarla projelerini sürdürmüştü, ama şimdi devlet üzerine bir paylaşım kavgası riski büyümüştü 4) AKP'nin, geçtiğimiz 40 yıl içinde siyasi olarak olgunlaşan Kürtlere yaklaşımı hep kısa vadeli değişen dengeler üzerine kurulmuştu, ayrıntısı halkla paylaşılmayan bir çözüm masası kurulmuştu, ama ayrıntıları ve akıbeti belirsizdi.

Küresel açık dünyanın doğa sevgisiyle dolu, aydın barışçıl gençlerinin en ön saflarda olduğu Gezi Parkı isyanı kanlı şekilde bastırıldı, Türkiye tarihinde ilk kez 13 yaşında bir çocuğun cenazesi terörist damgasıyla yuhalatıldı, tıpkı 12 Eylül öncesi gibi, silahlı sopalı sokak çeteleri halka saldırtıldı, Türkiye tarihinde ilk kez demokrasinin öncü nüvesi olacak "Mahalle Forumları" baskılara dayanamayarak tasfiye oldu, 9 genç öldürüldü ve onlarcası gözünü kaybetti, bu olaylar AB'ye başvuru süreci devam eden bir ülkenin barışçıl halka saldırısı olarak tüm dünyanın gözleri önünde cereyan etmişti.

Artık olaylar hızlanmaya başlamıştı ve devleti paylaşan islamcı Cemaat, AKP'nin 17-25 Aralık'ta kasetlerini ve MİT tırlarını ifşa ederek "benim ortağım yolsuz ve suçludur" mesajını halka vermişti, ama en yoksulların gözünde, politik islamcılığın bir gereği olarak Erdoğan'ı putlaştırmış bu cami partisi, ilginç bir şekilde yolsuzluğu bir mağduriyet ve mahremiyet edebiyatıyla kendi lehine çevirmeyi başardı, Gezi'de devlet baskısına dayanamayan Laikler, CHP'nin yolsuzluk protesto kampanyaları karşısında sessiz kalmayı tercih ederek, AKP'nin ileri atılımına el vermiş oldular. İkinci destek de, içeriği ne olursa olsun, devletin çıkarlarını halkın çıkarlarının önüne koyan sabık komando MHP'nin, Kürtleri bahane edip koalisyona karşı çıkarak, AKP'nin bekasını sağlama kararıydı.

AKP, bir yandan Laikler karşısında, önceleri mağdur şimdilerde egemen güç olarak "ümmetçi" ideolojiyi öne çıkarırken, öte yandan aniden savaş başlattıkları Kürt hareketi karşısında MHP'nin klasik "tek dil, tek bayrak, tek devlet" ideolojik söylemine başvurmaya başladı ve uluslararası itibari tamamen sarsılmış partinin  büyük ani manevraları, bir ayakta kalma taktiği hale geldi, Suriye'deki cihatçı terör örgütü el Kaide'nin kolu El Nusra "Türkiye'nin dostudur" dan, hızlı bir Rusya manevrası ile "Nusra Halep'ten çıkmalıdır"a gelindi ve Mısır'daki Rabia, Müslüman kardeşler, Mavi Marmara dramı bir gecede bir yana konularak, malum israil diplomatik yakınlaşması başlatıldı.

AKP'nin hikayesi, hem bir kaç sayfaya sığmayacak kadar dolambaçlı, hem de ana hatları bir kaç paragrafta özetlenecek kadar yalındır.

1923'den yaklaşık doksan kusur yıl sonra, ayrıntılarını kabaca bahsettiğimiz darbeler ve sağcı bürokratik siyasi rejimlerin arasında geçen uzun ve yıpratıcı yıllardan sonra, artık Mustafa Kemal'in Laik, Modern kurucu değerlerinden geriye sadece sözcükler ve tarihsel hatırası kaldı, Meclis fiilen tasfiye olmuş, Türk Ordusu sünni islamcı siyasi rejimin vesayetine girmiş, Suriye savaşı bir yandan ülkeye sirayet ederken, diğer yandan islamcı gruplara karşı ülkesini koruyan Suriye toprağını o gruplarla işgal etmiş durumdayız, demokrasi ve barışı savunan yüzlerce seçkin akademisyen meslekten ihraç edilirken, şimdi yıkılmış Kürt illerinin ezici oylarla "seçilmişleri" peşpeşe hapsi boylamakta ve meşru makamlarına devlet buyruğuyla kayyumlar atanmaktadır, elbette AKP darbe girişimini de bahane ederek ilan ettiği OHAL hızıyla orada durmayacak ve kendisine muhalif, özgürlük ve demokrasi yanlısı tüm kişi ve kuruluşlara kadar elini uzatacaktı, artık İslamcıların "ya taraf olursun ya da bertaraf" zihniyeti Cumhuriyet Gazetesi'nin kapısındadır..

Hızla çürümüş ve bir şiddet/ kaos eğilimine girmiş küresel dünyada "büyük sözler" anlamını ve güçlerini kaybedeli uzun zaman oldu.  O halde temel soruya ve sonrasına odaklanalım: Peki artık büyük ölçüde kaybedilen Cumhuriyet ve Laiklik, olayların kendi kendini örmesiyle yeniden kazanılabilir mi? Zannetmiyoruz, ülkenin kaderi, hızla kendisini ören bir ekonomik kriz ve bir bölge savaşının eşiğine kadar gelmiştir, bundan böyle fiilen susturulmuş, paralize edilmiş partilerden medet ummak yerine, Mustafa Kemal'in kurucu değerlerinden ilham alan, ama onu gerçek bir halk demokrasisine taşıyacak "Yeni bir Sosyalist Cumhuriyet" için herkesin onun bir neferi olması gerekir, aksi taktirde şahit olacağımız bir felaketler dönemidir..

02.11.2016

(1) Gezi isyanı hakkında daha önce yazdığım bir makale burada bulunuyor  http://dikine.blogspot.de/2014/06/serbest-bir-gezi-yazs.html
(2) Mustafa Kemal'in amaçları konusunda Türkiye tarihçileri de bu kanıdadır, Feroz Ahmad, "Bir Kimlik Peşinde Türkiye" Bilgi Ünv. Yayınları
(3) Kuruluş yıllarından sonra halkçılığın sınıf mücadelesini gizleyen bir söylem olması ve devletçiliğin "devletçi bir kapitalizmin" ötesinde devletin kutsanması olabileceği hususları bu yazının kapsamı dışındadır.
(4) Tamamen dini karaktere bürünen "İmam Hatip Okulları" Menderes Hükümeti döneminde açılmış ve ülke çapında yaygınlaştırılmıştır
(5) Emevi İslam anlayışı, Peygamber Muhammed'in eşitlikçi geleneğine karşı servet, baskı, sefahat ve ötekileştirme politikası izlemek anlamına gelmektedir.