Tek Tanrıcılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tek Tanrıcılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Birey-toplum ilişkisinde baskı aracı olarak Din

0 yorum
Bireysel Karşı Koyuş'un Arketipsel Temeli 

Göktuğ Halis 

İlkel toplulukların anlamasına pek mümkün olmayan toplumsal kaygıların hesabını tutuyor yazı. Onların pek basit biçimde karşılanabildiği biyolojik ve sosyal ihtiyaçların karmaşıklaşan düzen içinde aldığı yeni hali anlatıyor. Böylece, ilkel kültürlerin yaygın, kanıksanmış; doğrudan insan ilişkisini merkeze yerleştiren ilişki biçiminin dağılmış olduğunu gösteriyor.

Çok daha önemlisi, insan türünün, doğa ile kurduğu ilişkideki kırılmayı aktarıyor bize yazı. Onu keşfettiğimiz anda, insan topluluklarının epeyce kalabalıklaşmış olduğunu, insanın, tüketim eğilimini, ‘pozitif bir sistem’ oluşturarak doğaya dayatmaya başladığını anlıyoruz onun sayesinde. İnsan toplulukları artık, tarım aracılığıyla Doğa’yı, daha çok ürün vermeye zorlamakta madencilik sanatıyla toprak ananın mahremiyetine saldırmaktadır. Geçmişin pek ‘saygın’ hassasiyetlerini, şükran, özür ve onurlandırma merasimlerini terk ederek; doğanın unsurlarına, ‘karşı’ üstünlük sanısı geliştirmektedir. İlk defa bir canlı türü, insan, yaşamsal ihtiyaçları dışında ve bu ihtiyaçlarda çok daha fazla bitki ve hayvanı ‘kendisi’ için ayırmakta ve biriktirmeye başlamaktadır.

Bu kadarı geleneklerin zorlandığını gösterir artık. Bundan sonrası ise yeni bir topluma işaret eder.

Dini öykülerin arkaik kökenleri

Ekonomik faaliyetler bir kenara bırakılırsa, ilk yazılı metinlerin en eski konularını mitler, söylenceler ve topluluğun dini alandaki fiziki ve ruhani aktiviteleri-ibadet ve inanç-oluşturuyor.

Coğrafi anlamda, dini yazıların tarihi, Mısır ve Sümer ülkesinden başlıyor.  Bu gelişmiş medeniyetler kesintisiz biçimde Tevrat, İncil ve Kur’an-ı Kerim gibi, Modern Tek Tanrılı din disiplinlerinin, içeriğini oluşturan kaynaklar olarak değer görmeyi hak ediyor. Bu yazılarda anlatılagelen,  insan ve insanın yaratılışı, Cennet ve Sürgün, katliam (Habil-Kabil), Nuh Tufanı ve Sodom-Gomorra gibi kadim öykülerin, Tek Tanrıcı din inancı ve-veya ölüm sonrası sınama, cennet ve cehennem, ebedi yaşam gibi kabullerin ilk örneklerini bu topraklarda buluyoruz. Bu kesintisiz çizgi ve aktarma geleneği, bugün tüm dünyada epeyce yaygın olan üç büyük tek tanrılı din inancının-Musevilik-Hıristiyalık ve İslamiyetin en temel temalarının tarihin bilinen ilk topluluklarına dek uzanmış olduğunu gösteriyor.

Dini metinlerdeki ortaklık neyi gösteriyor?

Modern akıl, bunları etkileşim -bayağı bir ifadeyle araklama- olarak görürken dini-toplumsal akıl Tevhit dininin mesajlarındaki evrensel aklın ispatı olarak tanımlıyor. Diğer taraftan ilkel kültüre bakışta görmezden gelemeyeceğimiz, Psikoloji okulu, Jung ile son haline varan ‘aktetip’ler düşüncesine atıfta bulunuyor. Bu okul sayesinde etkileşim ya da evrensel bir akıl gibi açıklamalara ihtiyaç duymadan, bilinç-dışının bilinmeyenlerle dolu alanına dalmış oluyoruz. Bu açıklama modeline göre, dini temalar, mitik sembolizm ve dini düşüncenin her türlü kaynağı, bilinç dışının ürünüdür. Bu haliyle toplumlar arasında bir temas olmasa da, insan beyni bu tip verileri üretmeye doğuştan bir eğilim taşımaktadır. Bu ise, tüm dünya dinlerinde neden ortak meselelerin böylesine benzer argümanlarla çözümlenmiş olduğunu göstermede, gücü azımsanamayacak bir açıklama biçimi oluşturmada yeterlidir.

Ancak bu okul bizleri günümüze dek uzanan ve kesintisiz her toplumu öyle ya da böyle kendi içinde kıyım yapmaya yöneltmiş bir tartışmanın kucağına bırakıveriyor. Böylece dinlerin katliam, soykırım ya da sapkınlık tarihine eklemlenen bir kadim tartışmanın özü hakkında fikir bildirme şansına sahip oluyoruz. Şimdilik, bu çatışmanın birey ve onu baskılama eğilimi gösteren toplum refleksinden kaynaklandığını söylemekle yetineceğim.

Sünnet ve yaralayıcı ayinlerin arkaik temelleri

İlkel kültürlerde çok daha doğrudan biçimde gözlemleme şansını yakaladığımız, bireysel dürtü ve davranma eğilimine duyulan öfke, dinler tarihinin ‘pek ayrıcalıklı temasına’ ulaştırıyor bizi. Şaman’ın ve büyücünün ‘topluluk’ için taşıdığı değerin yitirildiği ve yerini şiddetle-olasılıkla kanlı yöntemlerle hizaya getirmeye de varan bir topluluk bilincinin baskısıyla, bırakın modern-ilkel toplulukları, Batı kültürünün pek övündüğü modern coğrafyalarda dahi karşılaşıveriyoruz.

Başlangıçta, ilkel kabilelerde gördüğümüz geçiş ayinleri-bize kalan en yaygın örneği sünnet ya da yaralayıcı/kan çıkarmaya dayanan ritüeller- açık biçimde bireye verilen gözdağı anlamına geliyor. 

Bireysel arzunun-özgür davranma eğiliminin engellenmesi, kişinin kendini topluluğa adama noktasındaki geçişinin tamamlanması; bu açık biçimde yaşaması için kendisine adanmış bireylere ihtiyaç duyan topluluk bilincinin refleksidir.

Böylece istisnasız tüm dinlerin kendi iç tarihinde etkin olan saldırganlığın’ temel kaynağı olma işlevini anlamada elverişli bir noktaya gelmiş oluyoruz: İlk olarak, bireyin, onun coşkun, iradi heyecanlar taşıyan; tıpkı bir hayvan gibi davranma ediminin, topluluk lehine yenilgiye uğratıldığını görüyoruz. Bu saatten sonra Şamanlara, dünyanın kıyıda köşede kalmış coğrafyalarında rastlamaya başlıyoruz. Çok daha önemlisi, tüm yerleşik dinlerde Şamanik figürlerin olası bir ortaya çıkma girişiminin, kanla bastırıldığını görüyoruz. İslam Kültürü’nde Alevilerin, Hıristiyan tarihinde Catharların-Albigenlerin ve Yahudi Kültüründe-katliam ve kıyım olmasa da-incitme ve aşağılama potansiyeli bağlamında Kabalacıların, böylesi bir iradeye maruz kaldığının tarihsel örneklerini fazlasıyla biliyoruz.

Dünyada artık, sadece topluluk dini vardır; itaat ve ibadeti, inanç ile harmanlayan, statükonun değer ve yasalarına ses çıkarmayan yön, geri dönülmez biçimde şişmiş gözükmektedir.

Dinin iki yönü: Özgürlük ve Biat

Böylece dinin, dış doğanın gizlerini kendi olanaklarıyla anlama, yaşamda bir gizem var ise çözme ya da hayatta yalnızca kendisinden sorumlu olma gibi, içgüdülerin aktif halde davranışı yönlendirdiğini kolaylıkla fark edebileceğimiz bireysel gücü ile, bunu yaşamak için tehlikeli bulan ve gerekirse şiddet eğilimiyle onu bastırmaktan çekinmeyen, hayatta kalmanın ortaklaşa kodlarına ve simgelerine dayanan gücüyle toplumsal kaynağı arasındaki uzlaşmaz çatışkıya temas etmiş oluyoruz.

Yazı toplum, söz bireydir

Yazı geleneği, bu çatışkıda kendisini topluluk-yaşam ve ilişkilerinden yana konumlandırıyor. Bireyin topluluk tarafından kontrolizasyonunun sağlandığı bu aşamada, bireysel yaşamda hiç de gerekli olmayan bir buluş olarak yazı, bireyin kurallara bağlanması, kontrol edilmesi ve denetlenmesi adına güçlü bir işlev üstleniyor. Yasalar, kabul ve topluluk söylencelerinin yerini alıyor; ibadetler de dahil olmak üzere her toplumsal alan bu şekilde can buluyor. Bu haliyle sözlü kültürü, şiiri ve büyü ayinlerini yönlendiren ikna sistematiğinin temel dayanağı olarak tılsım’ın, topluluk tarafından biçimlenen kutsal kitapların sayfalarında neden öfkeyle karşıladığını anlama imkanına kavuşuyoruz. Zira büyü-tılsım ya da fal-kehanet gibi çıkışlar, açık biçimde topluluğun sağlığını bozan, bireysel –içgüdüsel kaynağa göndermeler yapmaktadır.

Buradan, günümüze dek uzanmış etkin bir tartışmayı anlamada büyük avantajlar ediniyoruz: Kutsal kitapların literal ayrımı ile gerçek anlam söylencesi arasındaki çatışmayı…

Toplum yozlaşırsa, din işlevsizleşir

Dinin yasal boyutunu oluşturan metinlerin literal bağlamı, topluluk için az ya da çok yeterli bir çerçeve oluşturuyor. İlk dini metinlerden en gelişmiş olanlara dek hepsi, topluluğun bozulmuş düzenini düzeltme ya da tamir etme gibi bir iddia da taşıyor. Bu İsa, Musa ve Muhammed gibi toplum önderlerini epeyce rahatsız etmiş olan ‘ahlaki’ çöküş, toplumsal eşitsizlik ya da adaletsizlik gibi doğrudan meselelere karşı verilmiş yanıtlar olarak değerlendirilmeyi hak ediyor. Topluma çeki düzen verme girişimi, açık biçimde, herkesi hizaya sokma gayesi güdüyor; çünkü bu metinler sorumluluğu dinin "bireysel boyutu"na atıyor. Bu kötülük, ‘çok Tanrıcılık’ ve ‘puta tapma’ olarak formüle ediliyor; Tek Tanrıcı inançlar açık biçimde ‘bireyin Tanrı olma-ya da Peygamberce’ girişimlerinin önüne geçme kaygısı taşıyor. Çok daha önemlisi, ortak inancı, kaynaşma, eşitlik ve ideal bir düzen yaratacağını düşünüyor.

Devrimci-sosyal bir organizasyon olarak genç bir dinin, ilk yıllarının ‘yetkin bir heyecan ve coşkunluk’ yarattığı doğrudur. Ama bu heyecan zamanla soğuyor; zira dini öğretiler ‘topluluğun’ ahlakını korumada tek başına yeterli olamıyor ve başta ekonomik eşitsizlikler olmak üzere toplumun dayanaklarını kemiren kurtçuklar yeniden aktif hale geliyor. Bu durumlarda, başlangıç dönemlerinde bastırılan ‘bireysel’ boyut, Şaman ya da Peygamberce eğilimler yeniden ortaya çıkıyor. Bunun en tipik yolu ise, kısmi bir mahcubiyetle, kutsallık halesiyle sarmalanmış dini metinlerin yetersizliğine yalnızca ima yoluyla değinebilir, okuma ve anlama yöntemlerinin ortaya çıkmasıyla beliriyor. Bu dini metinleri derinleştirme çabasıdır. Bir diğer deyişle bu çabalar, Kutsal Kitapların derin okumalarının önemine işaret etmeye başlıyor.

Kutsal Kitaplarda Derinlik Arayışı

Açıktır, bu literal anlamın sorgulanmasıdır. Dinin bireysel boyutunun-olasılıkla bilinçdışı düzlemle ilişkili heyecanların-simge ve arketiplerin kutsal metinlere nüfuz etmiş olmasından kaynaklanıyor bu durum ilk olarak. Zira bu kitaplar ya insanlar tarafından kaleme alınmış ya da insana, onun derinliğindeki gerçeklere hitap eden yapıtlardır. Bu heyecan verici imgeler, toplumun isteksizlik ve karamsarlıkla atalet haline düşmesiyle birlikte zırhı yırtmaya hazırlanan öz gibidir. Adına derviş, aziz, dede ya da rabbi diyelim; mutlaka birilerini, literal anlamın değersizliğini savunmaya başlıyor. Kesinlikle söyleyebiliriz: Bu bireysel okuma yöntemi, dinin yerel ve kültürel niteliğini, evrensel kanallara bağlayan bir güç olarak biçimleniyor.        

Kutsal Kitapların –literal-sözcük anlamı ile gerçek anlamı arasındaki kadim tartışma tarih boyunca kesintisiz biçimde devam etmiştir. Büyük Yahudi Bilgesi, Simon Bar Yohai, Tevrat’ı yalnızca yazıldığı gibi anlayana yazık! İfadesini kullanmıştır örneğin. İslam Mutasavvıfları ve Hurufiler ise, Kutsal Kitap’ta ‘okuma derinliğini’ vaaz eden açıklamalarda bulunuveriyor.  ‘Kutsal kitaplar okunduğu anda anlaşıldığı kadar ise’ değerleri pek düşüktür anlamına geliyor bu.

Kitapların sözcük anlamına yönelmiş bu eleştirilerin içten gelmiş olması ise şaşırtıcıdır. Zira içten içe ‘kitaplarda’ anlatılanların yetersizlik itirafıdır. Ancak itirazlar ‘yaşamsal’ kaygıların dürtüsünden hareket eder ve bu haliyle kitaplar yaşama katkı sunamamaktadır.

Kitaplar bu haliyle toplumların ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelir; dönüşüm önerisi kitapların kutsallık halesinde oluşan dokunulmazlığı hesaba katıldığında toplumda elit bir azınlık yaratmaya yönelik, ‘kökenlerini’ şamanizmde bulduğumuz bir bölümlenme yaratır. Bu bölümlenmeye göre ‘kutsal kitapların’ derin okumalarını gerçekleştiren kişiler toplum tarafından sapkındır; elitler için ise Kutsal Kitap’ın özünü görme hususunda Tanrı tarafından hediyeler bahşedilmiş ayrıcalıklara sahip kişilerdir. Elit kesimin iddiası, avamın bayağılığı ve yalnızca ibadet etmeye mahkum pek özelliksiz yaşamına karşın, Tanrı ile birleşme-konuşma ve onunla ilişkiye geçme olanağının açıktan açığa itirafıdır.

Sonuç


Dinin bireysel kaynağı, peygamberliğin ve Tanrı’dan vahiy alma geleneğinin herkes-en azından belli bir kesim-için olanaklı olduğunu savunur. Bu tarihsel ve yerel bir iddia değildir; kaynağı bilinçaltındadır ve örneğin, İslam kültüründe son peygamber mitinin doğmasına vesile olacak tarzda itirazlar doğurur. Topluluk, Muhammed gibi açık biçimde Şaman kültürüne özgü semboller kullanan bir yükseliş-miraç öyküsüne sahip karakterin kurduğu yeni düzenin, benzer güç iddiasıyla ortaya çıkan diğerlerince sarsılma eğilimi taşıdığını bilmektedir. Bu tip bir karşı çıkış, topluluğun bireysel kodlarını bastırmaya çalışan topluluk edimi ve davranış karakteristiği için anlaşılabilirdir. 

İnsanın Doğadan Kopuşu ve Dinler Tarihi'ndeki Yeri Üzerine

0 yorum


Göktuğ Halis

İnsan merkezli evren kurgusu

Batı medeniyetinin “insan merkezli evren” anlayışının kaynaklarının başında ‘tevhit’ dini geliyor. Türk Dil Kurumu bu sözcüğü Tanrı’nın birliğine inanma, bir sayma ya da bir olarak bakma olarak tanımlıyor. Genel anlamda bir’leştirme ya da tek(bir) tanrıya inanma durumudur. Bu haliyle İslam, kutsal kitap Kur’an-ı Kerim’de de sık sık doğrulandığı üzere, Yahudi-Hıristiyan dizgesinin bir parçası ve son halkasıdır. Tevhit inancı, daha önceki dini sistemlerle ilişkisini ilerlemeci bir üstünlük kurgusu üzerinden anlamlandırır. Bu alanda ilerlemecilik, taşa ya da hayvanlara tapma gibi bayağı propagandalarla ilkel dinleri küçümsemeyen, doğal olarak onları anlamaktan uzak, en yüksek dini olguya doğru ilerleyen bir düz çizgi kurgusuna dayanır.

Sistem, aynı zamanda modernizmin kendisinden arakladığı ve önceki sistemlerde bulunmayan bir insan-doğa ilişkisine dayanıyor. Doğa’nın insan için yaratıldığı fikrine… Tektanrıcı dinleri tanımlarken sıklıkla kullandığımız ‘modern’ takısının anlamı budur. Yoksa tektanrıcı dinlerin izleri Mısır ve daha da öncesine, ilkel kabilelere dek sürülebilir.

İslam kültürünün sıklıkla, dünyanın tüm nimetlerinin insan(-a hizmet) için, onlara rızk olsun diye yaratıldığını vurguladığını biliyoruz.(1) İnsanı ‘doğanın’ en önemli canlısı haline getiren, diğer varlık ve canlılara, hatta doğa’nın kendisine ancak ona sağladığı yararlar bazında değer veren bu görüş, bizlerin ‘pagan’ ya da ‘ilkel’ olarak tanımladığı dini biçimlerde görülmez.

Bu kopuş ne zaman gerçekleşmiştir? İnsan kendini hangi koşullarda doğa’nın efendisi; içindeki varlıkları da onun tüketimine hazır varlıklar olarak görmüştür? Çok daha önemli soru, insan-doğa ilişkisi ne zaman ve hangi koşullarda etkileşimden tek taraflı bir yıkım edimine dönmüştür?

Bu soruları yanıtlamak oldukça zordur, ancak modernizmi bu bozulmanın miladı olarak görmek yanlıştır. Dini metinleri referans alma yoluyla, doğa ile bozulan ilişkinin yarattığı travmanın izlerini sürme şansına kavuşuyoruz. Adem ile Havva’nın Cennetten Sürgünü, sürgünde Yılan figürünün rolü, özellikle ilk günah teması ya da Babil Kulesi gibi dillerin karışması(2); medeniyetin taşıyıcısı olarak göksel varlıklar-kadim Enoch Kitabı’nda(3) olduğu- ya da Tanrı’nın kavmine artık gözükmemesi-küsmesi-gibi mitlerin temsil ettiği anlamları böylece yakalayabiliyoruz.

İnsanın düşüşü: Doğa ile bağ koparsa

Elbette Tevrat, İncil ve Kur’an gibi geç tarihli metinler, bir yönüyle kadim dünyanın inanç biçimlerinin etkisini taşımaktadır. Burada bizim için önemli olan Kitab-ı Mukaddes’in(Tevrat ve İncil) ya da Kur’an-ı Kerim’in anlatılarındaki adem-i merkeziyetçiliğin(insan merkezcilik) kimi bildirimlerinin doğadan dışlanmış bir biyolojik tür olarak insanın travmatik halini ancak dolaylı biçimde temsil etmiş olmalarıdır. Bu sav için bazı anahtar kavramlara ihtiyacımız var…

İnsanın topraktan yaratılışıyla başlayabiliriz. Kur’an, İncil ve Tevrat bildirimlerinde sıklıkla insanın ıslak toprak(çamur)tan yapılmış olduğu tekrarlanır. Çamurdan yaratma fikrine çok daha eski zamanlarda Mısır ve Mezopotamya’da rastlıyoruz.(4) Açıktır; insan kendisini bayağı-mütevazi bir unsurdan var etmiştir. Toprak ‘yersel’ bir maddedir ve ışıktan yaratılmış melek ve göksel bir varlık hiyerarşisinde alt basamağı temsil eder ilk zamanlardan beri. Bu yapı misyonla doğrulanır. Tıpkı Adem’in ‘cennet bahçesine’ bekçilik yapması gibi Sümer’in ilk insanları Tanrıların görevlisi ya da hizmetçisi olarak yaratılmıştır. Bir bütün olarak bakıldığında Kozmolojik tasavvurda insanın rolü, özellikle Sümer metinlerinde, doğaya, gök ve yerden oluşan bütünlüğe uyum sağlamaktan ibarettir. İnsanın küçümsendiğini ve doğa karşısında önemsiz kılınışını okumak çok kolaydır.

Sümer ya da Mısır gibi yazılı tarihin ilk teolojilerinin aldığı bu mütevazi miras geç tarihli dinlere, mitsel simgeler olarak aktarılır. ‘Sürgün’-Tanrı’nın katından-doğa’nın bahçesinden kovulma- ya da doğanın konuştuğu dili anlamamak gibi çok yaygın bildirimler, geç tarihli dinlere, yazım koşullarını göz önünde tutmamızı zorunlu kılacak bir kaynak teslim eder. Burada çok önemli bir sembol olan Yılan ile karşılaşırız. İlkel toplulukların şifa ve bilgi bahşeden bu figürü, Tektanrıcı dinlerin hafızasına ‘kötülük’ sembolü olarak yerleşir. Oysaki orijinal düşünce insan yaşamının kötülüğüne sebep olan gelişim ve ilerleme halini yargılamaktadır: Bilgi, medeniyet ya da kültür denen şey, insanın düşmesinin temel sebebidir. Tanrı’nın bahçesi, açık biçimde doğadır; bilgi-kültür-medeniyet ise yerleşik hayat… Adem’in sürüldükten sonra ‘alın teri’ dökmeden ekmeğini çıkaramama cezası bolluk toplumunun yitip gittiğini gösteren bir tarım toplumu mitidir. Örneğin Sümer insanı kesinlikle bilmektedir; kölelik yaşamak için zorunludur ve insan çalışmaya yazgılıdır. Altın Çağ, geçmişteki bolluk toplumunun, insanın doğadan, dolaysız biçimde ve doğayı bozmadan, tüketmeden, onunla uyumlu ve barışık halde yaşamasının sembolüdür.(5)

Doğadan kopan insanın acısını anlatan metinler

İlkel inancın en temel unsuru olarak “doğadan dışlanmış insan” motifinin nedenlerini ancak yaklaşık olarak açıklayabiliriz. Burada Jungcu terminolojiye değinmenin gereksiz olduğunu düşünüyorum. Bunun yerine, ilkel insanın tüm gerçekçiliği ve dürüstlüğüyle doğaya karşı giriştiği tahripkar ilişkinin içrek düzeydeki farkındalığının değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Gelişmiş medeniyetlerin “cennet” ve “sürgün” öyküleri bu travmatik kökenin “olgun” ve “bozulmuş” halidir. Kitab-ı Mukaddes geleneği ve Dilmun(Cennet) öykülerine sahip Sümer gibi izleyebildiğimiz ilk kaynakların gösterdiği, “kavganın” ve “öldürmenin” olmadığı bu hayalden dışlanışın yarattığı zihinsel güçlüklerle ilgilidir.

Fransız doğabilimci Georges-Louis Leclerc, Comte de Buffon’un ( 7 Eylül 1707 – 16 Nisan 1788) insanı “bozulmuş bir maymun” olarak tanımlaması manidardır. Şayet doğruysa, ilkel insanın “bozulma” hissiyatı ve “kırılmış olanı yeniden kurma” arzusunun konusu olarak dinler; hayatta kalmak adına “insan” olmayı başarma, hayvan olmaktan çıkma ve kendisi dışlayan doğayı yok etmeye yazgılı olma hallerinin yarattığı zihinsel gerilimle baş edebilme olanaklarıyla ilgilidir. Belki de bu haliyle “kopuş”, “dönüşüm” ya da “sürgün” psikolojisine yapabileceğimiz atıf ile dinin ilk kaynaklarından bir diğerine, kanımca en önemlisine ulaşmış oluruz.
Bir zamanlar hayvan olan insan

Bir Mezopotomya efsanesi olan Gılgamış Destanı’nda Enkidu’nun, hayvan gibi yaşama halinden insanlığa geçişi, bir kadın ile cinsel ilişkiye girme ve elbise giyme simgeleriyle tanımlanır. Mitin gösterdiğine göre Enkidu ‘hayvan’ iken daha mutludur.(6) Bu mitin çok daha eski versiyonları insan-hayvan dönüşümünün olanakları üzerinde yeterince durmaktadır. Yine kimi ilkel kabilelerde hayvanların-ayı gibi-insanların karşısında bir öğretmen gibi konumlandığını okuruz. Kuşkusuz, ilk ata-ya da Tanrı figürünün bu hatırası Totem dininin temel unsurudur.

Ancak öyle bir an gelir ki artık hayvanlığa dönüş mümkün olamaz. İlk Ata ile, olasılıkla evrim sürecinin bu ilk dönemlerinin toplumsal bilinç dahilindeki hatırası arasındaki uzun mesafenin aşılamaz olduğunun farkındadır. Bu zamandan sonra yapılması gereken, pişmanlık ve uyum arzusuyla yakarılar biçimlemektir.

İlkel toplulukların kendilerini doğada yaşayan canlı türleriyle kardeş saydıklarından kesin olarak eminiz. İlkel dinler, modern dinlerin aksine, insan ve hayvan arasında mutlak bir ayrılık görmez. Bu husustaki en açık delillere etnolojik araştırmalar yardımıyla ulaşırız. Özellikle bir av töreninin ardından yaşanan ‘af dileme’ ve ‘özür merasimlerinin’ içtenliği ve törensel aktivitenin kapsadığı zamanın büyüklüğü, bugünün şükran dualarından çok daha fazlasını içerir. İlkel insan için av bir cinayettir; tören ‘ölen’ kardeşinin ruhunun dinginleştirilmesini amaçlar.(7)

Doğaya ait unsurlara yönelmiş şiddet ve yıkım eylemlerinin, ilkel insan bilincinde travmatik bir itki yaratmış olduğunu böylece görmüş oluyoruz. İnsanın bir türlü anlamlandıramadığımız, ‘kaybolan geçmiş’ ve yitirilen bağ vurgusunun etkin izlerini bu törenlerde açıkça takip edebiliyoruz. İlkel topluluklarda inanç neredeyse bütünüyle ‘bu törenlere yoğunlaşmış’ durumdadır. Freud dinin bu kaynağını, aşırı uçlarda iki duygulanıma bağlar: Coşku ve hüzün. Gerçekten törenlerde bu iki yapı da kesin biçimde aktif hale gelir. Ancak biz bu savları denetleyecek bilgi ve olanaklara sahip değiliz.(8)

Şamanizm ve insan-hayvan-Tanrı transmutasyonu

İnsanın hayvana, hayvanın insana dönüşebilirliğinin olanakları en belirgin haliyle Şamanizm ile ilişkili arkeolojik bulgularda bulunuyor. En bilindik örnek Fransa Trois-Freres mağarasındaki ‘Ulu Büyücü’ tasviridir.(9) Büyük geyik kafası, ayı pençeleri, baykuş şeklindeki yüzü, kedigilleri andıran cinsel organı ve kurt kulaklarıyla dans etmektedir. Yalnızca bacakları ve sakalları insana benzemektedir. Campbell, ‘Bu belki de bir Tanrı’dır…’ demektedir.

Bizler için şaşırtıcı değil; zira insanın topluma, toplumun Tanrı’ya ve Tanrı’nın hayvana dönüştürülebilir olduğu bir dünyada, bundan daha iyi bir Tanrı tasviri olamaz.

İnsan türü, diğerlerine kıyasla güçsüz bir organizmaya sahiptir. Buna karşın beyin beklenmedik olanaklar yaratır. Bu sayede hayatta kalmaya çalışan tüm canlılar gibi doğaya en iyi şekilde uyum sağlamayı değil; doğayı zorlayıcı biçimde dönüştürmeyi ve onu kendisine uygun halde biçimlemeye yönelmiştir. İkinci bir doğa yaratma hali bize ‘kültür’ tanımını verir. Artık doğadaki hazır meyveleri toplamaz insan; bizzat toprağı, o meyveleri kendisine vermesi için zorlar; tarım, ekim, biçim ve hayvanların ehlileştirilmesi dönemine böylece varırız.

Şaman’a atfedilen kutsal güçler zaman içerisinde erimeye yüz tutar. Bu topluluğun arzusudur; zira kesin biçimde o, toplumsal düzeninin dışındadır; insanın hayvanlığını temsil etmektedir. Elbette her Şaman toplumla uzlaşmaz ve ayrık bir değersellik ister. Bireysel ayin ve yalnızlık anlarının mistik gücüne karşın, toplum halinde yürütülmesi gereken ayin ve kutsal törenleri zorlayıcı biçimde küçümser. Bugün kesin olarak biliyoruz; Şaman’ın topluluk ayinlerine sıradan bir birey olarak katılmasının sağlanması insanın doğaya yabancılaşmasının miladıdır.(10)

Hayvanların öldürülmesine cinayet olarak bakılan dönemler geride kalmak üzeredir. Zira bu travma zorlayıcı ve yorucudur. İnsan doğanın tümünün kendisini alabildiğine dışladığını görür. Hayvanların dilinden anlamaz. Bir fırtına, bir sel ya da bir hayvan saldırısı karşısında kırılgandır. İnsan türünün, yaşamak için doğayı dönüştürmekten başka çaresi yoktur.

İnsanın bu yöndeki en belirgin ürünü olarak ‘büyü dili’ni görüyoruz. Bu yapı, tılsım adı verdiğimiz temel kaynağa, olasılıkla hayvanlık dönemine özgü hatıralara yöneltilmiş bir çağrıdır. İnsan görüngülerinin ve pozitif iletişim biçimlerinin öte yanında, gözle görülmeyen ama insanın harekete geçirebileceğini düşündüğü bütüncül-alternatif bir yasalar olduğunu kabul eder. Şamanlara özgü duvar resimleriyle açığa çıkan av büyülerinden, kara büyüye kadar tüm büyü türleri, insanın doğal yaşamında yitirdiği iletişim kanallarının, ruhani gücünü harekete geçirmeye azmetmiştir. Büyü dili-doğanın dilidir ve doğaya saygının ifadesidir. Modern Batı doğaya hunharca saldırırken işte bunu elemeye çalışmıştır.

Yahudi-Hıristiyan geleneği ve onun insan modeli, doğaya karşıt konumlanmanın en iyi karşılığıdır ve ancak bu şekilde temsil edilebilir. İlkel insan dinlerinin karşısında sahip olduğu adem-i merkeziyetçi kutsamayla çıkan Modern Tektanrılı dinler, yalnızca ideal çalışan prototipinde değil, aynı zamanda doğaya yönelmiş saldırı sistematiğiyle de ideal bir tutum oluşturur. Dünyanın tüm canlılarını insana rızk olarak verilmiş nimetler olarak tanımlayan dinler, büyük sanayi kuruluşlarının doğaya yönelmiş saldırıları için etkili teolojik temeller sunmuştur bile.

Bu yüzden doğayla uyumlu biçimde yaşamaya gayret gösteren insan topluluklarının inançlarını ‘ilkel’ olarak nitelemek en iyisidir.

(Bu yazı Yeşil Öfke Dergisi'nin Haziran 2014 sayısında yayınlanmıştır)



1. Bir örnek için bk. Kur’an-ı Kerim, Nahl Suresi, 5. Ayet ve sonrası.

2. Cennetten Kovuluş ve Babil sürgünü ile ilgili mitler için Kitab-ı Mukaddes’in ‘Tekvin-Yaratılış’ bölümüne bakılabilir. Türkçeye çevrilmiş çok sayıda kaynak bulunuyor.

3. Enoch Kitabı Nag Hammadi metinlerine ait apokrifal, bir diğer deyişle kanonik yazımda bulunmayan metinlerden bir tanesidir. Olasılıkla Esseni kavmine aittir. Kitapta meleklerin çeşitli günahlar vesilesiyle yeryüzüne sürülmeleri Peygamber Enoch’un göksel divanda onları savunması hususu ele alınır. Türkçeye çevrilmiş bir versiyon için. Bk. Enok’un Kitabı(The Book of Enoch) 1821-Richard LAURENCE edisyonu. Hermes Yayınları. Temmuz 2012. İstanbul.

4.Sümer mitleri ve insanın derin suların balçığından yaratılışı hk. Prof. Hooke, S. Ortadoğu Mitolojisi, s.37 İmge 2002. İstanbul. Yine Mısır’da da insanın Tanrı Khnum’un çömlekçi çarkından var edilişi hk. A.g.e. s. 88.

5.Cennet miti ve Şeytan hakkında bk. HALİS, Göktuğ. Popüler Gizemciliğin Tarihsel ve Dinsel Temelleri, Karşı Yayınları. 2010.

6.Gılgamış Destanı ile ilgili olarak BOTTERO J.’nin Yapı Kredi’den basılmış versiyonuna bakılabilir. Ölmek İstemeyen Büyük İnsan.

7. Törenlerde hayvanın kafataslarının köyün en itibarlı yerinde korunması ve diğer kemiklerin itinayla toprağa gömülmesi işlemleri yapılır. Kemiklerin toprağa gömülmesi, bedenin saklanması ama ‘özün’ korunması anlamına gelir. Topluluğun tümünün katıldığı törenler büyü ritüelleridir. Onun sayesinde ‘hayvan’ yeniden canlanır. ‘Büyünün olduğu yerde ölüm yoktur!” Bk. CAMPBELL, İlkel Mitoloji s. 291.

8. Tartışma için bk. FREUD, Totem ve Tabu s. 193.

9. Mağaraların bu en uzak köşelerinin tapınak olarak kullanıldığı neredeyse kesindir. Bu hususta Türkiye’den bir örnek için Prof. Yalçınkaya’nın Karain Mağarası isimli çalışmasına bakılabilir.

10. Benzer bir yorum için bk ARMSTRONG, K. Mitlerin Kısa Tarihi s. 22.