Sosyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sosyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Tarihsel TKP’li Mustafa Sarıbaş ağabeyin ardından..

0 yorum

 

Mustafa Çölkesen

"Suların sesini dinle şimdi, Ormanın fısıldayışlarını, Yarılıyor dağların göğsü Bir aşkı dinlendirmek için.. "

Zaman hem gençlik hem de yaşlılık evresinde hızlanır, birinde yaşama, diğerinde sona doğrudur bu, sona doğru ama, tıpkı ilk kez, gençliğinde yola çıkar gibi bir hayatı yaşamak, hayatın cenderesinde yıpratılmış yaşlıların pek çoğunun altından kalkamayacağı bir iştir bu..

Sanırım bir kaç yıl önce, pandeminin öncesinde, oturduğum semtte “Laiklik” başlıklı bir etkinlik düzenlendiği haberini almıştım. Bu semtte 20 yıldan fazla bir zamandır oturmama rağmen bu tür etkinlik düzenleyecek bir çevrenin varlığından hiç haberim olmamıştı, kim bunlar derken, TKP’den bir süre önce ayrılmış “Türkiye Komünist Hareketi” isimli bir parti çevresi olduğunu öğrenip, etkinliğe katıldım, iyi bir konuşmacıyla son derece akıcı bir etkinlik gerçekleştirdiklerini hatırlıyorum.

Birkaç gün sonra telim çaldı, her zamanki nazik sesiyle “Mustafacığım, etkinlikte bir aradaydık, ama yıllardır burada oturmamıza rağmen tanışmamışız, müsaitsen bir çay içelim..” demişti Mustafa Sarıbaş ağbi, eh bizde artık eski tüfekler sayılırız ve ağabeyliğin bizde hep hatırı vardır, kısa süre sonra buluştuk Mustafa ağbi ile..

Emekli öğretmenmiş Mustafa ağabey, onun eğitimci temeli, konuşmasının tonundan, “anlayışlı, yumuşak yaklaşımından” hemen anlaşılıyordu, ama aynı zamanda eski yılların insan profilinden aşina olduğum “sıcakkanlılığını” hemen farketmiştim, hemen ağabey-kardeş hukuku oluştu aramızda..

Mustafa ağbiyle haftada 2 kez buluşup, kısa metrajlı yürüyüşler yapıyorduk, kalp hastasıydı, kalbinde pil bulunuyordu ve ansızın kazandığım ve çok değer verdiğim eski kuşak sosyalist bir ağbim için, gelecek için bir tedirginlik duyuyordum.

Genellikle bir kafetaryada çay molası ile sonlanan yürüyüşlerimizde 80’den önce tarihsel TKP’nin bir üyesi olarak hem eski Öğretmenler Sendikası’ndaki, hemde TKP’nin “Atılım dönemi” (1974) zarfındaki faaliyetleri hakkında konuşuyorduk; tesadüf o ki, bende o zamanlar, tarihsel TKP’nin ilk kadroları arasında eşsiz bir yeri olan Hikmet Kıvılcımlı ve onun 1960’lara kadar TKP içindeki çileli mücadelesi hakkında yazılmış, zaman zaman bana “adeta o yıllardaymışım hissini” veren şahane bir kitabı ( TKP ve Hikmet Kıvılcımlı) okuyordum, zaten daha ilk tanışmamızda “ağbi ben troçkizm geleneğinden geliyorum, aramızda sıkıntılı mevzular olabilir..” diye uyarmıştım onu, ancak temelimiz dostluk olduğundan olabilir, beni cevapsız bırakmıştı Mustafa ağbi, bizim gençlik dönemimizde TKP, 2 hain tarafından TBKP adını alarak tasfiye edildiğinden,  TKP tarihi hakkında çok da ilgili değildim o zamana kadar, ancak hem Mustafa ağbi ile tanışmam hem de o konuyla ilgili bir kitabı okuyor olmam, sürecin ana hatları hakkında bilgi edinmemi sağladı, Mustafa ağbi ise verdiği canlı örneklerle bilgimi pekiştirmiş oldu.

Pandeminin en sıkıntılı günlerinde -ben onun sağlığını riske etmek istemediğimden- tedirgin olsamda bir süre yürüyüş-sohbetlerimizde devam ettik, o günlerde bile Mustafa ağbi “20’li yaşlarda bir partizan gibi” partinin “Manifesto” isimli 3 aylık dergisini semtte tanıdıklara dağıtıyor, Yeni Ülke Dergisi’nin çıkış haberlerini paylaşıyor, Gazete Manifesto’da yayınlanan çeşitli yazıları da cep telinden gönderiyordu, arada zoom üzerinden yeni eğitimciler sendikasının toplantılarını yapıyordu, açıkçası 2000’lerden bu yana -yaşına rağmen-  bu denli aktif ve iletişim içinde bulunduğu çevreler üzerinde bu denli etkili ve saygın bir kişiye hiç rastlamamıştım..

Ama hastalığı hep beni tedirgin ettiğinden, zaman zaman söyleşilerle aktardığı anılarını toparlayıp, arşivlemesini önermiştim, planları arasında olduğunu öğrendim ama sendikal çalışma konusunda gündelik pratiği bu çalışmayı hep engelliyordu sanırım.

Bir gün WhatsApp’dan gelen mesajlarda kesinti olması dikkatimi çekti, aradım ve rahatsızlandığını öğrendim, bir enfeksiyon nedeniyle 8 kez kalp krizi geçirmişti, kaldırıldığı hastanede bir süre sonra yeniden toparladı, iyileştiğini (o zaman öyle sanıyordum) cep telime gelen WhatsApp mesajlarından  anladım,  yürüyebilir olduğunda görüştük, doktor tavsiyesiyle Balıkesir civarına gitmesi gerekiyordu, derginin son sayısını bana ve diğer semt sakinlerine temin etmişti, “dönüşte görüşürüz Mustafa” dedi..

Ama olmadı, 1 ay sonra yeniden mesajlar kesildi ve 70 yaşını göremeden 21 Ağustos’ta aramızdan ayrıldığını öğrendim.

Mustafa Sarıbaş, ülkenin dramatik, fırtınalı, aydın güçlerin “bir atılım, bir düşüş” kaderini yaşarken devletin o aydınların sırtından sopasını esirgemediği, önde gelen yoldaşlarının ya infaz edildiği ya da tutuklandığı, sürgün edildiği tarihsel bir dönemin ilk elden şahidiydi, böylesi bir çağın üyesi olmanın tüm izlerini taşıyordu, hayat, “zamanı eskitmiş ama onun bir insanlık davasının kararlı bir üyesi olduğu bilincine” dokunamamıştı,  tıpkı Hikmet Kıvılcımlı, Nazım, Şefik Hüsnü gibi hayatının büyük kısmını komünist mücaledeye adamış bir sosyalistti, az sayıda insandan sınırlı şeyler öğrenebildim, samimiyetimle söylemek isterim: Mustafa ağbinin yaşam duruşundan, zekasından, iletişim kabiliyetinden, yumuşak ama kararlı tutumundan çok şeyler öğrendim.

Ülkemiz, emekçi sınıflar, çalkantılı bir dönemin çok değerli bir belleğini, tarihsel TKP’nin emektar bir sosyalistini kaybetti, başımız sağolsun..

22.08.2021


twitter: https://twitter.com/clksnme 

Aydınlanmadan Bağnazlığa: Orhan Gökdemir’e Açık Mektup..!

0 yorum
Mustafa Çölkesen

Dünyanın hali gereği, koca bir ülkede yaşasanız bile, sosyalistler bir bakıma aynı mahallenin çocukları gibidir, tıpkı onlar gibi, geçtiğiniz sokakları, mekanları değiştirseniz bile, günün birinde bir anda yüzyüze gelmekten kaçamazsınız.. O halde, pek istekli olmasanız bile, “akacak kan damarda durmaz” misali, bir hesaplaşma da kaçınılmazdır.

Daha önce hakkında bir veda yazısı yazdığımız eski yazarımız Orhan Gökdemir, yakınlarda, Gezi döneminden bu yana haklarında bilgi sahibi olduğumuz sıra dışı bir hareket olan Anti-Kapitalist Müslümanlar hakkında “kibirli bir eleştiri” yazısı kaleme aldı, bütünü itibariyle yazı, anti-kapitalist müslümanların çıkış noktasını ve ilham kaynağı olan figürleri ayrıntılı bir şekilde tasvir ediyordu, buraya kadar bir itirazımız yok, hatta Gökdemir, makalesinde, anti-kapitalist islami hareketin ideolojik dayanaklarını, o satırları ilk kez okuyan bir sosyalistin şaşıracağı, hatta etkisinde kalabileceği kadar tarafsız yansıtmıştı:

Ali Şeriati’nin islam geleneği içindeki devrimci duruşunu tarif ederken Orhan Gökdemir şunları yazıyordu: “Arkasında bıraktığı inanca göre Muhammed yalnızca bir din değil, aynı zamanda sınıfsız ütopyaya doğru sürekli bir devrim yaşayan dinamik bir toplum kurmak için gönderilmişti. İmam Ali’nin ilk halifelere karşı çıkmasının nedeni, onların otoriteyi gasp etmelerinin yanı sıra, kodamanlarla uzlaşarak asıl davalarını satmalarıydı. Öyleyse aydınlara düşen görev devrimci İslam’ın temel niteliğini yeniden keşfetmek ve diriltmekti…” (1)

Buradaki objektif tasvirine karşılık, yazının hemen devamında, kapitalizmin bu anlayışı pazar ilişkileriyle silip süpürdüğünü ve değerli ilahiyatçı İhsan Eliaçık’ın, Ayetullah’ın Türkiye versiyonu, vekil Eren Erdem’in ise Ali Şeriati’nin bir tür enkarnesi olduğunu söyleyerek “sizin tuttuğunuz yol, yol değildir..” diyecek kadar şımarık bir hadsizlikten, karşılıksız bir kibirden kendini alamıyor yazar.

Peki Orhan Gökdemir o eleştirdiği kesimi hangi saflara davet ediyor ya da yazar sosyalist gelenek içinde hangi siyasi anlayışı temsil ediyor? İşte burası, bize göre, aslında yazarınen savunmasız olduğu” yer, ve zaten yazar, sosyalizm gibi bir “üst başlıkla” sözü  de yuvarlıyor orada..

Orhan Gökdemir, Anti-kapitalist Müslümanlara “sizin savunduğunuz değerler piyasa koşulları altında sonunda yozlaşmaya, şimdiki Emevi islam anlayışına mahkumdur” derken, bir süre önce şemsiyesi altına girdiği TKP’nin dünya çapında, fiilen, yozlaşarak yıkılmış bir despot rejimin, Stalinist Sovyet bürokrasisinin ideolojik enkarnesi olduğunu unutuyor, unutturmak istiyor. Kaldıki, eğer Gökdemir dünya tarihini objektif bir şekilde kavramış olabilseydi, haklarında eleştiri yazısı yazdığı Anti-Kapitalist Müslümanlara varıncaya dek, şimdi şahit olduğumuz her türden siyasi islam dalgasının bir zamanlar sosyalizm etiketi taşımış, ama hızla kendi ideolojisine ihanet etmiş bir ucube rejim olan Sovyet bürokrasisinin çökmesinden kaynaklanan ideolojik, manevi boşlukta yeşerdiğini de akledebilirdi...

Peki asıl olarak bu çağrı kimedir? Lenin’den hemen sonra onun en yakın mücadele arkadaşlarını, SBKP’nin Merkez Komitesi’nin yarısından fazlasını kurbanlıklar gibi boğazlayan ya da Sibirya’da ölüm sürgününe yollayan, köylülerin elinden silah zoruyla zulmederek toprak alan, “burjuva ve proleter dogmasıyla” halkın en temel hak ve özgürlüklerini, bilimi, felsefeyi, sanatı, sol muhalefeti kısıtlayan, ülkenin tüm yaratıcı enerjisini bir yasaklar, devlet fetişizmi ve istihbarat takipleriyle boğan, yukarıdan aşağıya örgütlenmiş bir bürokratik komuta ekonomisi ve ayrıcalıklı sınıfların (Nomenklatura) gözetiminde dev bir karaborsa piyasasının eşlik ettiği korkunç bir kıtlık dünyası oluşturan, 3. Enternasyoneli kapatıp, “tek ülkede sosyalizm” doktriniyle kendi ideolojik memuru haline getirdiği ülkeleri topla, tankla, işgalle hükmetmeye çalışan  o milliyetçi, asker üniformalı diktatörlüğe mi?

Orhan Gökdemir, kendince çıkmaz sokak olarak nitelendirdiği Anti-Kapitalist Müslümanları, tüm insanlığın başka bir dünya özlemini yıkmış olan, ideolojik taraftarı olduğu işte bu Stalinist diktatörlüğe çağırmaktadır.

Hikayeyi birde 20. yüzyılın tarihi konusunda bir başyapıt, eşsiz bir eser kaleme almış ünlü Marksist tarihçi Eric Hobsbawm’ın kendi sözlerinden dinleyelim:

“..SSCB’nin bu dönemi ardından gelen Demir Çağı’na hükmeden Stalin, denebilir ki benzersiz, vahşi, acımasız ve hiçbir şeyden çekinmeyen, olağanüstü bir otokrattı. Pek az adam bu kadar yaygın bir terörü tek başına yönlendirmiştir..” (2).

“..Bu noktada sistem, Stalin’in yönetimi altında bir otokrasi, yurttaşlarının hayat ve düşüncelerinin bütün yönleri üzerinde tam bir denetim kurmaya çalışan, onların bütün varlıklarını, yüksek otorite tarafından tanımlanan ve belirlenen hedeflere mümkün olduğu kadar tabi kılan bir sistem haline geldi. Marx ve Engels’in tasarladıkları kesinlikle bu değildi..” (3).

Özetle, yanlış yerde duranın ötekileri “yanlış yerde duruyorsunuz buraya gelin..” diyerek başka bir Muaviye, monarşi rejimine çağırdığı bir saçmalıktır bu (4), (5).

Kaldı ki, Gezi’den beri tüm muhalif girişimlerin içinde yer almış, islami kesimden de olsa ideolojik hatlarını, sosyalizmin dinsel bir ifadesi olan “Mülk Allah’ındır” diyerek,  iktidar, servet ve kapitalizm eleştirisi üzerine kurmuş, dinsel reformcu bir tevhid anlayışına bu bağnaz önyargının gerekçesi nedir?

Bilim yaşlanmayı insan vücudunda zihinsel ve biyolojik süreçlerin tersine çalışması olarak kabul eder, yaşlanmayla birlikte özgür zihinden daha dogmatik bir dünya algısına geçiş tipiktir, Orhan Gökdemir, siyasi bağnazlık yerine, aydın zihinlerin büyük fazileti olan “eleştiri silahını” önce kendisine ve hicret ettiği, bir despotun Türkiye’deki ideolojik enkarnesi TKP çevresine çevirmelidir, yoksa daha öncede söylediğimiz gibi (6), akıbeti, bir siyasi iflas olan hocası Yalçın Küçük ya da yıkıntılarından şimdiki dinci, mezhepçi, ırkçı gericiliğin hortladığı çökmüş Sovyet rejimi gibidir..

03.09.2017


Notlar:


(2) Eric Hobsbawm, Kısa 20.Yüzyıl, 1914 - 1991 Aşırılıklar Çağı, Sarmal Yayınevi, 1996, sayfa 439.

(3) Eric Hobsbawm, Kısa 20.Yüzyıl, 1914 - 1991 Aşırılıklar Çağı, Sarmal Yayınevi, 1996, sayfa 446.

(4) Sözcükler insanı sınırlar, daha geniş anlamları gizler ve siyaset, iktidar hırsı adına bazı gerçeklerin perdelenmesidir, Stalin’in bir gerici otokrat olduğunu Orhan Gökdemir’in bizzat kendisinden duymuştuk, ama siyasi sorumlulukları gereği (!) bu konudan ulu orta bahsetmeyecektir.

(5) Rusya’da Stalinist diktatörlük konusunda çok geniş bir kaynakça var, dileyen şu ayrıntılı online kaynağa da bakabilir: http://www.gunzileli.com/2009/12/25/bitmeyen-tarih-ersen-olgac/

(6) Dikine’den ayrılmasını müteakip Gökdemir için şu yazıyı kaleme almıştık: http://dikine.blogspot.ca/2017/07/orhan-gokdemir-icin.html




          

Gezi'den sonra !

0 yorum
Mustafa Çölkesen

Bu yazı, tamamıyla, gündemin çok hızlı aktığı Türkiye'de halen sessizliklerini bozmadan izleyici konumlarını sürdüren toplumsal muhalefet için gelişmeleri tarihsel bağlamına oturtmak amacını taşıyor.

Yazımıza "Türkiye demokrasi tarihinde bir milat olan" Gezi eylemleriyle (1) başlamak uygun olabilir, Gezi eylemleri, sadece bir kamusal alanın müdafaası değil, ama aynı zamanda, Mustafa Kemal'in Laik, Batılı, Modern bir ülke idealine (2) rağmen, Türkiye siyasi tarihinin askeri darbeler ve sermaye yanlısı, baskıcı bürokratik sağ iktidarlar arasında peşpeşe paylaşılmasının uzun tarihsel yıkımlarına ve siyasi yabancılaşmasına karşı da halkın kendiliğinden bir isyanı idi, 1980 faşist darbesinden sonra ekonomik rejim, ulusal öncelikleri umarsamayan, Kar'ı tanrısı yapmış sermaye güçlerinin eline teslim edilirken, el altından islamcılık enjekte edilen siyasi rejim, halkçılık/kamu çıkarlarından hızla uzaklaşıp, adeta toplumun erişemeyeceği bir bürokratik kast seviyesine yükselmişti, buna, artan kentleşmeyle birlikte, toplum/kamu bağlarının hızla erimesi ve bireyin siyasi/ekonomik/toplumsal yalnızlaşması da eşlik ediyordu, ama Türkiye'nin Laik, Demokrat, devrimci yarısı, faaliyetine "Yeni Türkiye" diye başlayıp, oradan islamizasyon tonunu kademeli olarak arttırarak, muhalefete karşı son derece sert bir üslup geliştiren dönemin Başbakanına olan tepkiler üzerinden Gezi Parkı eylemini yurt çapında protestolara yaygınlaştıracak kadar birleşebilmişti.

Türkiye, geleneksel, muhafazakar bir toplumdu, çünkü hem tarihinde binlerce yıllık bir islamcı-Doğu despotu rejimin izini taşıyordu, hem de Batı'daki gibi sanayi devrimi neticesinde köyler yerlerini hızla şehirlere bırakmamıştı, İstanbul başta ülkenin 4 büyük metropolünde bile, nüfusun çoğunluğunu, köylerinden bağlarını tam koparmamış, işçi, geçici işçi, hizmetli vb alt-gelir grupları oluşturuyordu. Kapitalizmin ortaya çıkardığı sınıf yapısı, toplumu sosyolojik olarak kutuplaştıran Çan eğrisi modelinden başka bir alternatif sunmuyor, dünya çapında emperyalist, küresel güç olamamış kapitalizmde, orta ve yüksek gelir grubundan Laik ve modernler, en büyük şehirlerde bile ancak bir azınlık olabiliyordu.

Peki toplumun en alt ve eğitimsiz kesimlerinin, toplumda sayısal bir çoğunluk oluşturarak, seçimler vasıtasıyla Laik ve Modern bir siyasi rejimi eski islamcı köklerine restore edebileceği Mustafa Kemal'in aklından geçmişmiydi, bunu bilemiyoruz, Mustafa Kemal bambaşka tarihsel koşullar altında yaşamıştı, dışarıda emperyal rejimini sağlamlaştırarak, talan ettikleri 3. dünyanın varlığını kendi sınıfları ile paylaşıp göreceli bir demokratik düzen kuran Batı'ya Jön Türklerin hayranlığını referans almıştı, ancak kurucu ilkelerindeki "Halkçılık" ve "Devletçilik" (3) in, kurmak istediği modern toplumda, geleceğin kapitalistlerine karşı yoksulların korumasını üstlenecek, gelir paylaşımını da düzenleyecek ilkelere sahip bir devlete atıfta bulunduğu varsayılabilir, önemli bir coğrafyada 700 yıllık bir doğu skolastisizmi hikayesi olan Osmanlı'nın yıkıntılarından Laik ve Modern bir devletin kuruluşunun son derece zor, savaş ve mahrumiyet koşulları altında gerçekleştiği unutulmamalıdır. Mustafa Kemal bir siyasi mimar ve dönüştürücüdür, ülkenin temellerini atmış, kaba gövdesini oluşturmuş ve ardıllarına sonraki adımları konusunda apaçık yol gösterici ilkeler bırakmıştır.

Kapitalizm sadece bir zümreyi zengin eder, ama bir bütün olarak ülkenin, toplumun zenginliğini hedefleyen bir lider, ekonomisini, ulusal önceliklerini, dış pazarlardaki rolünü "planlamak" zorundadır, Mustafa Kemal zamanında, toplumda tüm değerleri üreten işçi sınıfı henüz güdük bir durumdaydı, ve sınıfın bu çelimsizliği, siyasi iktidarın gelecekte bürokratik bir rejim haline dönüşmesinin nedenlerinden biriydi, Doğu illerimiz ve Anadolu'daki bölgesel geri kalmışlık, kalkınmada bölgesel farklar, ancak ekonomi ve kaynakların ülke çapında planlanması ile mümkündü, bu amaçla sağcı Menderes'in askeri darbeyle yıkılmasını müteakip "Devlet Planlama Teşkilatı" kurulmuştu. Sorun sadece kalkınmada farklılık değil, o kalkınma farklılığının geniş kitleler üzerinde yarattığı cehaletti ve Laik ve Modern Türkiye amacına ulaşmak için, tüm Türkiye'nin köy ve kasabalarındaki halka çağdaş eğitim verecek bir kurum olan "Köy Enstitüleri" kuruluş yıllarını müteakiben 1940'da ve Halkevleri ise 1930'larda kurulmuştu.

Henüz bağımsızlığını kazanmış bir ülkenin eğitimsel, endüstriyel ve askeri bilimsel çalışmalarını yürütecek bir devlet kurumu olan Tübitak, yine 1960 darbesi sonrası, devrimci hükümet tarafından kurulmuştu. Mustafa Kemal'in sancılı kuruluş döneminden hemen sonra iktidar olarak, ABD'nin Eisenhower doktrini ile bir tarım ülkesi olarak sınırlanmasına razı gelen, ülkeyi Kore savaşına sokup, ardından NATO emperyalizminin üyesi yapan, ülkede sivil bir OHAL ilan eden sağcı işbirlikçi Menderes'i (4) yıkan darbe sonrası Türkiye, 10 yıl süreyle Cumhuriyet'in adeta 2. baharını yaşamış, hem ülkenin kalkınmasında kritik rol üstlenecek DPT, Köy Enstitüleri, Tübitak gibi kurumları oluşturmuş, hem de en geniş kesimlerin [nispi] demokratik haklarını anayasal bir temelde halka iade etmiştir, Mustafa Kemal'in "inkilapçılık" dediği şey budur ve Türkiye siyasi tarihinde geleceğe devrimci, aydınlanmacı bir miras bırakan ne varsa işte o 7-8 yıl içinde yaşanmıştır.

Ancak işbirlikçi Menderes döneminde, Sovyetler'le soğuk savaş yaşayan ABD'nin güdüme girmiş Türkiye'nin göreceli bir Aydınlanma ve Ulusal kalkınma hamlesine girmesi Batı'nın hazmedeceği bir şey değildi, bunun tüm 3. dünyaya örnek teşkil etme ve gelişmelerin "gerçek bir halk demokrasisi"ne dönüşme riski vardı, siyasi ajanları, istihbarat örgütlenmesini, ırkçı milliyetçi silahlı sokak çetelerini aydınların, işçi sendikalarının, öğrenci örgütlerinin, sivil toplum derneklerinin üzerine sürerek bir "toplumsal kargaşa" senaryosunu devreye aldılar, 1970 ve 1980 faşist darbelerine zemin kolayca hazırlanmış oldu.

12 Eylül Faşist darbesi, Cumhuriyetin 2. atılımı olan 1960'lı yıllar demokrasisinin tüm kurum ve öncülerini yıkmayı amaçladı, binlerce aydın öldürüldü, on binlercesi hapse tıkıldı, ağır işkencelerden geçirildi, bir kısmı sürgün edildi, bu faşist baskılar karşısında sinmiş halka aceleyle cunta rejiminin gerici anayasası onaylatıldı, tıpkı bugünkü gibi, sendikalar, bağımsız gazeteler, sivil toplum örgütleri, öğretim görevlileri, aydın dernekleri, partiler, dergiler, Cumhuriyete ait ne varsa, halkçı Mustafa Kemal'in 55 yıl önceki şanlı ordusu üzerlerine sürülerek (!) kapatıldı, amaçlanan şey, tarihte eşi benzeri az bulunur bir zulümle Türkiye'yi sermaye oligarşisinin eline teslim ederek, serbest piyasaya uyumlu hale getirmekti, bedeli ise bağımsız kalkınma yolundaki Aydınlık, Özgür Türkiye idealinin yitirilmesiydi..

Türkiye 12 Eylül'den sonraki onlarca yıl boyunca susacak, ancak adalet arayışının susmayacağını bilen emperyalistler ve onların işbirlikçileri özgürlüğün panzehiri olarak "siyasi islamcılığın" devlet eliyle teşvikini devreye alacaklardı, market raflarını dolduran yabancı menşeli ürünler, ya da hızla yükselen plazalardaki modern kıyafetli çalışanlar yeni sağcı rejimin vitrini olurken, toplumsal hayatın asıl dokusunu, köylerden kentlere hızlanmış göçle nüfusu süratle artan ve büyük şehirlerde kendisine bir kimlik arayan, geleneksel, "demokrasi ve bilime tövbeli" cami cemaatinin toplulukları çevrelemeye başlamıştı, zamanla bunlara fonlar akıtıldı, devlet kurumlarında yer açıldı ve bunlar güçlendikçe siyasete teşvik edildi, 12 Eylül'ün korkusu çok geçmeden gelecekteki başka bir korkunun zeminini döşenmeye başlamıştı.

İşte AKP,  büyük şehirlerin kıyısında ve Anadolu'da devlet destekli cemaatleşmeyle palazlandırılan bir karşı-devrimci Emevi İslam (5) anlayışıyla, buradan doğdu, AKP'nin iktidar olmasında Türkiye'de hiç bir siyasi gelişmeyi doğru okuyamayarak, Orduyu tarihsel günah keçisi ilan eden lümpen liberaller kadar, dönemin jeopolitik çıkarları gereği "Türkiye'yi Laik bir islam ülkesi " modeli olarak pazarlamaya çalışan emperyal Batı'nın da büyük katkıları var.

Ancak Batı'nın, yeraltı kaynaklarının ele geçirilmesine dayalı Ortadoğu'ya özel planı, Laik Suriye Devleti'nin emperyalizme boyun eğmemesi, Rusya ve İran'ın yardımına koşması sayesinde ters yüz olarak politik İslam krizini daha da derinleştirdi,  dönemin Batı destekli Başbakanı Erdoğan ise İslam aleminin lideri edasıyla Mustafa Kemal'in "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" ilkesinden vazgeçerek Sünni politik islam'ı Ortadoğu'ya ihraç etme girişimlerine başlamıştı bile, sınırın dibinde yaşlı, kadın, çocuk Kürtleri boğazlayan İşid'e sesini çıkarmıyor, AKP'nin önde gelenleri onları "Ortadoğu'nun asi çocukları" diye yuvarlıyor ve yüz binlerce insanın hayatını kaybettiği, son zamanların en dramatik iç savaşının yaşandığı  "Şam'da namaz kılma arzusunu" dünyaya ilan ediyordu..

Dünyada hava bozup, politik islamcı işid küresel bir ağa dönüşerek laik Batı dünyası için ciddi bir tehdit oluşturmaya başlarken, Türkiye'de Osmanlıcı, Sünni-Emevi zihniyette bir Körfez İslamcılığının restorasyonunu tamamlamak aşamasında olan AKP'nin bir kaç sorunu vardı 1) Türkiye'de gelir dağılımı hızla zenginler lehine bozulmuş, ve iddialara göre, Türkiye o kriterlerde dünyanın en eşitsiz önde gelen ülkesi olmuştu 2) İki faşist askeri darbe ve çoklukla bürokratik sağcı siyasi rejim altında yaşamış olsalar da kuşak kuşak Mustafa Kemal'in kurucu değerleriyle büyümüş ülkenin % 50'si toplumu ayrıştıran bu politik islamcı söylem ve gelişmelerden son derece rahatsızdı 3) AKP yukarıda bahsettiğimiz 12 Eylül'ün islamizasyon politikasının meyvesi, Cemaat denen yaygın bir organizasyondan doğmuştu ve o zamana değin o cemaatin desteğini almış ve onlarla projelerini sürdürmüştü, ama şimdi devlet üzerine bir paylaşım kavgası riski büyümüştü 4) AKP'nin, geçtiğimiz 40 yıl içinde siyasi olarak olgunlaşan Kürtlere yaklaşımı hep kısa vadeli değişen dengeler üzerine kurulmuştu, ayrıntısı halkla paylaşılmayan bir çözüm masası kurulmuştu, ama ayrıntıları ve akıbeti belirsizdi.

Küresel açık dünyanın doğa sevgisiyle dolu, aydın barışçıl gençlerinin en ön saflarda olduğu Gezi Parkı isyanı kanlı şekilde bastırıldı, Türkiye tarihinde ilk kez 13 yaşında bir çocuğun cenazesi terörist damgasıyla yuhalatıldı, tıpkı 12 Eylül öncesi gibi, silahlı sopalı sokak çeteleri halka saldırtıldı, Türkiye tarihinde ilk kez demokrasinin öncü nüvesi olacak "Mahalle Forumları" baskılara dayanamayarak tasfiye oldu, 9 genç öldürüldü ve onlarcası gözünü kaybetti, bu olaylar AB'ye başvuru süreci devam eden bir ülkenin barışçıl halka saldırısı olarak tüm dünyanın gözleri önünde cereyan etmişti.

Artık olaylar hızlanmaya başlamıştı ve devleti paylaşan islamcı Cemaat, AKP'nin 17-25 Aralık'ta kasetlerini ve MİT tırlarını ifşa ederek "benim ortağım yolsuz ve suçludur" mesajını halka vermişti, ama en yoksulların gözünde, politik islamcılığın bir gereği olarak Erdoğan'ı putlaştırmış bu cami partisi, ilginç bir şekilde yolsuzluğu bir mağduriyet ve mahremiyet edebiyatıyla kendi lehine çevirmeyi başardı, Gezi'de devlet baskısına dayanamayan Laikler, CHP'nin yolsuzluk protesto kampanyaları karşısında sessiz kalmayı tercih ederek, AKP'nin ileri atılımına el vermiş oldular. İkinci destek de, içeriği ne olursa olsun, devletin çıkarlarını halkın çıkarlarının önüne koyan sabık komando MHP'nin, Kürtleri bahane edip koalisyona karşı çıkarak, AKP'nin bekasını sağlama kararıydı.

AKP, bir yandan Laikler karşısında, önceleri mağdur şimdilerde egemen güç olarak "ümmetçi" ideolojiyi öne çıkarırken, öte yandan aniden savaş başlattıkları Kürt hareketi karşısında MHP'nin klasik "tek dil, tek bayrak, tek devlet" ideolojik söylemine başvurmaya başladı ve uluslararası itibari tamamen sarsılmış partinin  büyük ani manevraları, bir ayakta kalma taktiği hale geldi, Suriye'deki cihatçı terör örgütü el Kaide'nin kolu El Nusra "Türkiye'nin dostudur" dan, hızlı bir Rusya manevrası ile "Nusra Halep'ten çıkmalıdır"a gelindi ve Mısır'daki Rabia, Müslüman kardeşler, Mavi Marmara dramı bir gecede bir yana konularak, malum israil diplomatik yakınlaşması başlatıldı.

AKP'nin hikayesi, hem bir kaç sayfaya sığmayacak kadar dolambaçlı, hem de ana hatları bir kaç paragrafta özetlenecek kadar yalındır.

1923'den yaklaşık doksan kusur yıl sonra, ayrıntılarını kabaca bahsettiğimiz darbeler ve sağcı bürokratik siyasi rejimlerin arasında geçen uzun ve yıpratıcı yıllardan sonra, artık Mustafa Kemal'in Laik, Modern kurucu değerlerinden geriye sadece sözcükler ve tarihsel hatırası kaldı, Meclis fiilen tasfiye olmuş, Türk Ordusu sünni islamcı siyasi rejimin vesayetine girmiş, Suriye savaşı bir yandan ülkeye sirayet ederken, diğer yandan islamcı gruplara karşı ülkesini koruyan Suriye toprağını o gruplarla işgal etmiş durumdayız, demokrasi ve barışı savunan yüzlerce seçkin akademisyen meslekten ihraç edilirken, şimdi yıkılmış Kürt illerinin ezici oylarla "seçilmişleri" peşpeşe hapsi boylamakta ve meşru makamlarına devlet buyruğuyla kayyumlar atanmaktadır, elbette AKP darbe girişimini de bahane ederek ilan ettiği OHAL hızıyla orada durmayacak ve kendisine muhalif, özgürlük ve demokrasi yanlısı tüm kişi ve kuruluşlara kadar elini uzatacaktı, artık İslamcıların "ya taraf olursun ya da bertaraf" zihniyeti Cumhuriyet Gazetesi'nin kapısındadır..

Hızla çürümüş ve bir şiddet/ kaos eğilimine girmiş küresel dünyada "büyük sözler" anlamını ve güçlerini kaybedeli uzun zaman oldu.  O halde temel soruya ve sonrasına odaklanalım: Peki artık büyük ölçüde kaybedilen Cumhuriyet ve Laiklik, olayların kendi kendini örmesiyle yeniden kazanılabilir mi? Zannetmiyoruz, ülkenin kaderi, hızla kendisini ören bir ekonomik kriz ve bir bölge savaşının eşiğine kadar gelmiştir, bundan böyle fiilen susturulmuş, paralize edilmiş partilerden medet ummak yerine, Mustafa Kemal'in kurucu değerlerinden ilham alan, ama onu gerçek bir halk demokrasisine taşıyacak "Yeni bir Sosyalist Cumhuriyet" için herkesin onun bir neferi olması gerekir, aksi taktirde şahit olacağımız bir felaketler dönemidir..

02.11.2016

(1) Gezi isyanı hakkında daha önce yazdığım bir makale burada bulunuyor  http://dikine.blogspot.de/2014/06/serbest-bir-gezi-yazs.html
(2) Mustafa Kemal'in amaçları konusunda Türkiye tarihçileri de bu kanıdadır, Feroz Ahmad, "Bir Kimlik Peşinde Türkiye" Bilgi Ünv. Yayınları
(3) Kuruluş yıllarından sonra halkçılığın sınıf mücadelesini gizleyen bir söylem olması ve devletçiliğin "devletçi bir kapitalizmin" ötesinde devletin kutsanması olabileceği hususları bu yazının kapsamı dışındadır.
(4) Tamamen dini karaktere bürünen "İmam Hatip Okulları" Menderes Hükümeti döneminde açılmış ve ülke çapında yaygınlaştırılmıştır
(5) Emevi İslam anlayışı, Peygamber Muhammed'in eşitlikçi geleneğine karşı servet, baskı, sefahat ve ötekileştirme politikası izlemek anlamına gelmektedir.