uygarlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uygarlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Maskelenmiş köprü : Ölüm ve Din

0 yorum

Mustafa Çölkesen

“..Korku tüm tanrıların anasıdır..” Titus Lucretius Carus, M.Ö 70

“…Aslında uydurma olan hiçbir din yoktur, tüm dinler kendilerine göre doğrudurlar, hepsi, kendine has biçimlerde, insan varlığının verili koşullarını yerine getirirler..”
Emile Durkheim  (1)


İnsanı anlamadan ve tarif etmeden onun din, ideoloji, imge ve sembollerini yorumlamamız mümkün değil, din ve inançlar geleneği eğer insanın ezelden beri gelen tamamlayıcı bir parçasıysa kökenleri nedir, nasıl hasıl olmuştur?

İnsan, öncelikle fizyolojik bir varlık olarak, bir bilinmeyenler ve tehditler, riskler ve fırsatlar dünyasına doğmaktadır, geçici sığınağı anne kucağında temel fizyolojik gereksinimlerini karşıladıktan sonra benliğini keşfetme aşaması ve ilerde sorunlarla kendi başına başa çıkmak anlamına gelecek bireysel bağımsızlık evresinde ise, topluma uyum zorunluluğu olan “eğitim evresi” eşlik edecektir ona, demekki toplum, bireysel bağımsızlığının önündeki ilk ve en önemli engeldir birey için.. Eğer bir cangılda doğanın tüm vaat ve tehditleri ile başbaşa kalmayı değil de, nispi güvenlik sağlayan toplum içinde yaşamaya karar vermişse, kendisine haz veren tüm edimleri, dürtülerini belirli sınırlarda karşılayabilecek şekilde, tüm yaşamı boyunca uyulması gereken ayrıntılı bir kurallar bütününe uyması gerekecektir. Bu sadece uygarlıklar için değil, günümüzde çok az kalmış yaban topluluklar için de geçerlidir.. Topluma eşsiz kişiliği ve yaratıcı potansiyeli ile güç taşıyabilecek birey, daha ona dahil olduğu anda onun gücüyle sınırlanmakta, fethedilmektedir.. (2)

Karnını doyurma, barınma, giyinme, cinsellik, uyku, bedensel sağlığını koruma, hayatta kalma gibi ana fizyolojik gereksinimler karşılandığında toplum içinde bir denge algısı oluşur evrensel bireyde, bu istikrarlı bir varlık duygusudur, ancak karmaşık hayatın akışı içinde belalar, beklenmedik ve istenmeyen durumlar, hastalık, afet, savaş ve ölüm riski her zaman olasıdır ve sezinsel olarak bu riskleri hissetmekte ve bu riskler tüm o tatmin duygusunun “geçici bir denge” olduğu hissiyatını yaratmaktadır, bir afet, savaş ya da krizde aç veya susuz kalabilir, kıtlıkta beslenme kaynakları tükenebilir, bir hastalık ya da kaza,  yaşam koşullarını işlevsiz kılabilir ya da ölümle sonuçlanabilir..

Ancak insanın ezelden beri, en ilkel topluklardan neolitiğe oradan uygarlığa varana değin, en büyük korkusu ölümdür, yüzbinlerce yıldır insan ırkı olarak, sel, tufan, afet, iklimsel değişiklikler, vahşi hayvan saldırıları, salgın hastalıklar gibi doğanın meydan okumalarına ve yıllarca süren savaş ve katliamlara direnebilmiş ve aklın güdümündeki icatlarıyla mucizevi uygarlık kuruluşlarını gerçekleştirebilmiş insanlık, ilkel topluluklardan uygar insana ölüm karşısında hep yıkılmıştır. Henüz yaban topluluklarda ölüm, sadece toplumdaki bir bireyin kaybı değil, o toplumun tüm bireylerinde yarattığı acı, hüzün ve acizlik duygusuyla toplumun birlik temellerini de sarsan bir felakettir..

Ancak toplum, sahip olduğu Akıl sayesinde fizyolojik olarak çözüm bulamadığı ölüme bir savunma mekanizması olarak içgüdüsel ve ivedi bir çözüm geliştirmek zorundadır, yoksa her ölümde yaşanan hayatın geçiciliği ve anlamsızlığı duygusu, o güne değin töre, inanç, ahlak ve yasaklar sistemiyle örgütlediği bireylerde bir dağılma ve tedrici itaatsizliğe yol açabilecek, toplum ilerde giderek bir kaos ortamına dönüşebilecektir.. O halde ölüm, o toplumun ileri gelenleri tarafından manevi olarak dıştalanmalı ve yadsınmalıdır, ölen sadece bedensel olarak ölmekte ve insanın görünmez yanı olan ruhu aslında başka alemlerde yaşamaktadır, işte burası, dinin, insan toplumları varolduğundan beri, onun almış olduğu toplum biçiminden bağımsız olarak varolduğu, insana ölümü yadsıtarak bir toplum ve tarih tesellisi sunduğu yerdir.. (3)

Herşey “insanın ağız tadını bozan” ölüm (4) karşısında ruhçuluk, animizm ile başladı, yabanıllarda ölen ataların ruhu bir tapınç nesnesi haline getirildi (5); şamanlar hastalıklara çare bulmak, kayıp ruhları aramak için yeraltı dünyasına seyahat ettiler, yabanıllar topluluklarına kabul edeceği bireyleri sembolik olarak öldürüp yeniden doğmalarını (6) sağlamak için çeşitli kült ayinleri düzenlediler, neolitik topluluklar kıtlık, afet, hastalık ve ölümden korunmak için tanrılara sunular, kurbanlar sundular, dünyanın bin bir yanında ilahi düzenin kaosa dönmemesi için rahip krallar yaşlandığında öldürüldü ve genç ve yeni krallar tahta çıkarıldı (7), Gılgamış’ın ölümsüzlük arayışı antik Ortadoğu topluluklarının kutsal metni haline geldi, Tevrat’ta ve Gnostik tarikatlarda (8) yaratılmış Adem’e  ruh üflendi, Hindularda ruh enkarne oldu, Mısır’da ölen Osiris, her firavunun öldüğünde onunla özdeşleşeceği yeraltı tanrısı haline getirildi (9), ölüm karşısında ruhçuluk öğretisi Mısır'dan Tibet'e varıncaya değin devasa bir "Ölüler Kitabı" külliyatı haline geldi, Sümer’de ölen ve her yıl baharda bitkilerle birlikte yeniden doğan Dumuzi (Tammuz), tanrıça karısının kıskançlığıyla ölüler dünyasını ziyaret etti (10), İsa öldü ve yeniden dirildi ve azizler, Paulus ve peygamber Muhammed göğe yükseldi, ölümle sonunda toprağa dönecek insan çeşitli dinlerde zaten topraktan yaratılmıştı.. 

Geçtiğimiz binlerce yılda bin bir yaratıcı biçim alarak, Joseph Campbell’in deyişiyle “binbir maske takarak” ölüm karşısında insanın yegane savunma mekanizması işte bu manevi tasarımları üretti..

“..kendilerine yakarılan ve kurbanlar sunulan doğaüstü varlıkların yanısıra toplumda bir de kutsallığın uzmanları vardır..”  diyor ünlü dinler tarihçisi Mircea Eliade “.. ruhları görebilen, göğe çıkıp tanrılarla konuşabilen, yeraltına inebilen, şeytanları ve hastalıkları yenebilen kişiler. Şamanın toplumun psişik bütünlüğünü savunma işindeki temel rolü işte bu noktada belirir: İçlerinden birinin kendilerine yardım etme yeteneğinde olduğundan emindirler. Toplumun üyelerinden birinin ötekilerden saklı ve görünmez şeyleri görebildiğini ve doğaüstü dünyalardan dolaysız ve kesin bilgiler getirdiğini bilmek herkes için rahatlatıcı ve avutucudur..” (Mircea Eliade, Şamanizm, İmge Yayınları, sayfa 554).

Ve bir kez ruhçuluk tasarımı yaratıldığında, insanın yaratıcı imgeler dünyasında hayaletler, kötü ruhlar, melekler, şeytan ve ifritler, kahramanlar ve kurtarıcılar, öte dünyadan haber veren fal, kehanet, büyü gibi araçlar da belirdi, bunların hepsi insanın derin “yaşama içgüdüsü” ile henüz üstesinden gelemediği o kara ölüme karşı bir savaştı..

İnsanlık tarihi bize, çok açık bir şekilde, insanlığın önce kutsallaştırmadan akledemeyeceğini (11) göstermiştir:  bir bebek için baba bir kahraman, anne bir peridir ve yaşam bir masal gibi gözükmektedir, bilimin muazzam ilerlemesinin temelinde gizemcilik, simya ve çeşitli sayı gizemciliğinin olması, ilksel büyü ve otacılıktan hekimliğin, kadim falcılıktan, rahiplerin gezegen ve yıldız gözlemlerinden modern astrolojinin doğması bunun kanıtlarıdır..

Her ne kadar ölüm, dinsel avuntularla toplum için giderilmiş gibi de gözükse, bastırılmış bir tedirginlik olarak insanın şuuraltında yaşamaya devam eder (12), şuuraltı ise dünyanın olağan prensiplerine uymayan özerk bir karanlık alem düzeneğidir, Freud bastırılmış korkuların nevrozlar halinde zıttına atlayabileceğini ve buna saldırganlığın nedeni olan ölüm içgüdüsünün de dahil olduğunu (13) iddia eder.

Dinler, birey ve toplumu derin umutsuzluğa sevkeden yıkıcı ölüme el koyarak onu kutsal alana öteledi, ancak biz teselliyi ölümde değil (14), bizzat “yaşamda” arayan ve onu akıl, vicdan, eşitlik ve adalet ülküsüyle yaşanılır ve değerli kılmak isteyenlerdeniz...

20.08.2017


Notlar:

1) Emile Durkheim, Dini Hayatın İlkel Biçimleri, Ataç Yayınları, 2005, sayfa 19 (İngilizce baskıdan karşılaştırmayla çeviriyi biraz değiştirdim).
 
2) “.. dinsel öğreti ve törenlerin ana amaçlarından biri, dolayısıyla benlik duygusunun olabildiği kadar bastırılması ve katılım duygusunun geliştirilmesidir.. “.. ve son olarak bütün mistik çabalarda esas hedef,  benlik damlasının Bütün’ün okyanusunda erimesidir..” Joseph Campell, İlkel Mitoloji, İmge Yayınları, 1992, sayfa 89.
3) İlkel topluluklarla 2 yıl birlikte yaşayarak onları yakından gözlemlemiş olan Malinowski bu hususu ünlü eseri “Büyü, Bilim ve Din’de” (Kabalcı Yayınevi, 2000) ayrıntısıyla ele almıştır. “İlkellerin İnanç ve Tapımında Yaşam, Ölüm ve Yazgı” bölümüne bakınız.

4) Mircea Eliade, neolitik öncesi en eski mezar buluntularının (Moustier çağı M.Ö. 70.000 – 50.000) simgesel anlamlarını çözümlerken şunları ifade eder: “en eski çağlardan bu yana ölüm sonrası hayata inanç, kırmızı toprak boya kullanımıyla kanıtlanmış gibidir; bu boya ritüel anlamda kanı ikame eder, yani hayatın simgesidir. Cesetlerin üzerine kırmızı boya serpiştirmek bütün yerkürede zaman ve mekan içinde yaygın bir adettir..” ve devamında, bulunan mezar yönlerinin güneşin doğduğu yöne paralel, yani Doğu’ya bakıyor olmasının da bir yeniden hayat umudunu temsil ettiğini belirtir. Mircea Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, Cilt 1, Kabalcı Yayınevi, 2003, sayfa 23 ve 25.

5) Yabanıl hayata, vahşi doğadaki riskler ve kaza, hastalık v.b istenmeyen durumlar nedeniyle hep bir tedirginlik ve “korkunun” eşlik ettiği birçok antropoloğun ortak kanısıdır, yabanıl, ölümün doğal nedenlerden değil, büyüden kaynaklandığı inancındadır:  “..ölülerin ruhları, tehlikeli ruhlar olarak görülür, bunlar, öteki dünyaya gönderilmelerine gücenirler ve şimdi kötü durumlarının intikamını almak için yaşayanların peşine düşmektedirler..”, ve yatıştırılmaları gerekir. Joseph Campell, İlkel Mitoloji, İmge Yayınları, 1992, sayfa 131. Ayrıca bakınız: Sigmund Freud, Dinin Kökenleri, Payel Yayınları, 2002, sayfa 110. Campbell, Afrika’daki neolitik topluluklarda, ruhun asıl yaşadığı yer olduğuna inanılan kafatası kültünü Leo Frobenius’dan aktarır: sayfa 132. Tarımla birlikte, bitkilerin ölüm ve yaşam çevrimi, “bereket tapımı” ve “ölüler tapımını” birbirine yakınlaştırır: (Anadolu’da) “…kafatası tapımı Hacılar’da (M.Ö 7.000) yaygın bir biçimde doğrulanmaktadır. Çatalhöyük’te iskeletler ev tabanlarının altına, cenaze armağanlarıyla birlikte gömülmüştü..” Mircea Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, Cilt 1, Kabalcı Yayınevi, 2003, sayfa 63.

6) Sir James Frazer, dinin totemcilik aşamasında olan ilkel toplumlarda erginlenme ayinlerinin toteme aktarmak üzere gencin ruhunun çıkarılması olduğunu savunur: “..öyleyse bu ayinlerin rolü, insan veya totemi arasında yaşam ve ruhların takas edilmesidir.. “.. genç insan olarak ölür ve yaşama hayvan olarak döner, hayvanın ruhu artık bedenindedir ve onun ruhu ise hayvanın [totemin] bedenindedir…”  James George Frazer, İnsan, Tanrı, Ölümsüzlük, Altınbilek Yayınları, 2014, sayfa 492.

7) Antropolog Frazer’in ünlü eseri “Altın Dal” bu tema ile başlar ve eserinin sonraki sayfaları buna tarihten çokça örnek verir, Sir James Frazer, Altın Dal, Payel Yayınevi, 1990.

8) Gnostik Nag Hammadi metinlerinde Demiurge veya kötücül güçler tarafından yaratıldıktan sonra Adem’in cansız bedeni günlerce ortada kalır, sonra Gizli tanrı Nur aleminden melek göndererek Adem’in bedenine hayat (ruh) üfler. Prof. Dr. Şinasi Gündüz, Gnostik Mitoloji’de Düşük Motifi, 19 Mayıs İlahiyat Fakültesi Dergisi.

9) Plutark ünlü eseri “Isis ve Osiris” de, Osiris’in sadece Mısır değil, dünyaya medeniyet taşıyan insan biçimli bir tanrı olduğunu yazar, ancak Seth tarafından öldürülür ve cesedi parçalara ayrılır.. Plutark, Isis ve Osiris, Ruh ve Madde Yayınları, 2006; Frazer ise Altın Dal’da antik dönem boyunca Ortadoğu’da her yıl Osiris için yas düzenlendiğinden bahseder.

10) Ortadoğu’da çeşitli isimler (Adonis, Attis, Dionysos vs.) altında ve sıkça görülen ölen ve yeniden dirilen bir tanrı figürü olan Dumuzi ya da Tammuz, Sümer ve Babil aşk ve savaş tanrıçası İnanna’nın kocasıdır, İnanna’nın indiği ölüler dünyasından kurtulması için yer altında tutsak kalır, Samuel Noah Kramer ve Mircea Eliade miti yorumlarken benzer düşüncededir: “Mit Ereşkigal’in krallığını fethe, yani ölümü yok etmeye giden aşk ve bereket tanrıçasını uğradığı bozgunu anlatır..” Bakınız: Mircea Eliade Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, Cilt 1, Kabalcı Yayınevi, 2003, sayfa 88, ayrıca bakınız: Samuel Henry Hooke, Ortadoğu Mitolojisi, İmge Yayınları, 2002, sayfa 26.

11) Tevrat’ın yasak bilgi ağacı ile sembolleştirdiği Akıl, doğa ve tarihin şiddetli meydan okumalarıyla sıçramalı bir gelişim izlemiş olmalı, burada önemli olan, önceden icatlar süreciyle doğaya yansıtılmış olan Aklın artık bambaşka bir evrede bulunmasıdır: Bu, Aklın, gen kopyalama ve dahası tehlikeli “yapay zeka” süreci ile “kendini kopyalama (kendi suretini yaratma) evresi”dir, yakınlardaki bir haberde sosyal medya için geliştirilen yapay zeka robotlarının kendi dilini konuşmaya başladıkları duyuruluyordu.!

12) Freud, “Bilinçdışımız dediğimiz şey – ruhsal yapımızın, içgüdüsel dürtülerden oluşan en derin katmanları- negatif hiçbir şeyi,  hiçbir yadsımayı tanımaz, orada karşıtlıklar çatışır..” diyor. Sigmund Freud, Uygarlık, Din ve Toplum,  Öteki Yayınları, Ankara 1995, syf. 84

13) “..Ya da Erich Fromm'un belirttiği gibi, kötülük "yaşamın kendi kendine karşı çıkması" ya da "ölü, çürüyen, yaşamayan ve bütünüyle mekanik şeylere duyulan hayranlıktır..”  Jeffry Burton  Russell, Şeytan, Kabalcı yayınları, 1999, sayfa 19

14) Biyologlar, daha geçtiğimiz yüzyılın başında bile, ölümün nedeni konusunda bir açıklayıcı kuram geliştirmişlerdi, 19. Yüzyıl Alman biyoloğu, ölümün, nüfusu seyreltmek ve insan ırkının genetik yıpranmasını engellemek amacıyla ortaya çıktığını savunmuş, ve çocuk yaşta doğal seçilim kuramını Darwin’den bağımsız olarak keşfettiği belirtilen İngiliz biyoloğu Alfred Russel Wallace’de aynı dönemlerde benzer bir görüşü savunmuştur. James George Frazer, İnsan, Tanrı, Ölümsüzlük, Altınbilek Yayınları, 2014, sayfa 484.




Mustafa Çölkesen: Medeniyetin Pençesi: Akıl ve İnanç

1 yorum


Mustafa Çölkesen
Tarihsel ve evrensel bir insan doğasından bahsedebilirmiyiz? İnsanın boyutları nelerdir? Ne ister insan yaşamdan? bu amaçlara hangi araçlarla ulaşır, ya da hangi araçlar bu amaçlara ulaşmak bakımından insan doğası için en uygunudur?

Modern insanın tarih sahnesine kabaca 200.000 yıl önce çıktığını biliyoruz, uygarlığın ön adımları ise yaklaşık 10.000 yıl önce bereketli hilal civarlarında atılıyor, henüz aradaki 190.000 yıllık süre zarfında toplayıcı-avcı, göçebe gezgin eşitlikçi  "komün yaşamının" dışında tarihsel resmi derinleştiremiyoruz.

Son dönem arkeolojik buluşlardan baltanın 2.000.000  yıl öncesinde dahi kullanıldığını öğreniyoruz, bu aklımızın algılamakta zorlandığı uzun zaman diliminde sanki insan aklı, homo sapiens türüne ayrıldığı günden beri icatlar yapmaya programlı, dünyanın keşfi ve basit formüllerine en eski zamanlarda bile ulaşmaya başlamış, kendi kendinin bilincinde doğa olarak Akıl, varolduğundan beri hep insana eşlik etmiş gibi gözüküyor...

Peki insanlık sadece salt akılla mı yürüdü bu uzun tarihsel yolunu? Akıl, etik veya ahlak, veya maneviyat dediğimiz bir değerler bütünün bir tamamlayıcısı değilmiydi? O değerler bütünü ilkel toplulukların kendisini doğanın bir parçası olarak gören, dahası doğayı kendisi önünde yücelten, zaman içinde ruh, mana, me, maat , rta, fa gibi bir dizi ilkeyle onu tanımlayarak aklın doğayı dönüştürücü atılımlarını belki de bu etik yasalara göre sınırlandıran daha öncelikli birşeydi, yaşamlarını sürdürmek üzere doğanın güneş, toprak, su bereketiyle kendilerine ev sahipliği yaptığı, zaman zaman onu kızdırmaları nedeniyle hışmına da uğradıklarını düşündükleri bu eski doğal topluluklar deneyimli yaşlılardan başlayarak, büyücü-şaman, rahip ve rahip krallarına kadar hep dinsel topluluklardı, kutsal olan bitki ve hayvanlardan totemlere, tılsımlardan duvar yazılarına, mağara resimlerinden heykellere kadar hep sembolleştirilmişti, semboller ise arkasındaki derin mitsel mananın bir imgesi ve hatırlatıcısı görevini görüyordu, o semboller onlara evren, kozmogoni, kozmoloji gibi aynı değerlere inanan eski ve tarihsel bir topluluk olduklarını hatırlatıyordu, bütün, parçaların toplamından farklı ve üstündü, kutsal kozmik doğa ve toplumun çıkarları ve sürekliliği öncelikliydi...

Doğanın içinde özgün bir uyum etiği ve bir mantık düzeneği ile yaşayan toplulukların yaklaşık aynı zamanlarda M.Ö 4.000 yılları civarında Amerika kıtasından Hindistan'a kadar bir yatay coğrafi kuşak altında neolitik topluluklar olarak, ama yine -göksel arketiplerin yeryüzündeki karşılığı olan-kutsal tapınak, ziggurat, piramitler ile farklılaşmaya başladığını görüyoruz, artık yerleşiktirler, yazı, madencilik, tarım teknikleri, cam, silindir mühürler, mimari bir anlayış, ayrı kent-devletleri ve dinsel panteonları tedricen geliştirilmiş durumdadır, Aklın farklı coğrafyalarda bu  eşzamanlı atılımının nedenleri hala gizemini koruyor, ama bu teknik atılımına işbölümü ve toplumsal rol ve konumlardaki farklılaşmanın eşlik ettiği görülüyor, bu maddi tarihsel dönüşüm yeni neolitik toplumların mitolojik anlatılarında da Gılgamış'ın zorbalığı, Dumuzi'nin ölümü, İnanna'nın Gılgamışla kavgası, Osiris miti gibi bir dizi dramatik öyküye ve kötücül güçlerin yeryüzünde çoğalmasına bırakıyor yerini, insanlık Aklın gücü ile giderek sınıflı toplum haline gelirken, geçmiş, "Dilmun" gibi kaybedilmiş cennet öykülerinde yaşıyor artık, tanrılar kule yapan insanları dillere bölerek cezalandırıyor ya da değerlerinden sapmış insanlık tanrıların ortak kararı olan Tufan ile yeryüzünden silinmek isteniyor, Aklın ilerlemesinin bir ürünü olan yazılı kayıtlar, gelişen ve karmaşıklaşan toplukların kendi aralarındaki paylaşım kavgasından ve tanrısal tehditlerden ve insanın kötücül yanından daha çok bahseder hale geliyor. 

Zamanda bir kaç adım ötede ise bilginin insanlığın en büyük cezası olduğuyla başlayıp, kutsal tarihinde Kain ile Habil arasındaki ilk kardeş kanından bahseden Kitab-ı Mukaddes çıkıyor karşımıza, İbraniler insanlık tarihinde hata yapmaktan asla vazgeçmeyen nesillere tanrının defalarca verdiği uyarı ve cezalardan bahsediyor ve Yahudi tarihi ise- tıpkı insanlık tarihi gibi- hep yıkımlar ve yeniden başlangıçlarla devam ediyor.

Defalarca işgal ve sürgün yaşamış Yahudi toplumunda Roma işgali ile Mukaddes Kitabın imalarından feyz alan ve bir "savaşçı kurtarıcı" sayesinde yeni bir çağ açılarak kurtulacaklarını vaaz eden büyücü ve kahinler ortalığı kaplarken İsa'nın kısa mucizevi yaşamı ve dramatik sonu, yerini onun "yeniden doğuş çağı" beklentisine bırakıyor, insanlar inançlarını onun havarilerinden ödünç aldıkları bu sevgi odaklı, belirsiz beklenti ile tazeliyorlar, ilk Hıristiyanların eşitlikçi değerleri bağlı oldukları imparatorluklarda artık bir sessiz çığlık olmanın ötesine geçemiyor ve onlarla birlikte yokoluyordu.

Kutsal Roma'dan pagan Batı'ya Hıristiyanlık üzerinden bir ortak dinsel kimlik kazandırılmış oluyor, din hızlı yayılıyor ve kilise giderek güçlenip mutlakiyetçi feodal Avrupa'nın uzun ortaçağına papazları ile ivme kazandırıyor, Akıl, serflerin toprağa dayalı statik yaşamında uzun bir gerileme dönemine giriyordu, Kutsal kitaba göre insan cennetten kovulmanın cezasını ekmeğini güçlükle kazanarak ödeyecekti, Paulus'un saygılı sözleri sonuçta köleleği onaylamıyormuydu? İnanç, serf yaşamını buyurmuştu.

Avrupa'nın önce muazzam gerileyip, din savaşları ve veba gibi felaketleri atlatarak canlanmaya başladığı göreli barış döneminde Akıl, örtülü bir dinsel, mistik bir inançlara sahip yer yer neo-platoncu veya hermesçi dahileri vasıtasıyla "yeniden doğuş" ve "aydınlanma" atılımını yaptı, şimdi sıra Aklın bu yeni atılımına ticaretin hızlanması, Doğu'dan kopyalanan matbaa sayesinde İncil'in okuma yazma bilen kesimlere ulaşabilmesi, barut gibi icatların imha gücünün devreye alınması, zaman içinde palazlanan soyluların şirketleşmesinin eşlik etmesindeydi, Osmanlı üretim yerine haraca gözünü dikmişken Batı tüm bu icatları piyasa için kitlesel mamul haline döndürmenin yolunu arıyordu, diğer yandan kapitalizm Batı'da hızla geliştikçe okyanusaşırı sömürgecilik ve kolonizasyon, yerel toplulukların asimilasyonu ve kadim kültürlerin imhasına da yöneliyordu, teknolojik güç, sade, eşitlikçi yerel toplukları aşağı, yetersiz, cahil halklar olarak damgalayıp otantik inançlarından vazgeçmeye zorluyor, sanki Hıristiyanlık fethedilen topraklarda gelecekteki piyasa ekonomisinin mecburi bir "ön anlaşması" gibi görülüyordu, önce saha, tarihsel, kültürel kalıntılarından temizlenmeli ve yerine bir güç ve yeni ekonomik ilişkiler olan kapitalizmin Ruh-ül Kudüs'ün emri olduğuna inanan yeni insanlar ikame edilmeliydi, Avrupa'da buluşlara, hayatı, yenilikleri bir kazanç alanı olarak gören fırsatçı bir Yahudi zihniyeti eşlik ediyordu ve vatansız Yahudilerin Batı'ya bu anlamdaki katkılarıyla güçlenmeleri engellenemiyordu. Hıristiyanlık atası olan Yahudi dininde bir mutasyon değilmiydi?

Hıristiyanlık seçilmiş bir halkın hikayesini kendine bağlayan ama uzun bir kutsal tarih içinde görece cılız, güçsüz bir ışık gibi duruyordu, bambaşka bir yaşam ve çağ vaad eden İsa'nın zenginleri hor gören, bedeni aşağılayan, sevgiye dayalı ve paylaşımcı tinsel mesajlarından ziyade Batı'lı insanın zihninde sadece sembolik bir nostalji olarak algılanmıştı İsa, tıpkı ilerleyen uygarlık gücünün zaman içinde Kilise'yi etkisizleştirmesi gibi, Hıristiyanlığın kült ve sembolleri değerlere baskın çıkmıştı...

Tüm iyilikleri bilinmeyen bir Tanrı'ya ve kötülükleri de kötücül güce havale eden bir dinsel öğretinin şemsiyesi altında artık piyasa ekonomisi için tüm kapılar sonuna kadar açılmıştı, sanki metaların yaygınlaşmasına en uygun bir dinsel üstyapıydı bu, nasılsa İsa'nın bilinmeyen bir tarihte mucizevi dönüşü ile tüm kötülükler sonlanacak, altın çağ elbet gelecekti, o halde haftalık ayinler haftalık günahları kapatabilirdi. Özel mülkiyetin varlığı ve sınırsız ilerlemesi bu inanç dizgesi için bir sorun yaratmıyordu, varlık ve güç dindışı bir alandı, herkes çalışıyor ve karşılığında kar, rant veya ücretini alıyordu, dünya düzeni tanrısaldı.

Dahası metaların, sermayenin, ticaretin, fabrikaların, emek üretkenliğinin, para dolaşımının artışında önde giden uluslardan biri olan İngilizlerden bir iktisatçı piyasadaki dengeyi Tanrı'nın "görünmez eli" olarak ilan etmişti, artık hırsla güçlenerek dünyayı fethe koyulan kapitalizm için ortada manevi bir kuşkuda kalmamıştı.

Batı'nın sanayi ve siyasi devrim çağlarında yine Aydınlanmacı Batılı bir Yahudi, bir ömür harcadığı çalışmalarıyla, sermaye denen olgunun üzerindeki sahte kılıfı kaldırıp altındaki tüm varlıkların bir "birikmiş emek" olarak emek gücünden çalındığını anlatmaya koyuldu, bu gizli hırsız, tarih boyunca iktidar aygıtını da elde tutarak mevcut dinin söylemiyle sınıf hegemonyasını meşrulaştırıyordu emekçilerin gözünde ve bu hırsızdan ancak gerçek değerin sahibi mağdurların birleşmesi ile kurtulunabilirdi, emekçiler ayrıca üretim sürecindeki giderek karmaşıklaşan işbölümü ve uzmanlaşma nedeniyle kendi emeğinin ürünlerine sahip çıkamıyor, hem maddi hem de ruhani bir yoksunluk duygusuyla kendisine yabancılaşıyordu, emek, burjuvazinin bir icadı olan makinenin sıradan bir avandanlığı haline geliyordu, Marx'a göre çıkış, Yahudi zihninin somutlaşması olarak gördüğü kapitalizmin sosyal bir devrimle ilga edilmesiydi. Sosyal devrim koşulları en uygun olan Batı'da gerçekleşmeli ve oradan dünyaya yayılmalıydı, arkadaşı Engels ile birlikte kaleme aldıkları manifestoları İncil'den sonra dünyanın en çok okunan eseri haline geldi, bu yeni ışık, zaman içinde Rusya ve Çin'e varıncaya kadar hızla taraftar bulmaya başlamıştı.

Ancak Marx, hem toplumsal ilişkiler ve üretici güçlere yoğunlaştığından hemde Bir Avrupa merkezci olarak uygarlığın gelişimini yadsımadığından, imalarda bulunmakla birlikte hızla gelişen kapitalizm içindeki bireyin özel dünyasını ihmal etmişti, kalan boşluk Freud tarafından tamamlandı, Freud, uzun yıllar nörolojik çalışmalara odaklandıktan sonra ruhsal hastalıklara yönelerek, tarih, arkeoloji ve mitoloji çalışmaları vasıtasıyla adım adım "bilinç-dışı" denen alanı keşfe koyuldu, kendisini bireyin gündelik yaşamında hissettirmeyen, ama ansızın içgüdüsel patlamalar, his ve davranışlarda nöbet ve bozukluklarla ortaya koyan gizli, karanlık bir alandı bu, bireyin en doğal yaşam enerjisi olan Libido'nun karşısına uygarlığın kısıtlayıcı duvarları çıkıyor ve özgür istemler zihinde bilinç ile erişilemez olan kapalı bir alana terkediliyordu, Freud, Marx'dan bağımsız olarak, uygarlık ilerledikçe bireyin zihnindeki bu karanlık alanın büyüyerek ruhsal hastalıkları tetikleyeceğini öngörüyordu, din ise bu alanın kendince işleyişini engelleyemiyor, bilakis bu alan onun yadsınmasına bile neden olabiliyordu.

Kapitalizmin istilasına kadar doğayı kozmik bir bütünlük olarak gören Doğu'dan farklı olarak Batı aklı, uygarlık çizgisini, doğayla bütünleşmekten ziyade onu kutsallıktan arındıracak, onda sonuna kadar bir ticari fırsat alanı görecek, doğayı ve varlığı keşfetmeye çalışırken bile onu nesneleştirecek şekilde kurguladı, Batı'nın insan ilişkilerindeki eşitsizlik ve tahakküm anlayışı doğa karşısındaki zafer tutkusu ile uyumlu oldu, Doğu'nun içsel insanına karşın, maddi fırsatlar karşısında rasyonel, kaynaklar üzerinde rekabetçi, güç ve sermayeyi yaşamının asıl hedefi haline getirmiş, alternatif bir toplumsal yaşam idealini karanlık alanına terketmiş umarsız ve bireyci bir insan profili egemen oldu, metalar çoğaldığı ölçüde Batı'lı insanın yalnızlığı daha da derinleşti, bireysel kazanmaya yönlendirilmiş insan, toplum olduğunu unutmak ve geleceği önemsememek durumundaydı ve tüketim toplumunda şimdiki zamanda kazanmak  ve hep tüketerek unutmak Batı'lı insanın gönüllü, kalıcı tercihi haline geldi..

Uygarlık dediğimiz süreç insanın kendi öz doğasından vazgeçmesi ve özgürlüğü uygarlığın istediği zorunlu, önceden belirlenmiş o standart maskeye feda etmektir, benliğinden vazgeçen insan, kendisini "göründüğü gibi olduğuna" inandırır, oysa kendisinden vazgeçmiş ve her yanıyla metalar dünyasına karışmıştır, insan artık yarattığına teslim olmuştur...

Metalar dünyasının zirvesi olan Batı'da, Doğu'nun mistik öğretilerinin ancak yavan karikatürleriyle hayata tutunmaya çalışan Batı'lı bireylerden, New Age dini şeklinde eski, gizemci pagan kültlerine varıncaya dek yeni arayışların canlanmasına tanık oluyoruz, kapitalist şirketlerdeki kariyerlerinin kısa yaşamları için bir zindan olduğunu farkedemeyenler tatminsizliklerinin odağına "hazcılığı" koyuyorlar, karanlık içgüdüler, kitleler halinde cinsel fetişizm, sadizm, mazoşizm, pedefoli, zoofili v.b uçlara savruluyor, ama dünyada Freud'un "ölüm içgüdüsü" olarak tanımladığı yıkıcılık ve şiddet eğilimi de aynı ölçüde artıyor ve dünya geri dönüşü olmayan bir nükleer silah deposu haline geliyor.

İnsan doğası hakkında konuşmak bize aynı zamanda en eğitimli insanların bile iyilik ve mutluluğu anlatan kutsal bir sembol olan Svastika ile Hitler'e destek verdiği korkunç faşizmi ve iki dünya savaşını da hatırlatıyor, olasılıklar dünyası insanın karanlık alanının, bilinç-dışının büyümesi ve yıkıcı tarihin tekerrür edebilme ihtimalini anlatıyor, korkarız ki bu kez insanlığın sonu Tanrı iradesi ile gelen bir tufandan değil, 6 milyar insan arasındaki bir delinin veya zümrenin eliyle de gerçekleşebilir...

27.06.2014 

colkesenm [at] hotmail.com 

Twitter: https://twitter.com/clksnme 

Doğasına rağmen Kadın..!

1 yorum
Mustafa Çölkesen

"...hızla çürüyen bir dünyada yönsüz kalma, umarsızlık, kadercilik ve çilecilik, kitlesel cahilleşme eğiliminin etkisine giderek daha fazla maruz kalma, burjuva yaşam biçiminin nesnesi olma, biçimsel kadın egolarını kışkırtan güzellik endüstrisinin ballı müşterileri haline gelme, metalaştırılmış cinsellikleri ile küresel medyanın satış körükleme malzemesi olma..."

Yaklaşık  5 yıl önce modernizm içindeki kadınların durumu hakkındaki makalemiz temel eleştiriler bakımından güncelliğini korumakla beraber, aradan geçen zamanda "burjuva yaşam biçiminin nesnesi" olma vurgumuzun kadınların ortak tutumu olarak daha belirgin hale geldiğini görüyoruz.

Kapitalist uygarlık sadece üretim, finans, raflarda çoğalan ve çeşitlenen mal ve hizmetlerle değil, bu ekonomik karmaşıklaşmanın amacı ve aracı olan hakim "tüketim kültürü" ile de ilerler, değişmez bir kapitalist senaryo olarak maddi uygarlık, bireylerin yaşam tercihini, insan ruhunu, hayata yönelik algı ve beklentilerini, manevi tatminini sınırları kesin çizilmiş şablonla kendi salt "rasyonel" amaçlarına uygun hale getirir, anlamdan önce "akılcılık" ve isteklerden önce "zorunluluklar"ın keskin gücü hüküm sürer rasyonel piyasacı uygarlıkta...

Önemsiz biçimsel farklılıklar ya da sadece ambalaj farklılığıyla birbirinin yerine geçen metaların insan ihtiyaçlarından fazla olduğu bir kitlesel "aşırı üretim" toplumunda malların "gerçek faydası" yerini reklam destekli "yeni ürünleri deneme teşviklerine" bırakır, insanlık yalnızca daha çok kar peşinde koşan AR-Ge laboratuarlarında ambalaj, biçim, desen, koku öğelerinin bir "deneği" haline getirilir ve akıl, bu biçimsel farklılaştırılmış malları tükettikçe "öz ve biçim" arasındaki farkı algılayamaz hale gelip,  giderek malların "biçimler dünyası"na teslim olur, burjuva dünyasında birey, bir tüketici olarak, algısı ve muhakemesi bozulmak suretiyle kitleselleşir... 

Kitlesel olarak "suni biçimler dünyası"na teslim olmak artık "sürü psikolojisi" halinde davranış kalıbının insana yön vermesidir...

Demek ki,  gönüllü olarak değil, emir-komuta zinciri, tahakküm hiyerarşisi altında zoraki üstlenilen ve en verimli saatlerini adadığı çalışan rolünün ötesinde birey, özgür olduğunu zannettiği tüketim tercihlerinde de sadece kar amaçlı şirketlerin algılarını manipüle eden önceden belirlenmiş sınırlı bir özgürlüğün kıyılarında dolanmaktadır. Bu sınırlı özgürlüğe ya alışacak ya da özlemini bilinçaltına gönderip müstakbel nevrozlarına saklayacaktır.

Kapitalizm ucuz bir emekgücü olarak kadınları daha fazla çalışma hayatında özgürleştirip, onları  kozmetik benzeri kadın endüstrisinde histerik müşterileri haline getirirken asıl özgürleşmelerini pek sevdikleri pembe renkten hayali bir "aşk söylemi" ile efsunlayarak sömürüyor, özgürlük tıpkı ambalajı farklılaştırılmış malların hızlı ve kitlesel halde tüketilmesi gibi "bir varmış bir yokmuş"lar anlarında yaşanan, geçici, değerden ve bağlılıktan yoksun "şehvet dejavu"larına indirgeniyor, Batı, otantik, farklı değerlerin coğrafyalarına sadece mallarını değil, hızlı, bencil, bireyci, hazcı yaşam biçimini de ihraç ediyor, kadınlar giderek dünyanın erkek egemen kitlesel bir tüketim kültürü olan futbolun keskin rekabetçi totemciliğine de ruhen ortak olarak, aşkı fast food modundaki cinselliğe indirgeyip erkekleşerek karşı cinslerinden tarihsel intikamlarını almaya çalışıyor, özgürlük kavgası yine öz, mana, değer peşinde değil, tüketim şablonunun biçimsel algılarıyla güdümleniyor...

Eskiler "her şerde bir hayır, her hayırda da bir şer vardır" derdi, eskinin  yuva kurucu, emektar, fedakar anne profili, bireyci özgürlük hırsları ve kişisel tüm bağlardan kurtulmak adına çocuklarını bakıcılarının büyüttüğü ya da çocuk sorumluluğu almak istemeyen bir bencil kadın profili ile yer değiştiriyor. Kadın, geçmişin en zorlu, mucizevi doğa koşullarında benliğinin bir parçası olarak çöllerde, dağlarda kilometrelerce yollar boyunca kucağında özveriyle taşıdığı yavrusunu artık yaşamı için bir engel olarak görüyor, artık kadın öz doğasını reddediyor...

Ve geçmişin fedakar, anaç, horgörülen, mağdur  annelerin kızlarına kapitalizmin ve sanal alanın bir nispi statü kazandırması onları sarhoş edip, uygarlığın toplumsal, eşitsiz, cinsiyetçi doğasında kadınlığın değil, insanlığın krizini sorgulamak yerine, özgün doğalarından hızla uzaklaşıp lüks tüketim, kozmetik, eğlence endüstrisiyle kendilerine yabancılaşmaları sayesinde medeniyet, tüketim gücünü perçinleyerek  insanlık üzerindeki yıkıcı ilerlemesini sürdürüyor, medeniyet asıl şimdi gücünü daha çok kadından alıyor.

Oysa dünyanın acımasız gerçeğiyle yüzleşmekten kaçınan günümüzün konformist kadınlarının ellerinden düşürmediği pembe romanlar ve masallar böyle bir dünya ve insan doğasını anlatmaz bize, kahramanlar hep iyidir, doğrudan yanadır, fedakardır, dayanışmacıdır, eşitlikçidir, ahlaklıdır, merhametlidir, adaletlidir, affedicidir, sevgi doludur ve romanların sonu bu sıfatların birleşmesi, hayata kavuşması, yani mutlu sondur...

Eğer bildik evrensel mutluluk tarifi ve mana henüz tedavülden kalkmadıysa, eminiz bugünün çarpık dünyasında bireycilik ve tüketim peşinde manevi yolundan, doğasından sapan kadın mutlu olmayacaktır..!


 21.06.2014

colkesenm [at] hotmail.com 

Twitter:  https://twitter.com/clksnme 

Mustafa Çölkesen'in diğer yazıları için: http://dikine.blogspot.com/search/label/Mustafa Çölkesen