Chris Harman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Chris Harman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Chris Harman'a Açık Mektup..!

0 yorum

Mustafa Çölkesen

Sevgili Chris Harman,

Başlangıçta senin için ne yazacağım ve nasıl hitap edeceğim konusunda zorlandım, sonra “gönül yolu o denli karmaşık değil, yazarsın olur” dedim içimden… 

2009’da öldüğünü bir hafta önce öğrendim, geç intikalim normaldir: uzun bir süredir dikkatimi başka alanlara verdiğimden güncel siyasetin uzağında bulunuyordum, ama, malum, alışkanlıklarımızdan öyle kolay vazgeçemiyoruz, sırf senin yazıların için ara sıra bakıyordum International Socialism Journal’a, bazılarını da önemseyip, “daha sonra çeviririm” diye saklıyordum, işte böyle haberim oldu seni kaybettiğimizden, o gün bugündür burkuldum, içimde bir rahatsızlık, eksiklik duygusu işte. Yazarsam belki rahatlarım diye düşündüm…

Saygıdeğer Harman,

Seni, Doğu Avrupa çöküşünün büyük karmaşası döneminde olan bitene bir açıklama getirme arayışım esnasında karşılaştığım kısa kitapçık olan “S.S.C.B tartışması” ile tanımıştım, büyük marksist iktisatçı tanımını gerçekten hakeden Ernest Mandel ile Sovyetler Birliği’nin doğası üzerine kıran kırana bir tartışmaya girişmiştiniz, sen Tony Cliff okulunun bir üyesi olarak “Devlet Kapitalizmi” kuramını savunuyordun ve Mandel’de başka şeylerin (dış ticarette devlet tekeli v.b) yanısıra esasen “bir meta gibi alınıp satılan” emek piyasasının olmaması nedeniyle, bu kuramın doğru olmadığını söylüyordu, o zamanlar hayli iktisatsever birisi olarak Mandel’in kuramına yakın hissetmiştim kendimi, ama tartışmalarında malzemenin bolluğu ve marksizmle ilgili birikimin dikkatimi çekmişti, izlemem gerekenler arasına seni de dahil etmiştim.

2000 yılında “Explaining the Crisis” isimli kitabının siparişini verdim, İngiltere’den ancak 2 ayda gelen kitapla birlikte İngiliz Sosyalist İşçi Partisi’nin (SWP) bir çok broşürünü de göndermiştiniz. Yani, anlaşılan, Alex Callinicos’la birlikte başını çektiğiniz ekibiniz boş oturmuyordu, buna sevinmiştim… Malum ben Devrimci Marksistleri -hala assolistliği bırakmayanlarla birlikte- topu topu birkaç kişi olarak tanırım, bunlar hep bölünme sevdalısı olarak bilinirler zaten, ama “geçmişinde enternasyonal deneyimi” olan ülkelerde devrimci marksistler neler yapıyor acaba demiştim ve ne mutlu ki adım adım gelişen internet vasıtasıyla izliyordum sizleri.

Bir gün bir kitapçıda İngilizce rafların ortasında senin “A People's History of the World (1999)” (1) isimli kitabını gördüm, meğerse o kitapevi zaten IST’nin (Uluslararası Sosyalist Akım) Türkiye seksiyonu hissine kapılan- sonradan bir kısmının pek senden hazetmediklerini öğrendiğim- kişilerin mekanıymış, bu arkadaşlarla tanıştık, birkaç seminerlerine de katıldım hatta, ama sonunda içimden “ne yazıkki Harman geleneğinden eser yok” dediğimi hatırlıyorum. Hatta o sıralar senin kitabının çevirisini yapıyorlardı, tamamlayacakları ve yayınlayacakları konusunda umutlu değildim, haklı çıktım, yayınlayamadılar…

Sonra katıldığım birkaç seminerde “Devlet Kapitalizmi” konusunda neden bu kadar ısrarcı olduklarını sormuştum, bu kavram etrafında mı birleşiyorlardı? Bu olmazsa olmazmıydı? Troçkist olsalarda, haliyle (!) kurmaylar statükolarının sorgulanmasından rahatsız olmuşlardı, arayı açtık mecburen …

Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra  kader bizi -yine bir kitapevi rastlantısıyla- karşı karşıya getirmişti, ellerinde bira şişeleri ile bu kez onları fazla “batılı” bulmuştum, düşüncelerden önce görünümleri, davranış şekillerini örnek almışlardı Batı’nın, fazla samimiyetsiz ve yapay gözüküyorlardı, “Beyoğlu bunları bozmuş” deyip geçmiştim, ve o günden sonra da ara ara girdiğim “ISJ” sitesinin dışında “Uluslararası Sosyalist Akım”dan haberim olmadı…

İşte böyle Chris Harman, sözü fazla uzatmadım umarım, arada senin Alex Callinicos’la birlikte kaleme aldığınız “Değişen İşçi Sınıfı[2] isimli makalelerinizi okumuştum, “emeğini satmak zorunda kalan herkes işçidir” diyorsunuz, kesinlikle doğrudur!, ama insan vasfıyla binbir türlü beklentisi, tabiiyetleri, geleneği olan bu kişilerin siyasal yaşama katılımlarını sağlayacak, onları sosyalist bir devrimin bayrağı altında birleştirecek kalıcı bir siyasal program ve oluşum için klasik işçi tanımı ve kavramı yetersiz gelebilir diye de düşünmüyor değilim… Burada elimizdekilerden vazgeçmiyoruz tabi, sadece bunların ne kadar işimize yaradığını samimiyetle sorguluyoruz.

Eğer bu zamana kadar konuşabilme fırsatını bulabilseydik seninle, öncelikle şu batının nispeten zengin işçi sınıfının devrim yapmaya nasıl ikna edilebileceğini sorardım sana, sömürgeci atalarının Doğu'dan çalıp çırparak getirdiklerini refah ürünleri yaptıktan yüzyıllar sonra, elindekileri geri ülkelerin işçi sınıfı ile paylaşırlar mı sence? Yada kıta Avrupası işçi sınıfının bilinçaltında kazılı ırkçılık, milliyetçilik, horgörme, küçümseme bu paylaşma korkusumudur acaba? Siz buna kendi dilinizde “dilemma” diyorsunuz galiba…

Adam Smith’ten, John Stuart Mill’e, David Ricardo’dan, T. Malthus’a geleneksel iktisatçıların ülkesi Britanya’da muhaliflerin bile yazdıkları ekonomik kategoriler ile sınırlı maalesef… Bunun nedeni Batı’nın insan tarifinin, tinini piyasaya kaptırmış salt “homo economicus” olmasımıdır acaba? global kapitalizmin krizleri konusunda Mandel’le boy ölçüşecek türden marksist analizlerinin değerini bildim elbet, ama meselenin iktisadın kısıtlayıcılığından kurtulmak olduğunu düşünmeye başladım son zamanlarda… 

Dünyaya yepyeni bir gözle bakma, insan merkezli bir dünya kurma yolunda  o –senin uzmanı olduğun- iktisat tarihinin tamamını çöpe atsak nasıl olur Harman? Biz bunu daha basit dillendiriyoruz: “Başaşağı duran şu dünyada insanlık ekonominin gereklerine değil, ekonomi insanlığın gereksinimlerine tabi olmalı” diyoruz, ilerleme, kalkınma, pozitivizm, bilim tapıncı insanlık için zorunlu değildir, [batılı] medeniyet komple bir sistemdir, onun tüm bileşenlerini sorgulayan büsbütün yeni bir paradigma geliştirilebilir diyoruz

Değerli Chris Harman, konuşacak ne çok şey var, yazdıkça yazası geliyor insanın…

2009 yılında Arap sosyalistlerinin daveti üzerine gittiğin [ezoterik öğretilerin yurdu] Kahire- Mısır’da ölmüşsün, ben bunu senin ayrıcalığın sayıyor, sömürgeci İngiltere’nin ruhsuz/kasvetli şehirlerinde ölmekten kat be kat iyidir diyorum, ayrıca bilirsin “ölümden hayat doğar” o toprakların kadim felsefelerinden birisidir, böylesi bir hikmeti vardır belki bunun …

“Russia: How the Revolution was lost (1974)”, “Gramsci versus Reformism”, “Explaining The Crisis: A Marxist Reappraisal”, “Economics Of  The Madhouse: Capitalism and the Market Today”, “The Lost Revolution:Germany 1918-23”, “A People's History of the World (1999)”,  “Peygamber ve İşçi Sınıfı”[3] gibi arkanda bir çok önemli eser bıraktın, ama hayatın derinden işleyen yasaları bazen bir sözü tüm diğerlerinden daha anlamlı hale getiriyor: “biz çabalamazsak hiçbir şey olmaz” demiştin bir röportajında...

Haklısın kapitalizme karşı “kavga kavga”dır, onun mekanı, zamanı, eksiği, fazlası, doğrusu, yanlışı olmaz…

1990’larda Doğu Bloku'nun çözülüşünden sonra ivme kazanan neo-liberalizme karşı kendi anayurdundan verilen sağlam bir cevaptı hayatın, örnek olsun…

Hoşçakal Chris Harman…

11.02.2011



Notlar:

1) Harman’ın ilgili kitabından (A People's History of the World (1999)) bazı bölümler Dikine.Net için çevrilmiştir:


İlk Medeniyetler


İlk Sınıf Bölünmeleri












Neolitik Devrim

0 yorum

Chris Harman 

[Bu yazı Chris Harman'ın Halkların Dünya Tarihli isimli eseri Türkçe'de yayınlanmadan 2007 yılında Dikine tarafından çevrilmiştir] 

İnsanların yaşamlarında ve fikirlerinde ortaya çıkan ilk  büyük değişimler, yaklaşık 10.000 yıl önce gerçekleşti. İnsanlar bu dönemde, dünyanın belirli bölgelerinde, özellikle de Orta Doğu’nun (“Bereketli Hilal”)[25] bölgesinde yeni yaşam biçimleri geliştirmeye başladılar. Bitkisel gıdalar için salt doğaya bağımlı olmak yerine toprağı ekmeyi ve ürün almayı;  salt avcılıkla geçinmek yerine hayvanları evcilleştirmeyi öğrendiler.  Bu gelişim, bölgede yaşayan insanların bir bütün olarak yaşam biçimlerinin dönüşümünde önemli bir yeniliği yansıtmaktadır.
         
Ancak bu dönüşümün, zorunlu olarak bu insanların yaşamlarını atalarının yaşamlarına kıyasla daha kolaylaştırdığı söylenemez. Bununla birlikte, iklimsel değişimlerin bu insanların bir kısmına sağladığı seçimler son derece sınırlıydı.[26]  Bu insanlar, iki ya da üç binyıl boyunca zengin doğal bitkisel gıdaların ve av hayvanlarının bulunduğu bölgelerde yaşamaya alışmışlardı; örneğin, bugünkü Türkiye’nin güney doğusunda bulunan bir bölgede, ‘bir aile grubu’ çok da fazla uğraşmadan üç hafta boyunca topladıkları doğal hububatlarla, bir yıl rahatça yaşabilirlerdi. Diğer insanlar gibi sürekli olarak oradan oraya dolaşmak zorunda değillerdi.[27] Yıllarca aynı bölgelerde yaşamlarını sürdürerek, daha önce oluşturdukları yabani kampları, yüzlerce kişiyi barındıran yerleşik köylere dönüştürebilmekte, gıdalarını taştan ya da pişmiş kilden yapılmış çömleklerde muhafaza edebilmekte ve çeşitli türlerde gelişmiş taş aletler kullanmayı becerebilmekteydiler. Antik Roma’nın kuruluşundan günümüze değin geçen süreden daha da uzun bir süre boyunca, yerleşik köy yaşamının onlara sunduğu avantajlardan yararlanarak,  gıda toplayarak yaşayan insan topluluklarının tipik özelliği olan düşük iş yükünü, yerleşik köy yaşamının sağladığı avantajlarla birleştirmeyi başarmışlardı.
         
Ancak,  küresel iklimde ortaya çıkan değişimler bu insan topluluklarını bu şekilde yaşamlarını rahatça sürdürebilme olanağından mahrum bıraktı. Bereketli Hilal bölgesinin iklimi kuraklaşıp serinledikçe, doğal ortamda yetişen yabani tahılların seyrekleşmeye ve antilop ve geyik sürülerinin sayısında önemli ölçüde azalmalar orta çıktı. Avcılık-toplayıcılıkla geçinen köyler bir krizle karşı karşıya kaldılar. Artık alışageldikleri biçimde yaşamlarını devam ettirebilme olanakları kalmamıştı. Açlıktan ölmemek için, ya küçük gruplara bölünerek çoktandır unuttukları göçebe yaşam tarzına geri dönecekler, ya da doğada giderek azalan kaynakları yeniden kazanabilmek için emeğe dayalı bir yaşam tarzı belirleyeceklerdi.
         
Bu gelişmeler, tarımın ortaya çıkması ile sonuçlandı.  Yüzlerce kuşak boyunca gıdalarını yabani bitkilerden elde etmeleri, bu insanların bitkilerin yaşamı konusunda muazzam bir bilgi birikimi sağlamıştı. Böylece bazı gruplar bu bilgilerden yararlandılar ve yabani bitkilerin tohumlarını ekerek yaşamları için gerekli gıda stoklarını temin  edebildiler.  Bitkiler üzerindeki gözlemleri onlara, bazı bitkilerden diğerlerine kıyasla daha fazla verim elde edilebileceğini göstermişti ve bu tür bitkilerin tohumlarını seçerek, onlara yabani bitkilerden çok daha fazla yarar sağlayabilecek yeni bitki türleri geliştirmeyi başardılar.  Düzenli olarak elde ettikleri hasatlar sayesinde yabani koyun, keçi, sığır ve eşek sürülerini besleyerek evcilleştirmeyi ve düzenli bir biçimde hayvancılıkla uğraşmayı başardılar.
         
Bu insanların geliştirdikleri ilk tarım faaliyetleri (ki bu tür faaliyetlere yaygın bir biçimde ‘bahçecilik’ (horticulture) adı verilir) baltalarla ormanlık alanlardaki ağaçların kesilerek temizlenmesi, kalıntıların yakılması ve ardından toprağı çapalayarak ya da sopalarla kazarak tohumların ekilmesi ve hasadın alınmasından oluşuyordu. Birkaç yıl sonra ekim yapılan topraklar yorulduğunda, bu alanlar yeniden doğaya terk ediliyor ve yeni ekim alanları bulunuyordu.
         
Bu şekilde yaşamı sürdürebilme girişimleri, insanların çalışma ve birlikte yaşama biçimleri üzerinde köklü birtakım değişimlerin ortaya çıkmasına yol açtı. İnsanlar her zamankinden daha yoğun bir biçimde köylerde yerleşik düzene geçmeye başladılar.  Ekim ve hasat dönemleri arasında geçen süre içinde ekinlerinin bakımıyla uğraşmaları gerekiyordu ve bu nedenle de aylarca bulundukları bölgeden uzaklaşamıyorlardı. Ayrıca, toprakların temizlenmesi, ekinlerin yeterli ölçüde bakımı (otların ayıklanması, sulama, vb.), hasadın muhafazası, stokların paylaşımı ve çocukların bakımı gibi faaliyetler için kendi aralarında işbirliğinin geliştirilebilmesi için yeni yöntemler arayışı içindeydiler. Daha önce benzerine rastlanmayan yeni toplumsal yaşam biçimleri gelişti ve bunlarla birlikte yaşama karşı, çeşitli söylenlerde, törenlerde ve ritüellerde ifadesini bulan yeni ve oldukça farklı bakış açıları gelişti.
          
(Yeni Taş Devri anlamına gelen) ‘neolitik’ aletlerin yapımının bu dönem içinde giderek gelişmesi ile ilişkili olarak genellikle bu dönüşüme ‘neolitik devrim’ adı verilir.[28] Bu süreç, her ne kadar çok uzun bir dönemi kapsıyor olsa da, insanların çalışma ve yaşama biçimlerinde köklü bir yeniden örgütlenmeyi getirmiştir.

Bereketli Hilal bölgesinde elde edilen arkeolojik kanıtlar, küçük köylerde yaşayan insanların birbirinden bağımsız hanelerde yaşadıklarını göstermesine karşın, bu hanelerde yaşayan bireylerin yaşam koşulları (örneğin,  bu kişilerin ayrı ayrı çiftler halinde mi, yoksa anne, kızı ve eşleri ile birlikte mi yaşadıkları) konusunda herhangi bir bilgi vermemektedir.[29]  Sınıf ve devlet gibi kavramların ortaya çıkabilmesi için insanlığın ilk kez tarıma dönüşünün ardından binlerce yıl geçmesi gerekti. “Servetin henüz hiç oluşmadığı” geç “Urbaid döneminde” (MÖ 4000)  hatta bunu izleyen “okuma yazma öncesi” dönemde (MÖ 3000) “toplumsal tabakalaşmanın henüz bir ilerleme kaydettiğine” ilişkin herhangi bir belirti bulunmuyordu.[30] Erkek egemenliğine ilişkin de herhangi bir bulgu ele geçmedi. Bazı arkeologlar tarafından bulunan kilden ya da taştan yapılmış doğurgan kadın heykelcikleri, kadınların toplumda yüksek bir konuma sahip olduklarını ve erkeklerin kadın tanrıçalara dua etmelerinin “doğal” olduğunu ortaya çıkartıyor. [31] Bununla birlikte, bu döneme ilişkin bir önemli gelişme, gerek savaş amaçlı, gerekse avlanmaya yönelik silahların yapımının bu dönemde önemli bir artış göstermesiydi. 

Bu örüntü, daha yakın zamanlara kadar  –hatta bazı durumlarda 20. yüzyıla kadar—varlığını sürdüren bahçecilik kültürüne de oldukça benzemektedir. Bu toplumlar arasında önemli farklılıklar bulunmakla birlikte, ortak bazı özellikleri de paylaşıyorlardı .[32]
         
Ev ekonomisi genellikle toprağın bazı bölümlerinin ekilmesi ile ilişkilendiriliyordu. Ancak, bildiğimiz anlamda toprak üzerinde özel mülkiyet henüz oluşmamıştı; ne de bireyler ya da aileler, başkalarının birikimleri pahasına kendi şahsi mallarını biriktirerek stoklar yığdıkları anlamına gelmiyordu.  Bunun yerine aileler, daha geniş sosyal gruplar, paylaştıkları (ya da en azından paylaştıklarını düşündükleri) ortak ataları temelinde “soy zincirleri” (lineages) oluşturacak şekilde kendi aralarında bütünleşiyorlardı. Bu türde bir toplumsal bütünleşme süreci bireylere ve ailelere, doğrudan kan bağı ile ya da evlilikler yoluyla akrabalık bağlarıyla veya belirli “yaş gruplarına” ait olmanın verdiği bağlarla bağlı oldukları kişilere karşı olan haklarını ve yükümlülüklerini açık ve kesin bir biçimde tanımlamalarını sağlıyordu. Bu tür grupların her biri, hasadın o yıl verimli olmaması ya da aile içinde beslenmesi gereken çocuk sayısının daha fazla olmasından dolayı, hiçbir ailenin aç kalmamasını önlemek üzere, kendi yiyeceklerini diğerleriyle paylaşmak zorundaydı.   Grupların sahip oldukları prestij,  grup üyelerinin ne ölçüde tükettikleri ile değil, kıtlık çeken ve yardıma muhtaç kişilere ne ölçüde yardımcı olabildikleri ile ölçülüyordu.
         
Burada yer alan çekirdek değerlerin büyük bir bölümü, sınıflı toplumlara atfettiğimiz değerlerden ziyade,  avcı-toplayıcı grupların sahip oldukları değerlere yakındı.  Bu nedenle, 18. yüzyılda Iroquis kabilesinin bahçecilik kültürü üzerine gözlemlerde bulunan bir araştırmacının, şöyle bir yorumda bulunduğunu görüyoruz:   “Aç bir Iroquis grubunun,  gıda stokları henüz tamamen tükenmemiş bir diğer Iroquis grubuyla karşılaştığında,  ikinci grup, her ne kadar açlıktan kırılma tehlikesine ilk grup kadar maruz kalmış olsa bile, elinde  bulundan sınırlı yiyecek stokunu  diğer grupla paylaşmaktan çekinmez. [33] Nuer’in bu konuda klasikleşmiş çalışmasında ise, şu satırlar yer almaktadır: “Genelde şunu belirtmek gerekiyor ki, bir Nuer köyünde yaşayan hiç kimse, köyde yaşayan herkes açlıktan ölmedikçe, açlıktan ölmez.”[34]
         
Bir kez daha, bu türde bir ‘özgeciliğin’ yaşamın sürdürülebilmesine yönelik koşullarda yattığını görüyoruz.  Örneğin bu dönemde, fazlasıyla emek harcayan ancak doyurulması gereken fert sayısının daha az olduğu ailelerin, göreceli olarak az emek harcayan, ancak doyurulması gereken daha çok sayıda ferdi bulunan ailelere –özellikle de çok çocuklu ailelere—yardımcı olduklarına hiç şüphe yoktur. [35] Çocuklar, bir bütün olarak köyün gelecekteki iş gücü kaynağını oluşturuyorlardı. Grupların tümüyle ortadan kalkmalarını önlemek üzere, geniş aileler oluşturacak biçimde iş gücünün bu tür ‘yeniden dağıtımı’ mekanizmasının uygulanması, kaçınılmaz oluyordu. 
         
Avcı-toplayıcı toplumlarda, gün boyunca süren toplayıcılık faaliyetleri ve tüm köy halkının periyodik olarak bir yerden bir yere göç etmeleri,  doğum oranlarının çok düşük kalmasına neden olmuştur. Kadınlar, genellikle birden fazla çocuğu aynı anda taşıyamadıklarından dolayı, (gerektiğinde cinsel perhiz, kürtaj ya da yeni doğan bebeğin öldürülmesi yoluna başvurarak) ancak üç ya da dört yıl aralıklarla doğum yapabilmekteydiler.  Tarıma dayalı yerleşik köy yaşamına geçişle birlikte anne, yeni doğmuş bebeğin birkaç ay geçmeden taşımak zorunda kalmıyordu ve çocuk sayısı arttıkça,  ileride temizlenmesi ve ekilmesi gereken toprakların büyüklüğü de artıyordu. Öncelikli tercih, büyük aileler üzerindeydi.  Üretim yöntemlerinde ortaya çıkan değişimler de, yeniden üretim üzerinde büyük bir etkiye yol açıyordu.  Nüfus giderek artmaya başladı. Büyüme oranının bugünkü standartlara kıyasla düşük olmasına karşın (yılda % 0.1)[36] iki bin yıllık süre üçünde dört kat arttı; neolitik devrimin ilk yıllarında yaklaşık on milyon civarında olan dünya nüfusu, kapitalizmin ilk ortaya çıktığı dönemde, 200 milyona ulaşmıştı. 
         
Avcı-toplayıcı toplumlarla karşılaştırıldıklarında, bahçecilik bazlı toplumlarda da önemli bazı değişikliklerin ortaya çıktığını görüyoruz.  Avcı-toplayıcı gruplar arasında ortaya çıkan büyük bir anlaşmazlık, grubun bölünmesi, ya da bireylerin gruptan ayrılması ile çözümlenebiliyordu.  Böyle bir seçim, bir kez toprağı temizleyerek ekmeğe başlayan  tarıma dayalı üretimi benimsemiş bir grup için  pek geçerli bir çözüm önermemekteydi. Böyle bir toplum yapısında köyler daha da geniş bir yüzölçümüne sahipti ve avcı-toplayıcı gruplara kıyasla daha karmaşık, örgütlü bir etkileşime dayalı idi.  Tarımsal üretime dayalı toplumlar ayrıca, avcı-toplayıcı grupların pek karşılaşmadıkları bir diğer sorunla da baş etmek zorundaydılar: yiyecek ve diğer malzemelerden oluşan stokları mevcuttu ve sahip oldukları bu birikim, dışarıdan gelen silahlı akıncıların saldırılarının hedefi haline gelebiliyordu.  Avcı-toplayıcı toplumlarda neredeyse hiç var olmayan “savaş” kavramı,  toprağı eken  insan grupları arasında son derece yaygın bir olgu idi.  Bu durum da,  toplumlar üzerinde bir denetim oluşturmak üzere tasarlanan --örneğin her soyun en yaşlı üyelerinin yer aldığı konseylerden oluşan— resmi karar verme mekanizmalarının  oluşumuna ivme kazandırdı. 
         
Geçen on bin yıllık süre içinde dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan insanlar  --Orta Amerika (bugünkü Meksika ve Guatemala), Güney Amerika’nın And Dağları bölgesi,  Afrika’nın en az üç farklı bölümü, Çinhindi, Orta Papua, Yeni Gine’deki yüksek vadiler ve Çin—birbirlerinden bağımsız olarak avcı-toplayıcı yapıdan tarıma dayalı yapıya geçtiler.[37]  Her durumda, ortaya çıkan değişiklikler Mezopotamya’da ortaya çıkan değişikliklerden fazla farklı olmasa da,  evcilleştirilen bitki ve hayvanlar arasındaki farklılaşmalar,  bu sürecin tam olarak nasıl ve ne ölçüde gerçekleştiği üzerinde önemli bir etkide bulunuyordu.  Mevcut kanıtlar, belirli bir “ırk”  ya da “kültürün” insanlığın ilerlemesine önayak olacak düzeyde özel bir “deha”ya sahip olduğunu savunan argümanları kesinlikle yalanlamaktadır.  Bunun yerine,  iklim ve ekolojik özelliklerde ortaya çıkan farklılıklar sonucunda, dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan insan gruplarının,  alışageldikleri yaşam biçimlerini sürdürebilmek için yeni bazı teknikler geliştirebilme zorunluluğu ile karşı karşıya geldiklerini ve bunun sonucunda, yaşam biçimlerinin, kendilerinin bile önceden tahmin edemeyecekleri bir değişim sürecinin içine girdiği ortaya çıkmaktadır. Her durumda, gevşek bir yapı içinde bulunan avcı-toplayıcı gruplar yerlerini giderek  güçlü biçimde yapılandırılan akrabalığa dayalı grupların,  sıkı toplumsal davranış normlarının ve ayrıntılı ve özenli bir biçimde tanımlanan dinsel ritüeller ve söylenlerin yer aldığı köy yaşamına bırakıyordu.[38] 
         
Tarımın bağımsız biçimde gelişiminin tipik bir örneğine, Papua, Yeni Gine’nin yüksek vadilerinde rastlanıyordu.  Bu bölgede yaşayan insanlar, yaklaşık M.Ö. 7000’li yıllarda, şeker kamışı, çeşitli muz türleri, bir tür fıstık ağacı, dev bataklık kulkası, yenilebilir ot gövdeler, kökler ve yeşil sebzeler gibi çeşitli ürünleri evcilleştirmeğe ve ekmeğe başladılar.  Toprağın işlenmesiyle birlikte insanlar, diğer bölgelerde olduğu gibi burada da, avcı-toplayıcı göçebe ya da yarı göçebe yaşam biçiminden köy yaşamına doğru bir geçişi gerçekleştirdiler. Toplumsal örgütlenme biçimi, eşitliğe ve akrabalık bağlarına dayalı gruplar üzerinde odaklanmıştı ve toprak üzerinde özel mülkiyet bulunmuyordu.  İnsanlar bu şekilde, ücra ve kıyıdan erişilemeyen bölgelerde, 1930’lu yılların başlarında Batılılar tarafından “keşfedilinceye” kadar, yabancı müdahalelerden tamamen bağımsız bir biçimde yaşamlarını sürdürdüler. 
         
Bununla birlikte, erken dönem toplumların çoğu tarıma dönmediler. Avcılık ve toplayıcılığa dayalı göreceli olarak rahat bir yaşam sürdürmektense, tarımla uğraşmayı gereksiz bir angarya olarak gördüklerinden dolayı, tarıma dayalı yerleşik yaşama karşı bir tepki gösterdiler. Diğerleri ise –örneğin, Kaliforniya, Avustralya ve Güney Afrika gibi—evcilleştirilmesi pek kolay olmayan bitkilerin ve hayvanların bulunduğu topraklar üzerinde yaşadılar.[39] Bin yıllar boyunca bu bölgelerde yaşayan gruplar, dışarıdan gelen kişilerle yaptıkları temaslar sonucunda başka bölgelerden edindikleri hayvan ve bitki türlerini  yaşadıkları bölgelerde evcilleştirinceye kadar, avcılık ve toplayıcılık dışında yaşamlarını sürdürebilmeleri için fazla seçenekleri yoktu.[40] 
         
Bununla birlikte, dünyanın herhangi bir yerinde tarıma dayalı üretim bir kez başladıktan sonra, yayılarak gelişimini sürdürüyordu.  Kimi zaman, belirli bir insan grubunun tarımı benimsemede başarılı olmaları, diğer insan gruplarının da onlara öykünmeleri ile sonuçlanıyordu. Bunun sonucunda, Bereketli Hilal bölgesinden belirli ürün türlerinin   getirilmesinin, Nil Vadisi, İndus Vadisi ve Batı Avrupa’da tarımın yaygınlaşmasında belirli bir rol oynadığı görülmektedir. Bazen de tarımın yayılması,  nüfusları arttıkça yaşamsal gereksinimlerini karşılamak üzere tarımsal yöntemleri uygulayan insan gruplarının başka topraklara yayılmaları ve bazı insan gruplarının da daha önce ekilmemiş topraklara göç ederek buralarda yeni yerleşim birimleri inşa etmelerinin kaçınılmaz bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Batı Afrika’dan gelen ve Bantu dilini konuşan kişilerin kıtanın merkezine ve son aşamada da güneyine doğru yayılmaları, güney doğu Asya’daki Polynesia’lıların okyanusu aşarak Afrika açıklarında Madagaskar’a (Güney Amerika kıyılarının yalnızca 1.500 mil uzağında bulunan) Paskalya Adasına, oradan da Yeni Zelanda’ya ulaştıklarında da tarımın aynı şekilde bu bölgelere de getirildiğini görüyoruz. 
         
Tarıma dayalı bir toplumun  varlığı genellikle, tarımsal üretimle ilk kez ilişki kuran  avcı-toplayıcı insan toplulukların yaşamlarını da değiştiriyordu.Bu topluluklar, kendi  ürünlerinin yakınlarda bulunan  tarımsal ürünlerle mübadelesinin  --balık, av hayvanları ve post karşılığında dokuma kumaştan yapılan giysiler,  ya da fermente içecekler--  yaşamlarını kökten bir biçimde değiştirebileceğini fark ettiler. Bu mübadele, bazı toplulukları aynı zamanda toprağı işlemek yerine, tarımın bazı alanlarına, hayvancılığa ve çobanlığa yönelmeleri konusunda teşvik etti. Kısa bir süre içinde bu tür “pastoral topluluklar”, Avrasya’da, Afrika’da ve Güney Amerika’da And Dağlarının güney bölümlerinde,   tarımsal yerleşim merkezleri arasında bulunan topraklarda dolaşarak –kimi zaman yağmalayan, kimi zaman  mübadele yoluyla geçimlerini sürdüren—ve böylelikle kendilerine özgü bir toplumsal yaşam örüntüsü geliştiren halklar şeklinde karşımıza çıkmaktadır. 
         
Bazı durumlarda, toprağı işleme ve hayvancılık, son aşamada toplumsal yaşamda bir önemli değişikliğin de ortaya çıkmasına yol açmıştır : Toplumsal tabakalaşmaya doğru ilk farklılaşmanın ortaya çıkması. Antropologların “kabile reisliği” ya da “büyük adamlar” adını verdikleri  bu süreç, bazı bireylerin ya da soyların diğerlerine kıyasla çok daha büyük bir prestije sahip olmaları ile ortaya çıktı ve bu tabakalaşma, miras yoluyla intikal eden “reis”lerin ve hanedanlık soylarının ortaya çıkmasıyla sonuçlandı. Ancak, bu tür bir tabakalaşmanın bile, toplumun bir kesiminin diğer kesimlerin büyük bir emek harcayarak ürettikleri artı değeri tükettiği, bugünkü anlamda “sınıf farkı” kavramı ile hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır.
         
Eşitlikçilik ve paylaşım, yaşamın her veçhesinde yaygın bir biçimde benimsenmiştir. Kendi toplulukları içinde yüksek statüye sahip kişilerin varoluş nedeni, toplumdaki diğer fertlerin sırtından geçinmek  değil, onlara hizmet etmektir.   Richard Lee’nin de belirttiği gibi,  bu tür toplumlarda da, avcı-toplayıcı toplumlarda geçerli olan “komünal mülk” anlayışı benimsenmişti.  ‘Reislere verilen tüm armağanlar,  tebaaları arasında yeniden dağıtılıyordu ve reislere tanınan yetkiler ve güçler, o topluluğun ortak görüşleri ve kurumları tarafından denetleniyordu.’[41] İşte bundan dolayıdır ki, Güney Amerika’daki Nambikwara’larda, ‘Cömertlik … gücün ayrılmaz bir parçasını oluşturur ve kabile reislerinin ‘herhangi bir gereksinimlerini karşılamaları talebiyle kendilerine başvuran bir bireye, aileye ya da bir bütün olarak gruba, bu taleplerini karşılayabilmek üzere kontrolü altında bulunan ihtiyaç fazlası tüm gıda, araç, silah ve ziynet eşyalarını tahsis etmeye hazır olmalıdır[42] Bu  özgecilik, bir liderin kendi tebaası altındaki insanlardan bile daha zor maddi koşullar altında bulunması ile sonuçlanabiliyordu.   Bu nedenle, Busama, Yeni Gine’de,  kabile reisinin,  yiyecek stoklarının her zaman hazır bulundurulabilmesi için, diğerlerinden daha fazla çalışması gerekmektedir…. Onun, sabahın ilk ışıklarından gecenin geç saatlerine kadar her türlü meşakkate katlanması gerektiği kabul edilmiştir  -- “onun elleri her zaman toprağın içindedir ve sürekli alnı daima ter içindedir”.[43]
         
“Yeni  Taş Devri” ile birlikte tarımsal ekonomiye geçiş, insanların yaşamında bir dönüşümün ortaya çıkmasına neden oldu ve köy yaşamı ve silah yapımı giderek yaygınlaştı. Bu açıdan elbette bu dönüşümü bir “devrim” olarak niteleyebiliriz. Ancak bu toplumda,  bizim bizatihi kabul ettiğimiz unsurların büyük bir bölümü yer almıyordu: sınıf bölünmeleri, tam zamanlı bürokratlar ve silahlı muhafızlar üzerinde temellendirilen daimi devlet mekanizmaları, kadınların ikincil planda yer almaları ve erkeğin egemenliğine girmeleri –bunların hiçbiri henüz ortaya çıkmamıştı. İnsanların tümüyle yeni bir yaşam biçimi geliştirdikleri ikinci bir değişim dizgesini oluşturan –Gordon Childe’ın “kentsel devrim” adını verdiği sürecin “neolitik devrim”in yerini aldığı döneme  kadar da ortaya çıkmayacaklardı.




[25] Filistin, Suriye, Lübnan, Türkiye’nin güneyi ve Irak
[26] Burada belirtilen süreç içinde olup bitenlerle ilgili yorumlar için bkz. 
    D.O. Henry, From Foraging to Agriculture (Philadelphia, 1989)
    J. W. S. Megaw (ed.) Hunters, Gatherers and the First Farmers Beyond Europe (Leicester, 1977);
     P.M. Dolukhanov ve G. W.W. Barker’ın makaleleri; bulunduğu eser:  C. Renfew (ed.) Explaining Cultural  
     Change (Londra, 1973); C. K. Matsels, The Emergence of Civilization (Londra, 1993) 3. ve 4. Bölümler
[27] J. Harlan, ‘A Wild Wheat Harvest in Turkey’ Archaeology 20 (1967), s. 197. Alıntı: C. K. Maisels, The
    Emergence of Civilization,  s. 68, 69. [Türkçesi: C.K Maisels, Uygarlığın Doğuşu, İmge Kitapevi, 1999]

[28] Gordon Childe tarafından kullanılan terim.
[29] Bu konuyla ilgili çeşitli tahminler ve varsayımlar için bkz. C. K. Maisels, The Emergence of Civilization, s. 125.  [Türkçesi: C.K Maisels, Uygarlığın Doğuşu, İmge Kitapevi, 1999]
[30] R. M. Adams, The Evolıution of Urban Society (Londra, 1966) s. 96.
[31] Ancak buna karşın bazıları da bu heykelcikleri verimlilik kültleri ile ilişkilendiriyor ve kadınlara toplumda verilen değerin, Bakire Meryem’in kutsandığı Katolisizmden daha yüksek olmadığını öne sürüyorlar.
[32] 1920’li ve 1930’lu yıllarda bu toplumlar üzerine öncü nitelikte çalışmalar yapan Batılı antropologlar tarafından güçlü bir biçimde vurgulanan bir nokta. Ör. bkz. R. Benedict,  Patterns of Culture, (Londra, 1935).
[33] J-F Laftan, alıntının yer aldığı çalışma: R. Lee,  Reflections on Primitive Communism, s. 252.
[34] E. Evans-Pritchard, alıntının yer aldığı çalışma:  R. Lee,  Reflections on Primitive Communism, s. 252.
[35] M. Sahlins’in  Stone Age Economics başlığını taşıyan çalışmasında yer alan temel argüman budur.
[36] R. M. Adams, The Evolution of Human Society, s. 96
[37] Bkz. J. V. S. Megaw (ed) Hunters, Gatherers and First Farmers Beyond Europe,  ve P. J. Dolukhanov, G. W. W. Barker, CM Nelson, D.R. Haris ve M. Tosi tarafından yazılan makaleler. Bulunduğu eser: C. Renfrew (ed.) Explaining Cultural Change .
[38] F. Katz, Ancient American Civilizations,  (Londra, 1989) W. M. Bray, F. H. Swanson ve I. S. Farrington, The Ancient Americans (Oxford, 1989) s. 14
[39] Biyolog Jared Diamond’ın belirttiği gibi, bu bölgelerdeki bitkilerin ve hayvanların evcilleştirilmesi konusunda henüz hiç kimse başarılı olamamıştır. Bkz. J. Diamond, Guns, Germs and Steel (Londra 1977) s. 163-175.
[40] Bu husus, J. Diamond tarafından çok başarılı bir biçimde açıklanmıştır. Bkz. J. Diamond, Guns, Germs and Steel s. 139. [Türkçesi: Jared Diamond: Tüfek, Mikrop ve Çelik, Tübitak, 1997]
[41] R. Lee, Reflections on Primitive Communism s. 262
[42] C. Levi Strauss, alıntı M. Sahlins, Stone Age Economics,  s. 132
[43] H.I. Hogbin, alıntı M. Sahlins, Stone Age Economics, s. 135

İlk Sınıf Bölünmeleri

0 yorum
Chris Harman
[Aşağıdaki yazı Harman'ın Hakların Dünya tarihi isimli eseri henüz yayınlanmamışken 2007 senesinde Dikine tarafından çevrilmiştir]

Medeniyetin gelişmesinin bir bedeli olmuştur. Şehir toplumunun yükselişini tarif ederken Adams şöyle yazar: ‘“Köle kızların” ilk belirtisi olan tabletler, ‘yazı öncesi dönemin en sonlarında’, İ.Ö. 3000 dolaylarında bulunacaktır. “Erkek köle”nin ilk belirtisi ise bundan biraz sonradır. Bundan hemen sonra, “tam, özgür vatandaşı” “avam ve aşağı tabakadan” ayıran farklı terimler ortaya çıkmıştır.55 Bu döneme dek “sınıf farklılaşmasının kanıtları son derece açıktır”. “Antik Enshunna’da ana yolların kenarındaki büyük evler çoğunlukla 200 metrekareyi aşkın iskan sahasına sahipti. Öte yandan, evlerin daha büyük bir çoğunluğu oldukça küçüktü; bunların anayollara erişimi de ancak eğri büğrü, dar geçitlerden sağlanmaktaydı. Çoğunun alanı 50 metrekareden fazla değildi.56. Adams şöyle devam eder:

Toplumsal hiyerarşinin en altında, alınıp satılabilen insanlar olan köleler vardı. Sadece tek bir tablet, büyük ihtimalle merkezi bir dokuma tesisinde çalıştırılmakta olan 205 köle kızı ve çocuğu tasvir etmektedir. Diğer kadınların freze, biracılık, aşçılık gibi işlerde çalıştırıldıkları bilinmektedir. Erkek kölelere genellikle “körler” denirdi ve bunlar da “bahçe” işlerinde çalıştırılıyordu.57

Medeniyetin ortaya çıkışı, insanlık tarihinde kaydedilen büyük aşamalardan biri olarak kabul edilir –aslında bu, tarihle tarih öncesini birbirinden ayıran aşamadır. Ancak, nerede gerçekleşirse gerçekleşsin beraberinde olumsuz değişimleri de getirmiştir: sınıf ayrımlarının ortaya çıkması, bununla birlikte oluşmuş, kendileri dışındaki herkesin emeğinden geçinen ayrıcalıklı bir azınlık ve askerlerden ve gizli polislerden meydana gelen silahlı birliklerin kurulması –diğer bir deyişle, bir devlet örgütü- yoluyla bu azınlığın kuralları toplumun geri kalan kısmına dayatılmıştır. Kölelik kurumunun varlığı, bazı insanların diğer insanlar üzerindeki fiziksel sahipliği, yalnızca Mezopotamya’da değil, diğer birçok ilk medeniyette de bu gelişmenin hissedilebilir bir kanıtıdır. Toplumsal farklılaşmanın akrabalık ilişkilerine dayalı toplumlar ve köylü topluluklarından bu yana ne denli ilerlediğini gösterir. Ancak kölelik, Mezopotamya’nın ilk zamanlarında yönetici sınıfının ihtiyaçlarını karşılamada nispeten daha az öneme sahipti. Tapınaklar ve üst sınıflar için çalışmaya zorlanan köylülerin ve diğer gündelik işçilerin sömürülmesi çok daha önemliydi. “Shub lugal” adında –konum ve özgürlük bakımından kısıtlanmış  gruplar vardı; ‘bu grupların Bau tapınağı veya mülkiyetine ait arazilerde takım halinde çalıştıkları, gemileri çektikleri, sulama kanalları kazdıkları ve şehir ordusunun çekirdeğini oluşturdukları söylenir’. Çalışmalarının karşılığı olarak yılın dört ayı geçimlik ücret payı alıyorlardı ve “tapınağa veya mülkiyete ait küçük arazi parçaları onlara verilirdi.”58 Bu gibi gruplar önceleri bağımsız köylü aileleri iken, sonradan daha güçlü gruplara, özellikle tapınağa zorla bağlanmışlardır.

Gordon Childe, Lagash şehrine ait, İ.Ö. yaklaşık 2500 yılına ait bir fermanı özetler; bu ferman, “gözde rahiplerin yaptığı çeşitli zorbalıkları (cenaze gömmek için fazladan para almak gibi) ve tanrının (ya da topluluğun) arazisi, hayvanları ve köleleri kendi özel mülkleri ve kendilerine ait kölelermiş gibi davranmalarını” anlatmaktadır. “Başrahip fakirlerin bahçesine gider, oradan odun alırdı... Önemli bir adamın evi, sıradan bir vatandaşın evine komşuysa” bitişiğindeki mütevazi meskeni, sahibine doğru düzgün bir bedel ödemeksizin kendi evine katabiliyordu.’ Childe sözlerini şöyle sonlandırır: ‘Bu antik metin, bize gerçek bir sınıf çatışmasına dair açık ipuçları verir... Yeni ekonominin yarattığı artı, aslında, nispeten daha küçük bir sınıfın elinde toplanmıştı.’59

Sömürünün büyüklüğü muazzam boyutlara ulaşana dek artmaya devam etmiştir. T B Jones’un anlattığına göre,  Lagash site devletinde, İ.Ö. yaklaşık 2100’de “bir düzine ya da daha fazla tapınak, ekilebilir toprağın büyük kısmının ekilip biçilmesinden sorumluydu... [Ekinin] yaklaşık yarısı, üretim masraflarına karşılık olarak tüketilirdi [işçilere verilen gündelik, sabana koşulan hayvanların vb. beslenmesi için] bunun çeyreği de krala, kraliyet vergisi olarak verilirdi. Kalan yüzde 25’lik kısımsa rahiplerin payıydı.”60

C J Gadd ise şuna dikkat çeker, meşhur Sümer destanı Gılgamış’ta “Destanın baş kişisi, henüz inşa ettiği Uruk duvarına bakar halde resmedilir; buradan nehirde yüzen cesetleri seyrediyordur, bu aslında en fakir vatandaşların sonu olarak da anlaşılabilir.”61

 Mezo-Amerika’da da temel olarak bunun benzeri bir örnek vardır. Olmeclere ait ilk medeniyette bile, Katz “belirgin seviyede sosyal katmanlaşmaya” dikkati çeker; burada, “kıymetli hediyelerle süslenmiş, gösterişli mezarlar” ve “zengin giyimli bir adamın önünde diz çökmüş başka bir adamın, yani bir soylu ile onun kölesinin tasviri vardır.”62 Mayalarda, varlığı “çok odalı binalar veya saraylarla” kanıtlanmış toplum, “elit ve avam olmak üzere keskin biçimde katmanlara ayrılmıştı”.63

Peki, daha önce başkalarını sömürmemiş veya baskı altına almamış insanlar, niçin birdenbire böyle davranmaya başlamış ve toplumun geri kalan kısmı da yeni yeni oluşan bu sömürü ve baskıya niçin katlanmıştır? Yüzbinlerce yıllık avcı toplayıcı ve binlerce yıllık ilk tarım toplumlarına ilişkin açıklamalar, “insan doğasının” böyle bir davranışa kendiliğinden yönelmediğini göstermektedir.64

Bu değişime boyun eğen insan topluluklarının sebebi ancak 1840’lı ve 1850’li yıllarda Karl Marx tarafından ana hatlarıyla anlatılmış, ayrıntılarıysa, Frederick Engels tarafından ortaya konmuştur. Marx, “üretim ilişkileri” ile “üretici güçler”in gelişimi arasındaki etkileşime dikkat çekmiştir. İnsanlar, hayati gereklilikleri üretmenin yeni yollarını bulurlar, bu yollar maddi sorunları hafifletebiliyor gibidir. Ancak, yeni üretim biçimleri grubun üyeleri arasında yeni ilişkiler yaratmaya başlar. Belirli bir aşamada, ya bu yeni ilişki biçimlerini kabullenecekler, ya da yeni geçim yollarını reddedeceklerdi.

Geçim sağlama yollarındaki bu değişimlerden sınıflar doğmaya başladı. Üretim yöntemleri, geçimleri için ihtiyaç duyulanın üzerinde bir artı oluşturup depolamayı başarabilmiş gruplara açıktı. Ancak yeni yöntemler, bazı insanların, grubun faaliyetlerini koordine etmek üzere, tarlalarda çalışma yükünden kurtulmalarını ve artının bir kısmının hemen tüketilmeksizin ilerisi için depolarda kenara konmasını sağlamalarını gerektirmişti.

Üretim yöntemleri hala istikrarsızdı. Kuraklık, öldürücü bir fırtına veya bir çekirge musibeti ekinleri mahvedebiliyor ve artıyı zarara dönüştürebiliyordu; bu da genel açlık tehlikesi yaratabiliyor ve insanları gelecekteki üretim için kenara ayrılmış depoları tüketmeye sevk edebiliyordu. Bu şartlar altında, üretimi denetlemek üzere el işçiliğinden muaf kılınmış olan insanların bunu başarmak için tek çaresi diğer herkesin üzerinde baskı oluşturmak —yorulup acıksalar bile çalışmaya devam etmelerini sağlamak ve açlıktan ölüyor olsalar da yiyecek stoklarını kenara koymaya zorlamak- oluyordu. “Liderler”, “yöneticilere”, toplumun tamamının yararına olacak şekilde, kaynaklar üzerindeki denetimlerini görebilecek bir duruma gelen insanlara dönüşmeye başlayabilmişti. Bu denetimi, diğerlerine acı çektirmek pahasına savunabiliyorlardı, toplumsal gelişimi, kendilerinin sıhhat ve iyi hallerinin devamlılığına ve kıtlık ve fakirlikten korunmalarına bağlı bir şey olarak görmeye başlamışlardı. Kısacası, toplumun daha geniş bir kesiminin çıkarları doğrultusunda belli bir biçimde hareket etmekten, kendi özel çıkarları daima toplumun tümünün çıkarıymışçasına davranmaya yönelebiliyorlardı. Veya başka bir şekilde ifade edersek, toplumsal gelişim ilk defa başkalarını sömürmeye veya baskı altına almaya yönelik bir güdünün gelişimini körüklemiştir.

Sınıf bölünmeleri, artı yaratan üretim yöntemlerinin başlangıcına ait madalyonun diğer yüzüydü. İlk tarım toplulukları, olağanüstü verimli topraklara sahip bölgelere ilk yerleştiklerinde sınıflara bölünmemişti. Ancak yayıldıkça, hayatta kalmak çok daha zor koşullarla mücadeleye dayanır hale gelmiştir—ve bu koşullar, sosyal ilişkilerin yeniden düzenlenmesini gerektirmiştir.65

Sınıflara dayalı olmayan önceki toplumların yüksek prestijli grupları, sulama mekanizmaları kurarak veya geniş tarlalar açarak, tarım üretiminin arttırılması için ihtiyaç duyulan emeği örgütleme işini üstlenirdi. Artının üzerinde kendi kontrollerini görür hale gelebiliyorlardı –ve bunun bir kısmını doğal değişime karşı kendilerini korumak amacıyla kullanabiliyorlardı- (herkesin çıkarına olacak şekilde). İlk gruplar da, artıları başka toplumların elinden savaşarak zorla alma konusunda uzman olan gruplar da, toplumun tüketimine yönelik ürünlerin genel çeşitliliğini arttırmak için büyük ölçekli ticarete başlamıştı.  

Doğal felaketler, toprağın veriminin tükenmesi ve savaşlar, sınıflara bölünmemiş bir tarım toplumu için şiddetli krizler yaratarak, eski düzenin devam etmesini zorlaştırabiliyordu. Bu da yeni üretim tekniklerine olan bağımlılığı körüklüyordu. Fakat, bu teknikler ancak bazı zengin aileler veya kabileler eski yükümlülüklerinden tamamen koptuğunda geniş ölçüde kabul görüyordu. Önceleri prestij uğruna başkalarına terk edilen zenginlik, artık başkaları zorluk çekerken tüketilen bir zenginlik haline gelmişti: ‘Kabile reisliğinin gelişmiş örneklerinde...başkanlık eden kişinin, ürettiklerini diğerlerinin yararına sunmasıyla başlayan şey, bir dereceye kadar, diğerlerinin, ürettiklerini başkanın yararına sunmaya başlamasıyla sona ermiştir.’.66

Savaşçılık aynı zamanda bazı bireylere ve ailelere, diğer toplumlardan elde edilen yağma ve haracı ellerinde tuttukları için büyük prestij kazandırmıştır. Hiyerarşi, diğerlerine bir şeyler verme yetisine dayalı bir hiyerarşi biçimi olarak kalsa bile daha da belirginleşmiştir. 67

Bu süreçte hiçbir şey kendiliğinden olmamıştır. Dünyanın birçok yerinde, toplumlar, ağır saban kullanımı veya kapsamlı su gücü tesisatı gibi yoğun işçilik gerektiren çarelere başvurmaksızın zenginleşerek modern zamanlara geçebilmişlerdir. Bu durum, Papua Yeni Gine’de, Pasifik adalarında ve Amerika’da, ve Güney Asya’daki, yanıltıcı bir biçimde “ilkel” olarak tabir edilen toplumların yakın bir geçmişe kadar ayakta kalabilme sebebini açıklamaktadır. Ancak başka şartlar altında, ayakta kalma yeni tekniklerin benimsenmesine dayanır hale gelmişti. Yönetici sınıflar bu tür faaliyetlerin düzenlenmesi ile ortaya çıkmış, buradan da, şehirler, devletler ve genel olarak medeniyet olarak adlandırdığımız şey doğmuştur. Bu noktadan sonra, toplumun tarihi kesinlikle bir sınıf çatışması tarihidir. İnsanlık, doğa üzerindeki hakimiyet derecesini arttırmış, ancak bu uğurda, birçok insan, imtiyazlı birtakım azınlık gruplarının hakimiyeti ve sömürüsüne maruz kalmıştır.

Bu tür gruplar, toplumun tamamı büyük sıkıntı çekerken, artıyı, ancak devlet gibi zorlayıcı yapılar kurarak kendi isteklerini toplumun geri kalan kısmına kabul ettirebildikleri sürece, ellerinde tutabiliyorlardı. Artının üzerindeki denetimleri, onlara, askerler kiralayarak ve kendilerine en etkin öldürme araçları üzerinde tekel sağlayacak, metal işçiliği gibi pahalı tekniklere yatırım yaparak, bu şekilde davranma yolunu açmıştır. Ordu, yöneticiler sınıfının gücünü, insanlar için bir geçim kaynağıymış gibi göstererek kutsallaştıran yasalar ve ideolojiler tarafından desteklendiğinde her zamankinden daha etkili olur. Örneğin Mezopotamya’da, “İlk krallar ekonomik faaliyetleriyle, kesme kanallarıyla, tapınaklar inşa etmekle, Suriye’den kereste ve Umman’dan bakır ve garanti ithal etmekle övünürler. Anıtların üzerinde bazen tuğla dizen işçiler veya duvarcı ustaları ve tapınağın planını tanrılardan alan mimarlar kılığında resmedilirlerdi”.68

Kendilerini toplumun en yüksek değerlerinin somutlaşmış hali olarak görenler yalnızca yöneticiler değildi –bazı durumlarda onlar tarafından sömürülenler de kendilerini böyle görebiliyordu. Toplumsal artıyı yuttukları, onun kendini türetme yollarını kontrollerine aldıkları için, yöneticiler, altlarındakiler için toplumsal gücü temsil eder bir hale gelebiliyordu —tanrılar gibi veya en azından toplumsal kitle ve tanrıları arasında zorunlu aracılar olarak da görülebiliyorlardı. Mısır firavunlarının tanrısal nitelikleri veya Mezopotamya ve Mezo-Amerika’nın ilk yönetici sınıflarının din adamı nitelikleri böylece ortaya çıkmıştır.

Sınıf öncesi toplumlarda da çeşitli dini kavramlar bulunuyordu. İnsanlar, bazı bitkilerin çiçek açmasına, bazılarının çiçek vermemesine, avın bol olduğu yıllarla açlık yıllarına, beklenmedik ve ani ölümlere yol açan, görünürde gizemli süreçlerin kontrolünü büyülü varlıklara atfediyordu. Sınıfların ve devletlerin ortaya çıkmasıyla birlikte, insanlar ayrıca kendi kontrollerinin ötesindeki sosyal güçlerin varlığıyla da uzlaşmaya varmak zorunda kalmışlardır. Dini kurumlar işte bu aşamada ortaya çıkmıştır. Tanrılara tapınma, toplumun kendi gücüne tapınmasının, halkların kendi başarılarını çılgıncasına ikrar etmelerinin bir biçimi haline gelmişti. Sonuç olarak bu da, bu başarıların sorumlusu olduklarını iddia edenlerin —üreten kitleye hükmeden, artıyı kendi ellerinde tekelleştiren ve iddialarını reddeden herkese karşı askeri güç kullananların hakimiyetini arttırmıştır.

Bu türden devlet yapıları ve ideolojileri ortaya çıkar çıkmaz, artının, belli bir grup tarafından, üretimi geliştirme gibi bir amaca hizmet etmiyor dahi olsa, artının üzerindeki kontrolünün devamlılığını sağlamıştır. Üretimin destekçisi olarak ortaya çıkmış bir sınıf, artık böyle bir destek arz etmiyor olsa bile, öyle olmaya devam etmiştir.

Sınıf Sistemine Dayalı İlk Toplumların Özellikleri


Genellikle, sınıf sistemine dayalı toplumların özel mülkiyet esasına dayandığını düşünürüz. Ancak, özel mülkiyet sınıflara ayrılmış toplumların tamamına ait bir özellik değildir. Karl
Marx, hiçbir şekilde özel mülkiyetin olmadığı “Asyatik” formda bir sınıf toplumundan bahsetmiştir. Marx, aksine, yöneticilerin devlet mekanizması üzerindeki kolektif kontrolleri yoluyla, özel mülkiyet olmaksızın toprağı ortaklaşa ekip biçen tüm köylü topluluklarını sömürebildiklerini iddia etmiştir. Bu tablonun 18. yy.’da İngiliz işgali zamanındaki Hint toplumunun aynısı olduğuna inanıyordu. Günümüzde yapılan birçok araştırma, Marx’ın en azından kısmen yanılıyor olduğunu ileri sürmektedir.69 Ancak, Mezopotamya, Mısır, Çin, Hint, Mezo-Amerika ve Güney Amerika medeniyetlerinin erken tarihi bu örneğe uyuyormuş gibi görünmüyor.

Toplumsal artı, tapınakları idare eden rahiplerin veya kralın emrindeki saray yöneticilerinin elindeydi. Onu, üretimin çeşitli biçimlerini yönlendirerek ellerinde tutuyorlardı – sulama ve sel baskını denetimi çalışmaları, tapınağa veya saray topraklarına bağlı köylülerin işçiliği, ve ticaret üzerindeki denetim yoluyla. Ancak ne rahipler ne de saray yöneticileri şahsi denetime veya mülkiyete sahipti. Sınıfsal sömürüden sadece kolektif bir yönetici grubunun bir parçası oldukları sürece faydalanabiliyorlardı.

Toplumun temelinde, köylü üretimi, özel toprak mülkiyetine dayalıymış gibi de gözükmemektedir. Sınıf öncesi tarım toplumlarını şekillendiren ekonomik hayatın toplumsal düzenleme biçimleri, çoğunluğunun artı üzerindeki denetimini artık kaybetmiş olmasından dolayı bozulmuş bir biçimde de olsa, hala devam ediyor gibiydi. İnsanlar hala, bir karşılıklı yükümlülükler sistemine dayalı olarak, akrabalığa dayalı kabilelerin kalıntılarıyla örgütlenmiş bir biçimde çalışıyorlardı. Mezopotamya’nın ataerkil klanları, (başkan olduğu söylenen erkekler tarafından yönetilen aile grupları) tapınakların elinde olmayan toprakları denetliyordu, Meksika’daki köylü üreticiler kitlesi de Aztek dönemine dek (15.yy) “calpulli”—başta bulunanların, yönetici sınıfının isteklerini diğerlerine dayatan ‘kendi içinde çok katmanlı’ aile grupları- tarafından örgütlenmiştir,70; Inkalar’da ise, benzer bir işleve sahip ‘aylulli’ vardır. 71 Arkeologlar ve antropologlar bu tür grupları tanımlamak için birçok kez “konik klanlar” tabirini kullanmışlardır. Bu klanlar, çekirdek ailelerden oluşan grupları efsanevi ortak atalara bağlayan, ancak artık sömürülen sınıfın emeğini, sömüren sınıfın çıkarları doğrultusunda örgütleyen, hem üretim hem de sosyal denetim birimi olarak hareket eden, sınıf öncesi toplumun kabilelerinin, biçimsel görüntüsünü taşımaktaydı. 72

Avrasya’nın ve Afrika’nın büyük bölümünde özel mülkiyet hem yönetici hem de köylü sınıfları arasında gelişecekti; ancak bu, yönetici sınıfları arasındaki derin anlaşmazlıklarla, kanlı savaşlar ve sömürülen ve sömüren sınıflar arasındaki sert çatışmalarla geçen onlarca yüzyıl içerisinde olacaktı.



Notlar:

55. R M Adams, The Evolution of Urban Society, sayfa 95-96.
56. R M Adams, The Evolution of Urban Society, sayfa 98.
57. R M Adams, The Evolution of Urban Society, sayfa 103.
58. R M Adams, The Evolution of Urban Society, sayfa 104.
59. V Gordon Childe, What Hasayfaened in History, sayfa 88.
60. T B Jones, C K Maisels’in The Emergence of Civilisation adlı çalışmasında alıntılanmıştır, sayfa 184.
61. C J Gadd, ‘Cities in Babylon’, I E S Edwards, C J Gadd ve
N G L Hammond (editörler), Cambridge Ancient History’de, cilt 1, bölüm 2 (Cambridge,
1971).
62. F Katz, Ancient American Civilisations, sayfa 38.
63. G R Willey and D B Shimkin, ‘The Maya Collapse: A Summary View’, T P Culbert (editör), The Classic Maya Collapse (Albuquerque, 1973) adlı kitapta, sayfa 459.
64. Michael Mann’ın kendi sosyolojik jargonunda ortaya koyduğu gibi, karışan dağıtıcı güçlerin varlığı nedeniyle kolektif güçlerini arttırmayı istemiyorlardı, M Mann, The Sources of Social Power, cilt 1 (Cambridge, 1986), sayfa 39.
65. Bu tür değişimlerin bir tarifi için, bkz. C Renfrew (editör), Explaining Cultural Change isimli derlemeden D R Harris, ‘The Prehistory of Tropical
Agriculture’, sayfa 398-399.
66. M Sahlins, Stone Age Economics, sayfa 140.
67. Bkz. CWGailey, Kinship to Kingship’te (Texas, 1987), Christine Ward Gailey’nin İ.Ö. 1100 ile İ.Ö. 1400 arasında, Tonga’nın en yüksek yönetici gruplarının, kendilerini bir yönetici sınıfı haline getirmek için, kendilerinden aşağı tabakada yer alan insanlara karşı sorumluluklarından kendilerini kurtarma çabasını anlattığı bölüm.
68. V Gordon Childe, Man Makes Himself (London, 1956), sayfa 155.
69. Örnek olarak bkz. R Tharper, Ancient Indian Social History (Hyderabad, 1984).
70. R M Adams, The Evolution of Urban Society (London, 1966), sayfa 114.
71. A J Pla, Modo de Produccion Asiatico y las Formaciones Econimico Sociales Inca y Azteca’da Inka kayıtları (Mexico, 1982), sayfa 151.