Ekrem Acar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ekrem Acar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

“DÜŞÜNSEL SABİTLER” VE “DEVRİM”...

0 yorum
Ekrem Acar

İnsanoğlunun, milyonlarca yıllık biyolojik ve kültürel oluşum süreci içerisinde şekillenmiş, dış çevresini ve kendisini algılarken, anlamaya çalışırken, iletişime ve eyleme geçerken, kavramlaştırarak kullandığı, genelde “insan doğası” olarak kullanılan kavramın kapsamı içinde kalan; değişen toplum biçimleriyle temaları değişse de, işlevleri hiç değişmeyen bazı temel “düşünsel sabit”leri hep olmuş ve olmaya da ne yazık ki devam edecek ...

İnsanoğlunun, insanlaşma sürecinin başlarında, muhtemelen doğanın işleyişini yüzeysel bir şekilde gözlemleyerek, sürecin ileriki aşamalarında ise, deneyler yoluyla bilimin, kavramlaştırmalar yoluyla felsefenin katkılarıyla, doğanın bazı koşullardaki hareket şekillerini, kendi düşünce sistemine ve toplumsal ilişkilerine uyarlayıp, mutlaklaştırarak oluşturduğu bu “sabitleri”; genelde yapıldığı gibi, “mutlak doğru”, “yasa” ya da geçmişte ya da gelecekte hiçbir koşulda değişmeyecek “insan doğası” boyutuna çıkarma eğiliminin ciddi şekilde sorgulanması gerektiğine inanıyorum. Aslında, bizzat bu mutlak doğru mertebesine çıkarma eğilimin kendisinin, bu alışılmış düşünsel sabitlerin arasında yer aldığı unutulmamalı. Ayrıca unutulmaması gereken bir diğer nokta, bu “sabitler”, toplumsal gücünü, diğer bir ifadeyle, insanoğlunun düşünme tarzını köklü bir şekilde belirleme ve dolayısıyla da sınırlandırma yeteneğini; on binlerce yılda, sindire sindire oluşan kurumsallaştırmalar ve içselleştirmelerden almasıdır...

Bu düşünsel sabitlerin bazılarını; yine bu düşünsel sabitlerin bir sonucu olan “sınıflandırma” yöntemini kullanma pahasına, şöyle sıralayabiliriz:

1)    “Soyutlama”, “kavramlaştırma” ve “sınıflandırma”  yaparak düşünebilme, algılayabilme ve anlamlandırabilme...
2)    Bu soyutlamalar, kavramlaştırmalar ve sınıflandırmalar sonucu oluşan “düşünce dizgeleri” aracılığıyla toplumsal ilişki kurabilme...
3)    “Düalist” algı ve düşünme...
4)    “Yasalaştırma” eğilimi...
5)    “Tutarlılık” eğilimi

Aslında tüm bu maddeleri, hatta sayıları artırılabilecek başka maddeleri, “ideolojilerin oluşum süreci” olarak da okuyabilirsiniz...

İnsanoğlunun, nesne üretiminde ulaştığı inanılmaz niceliksel boyut ve toplumsal ilişkilerinin hızı anlamında; bir bakışla “kutsal şafağı”, başka bir bakışla ise “zirvesi” sayılabilecek, batı merkezli “rönesans-hümanizm”, “sanayi devrimi”, “aydınlanma dönemi” ve “modern toplum” gibi ardışık sosyo-ekonomik dönemler; bu düşünsel sabitlerin (en azından şu ana kadar) zirveye taşındığı tarihsel anlardır...

İnsan ailesinin tahmini 6 milyon yıllık macerası içerisinde, “homo” cinsinin tahmini 2 milyon yıllık bir tarihinden söz ediliyor... Bu 2 milyon yılın, 200 bin yılı “homo sapiens” (arkaik modern insan) dönemi, 30 bin yıllı ise “homo sapiens sapiens” (modern insan) dönemi olarak kabul ediliyor. Bırakın bu dönemleri, yukarıdaki tarihsel anları ifade ederken, 10 bin yıllık insanoğlunun “uygarlık” macerasının %4’üne ve 3-4 bin yıllık yazının bulunmasıyla başlatılan (nedense?...) “tarih” döneminin % 10’una denk gelen 400 yıllık bir zaman diliminden (Modern insanın oluşum macerasının % 1’inin biraz üstünde) bahsediyoruz... Bu 400 yıllık kısacık zaman dilimi içerisinde inanılmaz bir güce kavuşan bu “düşünsel sabitler”in oluşumunun; insanoğlunun toplumsallaşma macerası içerisinde somut ilişkilerin ve deneyimlerin bir sonucu olduğunu ama bugüne kadar bile geldiğimiz basitlikte ve kaçınılmazlıkta gerçekleşmediğini unutmamak gerekiyor.

Bu düşünsel sabitler ve bunların gerçek yaşama yansıyan iz düşümleri sayesinde, bu tarihsel dönemlerde insanoğlu, özellikle nicelliğin kölesi olan, Mao’yu mezarında hırstan ters döndürecek kadar “bir örnek-tek tip” canlı türü haline gelmiştir... Bu yazımda, düşünsel sabitler olarak adlandırdığım ve yukarıda sıraladığım olgulardan; “soyutlama”, “kavramlaştırma”, “düşünce dizgeleri” ve “düalist algı”nın üzerinde durmak istiyorum:

“Soyutlama”, “Kavramlaştırma” ve “Düşünce Dizgeleri”...


Öncelikle şunu vurgulamak gerekiyor: Bilebildiğimiz kadarıyla insanoğlu, elbette içgüdülerle de beslenmekle birlikte; “akıl” olarak kavramlaştırılan “varlığının bilincinde olma” olgusunu ya da hissini yaşayan tek canlı türü. Aklımızın, en azından şu ana kadarki temel özelliği ise, “soyutlama” yoluyla işlemesidir. Daha geniş bir ifadeyle, insanoğlunun düşünce sistematiği, “soyutlamalar yapma”, “sembolleştirme ve/veya kavramlaştırma”, “sınıflandırma” ve en sonunda oluşturulan “düşünce dizgeleri” aracılığıyla işlemektedir. Bunun en somut örneklerinden ikisi, yaygın kanı olarak iletişim kurmak amacıyla kullandığımız iddia edilen, ama iletişime gelmeden, düşünebilmemiz ve algılayabilmemiz için muhtaç olduğumuz en temel araçlardan birisi olan “dil” ve insanoğlunun ürettiği belki de en kompleks ve estetik düşünsel ürünlere verdiğimiz toplam isim olan “sanat”tır... Sanat kavramını tartışmayı belki bir başka yazıya bırakmak üzere, şöyle devam etmek istiyorum: Dil, sembolleştirme aracılığıyla soyutlama yapma, kavramlaştırma, algılama ve iletişime geçme özelliğimizin tipik bir örneğidir. Hepimizin bildiği gibi dil, harf olarak adlandırılan ve birleşerek, sözcük ve cümle gibi yapı parçalarını oluşturan ve bu yapı parçaları ile yaratılan kavramlar aracılığıyla da, olguların anlamlarının hem algılanmasını hem de iletilmesini sağlayan temel bir sembolleştirmedir.

Şöyle bir somut örnek verilebilir: Bir bebek, “masa” ya da başka her hangi bir nesnenin  varlığını fiziki olarak tanısa bile, “dil” aracılığıyla “masa” kavramını öğrenmeden, “masa” nesnesi onun için, dış dünyadaki “her hangi bir şey” olacaktır. Ama “masa” kavramını öğrendiği ve kavram ile nesne arasında düşünsel bağı içselleştirdiği anda; artık onun için “masa” dünyanın neresine giderse gitsin, “tek” ve “aynı” şey olacaktır. Ve artık “masa”, tanımlı ve anlam sınırları belirlenmiş, üzerinde yemek yenen, çalışılan vs gibi tanımlı şeyler yapılan bir kavramdır artık. Nesne, yani somut olarak sadece tek ve kendi olan masa ve masalar mutlaka vardır ve yaşayan birey tarafından algılanmaktadır ama “toplumsal insan” artık “masa” dendiğinde çoğunlukla “sadece kendi olan” her hangi somut bir masayı değil; kendi imgelem sürecinin yarattığı, belki de dünyada o şekille hiç var olamayan soyut bir “masa”yı, “aklı” ile şekillendirmektedir. Aslında somut “masa”, bu anlamda insanoğlu için yoktur...

Soyutlama yaparak düşünmenin insanoğluna kattığı belki de en temel özellik, bir çok görece bağımsız faktörün oluşturduğu “bileşik gerçek olgu”dan bir ya da birkaç faktörü soyutlayarak, soyutlananları, o olguyu belirleyen “gerçekler” olarak koymaktır... Yani insan, “bileşik gerçek”i bir bütün olarak algılayamayan bir canlı türü haline gelmiştir. Bir nesne olarak “masa” örneğinin ötesinde çok daha can alıcı ve olgusal örnekler verilebilir: Erkek-kadın ilişkilerinden mesela... Kadının -aslında erkeğinde- nesneleşmesi hep üzerinde durulan bir olgudur. Kadın aslında, içinde bir çok özelliği ya da faktörü barındıran, insan denen canlı türünün bir cinsidir... Üreme sürecinde, “yavru”nun olgunlaşması için gereken, “onu içinde taşıma” ve “doğurma” işlevleri gibi, kavramlaştırma sürecinde “annelik” olarak sembolleştirdiğimiz ek niteliklere sahip olan ve türün bir cinsi olarak, hem cinsel hem de duygusal açıdan “eş” olma özelliğiyle, türün diğer parçasını tamamlayan (bu özellik aynen erkek için de geçerlidir); ama her iki özellikle birlikte ve onların ötesinde “insan” olan bir canlı türüdür. Yalın ve bileşik “gerçek” budur aslında. Ama “yaşanan” ve “algılanan” gerçek ise bundan çok uzaktadır. Dişi, insanın bir türü olarak, bileşik ve doğal bütünlüğü içinde yalın bir şekilde algılanmamakta; yerine göre “annelik” özellikleri, yerine göre ise, türü tamamlayan “cinsel işlevi”, “bileşik gerçekten” soyutlanmakta ve “tam”ın ve asıl gerçeğin yerini almaktadır. Bin yıllar boyunca oluşturulan bu soyutlama yaparak düşünme eğilimi sonucu (elbette toplumsallaşma şekli anlamında, insan türünü sürekli belirleyen yöneten- yönetilen hiyerarşisinin şekillendirdiği) “erkek egemen” düşünce dizgesi oluşmuştur. İşin ilginç yanı bu soyutlama yaparak düşünme özelliği ve “düşünce dizgesi”nin tahakkümünden, bu süreçten en çok zarar gören “dişi” de kurtulamamaktadır. Bırakın kurtulmayı, o da pratik bir çözüm olarak, bu sürece dahil ama onun farklı bir versiyonu olarak değerlendirilebilecek, bir “erkek” soyutlaması yaparak, yaşamda tutunmaya çalışmaktadır. 

Düalist Algı...


Bir “kötü” algısına sahip olmadan insanoğlu; “iyi” kavramını ve bu kavram tarafından anlamlandırılan, algılanan ve iletilen “iyilik” hissini algılayabilir mi?... Ya da tem tersi?... Ve “güzel-çirkin”, “mutlu-mutsuz”, “az-çok” vs. vs. vs. ikililerini?... Aslında bu düalizm olmadan algılayamama durumda da “soyutlama yapma” ve “kavramlar”la düşünebilme özelliğinin etkisi vardır... İnsanoğlunun düşünce sistemi, genel eğilim olarak, karşıtını algılamadan ve kavramlaştırmadan, olgunun kendisini algılayamıyor ve kavramlaştıramıyor ve daha da öteye giderek, olguyu kavramlaştırırken, karşıtını da mutlaka, “bileşik gerçeği” parçalama pahasına, bir düşünsel gerilim şeklinde karşına koyuyor...

Bilinen bir gerçektir; doğada “iyi-kötü”, “güzel-çirkin”, “mutluluk-mutsuzluk” gibi  insanoğlunun değer yargılarıyla oluşmuş, manevi olgular yoktur... Bunlar, insanoğlunun düşünce sistematiğinde kavramlaşarak anlamını bulan şeylerdir. İnsanoğlu, kendi türünün iç ilişkilerinde anlamlı olan olguları ve kavramları, doğaya da taşımıştır. Daha doğrusu, insanoğlu, büyük bir ihtimalle bu düşünsel sabitleri yaratırken, çarpık bir şekilde doğadan esinlenip; aslında kendi yaratısı olan olgu ve kavramları, doğada somut örnekleri bulunan ama mutlak olduğu şüpheli somut başka olgularla temellendirmiştir. Ve tüm bu anlam yüklemelerinde, ikili gerilimleri kullanmıştır. Diğer bir ifadeyle, doğanın çocuğu olan insanoğlu, farkında olmadan, ona anlam ve maneviyat yükleyerek, annesine hamile kalmaya çalışmıştır.  

Düalist algıyla ilgili, topraklarımızın günlük hayatından ve insan toplumsallaşmasının ürettiği belki de en rezil mekanizmalardan birisi olan “siyaset”ten çok somut ve güncel örnekler vermek mümkündür: Günümüz Türkiye’sinde, Kemalist politikalara yönelik yapacağınız çok naif eleştirilerle bile; rahatlıkla İslamcı, Kürtçü ya da globalizm destekçisi vatan haini sınıflandırılmasına maruz kalabilirsiniz... Çünkü, yönetenler tarafından pompalanan ve kitlenin de kolayca kabullendiği popüler algı için; ya şeriatçısınızdır ya da Kemalist; ya Türkçü ya da Kürtçü olmalısınız; ya Doğulu/Doğucu ya da Batılı/Batıcısınızdır... Zira, egemen algı, bir karşıt yaratarak ve ona göre cephe alarak var olabilmektedir. Bu algısal durum ne yazık ki, sadece ülkemizin egemen sınıflarından ya da yönetenlerin politikalarından kaynaklanmamaktadır; evrensel düşünsel sabitlerin topraklarımıza yansıma şeklidir...

Ele aldığım konu gerçekten çetin bir konudur ve benim bu konuyla ilgili “akademik” ve/veya disiplinli bir çalışmam olmamıştır. Yani “konunun uzmanı” denen “sevimsiz kavramın” kapsamı içerisinde yer alan bir birey değilim... “Bilgi”yi, iktidar oluşturan temel olgulardan birisi olarak görmeme rağmen; tamamen önemsiz bir olgu olarak değerlendirmemekteyim. En azından uzunca bir süre de değerlendirebileceğimizi sanmıyorum. Benim içinde bulunduğu şu dönemde ve şu andaki kavrama ve bilgi düzeyinde yapabileceğim sorular sormaktır ve bu sorular çerçevesinde, olgu ve kavramları tartışabilmektir.

Devrim ve Radikal Reformizm...

Tüm bu üzerinde durduğum olgu ve kavramların ışığında, kısaca “devrim” olgusu ve kavramına ilişkin bir iki şey söyleyerek bitirmek istiyorum yazımı:

Bence “devrim” insanoğlunun bu düşünsel sabitlerden kurtulma, başka bir ifadeyle, bugüne kadarki algılama ve düşünme şeklinin çok ötesinde bir dış dünya algısına ulaşabilme ve bu doğrultuda toplumsal ilişkiler kurabilme çabasıdır. Bu devrim yaklaşımının, bildik politikayla hiç bir ilgisi yoktur. Devrimin, farklı bir dünya ve yeni bir insan oluşumu için, siyasi erki ele geçirmeyi hedefleyen, bir ihtilal fikri ya da çabası olmadığına inanıyorum. Siyasi iktidarı ele geçirerek yeni bir düzen kurmak gibi bir amaç; yaygın siyasi terminolojiyle tanımlamak gerekirse, olsa olsa “radikal reformist” bir kalkışma olabilir. Dünya tarihinde devrim olarak tanımlanan, kendisini gerçekleştiren “bireylerin ya da sosyal grupların içsel devrimi” hedefinin sadece sözde kaldığı ve ekonomizmin dışına çıkamamış ama siyasi erki ele geçirmiş “radikal reformist” hareketler vardır. Bunların belki de en bilinenleri, 1917 Ekim “devrim”i ve bizim topraklarımızda yaşanan Kemalist kadronun gerçekleştirdiği, yine yaygın siyasi terminolojiyle tanımlamak gerekirse, “jakobenist” aydınlanma hamlesidir.

Devleti ve/veya tüm siyasi erki yıkma-ele geçirme değil- eylemi, benim algıladığım anlamda gerçek bir devrimci kalkışma sürecinde, zorunlu olup olmadığını tam kestiremediğim bir durak olabilir ancak. “Yıkılan bir yapının yerine ne konacağı?...” sorusu, çok da anlamlı bir soru değildir. Zira, sürecin kendisi ve o süreci yaratan ve hareket ettiren bireylerin dönüşümü, yıkılan yapının yerine ne konacağını belirleyecektir ve bu asla, karar verici ve uygulayıcı bir merkezi mekanizma olmayacaktır.

Yöneten-yönetilen düalizminin egemen olduğu bir toplumda, iç devrimine yönelmemiş bireylerin ya da sosyal grupların gerçekleştireceği devrimlerin, radikal anlamda insanoğluna ve doğaya bir faydası olacağına inanmıyorum.





İktisadın Düşüşü..!

0 yorum
Ekrem Acar 

Neredeyse tüm iktisat kitaplarının giriş bölümlerinde “Ekonomi” olgusunun, şu tarz basit tanımlamaları yapılır: “Ekonomi, sonsuz insan ihtiyaçlarının; kıt olan doğal kaynaklarla karşılanma çabasıdır…” Bu basit tanımlardaki “ihtiyaç sonsuzluğu” çok tartışmalı bir kavramlaştırma olup; hem teorik hem de pratik alanda kapitalist ekonominin temelini oluşturan “kar realizasyonu”nun sürekliliğine hizmet etse de -yani çokça ideolojik çarpıtma koksa da- bu durum, ekonominin “insan ihtiyaçlarını karşılama çabası” olduğu yalın ve basit gerçeğini değiştirmemektedir.

İktidarın çeşitli şekillerinin sürekli yeniden üretilmesine hizmet eden toplumsal sınıflar, gruplar ve/veya aktörler, bizzat kendi varlıklarını ve kendilerini var eden toplumsallaşma şekillerini devam ettirmek adına; hem yaşanan realitenin sürekli karmaşıklaşması için yoğun çaba harcarlar hem de gerçekliğin üstünü örtmek için, iktisat olgusunun kompleks, karmaşık bir yapı olduğu ideolojik manipülasyonunu sürekli yeniden üretirler.

Evet!… İktisat gerçekten yalın ve basittir… İnsan ihtiyaçlarının karşılanma çabası olarak iktisat; üretim-bölüşüm-tüketim-birikim zinciri ya da döngüsü ve bu döngüyle hedeflenen amaçla veya amaçlarla şekillenir… Tüm bu döngü ve döngü birimleri ve bu döngünün net bir amacının olması; tüm iktisadi modeller için, yoğunluk ve şekil değiştirse de, gerçektir…

Kapitalist İktisadi Döngü

İktisadi sistemleri belirleyen  net olgular vardır: “Üretim şekli”; “üretici güçlerin özellikleri”, “üretim araçlarının bizati kendileri ve bunların sahiplik özelliği”; “üretimin amacı”; “bölüşüm/paylaşım tarzı”; “tüketim tarzı”; “birikim tarzı”

Kapitalist iktisadi model ve gerçeklikte, “üretim şekli” büyük (dev) ölçekli ve pazar için gerçekleştirilen sanayi üretimidir… “Bilgi Toplumu” ya da “bilgiye dayalı üretim” denen şey; sadece bu tarz üretimdeki yapısal yetkinleşmeyi tanımlar.

Sistemin üretici güçleri “girişimci” ve “ücretli emek”tir…

(Marksist bakış “girişimci”nin yani burjuvanın, tekelci döneme geçildiğinde üretici güç olma vasfı kalmamıştır” dese de ben öyle düşünmemekteyim)

Üretim araçları içerisinde yer alan makina ve avadanlıklar teknoloji yoğundur ve sahipliği özel mülkiyet temellidir. Yine üretimin yapıldığı “bina”, “toprak” gibi altyapı faktörleri de yine özel mülkiyet temellidir.

Üretimin amacı; pazar için yapılan üretimin, yine “pazar” üzerinden satılarak, girişimcinin ve sermayedarların bireysel faydalarının artırılmasıdır. Mark’ın tesbit ettiği yabancılaşmanın kökeni tam da buradadır. Kapitalist öncesi iktisadi modellerde de, üretici gücün tam olarak kendi ihtiyacı için üretimde bulunduğu söylenemese de; yine de mesela “feodal yapı”da, bir çiftçi ya da serf, üretiği ürünün belki en azından yarısını ağa için, yarının yarısını tohumluk için, geri kalanı da kendi tüketimi için ürettiği duygusunu ve elinin dokunduğu ürünün sofrasında olduğu duygusunu yaşamaktadır. Ayrıca sanayi öncesi “zanaatkar”lıkta, bir zanaatkar, ürününü baştan sona kendi üreterek, gerçek bir “üretme” duygusu yaşamaktaydı. 

“Bölüşüm”; “kar (girişimci)”, “rant (üretim tesisi ya da toprağın sahibi)”, “faiz (sermayedar)” ve “ücret (emek)” gibi olgular üzerinden bireysel fayda temellidir (Ücret üzerinden bireysel fayda elde edenler, elbette bu sistemin ezilen ve yönetilen, yani üzerinde iktidar uygulanan kesimlerinden birisidir. Ama sonuçta bireysel fayda söz konusu olduğu için, bu faydadaki nisbi artış ve azalış genellikle onun sisteme bağlılığını ortadan kaldırmamak da; sadece sisteme bağlılık oranını görece arttırıp, azaltmaktadır.) ve bölüşüm “Pazar” dolayımı ile gerçekleşir.

“Tüketim”, üretim çıktılarının, “pazar”da (işte bu “Pazar” olgusu, “karmaşıklaştırma manipülasyonu”nun en tipik örneğidir ve hala, çoktan toprakta fosil olmuş Adam Smith’in, varlığı kendinden menkul “gizli el”i tarafından belirlendiği iddia edilir) oluşan “değişim değeri” bedeli karşılığı (“fiyat”) satın alınması yoluyla gerçekleşir (Kar olgusu da burda realize edilir. Ve karın sürekli arttırılması için, tüketim alışkanlığı, birbirinden gelişmiş ve incelmiş modern yöntemlerle sürekli beslenmektedir. Bu noktada hiç bir doğal, etik, sosyal kural tanınmamaktadır.)

“Birikim” genelde ücret dışı, öteki bölüşüm araçları yoluyla oluşturulur ve önemli bir kısmının, yine “pazar” dolayımıyla üretim sürecine yeniden dönüşü sağlanarak; üretim araçlarına sahiplilik oranına göre değişen bireysel faydanın arttırılmasına hizmeti, sürekli kılınır…

Ve son olarak yeniden vurgulamak istiyorum: Sistemin temel amacı, pazar aracılığıyla başta kar olmak üzere, bireysel maddi faydayı sürekli arttırmaktır… (Tek bir bireyin maddi ihtiyaçlarının bir sınırı olduğu için; bu bireysel fayda, bir müddet sonra bizzat güç ve iktidar arzusu haline gelerek, sistemin daha da büyümesi ve derinleşmesinin araçlarından birisi haline gelir.)

Reel Sosyalist (!) İktisadi Döngü

Adına “sosyalist ekonomi” denen model de ise açıkçası işler pek de değişmemiştir.

“Üretim” şekli yine büyük (dev) ölçekli sanayi üretimidir... Üretici güçlerdeki ücretli emek değişmemiş; sadece kar amacıyla hareket eden sermayedarın yerini, devlet ve onun bürokratları almıştır… Üretim araçları- kapitalist sistemdeki kadar gelişmiş olmamakla beraber- yine teknoloji yoğundur ve üretim araçlarının mülkiyeti toplumundur dense de bunun bir manüpülasyon olduğu bilinir ve sahiplik, toplum adına temsil(!) yetkisini kullanan “devlet”e aittir. Yani devlet; her yerde devlettir... Ve işçinin yeri; her zaman olduğu gibi, “ruhsuz”, doğa dışı “fabrikalar”dır...

“Bölüşüm”, devletin bekası için gereken büyük miktarlar- tekrar üretim sürecine döndürmek üzere ve/veya kapitalist üretim modeli ve realitesiyle rekabet edebilmek için, nükleer santral yapılması ve “yıldız savaşları” başta olmak üzere silahlanmak amacıyla ayrıldıktan sonra- bu kez “pazar” yerine, “planlama” aracılığıyla ama yine “ücret/maaş” üzerinden gerçekleştirilir. Burada net bir şekilde, bir bölüşüm aracı olan “kar” gizil bir şekilde devam etmektedir. Yani “gizli el” yine iş başındadır. Artı değer, devlet ve onun karar verme mercii olan bürokratik kadro tarafından tasarruf edilmektedir.

“Tüketim”, yine aynı kapitalizmde olduğu gibi ama tek bir farkla; üretim çıktılarının planlamacı bürokratlar tarafından belirlenen bir bedel karşılığı (fiyat) satın alınması yoluyla gerçekleşir (Gerçi sağlık, ulaşım, eğitim, haberleşme vs gibi sosyal yaşam için gereken tüketim/hizmet kalemleri, devlet tarafından kalitesi çok tartışmalı bir şekilde karşılanmaktadır…Eh… O kadar da olmasın mı? O kadar baskı ve ceberrütlük karşısında, toplumsal isyan nasıl dindirilebilir?)

“Birikim”, devlet eliyle ve devletin uygun gördüğü yönde kullanılmak üzere gerçekleştirilir…Ve sistemin, teorik olarak, birisi uzun vadeli olmak üzere iki temel amacı vardır: “Eldeki kaynakların verimli ve planlı bir şekilde kullanılmasını sağlayarak, uzun vadede ihtiyaç kavramının ortadan kaldırılacağı komünist ekonomiye ulaşmak ve kısa vadede ise insanların öncelikle temel ihtiyaçlarını, eşitlikçi bir şekilde karşılayarak, sosyal faydayı arttırmak…(Bu hedefler, kapitalist sistemde yaşayan ve üretim araçlarına sahip olmayan birayler için ilk bakışda kulağa hoş şeyler çağrıştırsa da; öncelikle ulaşılacak belirsiz ve flu komünizm hedefi ve  bu görece kazanımlar karşılığında nelerin feda edildiğini ya da değerlendirilmediğini unutmamak gerekir.)

                                               ***************

Bu yazının yazılışının üç ana amacı var. Birincisi, iktidar olgusunun iktisadi temelinin son derece yalın ve basit olduğu gerçeğine dikkat çekmek…İkincisi, iktisat olgusunun tarihsel gelişimine, daha doğrusu insanoğlunun iktisat macerasına ve bu maceranın etkilediği ve/veya belirlediği sosyal-antropolojik gelişmeye; sözcüklerle oluşmuş çok kısa bir özet sunabilmek ve geleceğe ilişkin, büyük bir ihtimalle argümanlar açısından eksikli bir projeksiyon tutabilmek... Ve son olarak da, alternatif bir iktisadi bakış üzerine düşünebilmektir. İlk bölümde ve yazının devam eden bazı bölümlerinde birinci amacımı gerçekleştirmeyi denedim. Bu bölümde ise ikinci amacımla ilgili bir şeyler yazmak istiyorum. Yazının son bölümünde ise alternatif iktisadi bakışa ilişkin düşünmeye çalışacağım.   

Toplayıcılık, Avcılık ve Cinsel İşbölümü...

İnsanoğlunun sosyalleşme tarihi ve onun önemli belirleyici alanlarından olan iktisadi sistemler tarihi, belirli evrim ve devrimler sonucu bugünlere gelmiştir (Hemen vurgulamak gerekirki bu evrim- devrim süreci, bazı kaba teorik ürünlerde yansıtıldığı gibi, doğrusal bir zamansal süreç izlememiş; farklı iktisadi süreçler, aynı zaman ve mekanda bile bir arada var olabilmiştir… Hata kimi zaman, genel algıya ters bir seyir izlediği zamanlar bile olmuştur. Ayrıca yaşanan kısmi alternatif sosyalleşme deneyimleri hasır altı edilmiştir…) İnsanoğlunun tür olarak yeryüzünde oluşmaya başladığı dönemlerde; bilinen ve her zamanda ve mekanda aynı sırayı izlememiş olan ilk iktisadi çabası, aslında klasik anlamda bir üretim olmayan, doğada var olanı tüketmek eylemi olan “toplayıcılık” ve basit “avcılık”tır... Arkeolojik kazılardan elde edilen bulgular ve günümüz “ilkel” toplulukları üzerine yapılan karşılaştırmalı antropolojik araştırmaların ışığında; bu dönemlerde net bir iş bölümüne rastlanmamakta ve anaerkil bir soy algılayışı gözlenmektedir. İnsanoğlunun ilk işbölümü ve dolayısıyla kendi türü arasında örgütlediği ilk ayrımcılık tohumları, cinsiyet temelli olup; nisbeten gelişmiş silahların kullanılmaya başladığı “yüksek avcılığın” uygulanmaya başlanmasıyla birlikte oluşmuş gibi görünmektedir. Yüksek avcılıkla birlikte, erkeğin “ev” ve “ev”e ait alanlarda geçirdiği vaktin azalmaya başlamasıyla birlikte; zaten türün devamı için gereken doğurma ve çocuk bakımı sorumluluğunun kadında olması nedeniyle tohumları atılmış olan “cinsiyet temelli iş bölümü” yerleşmeye başlamıştır. (Bu noktada, daha çok kadınlar tarafından gerçekleştirilen ve gücü dayalı olmayan “bahçe tarımı” uygulamasında; işbölümü temelli hiyerarşide bir geri dönüşüm yaşanan yerler ve dönemler olduğu ifade edilmektedir: George Tompson/ Tarih Öncesi Ege...) Buna bir de “örgütlü ve yüksek avcılık döneminin gerektirdiği “fiziki güç”ü eklediğimizde, cinsel iş bölümünün oluşumu daha da netleşmektedir.

Buraya kadar insanoğlu, bilinen anlamda bir “maddi üretim” gerçekleştirmemiştir. Doğada var olan kaynakları olduğu gibi tüketmiştir. Elbette bu tüketim o zamanlarda var olan nufus ve teknolojik gerilik oranındadır. Böylelikle dünya üzerinde doğal kaynaklar bakımından zengin olan bölgelerde gelişme daha hızlı gerçekleşmiştir. Fazlalığı depolama gibi bir bilinç de, henüz gelişmediği için, yerküredeki jeolojik, iklimsel vs. değişiklikler sonucu değişime uğrayan doğal kaynak yapısı; o bölgede yaşayan insanların ya telef olmalarına ya da kitlesel göçlere neden olmuştur. İnsanoğlu doğa ile kurduğu ilişkide henüz onun sınırları dışına çıkmadığı için; doğayla uyumlu yaşamakta ve diğer canlı türleri üzerinde kurumsallaşmış bir tahakküm ve ayrımcılık olan “türsel ayrımcılığı” örgütlememiştir. Yani insan kendisini henüz, kutsal kitaplar aracılığıyla, “eşref-i mahlukat” -en yüce ve onurlu yaratık (yaratan değil)- ilan etmemiştir.

Tarım Devrimi ve Artık Ürün, Sınıfsal İş Bölümünün Doğuşu

İnsanoğlunun büyük bir ihtimalle bir tesadüf sonucu keşfettiği, besinleri uzun süre korumak için kullandığı ilk mataryelin “tuz”olduğu düşünülüyor…Yine büyük bir ihtimalle yüksek avcılık döneminin sonları ile tarım devriminin başlamasına denk gelen bir zamanda kullanılmıştır…Ve yine bir tesadüf sonucu (Bu tesadüf olarak ifade ettiğim şey, insanoğlunun yaşarken, yani günlük pratik eylemde bulunurken yaptığı tesadüfi gözlemler ve bilinçsiz deneme yanılmalardır…Keza ateşin keşfi; ilk aletin kullanımı vs. olgular da böyle bulunmuştur…Ama elbette insan türünün doğal evrim sürecinde oluşturduğu genetik yapısının; bu tesadüflere uygunluğu gerçeği de vardır) insanoğlu belki de binyıllarını belirleyecek, ilk büyük devrimini gerçekleştirmiştir: “Tarım Devrimi”…

İşte insanoğlu bilinen anlamda ilk üretimini, tarımla birlikte gerçekleştirmiştir. Artık tohumunu doğada bulduğu bitkiyi; daha önce geliştirmiş olduğu alet kullanma yeteneğiyle birleştirerek; bir kaç kat fazlasıyla yeniden üretebilmiştir (Elbette tüm bu özetlediğim sürecin belki de binlerce yıllık bir gelişme süreci olduğu gözden kaçırılmamalıdır).

Artık insanoğlunun ikinci işbölümü ve kendi türü arasında örgütlediği ikinci ayrımcılık olan “sınıfsal işbölümü ve ayrımcılık”ın tohumları atılmaya başlamıştır. Elbette fiziki güce dayalı tarım söz konusu olduğu için; cinsel iş bölümü ve ayrımcılığı iyice pekiştirerek... Ve muhtemelen bu yeni iş bölümünün avantajlı kesimi, yani bir süre sonra çalışmadan ve fiili üretimden kendini ayıracak kesimi; fiziki olarak daha güçlü olan eski doğal liderler olsa gerek…Gerçi bu ilk artı değer gaspının ( Çünkü artık işler eskisi gibi değildir. Basit bir üretim ve depolama olgusu; yani artık ürün vardır…) ilk tohumları aslında tarım devriminden önce, tuz sayesinde etleri biriktirme yeteneği sırasında da atılmış olabilir…İlk artık değer ve maddi kaynak birikimi sonucu, “ticareti”in ve “tüccar” kesiminin (ticaret ve mali burjuvajinin ilkel ataları) de, ilk tohumlarının atıldığını sanıyorum. Muhtemelen ve yavaş yavaş, savaşlar ve kabileler arası çatışmalar da, artık açlık gibi temel güdüler üzerine değil; bu artık ürünleri koruma ya da gasp etme üzerine yapılmaya başlamıştır. Üretim aracı olarak bizzat insanın kullanıldığı “köle” olgusunun ilk habercisi de sanırım bu kabile savaşları sonucu elde edilen esirlerdir… Ve böylece insanoğlu, üçüncü bir iş bölümünün ve ayrımcılığın tohumlarını atmaya başlamıştır: “Etnik yada ırk  temelli iş bölümü ve ayrımcılık”.

Tüm bu binlerce yıl süren evrim-devrim süreci içerisinde, insanoğlu evlenme ve aile şekli, yönetme şekli, yaşam bölgeleri oluşturma şekli, ticaret yapma şekli gibi bir sürü yaşamsal alanda da evrim geçirmiştir…(Bu yazının asıl hedefi, “ekonomi” olgusunu basit kavramlarla ifade etmek olduğu için buraların ayrıntısına girmiyorum…Hoş girsem de zaten içinden çıkamam sanırım).

Sanayi Devrimi ve Sınıfsal İş Bölümünün Yoğunlaşması

Ve evet; gelelim insanoğlunun “üretim” anlamında ikinci “devrim”ine: “Sanayi Devrimi”…Ve “dananın kuyruğun koptuğu” ya da “zurnanın zırt dediği” yer burası olsa gerek... İhtiyaç için üretim değil, pazar için üretim; kulanım değerinin değil, değişim değerinin baz alındığı üretim; somut ve yerinde tüketim için değil, satmak için üretim; bireysel ve gurupsal değil, yığınsal ve toplumsal üretim bu devrimle birlikte gerçekleşmiştir. Ve bu devrimle birlikte “Ekonomi”, insanoğlunun neredeyse tüm yaşam şekli olmuştur. Ve insan, kendisi ya da ait olduğu köy-mahalle vs için üretmeyip; hiç tanımadığı başkaları için üretiği ve devasa bir iktisadi iş bölümü sonucu, tek bir ürünün bütününü üretmemeye başladığı için, ürettiği ürüne ve dolayısıyla kendisine yabancılaşması olgusunu da yaşamaya başlamıştır. Ayrıca üretim ve artık ürün devasa bir boyuta ulaştığı için, sınıfsal ve iktisadi işbölümü ve ayrımcılık türü; daha da yoğunlaşıp acımasız hale gelmeye başlamıştır. Zaman içinde “cinsel ve ırksal” işbölümü ve ayrımcılık olgusun da gevşemeler görünse de; kapitalizm kendi doğası gereği, bu ayrımcılık türlerinin balans ayarını, dönemsel ihtiyacına göre kendisi yapmıştır.

Görüldüğü üzere bu basit tarihsel perspektif sunumuyla; iktisadi gelişmenin bazı köşe taşlarını ve bu gelişmeyle doğru orantılı bir şekilde gelişen ve bugünümüzü neredeyse tamamen belirleyen “iktisadi yaşam”, “işbölümü” ve “ayrımcılık” olguları arasındaki bağlara dikkat çekebilmeyi amaçladım. Bu bölümde iktisadi modeller üzerinde biraz daha düşünmeyi hedefliyorum. 

İktisadi Modeller

Yazının bu bölümünde bu çok eksikli ve özet girişi tamamlayarak; yazının asıl yazılma amacına geçiyorum…. İnsanoğlunun tarihinde, üretim temelli üç ana “sosyo-ekonomik” model varoldu (Bu noktada, her tanımlamanın bir eksilme, kainatsal gerçekle, insansal anlam arsında bir yarılma olduğu yorumlarını unutmamak gerekiyor):

·         Köleci ve Feodal Ekonomi: “Tarımsal Üretim ve Ekonomiye” ye dayalı, derebeyi-serf / köle sahibi-köle ana birimleri ve başta tüccarlar, zanaatkarlar ve serf ve köleye göre kısmi özgürlükleri olan, özgür köylüler olmak üzere, başka ara birimlerden oluşan ve kanbağına dayalı bir hiyerarşik yapının ihtiyaçları için üretim yapılan; üretim araçlarına feodal bey ya da köle sahibinin sahip olduğu  gurupsal ve kapalı bir ekonomi…
·         Kapitalist Ekonomi: “Sanayi Üretimine ve Pazar Ekonomisi”ne dayalı; burjuva- proleterya ana birimleri ve tüccar, tefeci vs ara birimleri ve eski sosyo-ekonomik yapının bazı ara birimlerinden oluşan ve üretim araçlarının sahiplik durumuna dayalı bir hiyerarşik yapının üzerinde yükseldiği pazar olgusu için üretim yapılan, üretim araçlarına burjuva bireyin ve/veya kapitalist tüzel kişiliklerin sahip olduğu sosyal ve açık bir ekonomi…( Bu noktada “tekelleşme” olgusu bu ekonomik yapının “açıklığı”nı kısmen zedelemiştir.)
·         Sosyalist (!) Ekonomi: Yine “ Sanayi Üretimine” ama bir “Merkezi Planlama”ya dayalı; devlet-proleterya ana birimleri ve köylülük gibi çok eski bir sosyo-ekonomik ve yeni bürokratik ara birimlerden oluşan; üretim araçlarına devletin bir anlamda sahip olduğu bir hiyerarşik yapı üzerinde yükselen ve yapılan planlama çerçevesinde üretim yapılan, sosyal, bürakratik ve yarı açık bir ekonomi…

Aslında buraya kadar gerçekleştirdiğim bu özetin, eksikli ve yer yer argüman hatalarına sahip olma ihtimali dahi olsa; bazı olguları çok daha anlaşılır hale getirdiğini düşünüyorum. Öncelikle ilk ekonomik model- belki hala var olan bazı ilkel kabileler ve üçüncü dünyanın ulus devletlerinin geri kalmış bölgeleri dışında- tarih sahnesindeki yerini aldı. Aslında üçüncü modelin de SSCB’nin dağılmasıyla birlikte tarih sahnesindeki yerini aldığı iddaia edilebilir belki; ama bu iddia için henüz çok erken…İhtiyatlı olmak gerekir.

Yaygın olarak dünyaya hakim olan ikinci tip yani “Kapitalist Ekonomik Model” ve realite; yazımın girişindeki “Ekonomi” tanımım anlamında, “ihtiyaçların sonsuzluğu” ilkesine dayalıdır. Çünkü bu ekonomik modelin motoru “kar” olgusudur. Bunun için, nicelik anlamında sonsuz bir üretimi gerçekleştirerek; karını sürekli arttırmak zorundadır. Ve elbette yığınsal sanayi üretimi, insanoğlunun keşfettiği en yüksek maddi çıktıyı yaratan üretim modelidir. Bu model ve iktisadi realitenin, “sosyal fayda”, “insani fayda”, “doğa-insan dengesi” gibi saikleri yoktur. Bu modelde sonsuz olarak kabul edilen ihtiyaçların “an”daki durumunu tamamen pazar denen olgu belirler. Bu modelin tanrısı “pazar”dır ve peygamberi Adam Shimit’in ifade ettiği gibi “eli, gizlidir”… Bu modelde, kadın vücudu, erkek vucudu, organlar, sanat ürünleri hatta bizzat sisteme radikal eleştiriler getiren düşünsel/sanatsal ürünler, kısacası akla gelebilecek her şey üzerinden kâr edilebilir. Ve bu modeli anlatan tüm teorik yayınlar bir manipülasyon amacını taşırlar… Aslında çok basit olan “insanların ihtiyaçlarını karşılama çabası”nı, yani ekonomiyi; çok daha karmaşık ve kompleks bir sistem haline getirirler…Daha doğrusu, gerçek yaşamda, sistemin kendisi ve uygulayıcıları onu, bazen yarı bilinçli, bazen de tam bilinçli bir şekilde, hem teorik hem de pratik anlamda karmaşık bir hale getirdikleri için; kapitalist ekonomistler onun bu sanal-grift şeklini aktarmakta ve ama aynı zamanda bunu ideolojik olarak olumlamaktadırlar.

Aslında öze inildiğinde, SSCB benzeri ve adına “Sosyolist Ekonomi” denen modelde de, neredeyse aynı şey yapılmaktadır. Evet üretim araçlarının sahiplik şekli ve bir de ekonomi  tanrısı değimiştir: “Tanrı Pazar” yerini; “Tanrı Devlet”e bırakmıştır… “Gizli El” yerini; “Planlamanın Sopası”na bırakmıştır…Ama sadece o kadar… (Bu arada belki planlama olgusu iktidarsızlaştırılarak kullanılabilir…Ama iktidarsız bir planlama neye benzer bilemem...) 

Alternatif İktisadi Bir Bakış (Küçük Güzeldir!…)

Alternatif bir iktisadi bakış öncelikle, doğa-insan-iktidar-teknoloji zinciri içerisinde yaklaşmak zorundadır konuya. “İnsanoğlunun ihtiyaçlarını karşılama çabası” olan iktisatın -ki ben bundan sonra “doğal iktisat” diyeceğim- alternatif olabilmesi için;
doğayla uyumlu, her türlü iktidar oluşumunu engelleyecek, canlı, küçük ve yerel birimler içerisinde uygulanan ve hem iktidar oluşumuna neden olmayacak hem de insanın yaşamına yabancı olmayan, hakim olunabilinen ve onun yeteneklerini köreltmeyen, yani yalın bir teknolojiden yararlanan bir yapıda olmalıdır. Ve tüm bu “doğal iktisat” perspektifinin ana hedefi; doğaya uyumlu, onunla harmanlanmış ve kurumsal her türlü iktidarı dışlayan ve tabiatıyla özgürlükçü ve eşitlikçi bir insan sosyalleşmesine hizmet etmek olmalıdır.

Kapitalizmin, daha doğrusu her türlü dev ölçekli sanayi tipi üretim tarzlarının, bu noktadaki en önemli sorunu ya da yanılgısı yapısaldır. Dinsel-ahlaki bir dünya görüşüne sahip, ama kendisi dillendirmese de “anarşist ütopyalara” çok yakın duran iktisatçı E.F. Schumacher’in “Küçük Güzeldir!…” kitabında vurguladığı gibi; Kapitalist İktisadi Sistemin, “üretim” sorununu çözdüğü iddası gerçek değildir: “Üretim sorunu çözüldü, artık gelişmiş ülkelerde çalışma saatini kısaltabilir ve gelişmemiş ya da az gelişmiş ülkelere “teknoloji” götürebiliriz…” Üretim sorununun çözüldüğü yolundaki iddianın dayanaksızlığı, doğal kaynakları bir gelir unsuru; sanki insanoğlunun kendi ürettiği bir gelir gibi görülmesidir. Yazarın verdiği güzel bir örnek var: Bir kapitalist şirketi düşünmemizi istiyor yazar; “100 birim olan sermayesinin- büyük bir ihtimalle büyük bir kısmı başkasının kaynağı olacaktır, (kredi vs.)- hepsini kullanıp; sadece 50 birim üretim çıktısı alan bir firmanın, kara geçtiği iddia edilebilir mi?..” İşte doğa karşısında kapitalistin durumu aslında; kapitalist anlamda verimsiz ve aptal bu firma gibidir. Tek fakla, kapitalistler hiç de aptal değildir. Tüm canlı türlerinin ortak malı olan doğal kaynakları tüketiyorsun; sonra da “Ey millet, bakın üretim sorununu çözdüm. Az bekleyin bölüşüm sorununu da çözeceğiz!…O zamana kadar haydi fabrikalara, bant üzerinde eblehleşmeye ve ücretli köleliğe devam!…Doğa mı boşver onu; o benim altımdaki karım gibidir…” Hey toprak ana; heyyyy”…

Kapitalizmin ve sosyalist (!) ekonomi deneylerinin, başka yollardan da olsa ortak iddiası, ithiyacın olmadığı zamanlara ulaşmaktır. Birisi buna “dünya refahı” der; ötekiyse “komünist ütopya”… Her ikisinin de buna ulaşmak için izlediği üretim modeli “dev ölçekli sanayi üretimi”dir…  Kapitalizm için asıl amaç “kar”ı arttırmak için satılabildiği kadar satmak ve olabildiğince düşük üretim maliyetidir. Bunun için, üretimde neredeyse “0” işçiyle çalışabilmek, onun en büyük düşüdür. O bir işin verimliliğini, “kar”a endekslemiştir. Ama üreten, çalışan kanlı canlı insan yoksa; ortada üretilen malı satın alabilecek kimse de yoktur…O yüzden “Haydi!… Hurra!… Yine ücretli köleliğe devam…” Kapitalizm hiç bir zaman, “verim”i; yaşamın içinde, insanla barışık ve doğal olarak mesai cenderesi olmayan bir “iş” olgusunda  –şirket ve fabrikalarda; yani modern ve gizli işkencehanelerde yapılmayan- görmemiştir; doğası gereği de göremez. Bir işte kaç insanın çalıştığı; yani kaç para ödendiği onun için önemlidir.

Asıl bu noktada Marksist’lere de sormak gerekir: “Beyler siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?…”; “Verimden ne anlıyorsunuz?…”. Kapitalizmle rekabet edebilecek bir sosyo-ekonomik yapının ihtiyaçlarını karşılayacak “artı değer”in üretimini mi?… Komünist ütopyaya ulaşmak için; daha kaç “Çernobil’e” ve “Yıldız Savaşları” na ihtiyacınız var?

Alternatif iktisadi bakış için önemli bir konu da teknoloji kullanımıdır. İnsanoğlunun özgürlüğünün ve doğanın geleceğinin –kaldıysa tabi...- teminatı olacak “otonom tipi” örgütlenmeler için; düşük maliyetli, doğaya zarar vermeyecek bir yapıda ve insanoğlunun yeteneğini köreltmeyecek yalınlıkta bir teknoloji ve/veya avadanlık öneriyor Schumacher… Burda da “verim” ve “iş” kavramlarına başka bir bakış görülmekte… İşte bu kadar basit: İktisat nedir ki? Yalın, kirlilik üretmeyen, yeteneği köreltmeyen avadanlıklarla; insanla ve doğayla barışık bir “üretim” ve “iş” sonucu; bağımsız ve küçük birimlerin kendi maddi ihtiyaçlarını karşılaması… (Gerçekten “Küçük Güzeldir!…)

Sesleri duyar gibi oluyorum: “Eeee!… Ondan sonra ne olacak!… Yüksek teknoloji gerektirecek haz oyuncaklarımız ne olacak…TV, bilgisayar, sinema, müzikseti, araba vs.vs.vs…. Fikrimce ondan sonrası insanoğlunun kendi ruhsal zenginliğine kalmış… Her alahın günü yakınmıyor muyuz; “TV bizi köleleştiriyor…” diye... Ya da, “Araba kullanmaya başladığımdan beri göbekleştim be dostum…” vs. vs. vs…. Kaldı ki istenirse özgür ve bağımsız birimler ve bu birimlerin oluşturacağı “dayanışma yapıları”; kendileri için istedikleri herşeyi, koşullar elverdiğince yaratılabilir. En azından çabalanmalı!...

 “Her Hangi Bir Bağımsız Yaşamsal Birimin İhtiyaçlarını; Sadece O Birimin Üyeleri Belirlemelidir!…”

Aslında alternatif bir iktisadi davranış şekli için sorun çok basittir: İnsanoğlunun maddi ihtiyaçları hiç de sonsuz değildir. (Gerçi marksistlerde, “Sosyalist Ekonomik Modeli” savunurlarken aynı şeyi söylemektedirler…Ama onlara sormak gerekir: İhtiyaçlar sonsuz değildir doğru... O halde “sanayi tipi üretim ve bu tarz sosyalleşme” ısrarındaki  amaç nedir? Bu soruyu basit anlamda, “kaynakların, tüm insanlık için planlanıp; hakça dağılımını sağlamak” diye yanıtlayacaklardır…Teorik olarak kulağa belki doğru ya da olası gelmektedir; ama, hep yineliyorum: Bunun için kullanıla gelmiş olan ve belki de kullanılması gereken katı “iktidar” gerçeğini ne yapacağız?...) Evet maddi ihtiyaçlar hiç de sonsuz değildir…Ve dünyanın her hangi bir köşesinde yaşayan insanların ihtiyaçlarını; sadece ve sadece o insanlar belirleyebilir… “Verimlilik”, “verimli çalışma şekli”, öncelikle o birimin ihtiyaçları tarafından; daha doğrusu o birimin bireyleri tarafından belirlenmelidir. Dayanışma, kendi ihtiyaçlarını, tamamen özgür bir şekilde belirleyen “otonomlar” arasında olacaktır... Bunu gerçekleştirmek için de; tüm insanlık adına düşünme gibi naif görüntülü bir küstahlığı yapan “merkezi bir  planlama ve karar alma süreci için gereken bürokratik yapıyı” ve “pazar” olgularını reddetmek gerekir.

Tekrar da yarar var: Her hangi bir bağımsız yaşamsal birimin ihtiyaçlarını; sadece o birimin üyeleri belirlemeli ve kendi ihtiyaçlarını öncelikle; kendi yaşadıkları yerin olanakları ölçüsünde çözmelidirler. Bu, özgürlüğün en önemli teminatıdır. Bundan sonra gelecek şeyler önemsiz değil belki ama; aslında ayrıntıdır. Mesela herhangi bir ürün üretmek  için, o ürün anlamında, o yörenin olanakları sıfır ise; bu sorun “eşit birimlerin” kardeşce mal değiş tokuşu şeklinde çözülür vb.

Bu konuda biraz daha somuta girerek; “alternatif yaşam ve sosyalleşme” denemeleri üzerine kısa, basit ve acemice olsa da düşünmeyi deneyeceğim-sadece düşüneceğim çünkü; cılız da olsa bu konuda her hangi bir deneyim yaşamış değilim-: Öncelikle basit bir soru; “Hiyerarşik olmayan ve gönüllü katılıma dayalı otonomlardan oluşan bu tarz alternatif yaşam formaları denemelerine neden ihtiyaç duyulur?... Doğal olarak, var olan  ya da alternatif olarak ortaya çıkan, sosyo-ekonomik modellere güvenmediğinden… Peki temel ve ilk davranış şekli ne olacaktır? (Belirtmem gerekirki: Bu bölümde ya da başka hiç bir yerde; bir davranış şekli ve hiyerarşisi önermemekteyim…Sadece gücüm yettiğince yüksek sesli düşünmekteyim…Ve bir davranış şekli sıralaması yapmaktayım ama bu sıra asla yaşamsal değil sadece yazın yöntemi ile ilgilidir.) Öncelikle temel maddi ihtiyaçlar anlamında, reddedilen sistemden olanaklar elverdiği ölçüde bağlantıyı kesmek hedeflenecektir. (Yazının temel amacına küçük bir sıçrama yaparak: Başka bir değişle “kurgusal” değil; “doğal iktisat” hedeflenecektir. Ve bu ihtiyacın, hiç de genel geçer bir model olarak konulması zorunlu değildir.) Ve bağlantı ne oranda kesilirse, o oranda; içinde yaşanılan geniş sistemde var olan tüm bireyler için önemli olan “fenomenler”, otonom ve otonomun görece bağımsız bireyleri için önemsiz hale gelecektir (Yine bir sıçrama: Yazının yazılış amacı olan “iktisadi modeller”, “sadece o sistemde işe yarayan teorik bilgiler”, “yaşamak için bir işte çalışmak zorunluluğu”, “açlığa ve yoksunluğa mahkum kalma ihtimali”, “sosyal hiyerarşinin emrettiği bazı bağımlılıklar” ve hatta daha ilerde “para ve onunla ilgili tüm kavramlar”, “eğitim alma zorunluluğu” vs… önemsiz hale gelecek realitelerden bazılarıdır…) Ardından- aslında ardından değil birlikte- otonom içi ilişkilerin, doğal ve baskıcı olmayan kendi iç mecrasında akması sağlanmaya çalışılacaktır. Ve sürecin en önemli aşaması, bu alternatif denemeler, kendi iç mecrasında, sancılı ama sağlıklı bir şekilde yaşamaya başladığında, bir çekim alanı oluşturma ihtimalidir. Tabi bu çekim alanı düz bir çizgi izlemeyecektir. Çekim, başlangıç da var olan otonomlara doğru oluşup, ardından otonomlar doğal kapasitelerinin üst sınırına ulaştığında, sağlıklı bir bölünmeye- aynı canlı doğada olduğu gibi- uğramak şeklinde olabileceği gibi; başlangıçda başka bağımsız otonom denemeleri şeklinde de oluşabilir…Elbette ve muhtemelen her ikisi de birlikte oluşacaktır.

Bu arada, her hangi bir otonomu oluşturacak bireyler de, doğal olarak içinde yaşadıkları toplumun zaaflarını taşımaktadırlar. Ve hiç bir şey, sihirli bir elin dokunuşu gibi birden ve sorunsuz olmayacaktır. İktidar illetinin en önemli kalesi ruhlarımızdır. Ama bu tür  ütopya denemelerinin belki de en önemli avantajı, küçük, yaşayan, dolaysız ilişkilerin var olduğu, yenileşme ve dayanışma birimlerinin üzerinden denenmesidir. Küçük birimlerin sorunları çok daha kolay çözülür ve küçük birimlerde, bireyin kendisini geliştirme şansı çok daha fazladır. Ama asla kapalı bir “cemaatçilik” değil önerim… Beyni ve ilişkileri dünyaya ve diğer otonom denemelerine açık bir grupsallıktan bahsediyorum…

Şu anda dünyanın hemen her yerinde, farklı şekillerle de olsa yaşanan; kan bağına dayalı ve çoğu kez bir ahlaksızlık kuyusu olan, hiç bir üretimin yapılmadığı “aile” denen sosyo-tüketim birimlerini; kendi ailemizden başlayarak bir düşünelim. Var olan ve önemsediğimiz ana, baba ve kardeş sevgisinden bahsetmiyorum – kaldıki çoğu kez o tür sevgileri bile sorgulamıyor muyuz?… Onlarla birlikte oluşturduğumuz, daha doğrusu her türlü kurumsal iktidarın, muhtaç olduğu için dayattığı “aile” kurumundan bahsediyorum… Sanayi tipi üretimin insanoğluna yaptığı belki de en büyük kötülük; insanoğlunun üretim ve tüketim/yaşam alanlarını birbirinden ayırmasıdır. Günümüzün “aile birliğinin” yaşadığı temel sıkıntılar iki noktadan kaynaklanmaktadır: “Özgür seçime değil; kan bağına dayalı” ve belki de daha önemlisi “üretim değil; tüketim temelli” bir sosyal birim olmasıdır. İşte “otonom” tipi alternatif toplumsal modeller aslında “aile”nin bu iki temel eksikliğini ortadan kaldıracak sosyal birimler olacaktır. Bu arada alternatif de olsa her hangi bir sosyal birimi “fetişleştirmek” yapılacak en büyük hata olacaktır. İktidar, bizzat iktidarsızlaşmak için kullanılan formların fetişleştirilmesi ile de yaratabilir.

Fabrikalarından Aşağı……………..!…

(Evet bunlar “ütopya”!…Evet bunlar, “kutsal ekonomi ve sonuçlar dini” anlamında imkansız şeyler… Ama kim takar, sistemin ihtiyaçlarını ve verili kabullerini…Önemli olan içten ve inatçı denemelerdir… Önemli olan “yol”un kendisi; varılacak yer değil!…)

Yazının amacına yeniden bir sıçrama yaparsam: “Yine eksik ve büyük bir olasılıkla yanlışlarla dolu olabilecek bu son bölümlerdeki basit kurgular bile; kapitalistlerin ve marksistlerin o çok önem verdikleri “Ekonomi” tanrısının hiç de öyle karmaşık ve kompleks olmadığını göstermektedir.

O arz ve talep dengeleri, grafikler, marjinal faydalar, munzam karşılıklar, KDV’ler, “şirketler” vs…Aynayı başka yere tutuyorum: “Kolhozlar”, “Solhozlar”, “emek yoğun üretimler”, “NEP”ler, “demokratik merkeziyetçi iktisadi ve politik modeller”vs…Ayna ikisinde de: “fabrikalar”, “fabrikalar”, hep “fabrikalar”, işçiler, “ücretler”, “vergiler” vs. Yeterrrrrrrrrrrrrrrr!… Bunlar onların iktisadı. Yani “sanayi tipi”, tahakkümcü, hiyerarşik ve doğa ile uyumsuz sistemlerin iktisadı…

Sonuçta “Ekonomi” bu kadar!…Elbette bilmek lazım…Ama çok fazla da ciddiye almamak lazım!…Bu toprakların bir şairinin, diğer bir şairine dediği gibi: “Edip!... Bu mektubumu oku ve ister yanıtla, istersen yırt at…İşimiz mi yok; işimize bakalım!…

“Fabrikalarından aşağı…….” 

Son Yerine: “Pasifist Duruş…”

Yazımın sonunda iktisat olgusundan uzaklaşıyorum. Bu noktada “şiddet”, “iktidar”, “politika” ve “devrim” gibi olgulara özel bir yer ayırmak istiyorum… Çünkü bence “zurnanın zırt dediği yer” bizzat bu olgulardır… Zurna, “özgürlük”, “eşitlik”, “kardeşlik”, “doğaya uyum”, “özgür ve dürüst aşk” şiarlarında “zırt” dememektedir ...
Mülkiyetci ve tahakkümcü sistemler, iktidar kullanımı konusunda öylesine yetkinleştiler ki; iktidarı ve iktidar yöntemlerini, kendisine radikal bir tarzda muhalefet eden kesimlerin içine bile salabilecek hale geldiler.

Mesela “devrim” olgusuna ilişkin kendi algılamamı aktarırsam sorunu çok daha somut bir şekilde koyabilirim gibime geliyor. Öncelikle Bozkurt Güvenç ve Freud’tan yardım alarak antropolojik bir birey tanımı yapmak istiyorum: “İnsan, biyolojik özellikleri ile toplumsal sistemin etkileşmesi sonucu oluşan “ruhsal (düşünsel)” bir iç dünyaya sahip ve bu üç özelliğinin sürekli etkileşiminden müteşekkil organik bir bütündür.” Yani, “beden ve sosyal ilişkiler ve bunların genel tarihi” gibi iki somut olgu ve “ruhsal yaşam ve onun özel tarihi” türünden bir soyut olgudan oluşmuş organik bir yapıdan bahsediyoruz. Anarşist- Bu sözcüğü kullanmayı çok da sevmiyorum…Daha doğrusu düşüncelerin her hangi bir sembol sözcükle açıklanması, iktidara yakın duran bir davranış şekli gibi geliyor bana… Ama bazen mecbur kalınıyor- bir “Devrim” perspektifinin asıl odaklanacağı alan; bu basitçe tanımladığım birey olmalıdır. Bireyin iç dünyasındaki devrimci değişim; aslında sadece anarşist yapılanmaların değil tüm muhalif unsurların yaşamda kök salmalarının en önemli teminatıdır. Bu odaklanma ile ilgili birincil faaliyet alanı ise; başka bir deyişle dışsal faaliyet alanıysa- yani sosyal alan- otonom örgütlenmeleri olmalıdır. Bir anaşist faliyet, sosyal değişimi, bu otonom projeleri üzerinden hedeflemelidir.

Farklı bir şekilde- eksikli ve basitçe- örneklemek gerekirse; Anarşit eylem ve düşünce tarihinin, “yıkma” özünün temsilcisi olan Bakunin’den çok; onun “yapma” özünün temsilcileri olarak gördüğüm “Phrodon”, “Kropatkin”, “Gandi”, “Tolstoy” ve “Ursula L. Kuin” gibi kişilerin düşüncesine yakın duruyorum. Yani işin politika kısmını daha çok “Bakunin” temsil ediyor gibime geliyor. Bakunin deyince de aklıma- ne yazıkki- daha çok “Hançerci” Naçayev geliyor…-Tabi böyle bir düşünceye yakın durmamda, psikolojik realitemdeki, fiziksel baskı ve şiddetten “tırsma” özelliğimin de payı var- Bazı anarşist duruş ve eylemlilikler; politika, yıkma, şiddet, gizlilik, illegalite, hücre tipi örgütlenme gibi bana hafakanlar bastıran özelliklere sahip ve bunlar, eski Marksist geçmişimden anıları canlandırıyor…Evet anarşizmde “yıkma” vardır…Ama ben bu “yıkma” yı öncelikle bireyin iç dünyasında algılıyorum ve sistemle bağlantıyı kesme denemeleri olarak gördüğüm “otonom” tipi örgütlenmelerin; bizzat yaparak “sistemin” ideolojik ve yaşamsal temellerine konacak sessiz bombalar olduğunu düşünüyorum… 

Ama bununla birlikte mesela “askerliğe karşı vicdani redler”; “nükleer santral vs. gibi doğal yapıya yönelik tehditler karşısında konacak eylemlilikler”; “hayvan itlaflarına yönelik savunma amaçlı gece baskınları- çünkü hayvanlar geceleri öldürülüyor; suçun geceye ve gizliliğe ihtiyacı vardır- gibi yaşamsal ya da protestoya yönelik pasif direnişleri olumlu buluyorum.

Seni gidi “pasifist” mi dediniz? Ne diyeyim “allah razı olsun!”… 

Evet!… “Fabrikalarından, şirketlerinden, parti ve parti tipi örgütlenmelerinden aşağı…!”


06.05.2007

Sanayi Tipi Toplumsallaşma Üzerine..!

0 yorum
Ekrem Acar              

İnsanoğlu, sanayi devrimini de gerçekleştirdiği son 4-5 yüzyıllık zaman dilimi içerisinde, teknoloji, üretim verimliliği ve üreme anlamında; başka bir ifadeyle, hem bizzat kendi türü hem de ürettiği ürünler anlamında, büyük bir nicel sıçrama ve/veya büyük bir ilerleme(!) gösterdi. Ve bu ilerleme ve hız, aynı zamanda bugün için önemli değerlendirmeler yapabileceğimiz bir tarihsel veriyi de biriktirdi. Ama nitelik olarak ne biriktirdi?... Bu soru bence, üzerinde düşünülmesi gereken, günümüzün en acil sorusudur...

Baştan belirtmek istiyorum: “II. Paylaşım Savaşı’ndan sonra, ama özellikle bilgi ve bilişim teknolojilerinde yaşanan 1980’lerden sonraki sıçramalarla kapitalizm; hem üretim hem de yönetim organizasyonu anlamında, tam olarak bir yapısal değişiklik olmasa da, bugüne kadar görülmemiş yapısal bir yetkinliğe ulaşmıştır. Bir “hegemonik toplumsallaşma” biçimi olan ya da kabaca, yöneten-yönetilen gerilimi veya dengesindeki toplumsal dizgelerinden birisi olarak nitelendirilebilecek “kapitalist toplum”un yönetme erki ya da mekanizması; bu yapısal gelişme sonucu, inanılmaz bir yetkinlik düzeyine ulaşmıştır. Zaten bizzat, bir aydınlanmacı, ilerlemeci ve volantarist olan “Marksist Lenin’in, “Kapitalizmin En Yüksek Aşaması: Emperyalizm” kitabında ifade ettiği gibi; “sermayenin temerküzü” yani merkezileşmesi, belirli yerlerde ve ellerde toplanması beraberinde “iktidar kullanımının yetkinleşmesi”ni de getirecekti... Ve getirdi...

İktidar kullanımı, artık eskisi gibi dikey bloklar halinde değil- ki bunun en yetkin örnekleri “ulusal pazarlar” ve “milli devletler”di- yatay, ağsal bir evrensel şebeke halinde gerçekleşmektedir... Yeni iktidar yapısının makro temelini devletler değil, çok uluslu dev şirketler -en azından bileşik bir şirketler-devletler birlikteliği- ; mikro temelini ise, “tüketim” arzusu ve ekonomizm ile teslim alınmış “iktisadi birey”ler ve iç işleyişlerinde kullandıkları baskı yöntemleriyle, küçük ve yerel şirketler oluşturmaktadır... Bu tespitten, ulus devletlerin ve ulusal çıkarların tamamen sönümlenmiş olduğu yorumu çıkartılmamalıdır. İktidar savaşı, belirli zorunluluklar çerçevesinde bazen uzlaşarak da olsa; bu alanda da devam etmektedir... Sadece, evrensel iktidar kullanımı anlamında, siyasi aktörler olarak ulus devletlerin giderek etkisiz kalmaya başladığı ve onların yerine, aynı zamanda gizli siyasi aktörler olan çok uluslu şirketlerin ve büyük güce sahip finans sektörü spekülatörlerinin güç kazanmaya başladığı gözlenmektedir...

Sanayi devrimi ile birlikte insanoğlu, “üretimini”, “bölüşümünü”, “tüketimini” ve dolayısıyla yaşam şeklini kökten değiştiren; günü geldiğinde toplumsallaşma tarihinde çok özel yerini (!) alacak “kapitalist ekonomik ve toplumsal sistemi” yarattı. İnsanoğlu bizzat bu sistemin en önemli aracı olan metalaşma olgusu ile birlikte gitgide daha da köleleşti. Başka bir deyişle, insanın yaşamda kalabilmek ve yaşamdan tat alabilmek için gereksinim duyduğu üretim çıktılarının, üreten kişi tarafından, üretildiği yerde tüketilmediği; pazar için üretilip, pazar dolayımı ile tüketildiği bir mekanizma sayesinde, giderek özgürleşeceği yerde, giderek köleleşti. Ve bu üretim süreci sonucunda, doğaya aykırı ve aslında hiç de gerekli olmayan bir sürü ara iş, yani kar alanı yaratılmış olması bir yana; insanın kendi ürününe yabancılaşması, böylelikle kendi benliğine yabancılaşması trajedisi ile tanıştı insanoğlu...

Karl Marks sadece bu gerçeği dile getirmekle bile insanlık tarihindeki çok özel yerini alırdı. Ama Marks’ın en büyük yanılgısı, toplumsal gelişmeyi, ekonomizmin sınırları içerisinde ele alması, başka bir değişle üretici güçlerdeki gelişmeyi, insanoğlundaki gelişme ile neredeyse bir tutmasıdır. Ama Karl Marks sonuçta bir iktisatçıdır ve belki de biraz insafın sakıncası olmazdı; eğer Marks, “proleterya diktatörlüğü” gibi ucubeyi bizzat formüle etmeseydi....

Sonuçta kendi yaratığı sistem, insanoğlunun başını yedi.

Burada bir parantez açmak istiyorum: “Elbette bu tarihsel suçta, her bireyin sorumluluğu, daha doğru bir ifade ile suç ortaklığı aynı yoğunlukta değildir. Ama sistemden az ya da çok beslenen ve bu sistemde tutunmak ve hep daha çok tüketmek için (ki birey olarak ben ve bu yazıyı bir vesileyle okuyacak herkes, az ya da çok, bu sarmalın içindedir) şeytanın bile çoğu kez aklına gelmeyecek yollar bulan “tek birey”in, saf ve masum olduğunu düşünmek, en  iyi niyetli ifadeyle “gerçek bir saflık”; şüpheci bir bakışla “düzenbazlık”tır...

İktidarın, iktidar olma potansiyelini, yetkinliğini ve şeklini belirleyen önemli bir ölçü de muhalefet ve onun muhalefet yapma şeklidir. Eğer muhalefet, iktidarla savaşırken onun araçlarını kullanıyorsa ve yeni bir iktidar şekli için savaş veriyorsa onu sistem karşıtı olarak düşünmek ve suçsuz olduğunu iddia etmek; eğer bir takiye durumu yoksa, yine gerçek bir saflıktır. Sanayi devriminin çocuğu olan kapitalist sistem, onun mezar kazıcısı olarak görülen proletaryayı da yarattı. Proletarya ve onun öncü siyasi kadroları, kapitalizmi mezara göndermek şurada dursun; iktidar ile savaşmak için, “devlet” ve iktidarın diğer araçlarının kullanımının mübah sayıldığı bir ucubeyi yarattı. Bir türlü mezara gidemeyen başka bir şey daha var… Yaşamı ve toplumsal gelişmeyi sadece üretici güçlerdeki bir gelişme; ve, ne yazık ki insanı da, sadece emek ve kas anlamında bir üretici güç olarak görme yanılgısı…”

Sanayi Tip(ü)i Toplumsallaşma (STT)’nın “Sağ”ı, “Sol”u...

Nettir… Başta da vurguladığım gibi, insanoğlunun geleceğine dair, geçmişte tekrar edilen hataları yinelememek, ama yeni hatalar yapabilmek için çok önemli tarihsel veriler birikti. İnsanoğlunun özgürlük, eşitlik ve kardeşlik gibi, kavram olarak içi boşalmış ama tanımladığı gerçeklerin içinin hiç bir zaman boşalmayacağı olguları yaşama geçirmesini engelleyen temel neden ne tek başına kapitalizmdir; ne hala dünyada parçalı da olsa hüküm süren daha geri üretim tarzları ve ne de SSCB deneyiminde olduğu gibi “STT”nın (Modernizm olarak da okunabilir) başka bir şekli olan sosyo-ekonomik modellerdir… İnsanoğlunun mutluluğunu engelleyen temel neden; bizzat, “hiyerarşi” nin oluşumundan bu yana, an be an yetkinleşen “iktidar” olgusunun kendisi ve onun, en modern, en yetkin ve aynı zamanda en acımasız toplumsallaşma şekli olan “STT”dır… Tüm bu iktisadi modeller, sadece onun yaşama geçen biçimleridir. Başka bir değişle iktidar olgusunun ve “STT” nın değişik varyasyonlarıdır.

Bu toplumsallaşma şeklinin iktisadi altyapısı, ister bizzat kapitalizmin kendisi olsun; isterse onun SSCB örneğinde olduğu gibi, özel mülkiyetin dışlandığı, devlet merkezli “planlı ekonomi” gibi kıskanç bir ikiz kardeşi olsun, sonuç ne yazık ki değişmemektedir. Her iki versiyon da, “bilim tapınıcısı”, “akıl fetişisti” bir iktidar kullanımına, büyük ölçekli üretime, merkezi siyasi organizasyonlara ve Marks’ın bence alttan alta pek sevdiği “sermayenin temerküzü”ne haris bir tutkuyla bağlı toplumsallaşma şekilleridir... (Bu arada şunu belirtmem gerekiyor: “Sanayi Tipi Toplumsallaşma”ya farklı; insanoğlunun ihtiyaçlarını gidermede kullanacağı tekniklerden/avadanlıklardan birisi anlamında “düşük yoğunluklu, doğaya uygun bir sanayi”nin kullanımına farklı yaklaşılması mümkündür...)

SSCB deneyimi bahsettiğim tarihsel veri birikimi açısından bulunmaz bir hazinedir. Öncelikle bu ülkede ve dünyada, SSCB deneyimine verilen ve fraksiyon ayrımı sayılan tüm adları ve tanımlamaları hatırlayalım. “Bürokratik İşci Devleti”, “Sosyal Emperyalist Devlet”, “Devlet Kapitalizmi”, “Bürokratik Yozlaşmaya Uğramış Sosyalist Devlet” vs... Adlandırmalar çoğaltılabilir. Tüm bu tanımlamalar, işin çokça siyasi kısmıdır; başka bir deyişle işin siyasal rejim değerlendirmelerine giren kısmıdır. Oysa asıl sorun üretim tarzının ta kendisidir. Yani SSCB deneyimi “Sanayi Tipi Üretim Tarzı”nın, başka bir hegemonik şeklidir. Tek temel fark üretim araçlarında özel mülkiyetin olmaması, yani bireysel kârın mekanizmayı çalıştıran motor görevi görmemesi; onun yerine, toplumsal üretim-bölüşüm-tüketim zincirinin motoru görevini, “planlama” gibi yumuşak karınlı bir mekanizmanın almasıdır. SSCB deneyiminde özel mülkiyetin yerini,“devlet mülkiyeti”nin (bu kavramın, iktisadi ve siyasi teorik kavramsal kullanım açısından doğruluğu belki de tartışılabilir; ama yaşama yansıması açısından bu tartışmanın çok da önemi yoktur) alıp almadığı çok tartışıldı... Gereksiz bir tartışmaydı bu, zira üretim şeklinin, sadece üretim araçlarına sahiplilikle açıklanmasına dayanıyordu.

Evet planlama gerçekten yumuşak karınlı bir mekanizmadır. Çünkü, insanoğlunu mutsuz kılan “iktidar” denen olguya muhtaçtır. Planlama dendiğinde, hemen ardından bir “ihtiyaç hiyerarşisi” kavramı gelecektir... İhtiyaçlar önemine göre sıralanacaktır. Peki bu sıralamayı “kim”, “kimin için” ve “nasıl” yapacaktır?... İşte bu sorunun yanıtı bizi doğruca politik ve merkezi bir mekanizmaya götürecektir. Ve tarihin değişik dönemlerinde, “özel mülkiyetçi sanayileşme yanlıları”nın saldırılarında çabucak despotlaşacak bir mekanizmaya… Ve bahane de hemen hazır olacaktır “somut koşulların somut tahlili” ya da “tarihsel zorunluluk”…

Evet!.. Yukarıda da değindiğim gibi üretim şeklini sadece sahiplilik temelinde açıklayamayız. Bir üretim şekli, üretim araçlarının sahiplik tarzının yanı sıra; bu araçların özelliği (köleci dönemde insanın direk bir üretim aracı olması gibi), üretme tarzı (ölçek/nicelik/iş bölümü gibi) çoğaltılabilecek tüm bu faktörlerin toplamı ile açıklanır. Ayrıca iktisadi sistemin geneline bakıldığında, buna tüketme tarzı ve bölüşüm tarzı gibi kriterleri de eklemek gerekmektedir.

Bu kısa açıklamanın ardından SSCB’ye baktığımızda, büyük ölçekli bir sanayi üretiminin söz konusu olduğu; üretim araçlarında her hangi bir değişimin olmadığı -yani aynı kapitalizmde olduğu gibi mesaili ve maaşlı çalışan işçinin bir üretim aracı olarak var olduğu ve avadanlığı ile birlikte fabrika üretiminin gerçekleştirildiği- ve bölüşüm aracı olarak da maaşın kullanıldığı bir iktisadi sistem görmekteyiz.

Tüketim tarzına gelince…Öncelikle tüketim tarzından bahsederken, üretimle amaçlanan hedefleri de bir faktör olarak değerlendirmek gerekir. Sistem ne olursa olsun, üretimdeki evrensel temel amacın, insanoğlunun ihtiyaçlarının karşılanması olduğu söylenir. Temel iktisat kitaplarında bu tanım yapılır. Aslında zurnanın belki de “zırt” dediği yer; tam da burasıdır. Bu noktada kapitalizmin doğası; insanoğlunun maddi “ihtiyaç”larının sonsuzluğu yalanını formüle etmeye ihtiyaç duymuştur. Bu noktada “büyük ölçekli sanayi tipi üretim” kapitalizm için olmazsa olmaz bir olgudur. Kapitalizm doğası gereği, “kâr realizasyonu”nu sürekli arttırmak için (“ihtiyaçların sonsuzluğu” ideolojisini kullanarak) “Sanayi Tipi Üretim Tarzı”na muhtaçtır... “Bilgi toplumu” kavramının altında yatan gerçek, üretim sistemindeki kökten bir değişiklik değil; sadece üretim tarzındaki inanılmaz bir yetkinleşmedir. Peki, soru şu: SSCB ya da reel sosyalist toplum olarak yutturulan ve dikkatli olunmazsa gelecekte de yutturulma ihtimali olan toplumsallaşma şeklinin neden “Sanayi Tipi Üretim Şekli”ne ihtiyacı vardır? Buradaki yanıt, “kralı” tam olarak “çıplak” bırakmaktadır…Ya da şapka düşer; kel görünür…Marksizmin teori ve söylemdeki amacı, bu üretim şeklini kullanarak, kabaca komünizme, yani ihtiyaç kavramının insan lügatından silineceği “bolluk toplumu”na ulaşmaktır... Daha doğru deyişle “nerede ve “ne zaman” gerçekleşeceği belli olmayan” “flu” bir ütopyadır söz konusu olan… O zamana kadar; “Haydi yoldaşlar fabrikalara; ücretli köleliğe- daha da yoğunlaşmış bir şekilde- devammm!… Pratikte ulaşılan nokta ise, bizzat teoriden başlanan “ekonomizm”in bataklığıdır... Üretici güçlerdeki gelişmeyi sihirli bir formül olarak aldığınızda, oluşacak sonuç baştan bellidir...

Bir çok Marksist şöyle bir değerlendirme yapabilir: “İnsanoğlunun maddi ihtiyaçları sınırsız değildir, bu kapitalist sistemin ideologlarının bir uydurmasıdır ve temel ihtiyaçlar, günümüzde bilgi teknolojisinin ulaştığı gelişmişlik düzeyi ile rahatlıkla planlanabilir. Sınırsız tüketim belasından kurtulduğumuzda insanoğlunun iç dünyasını zenginleştirmek için gereken çalışma süresinin kısaltılması gerçekleşebilir...”. Pek güzel ve bir an olsun inandığımızı varsayalım... İşte tam da bu noktada şöyle bir soru sormak gerekiyor: “Tüm bunları “kim” ya da “nasıl bir mekanizma”; “nasıl bir yöntem kullanarak” yapacak? Geniş yetkilerle donatılmış siyasilerden  ve teknokratlardan oluşan bir konseyin; masa başında ya da engin teorik birikimine ekleyeceği yerel keşif çalışmalarıyla mı?... Ya da yine eskisi gibi proletaryanın çelik disiplinli öncü partisi mi?... (Bu noktada, bazı başka Marksistlerin savunduğu ama bence başka bir dünya kavrayışının-anarşist bakışın- emareleri olan; “özyönetim”, “yerinden ve/veya yerinde yönetim” olgu ve kavramlarına değinmek gerekiyor... Bu olgular çerçevesinde oluşturulacak bir organizasyon içerisinde, her hangi bir yerel bölgede, o bölgenin ihtiyaçları için, o bölgenin bireyleri tarafından alınacak kararların, yine o bölge insanları tarafından uygulaması mıdır kastedilen; yoksa, “demokratik merkeziyetçilik” gibi, yine “siyasi temsil” ucubesi olan bir sistem midir söz konusu olan?... Eğer gerçekten, “özyönetim” kavramından, bir özgür otonomlar birliğini anlıyorsak, bunun adı da, yaşama yansıması da başka bir şey olacaktır...)

Sorular çoğaltılabilir… Ama öncelikle şuna yanıt aramak gerekir: “Eğer bütünlüklü, total bir çözüm peşinden gidiliyorsa, kapitalist sistemi yaklaşık bir 400 sene; özel mülkiyeti ise binlerce yıl yaşamış insanoğlu, tüketim hırsını, sahip olma ve iktidar olma güdülerini, top yekun nasıl dizginleyecektir?”

(Yeri gelmişken bu tür sorulara, dinsel temelli bir bakışla da olsa, bence en doğru yanıtlardan birisini, “Küçük Güzeldir…” kitabıyla; Hıristiyan öğretisine inanan ama muhalif, hatta “anarşist” düşünceyle çok paralel şeyler söyleyen “E.F. Schumacher” vermiştir. Kitabın ismi bile bir çok şeyi anlatmıyor mu? “Küçük güzeldir’…” Aşağıda bu kitapla ilgili bir şeyler yazdım)

Tüketici Birey...

Evet sıra geldi sacayağını tamamlayan üçüncü ayağa: “Tüketici birey...” Öncelikle modern muhalif algılayışta yaygın bir şekilde var olan “tek bireyin suçsuzluğu” algısından bir an önce vazgeçmemiz gerekmektedir. Kendine düşen sorumluluğu, “parti” gibi, “sistem” gibi, “tanrı” gibi, onayladığı ya da onaylamadığı olgulara teslim etmeyen ve liberal ve Marksist bakıştaki gibi daha çok “bilimsel bir soyutlama” olarak dikkate alınandan farklı olan, yaşayan, kanlı canlı birey; belki de insanoğlunun özgür ve mutlu olabileceği farklı bir toplumsallaşmanın temel dinamiğini oluşturacaktır. Burada yaptığım birey vurgusunun ve özgürlük algısının; liberal bireysellik anlayışının ve özgürlük algısının yansıması olan, dayanışmadan yoksun, rekabetçi, bencil ve sorumsuz bireyle ilgisi yok elbette... Öncelikle “haz”ın kaynağını, “kendine ve doğaya yabancı bir üretim şekli sonucu oluşan sınırsız tüketimde” ve “maddeyi ele geçirmede” değil de; doğanın sıradan bir üyesi olduğunun bilincinde olarak, doğanın ve yaratıcı düşünsel ve sanatsal üretimin bizzat kendisinde arayan, modernizmin hem bireye yansıyan ve hem de, belki de onda sürekli uç veren yapay süreçlerinden kendini soyutlamaya ve gerçekten özgürleşmeye çalışan bireyden bahsediyorum... Bir çok insana- kendim de dahil- çılgınca bir ütopya olarak gelebilecek, çok zorlu bir süreçten bahsettiğimin farkındayım... Ama çok bilinen anarşizan bir gerçek vardır: “Önemli olan yoldur; hedef ya da sonuç denen şey, yolda oluşan tüm sürecin ve yolun bizzat kendisidir...” Yapılması gereken, özgürlüğü ve gerçekten kardeşçe yaşamayı arzulayan bireylerin, yeni yaşamsal denemelere girmeleridir.

Unutulmaması gereken en önemli şey; tüketici bir iktisadi unsur olarak ele alınan ve ruhlarımızdaki adil ve özgür insanın jandarması yapılan “birey” kavramı ve realitesi; kapitalizmin mikro iktidarının temel dayanağı olduğu gerçeğidir.  

 Alternatif İktisadi Bir Bakış (Küçük Güzeldir!…)

Alternatif bir iktisadi bakış öncelikle, doğa-insan-iktidar-teknoloji zinciri içerisinde yaklaşmak zorundadır konuya. “İnsanoğlunun ihtiyaçlarını karşılama çabası” olarak tanımlanan iktisadın -ki ben bundan sonra “doğal iktisat” diyeceğim- gerçekten “alternatif” bir öze sahip olabilmesi için, doğayla uyumlu; her türlü iktidar oluşumunu engelleyecek, canlı, küçük ve yerel birimlerin  kendi ihtiyaçlarını yine kendilerinin belirleyebileceği ve karar alıp uygulayabileceği bir yapıda; hem iktidar oluşumuna neden olmayacak hem de insanın yaşamına yabancı olmayan; hakim olunabilinen ve onun yeteneklerini köreltmeyen, yani yalın bir teknolojiden yararlanan bir yapıda olmalıdır. Ve tüm bu “doğal iktisat” perspektifinin ana hedefi; doğaya uyumlu, onunla harmanlanmış ve kurumsal her türlü iktidarı dışlayan ve tabiatıyla özgürlükçü ve eşitlikçi bir insan sosyalleşmesine hizmet etmek olmalıdır.

Kapitalizmin, daha doğrusu her türlü dev ölçekli sanayi tipi üretim tarzlarının, bu noktadaki en önemli sorunu ya da yanılgısı yapısaldır. Dinsel-ahlaki bir dünya görüşüne sahip, ama kendisi dillendirmese de “anarşist ütopyalara” çok yakın duran iktisatçı E.F. Schumacher’in “Küçük Güzeldir!…” kitabında vurguladığı gibi; Kapitalist İktisadi Sistemin, “üretim” sorununu çözdüğü iddiası gerçek değildir: “Üretim sorunu çözüldü, artık gelişmiş ülkelerde çalışma saatini kısaltabilir ve gelişmemiş ya da az gelişmiş ülkelere “teknoloji” götürebiliriz…” Üretim sorununun çözüldüğü yolundaki iddianın dayanaksızlığı, doğal kaynakların bir gelir unsuru; sanki insanoğlunun kendi ürettiği bir sermaye gibi görülmesidir. Yazarın verdiği güzel bir örnek var: Bir kapitalist şirketi düşünmemizi istiyor yazar; “100 birim olan sermayesinin- büyük bir ihtimalle büyük bir kısmı başkasının kaynağı olacaktır, (kredi vs.)- hepsini kullanıp; sadece 50 birim üretim çıktısı alan bir firmanın, kara geçtiği iddia edilebilir mi?..” İşte doğa karşısında kapitalistin durumu aslında; kapitalist anlamda verimsiz ve aptal bu firma gibidir. Tek fakla, kapitalistler hiç de aptal değildir. Tüm canlı türlerinin ortak malı olan doğal kaynakları tüketiyorsun; sonra da “Ey millet, bakın üretim sorununu çözdüm. Az bekleyin bölüşüm sorununu da çözeceğiz!…O zamana kadar haydi fabrikalara, bant üzerinde eblehleşmeye ve ücretli köleliğe devam!…Doğa mı boş ver onu; o benim altımdaki karım gibidir…” Hey toprak ana; heyyyy”…

Kapitalizmin ve sosyalist (!) ekonomi deneylerinin, başka yollardan da olsa ortak iddiası, ihtiyacın sona ereceği zamanlara ulaşmaktır. Birisi buna “dünya refahı” der; ötekiyse “komünist ütopya”… Her ikisinin de buna ulaşmak için izlediği üretim modeli “dev ölçekli sanayi üretimi”dir…  Kapitalizm için asıl amaç “kar”ı arttırmak için satılabildiği kadar satmak ve olabildiğince düşük üretim maliyetidir. Bunun için, üretimde neredeyse “0” işçiyle çalışabilmek, onun en büyük düşüdür. O bir işin verimliliğini, “kar”a endekslemiştir. Ama üreten, çalışan kanlı canlı insan yoksa; ortada üretilen malı satın alabilecek kimse de yoktur…O yüzden “Haydi!… Hurra!… Yine ücretli köleliğe devam…” Kapitalizm hiç bir zaman, “verim”i; yaşamın içinde, insanla barışık ve doğal olarak mesai cenderesi olmayan bir “iş” olgusunda  –şirket ve fabrikalarda; yani modern ve gizli işkencehanelerde yapılmayan- görmemiştir; doğası gereği de göremez. Bir işte kaç insanın çalıştığı; yani kaç para ödendiği onun için önemlidir.

Asıl bu noktada Marksist’lere de sormak gerekir: “Beyler siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?”... “Verimden ne anlıyorsunuz?”... Kapitalizmle rekabet edebilecek bir sosyo-ekonomik yapının ihtiyaçlarını karşılayacak “artı değer”in üretimini mi?… Komünist ütopyaya ulaşmak için; daha kaç “Çernobil’e” ve “Yıldız Savaşları” na ihtiyacınız var?

Alternatif iktisadi bakış için önemli bir konu da teknoloji kullanımıdır. İnsanoğlunun özgürlüğünün ve doğanın geleceğinin –kaldıysa tabi...- teminatı olacak “otonom tipi” örgütlenmeler için; düşük maliyetli, doğaya zarar vermeyecek bir yapıda ve insanoğlunun yeteneğini köreltmeyecek yalınlıkta bir teknoloji ve/veya avadanlık öneriyor Schumacher… Burda da “verim” ve “iş” kavramlarına başka bir bakış görülmekte… İşte bu kadar basit: İktisat nedir ki? Yalın, kirlilik üretmeyen, yeteneği köreltmeyen avadanlıklarla; insanla ve doğayla barışık bir “üretim” ve “iş” sonucu; bağımsız ve küçük birimlerin kendi maddi ihtiyaçlarını karşılaması… Gerçekten “Küçük Güzeldir!…

 “Her Hangi Bir Bağımsız Yaşamsal Birimin İhtiyaçlarını; Sadece O Birimin Üyeleri Belirlemelidir!…”

Aslında alternatif bir iktisadi davranış şekli için sorun çok basittir: İnsanoğlunun maddi ihtiyaçları hiç de sonsuz değildir. (Gerçi marksistler de, “Sosyalist Ekonomik Modeli” savunurlarken aynı şeyi söylemektedirler…Ama onlara sormak gerekir: İhtiyaçlar sonsuz değildir doğru... O halde “sanayi tipi üretim ve bu tarz sosyalleşme” ısrarındaki  amaç nedir? Bu soruyu basit anlamda, “yaşanan an için, kaynakların, tüm insanlık için planlanıp; hakça dağılımını sağlamak ve gelecek içinse, ihtiyaç kavramının ortadan kalkacağı bir döneme ulaşmak için üretici güçlerin sürekli yetkinleşmesinin önündeki tüm engelleri kaldırmak” diye yanıtlayacaklardır…Teorik olarak kulağa belki doğru ya da olası gelmektedir; ama, hep yineliyorum: Bunun için kullanıla gelmiş olan ve belki de kullanılması gereken katı “iktidar” gerçeğini ne yapacağız?...) Evet maddi ihtiyaçlar hiç de sonsuz değildir…Ve dünyanın her hangi bir köşesinde yaşayan insanların ihtiyaçları ve o ihtiyaçları giderme yöntemleri; sadece ve sadece o insanlar tarafından oluşturulmuş canlı, küçük ve yerel birimler ya da otonomlar içinde ve yine o insanlar tarafından belirlenebilir… “Verimlilik”, “verimli çalışma şekli” gibi unsurlar bu çerçevede değerlendirilir. Dayanışma, kendi ihtiyaçlarını, tamamen özgür bir şekilde belirleyen “otonomlar” arasında olacaktır... Bunu gerçekleştirmek için de; tüm insanlık adına düşünme gibi naif görüntülü bir küstahlığı yapan “merkezi bir  planlama ve karar alma süreci için gereken bürokratik yapıyı” ve “pazar” olgularını reddetmek gerekir.

Tekrar da yarar var: Her hangi bir bağımsız yaşamsal birimin ihtiyaçlarını; sadece o birimin üyeleri belirlemeli ve kendi ihtiyaçlarını öncelikle; kendi yaşadıkları yerin olanakları ölçüsünde çözmelidirler. Bu, özgürlüğün en önemli teminatıdır. Bundan sonra gelecek şeyler önemsiz değil belki ama; aslında ayrıntıdır. Mesela herhangi bir ürün üretmek  için, o ürün anlamında, o yörenin olanakları sıfır ise; bu sorun “eşit birimlerin” kardeşçe mal değiş tokuşu şeklinde çözülür vb.

Bu konuda biraz daha somuta girerek; “alternatif yaşam ve sosyalleşme” denemeleri üzerine kısa, basit ve acemice olsa da düşünmeyi deneyeceğim-sadece düşüneceğim çünkü; cılız da olsa bu konuda her hangi bir deneyim yaşamış değilim-: Öncelikle basit bir soru; “Hiyerarşik olmayan ve gönüllü katılıma dayalı otonomlardan oluşan bu tarz alternatif yaşam formaları denemelerine neden ihtiyaç duyulur?... Doğal olarak, var olan  ya da “alternatif” iddiasıyla  ortaya çıkan, sosyo-ekonomik modellerin özgür, barışçı ve doğaya uyumlu bir gelecek yaratabileceğine inanç duyulmadığı için… Peki temel ve ilk davranış şekli ne olacaktır? (Belirtmem gerekir ki: Bu bölümde ya da başka hiç bir yerde; bir davranış şekli ve hiyerarşisi önermemekteyim…Sadece gücüm yettiğince yüksek sesli düşünmekteyim…Ve bir davranış şekli sıralaması yapmaktayım ama bu sıra asla yaşamsal değil sadece yazın yöntemi ile ilgilidir.) Öncelikle temel maddi ihtiyaçlar anlamında, reddedilen sistemden olanaklar elverdiği ölçüde bağlantıyı kesmek hedeflenecektir. (Yazının temel amacına küçük bir sıçrama yaparak: Başka bir değişle “kurgusal” değil; “doğal iktisat” hedeflenecektir.) Ve bağlantı ne oranda kesilirse, o oranda; içinde yaşanılan geniş sistemde var olan tüm bireyler için önemli olan “fenomenler”, otonom ve otonomun görece bağımsız bireyleri için önemsiz hale gelecektir (“iktisadi modeller”, “sadece o sistemde işe yarayan teorik bilgiler ve uygulama alanları”, “bir işte, yaşayabilmek için çalışmak zorunluluğu”, “açlığa ve yoksunluğa mahkum kalma ihtimali”, “sosyal hiyerarşinin emrettiği bazı bağımlılıklar”,“para ve onunla ilgili tüm kavramlar”, “eğitim alma zorunluluğu” vs… önemsiz hale gelecek realitelerden bazılarıdır…) Ardından- aslında ardından değil birlikte- otonom içi ilişkilerin, doğal ve baskıcı olmayan kendi iç mecrasında akması sağlanmaya çalışılacaktır. Ardından otonomlar doğal kapasitelerinin üst sınırına ulaştığında, sağlıklı bir bölünmeye- aynı canlı doğada olduğu gibi- uğrayıp; çoğalacaklardır. Ve sürecin belki de en önemli aşaması, bu alternatif denemelerin, kendi iç mecrasında, sancılı ama sağlıklı bir şekilde yaşamaya başladığında, bir çekim alanı oluşturma ihtimalidir. 

Bu arada, her hangi bir otonomu oluşturacak bireyler de, doğal olarak içinde yaşadıkları toplumun zaaflarını taşımaktadırlar. Ve hiç bir şey, sihirli bir elin dokunuşu gibi birden ve sorunsuz olmayacaktır. İktidar illetinin en önemli kalesi ruhlarımızdır. Ama bu tür  ütopya denemelerinin belki de en önemli avantajı, küçük, yaşayan, dolaysız ilişkilerin var olduğu, yenileşme ve dayanışma birimlerinin üzerinden denenmesidir. Küçük birimlerin sorunları çok daha kolay çözülür ve küçük birimlerde, bireyin kendisini geliştirme şansı çok daha fazladır. Ama asla kapalı bir “cemaatçilik” değil önerim… Beyni ve ilişkileri dünyaya ve diğer otonom denemelerine açık bir grupsallıktan bahsediyorum…

Şu anda dünyanın hemen her yerinde, farklı şekillerle de olsa yaşanan; kan bağına dayalı ve çoğu kez bir ahlaksızlık kuyusu olan, hiç bir üretimin yapılmadığı “aile” denen sosyo-tüketim birimlerini; kendi ailemizden başlayarak bir düşünelim. Var olan ve önemsediğimiz ana, baba ve kardeş sevgisinden bahsetmiyorum – kaldı ki çoğu kez o tür sevgileri bile sorgulamıyor muyuz?… Onlarla birlikte oluşturduğumuz, daha doğrusu her türlü kurumsal iktidarın, muhtaç olduğu için dayattığı “aile” kurumundan bahsediyorum… Sanayi tipi üretimin insanoğluna yaptığı belki de en büyük kötülük; insanoğlunun üretim ve tüketim/yaşam alanlarını birbirinden ayırmasıdır. Günümüzün “aile birliğinin” yaşadığı temel sıkıntılar iki noktadan kaynaklanmaktadır: “Özgür seçime değil; kan bağına dayalı” ve belki de daha önemlisi “üretim değil; tüketim temelli” bir sosyal birim olmasıdır. İşte “otonom” tipi alternatif toplumsal modeller aslında “aile”nin bu iki temel eksikliğini ortadan kaldıracak sosyal birimler olacaktır. Bu arada alternatif de olsa her hangi bir sosyal birimi “fetişleştirmek” yapılacak en büyük hata olacaktır. İktidar, bizzat iktidarsızlaşmak için kullanılan formların fetişleştirilmesi ile de yaratabilir.

(Mümkün müdür, böylesi bir modelin yaşama geçebilmesi?... Toplumsallaşma şeklinin ve dolayısıyla yaşam şeklinin değiştirilmesine ilişkin çaba ve umutların böylesine sıfırlandığı bir dönem yaşamadı insanoğlu ve dünya... Buradan bakıldığında umut yoktur... Aslında nerden bakarsanız bakın pek umut vadeden bir süreç değildir... Hatta belki de insanoğlunu bugünlere ulaştıran bir “doğası” vardır ve bu doğa, milyonlarca kez geri dönülse de aynı sonuçları üretecektir ve biz farklı şeyler düşünenler ya da ulaşılan noktaya uyum sağlayamayanlar, birer sosyolojik “mutan”larızdır... )

Fabrikalarından Aşağı……………..!…

Evet bunlar “ütopya”!…Evet bunlar, “kutsal ekonomi ve sonuçlar dini” anlamında imkansız şeyler… Ama kim takar, sistemin ihtiyaçlarını ve verili kabullerini…Önemli olan içten ve inatçı denemelerdir… Önemli olan “yol”un kendisi; varılacak yer değil!…

Kapitalistlerin ve marksistlerin o çok önem verdikleri “Ekonomi” tanrısı; o arz ve talep dengeleri, grafikler, marjinal faydalar, munzam karşılıklar, KDV’ler, “şirketler” vs. vs.vs… Aynayı başka yere tutuyorum: “Kolhozlar”, “Solhozlar”, “emek yoğun üretimler”, “NEP”ler, “demokratik merkeziyetçi iktisadi ve politik modeller”vs… Ayna ikisinde de: “fabrikalar”, “fabrikalar”, hep “fabrikalar”, işçiler, “ücretler”, “vergiler” vs. Yeterrrrrrrrrrrrrrrr!… Bunlar onların iktisadı. Yani “sanayi tipi”, tahakkümcü, hiyerarşik ve doğa ile uyumsuz sistemlerin iktisadı…

 “Fabrikalarından aşağı…….” 

Son Yerine: “Pasifist Duruş…”

Yazımın sonunda iktisat olgusundan uzaklaşıyorum. Bu noktada “şiddet”, “iktidar”, “politika” ve “devrim” gibi olgulara özel bir yer ayırmak istiyorum… Çünkü bence “zurnanın zırt dediği yer” bizzat bu olgulardır… Zurna, “özgürlük”, “eşitlik”, “kardeşlik”, “doğaya uyum”, “özgür ve dürüst aşk” şiarlarında “zırt” dememektedir ...

Mülkiyetci ve tahakkümcü sistemler, iktidar kullanımı konusunda öylesine yetkinleştiler ki; iktidarı ve iktidar yöntemlerini, kendisine radikal bir tarzda muhalefet eden kesimlerin içine bile salabilecek hale geldiler.

Mesela “devrim” olgusuna ilişkin kendi algılamamı aktarırsam sorunu çok daha somut bir şekilde koyabilirim gibime geliyor. Öncelikle Bozkurt Güvenç ve Freud’tan yardım alarak antropolojik bir birey tanımı yapmak istiyorum: “İnsan, biyolojik özellikleri ile toplumsal sistemin etkileşmesi sonucu oluşan “ruhsal (düşünsel)” bir iç dünyaya sahip ve bu üç özelliğinin sürekli etkileşiminden müteşekkil organik bir bütündür.” Yani, “beden ve sosyal ilişkiler ve bunların genel tarihi” gibi iki somut olgu ve “ruhsal yaşam ve onun özel tarihi” türünden nispeten soyut bir olgudan oluşmuş organik bir yapıdan bahsediyoruz. Anarşist (bu sözcüğü kullanmayı çok da sevmiyorum…Daha doğrusu düşüncelerin her hangi bir sembol sözcükle açıklanması, iktidara yakın duran bir davranış şekli gibi geliyor bana… Ama bazen mecbur kalınıyor) bir “Devrim” perspektifinin asıl odaklanacağı alan; bu basitçe tanımladığım birey olmalıdır. Bireyin iç dünyasındaki devrimci değişim; aslında sadece anarşist yapılanmaların değil tüm muhalif unsurların yaşamda kök salmalarının en önemli teminatıdır. Bu odaklanma ile ilgili birincil faaliyet alanı ise; başka bir deyişle dışsal faaliyet alanıysa- yani sosyal alan- otonom örgütlenmeleri olmalıdır. Bir anaşist faliyet, sosyal değişimi, bu otonom projeleri üzerinden hedeflemelidir.

Farklı bir şekilde- eksikli ve basitçe- örneklemek gerekirse; Anarşit eylem ve düşünce tarihinin, “yıkma” özünün temsilcisi olan Bakunin’den çok; onun “yapma” özünün temsilcileri olarak gördüğüm “Phrodon”, “Kropatkin”, “Gandi”, “Tolstoy” ve “Ursula L. Kuin” gibi kişilerin düşüncesine yakın duruyorum. Yani işin politika kısmını daha çok “Bakunin” temsil ediyor gibime geliyor. Bakunin deyince de aklıma- ne yazıkki- daha çok “Hançerci” Naçayev geliyor…-Tabi böyle bir düşünceye yakın durmamda, psikolojik realitemdeki, fiziksel baskı ve şiddetten “tırsma” özelliğimin de payı var- Bazı anarşist duruş ve eylemlilikler; politika, yıkma, şiddet, gizlilik, illegalite, hücre tipi örgütlenme gibi bana hafakanlar bastıran özelliklere sahip ve bunlar, eski Marksist geçmişimden anıları canlandırıyor…Evet anarşizmde “yıkma” vardır…Ama ben bu “yıkma” yı öncelikle bireyin iç dünyasında algılıyorum ve sistemle bağlantıyı kesme denemeleri olarak gördüğüm “otonom” tipi örgütlenmelerin; bizzat yaparak “sistemin” ideolojik ve yaşamsal temellerine konacak sessiz bombalar olduğunu düşünüyorum… 

Ama bununla birlikte mesela “askerliğe karşı vicdani redler”; “nükleer santral vs. gibi toplumsal ve doğal yapıya yönelik tehditler karşısında konacak eylemlilikler”; “hayvan itlaflarına yönelik savunma amaçlı gece baskınları- çünkü hayvanlar geceleri öldürülüyor; suçun geceye ve gizliliğe ihtiyacı vardır- gibi yaşamsal ya da protestoya yönelik pasif direnişleri olumlu buluyorum.

Seni gidi “pasifist” mi dediniz? Ne diyeyim “allah razı olsun!”… 

Evet!… “Fabrikalarından, şirketlerinden, parti ve parti tipi örgütlenmelerinden aşağı…!”

Son olarak şunu söylemek istiyorum: Bu toprakların bir şairinin, diğer bir şairine dediği gibi: “Edip!... Bu mektubumu oku ve ister yanıtla, istersen yırt at… İşimiz mi yok; işimize bakalım!…

11.05.2008