Aydınlanma Tarikatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aydınlanma Tarikatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Orhan Gökdemir ile 'Din ve Devrim' Üzerine

0 yorum

(RemziKitap dergisi söyleşisi)

RemziKitap- 'Din ve Devrim’i, okuma sürecimde, daha iyi anlayabilmek için insanlık tarihi, dinler tarihi ve aydınlanmayla ilgili ciddi bir altyapıya ihtiyaç olduğunu hissettim. Okurken pek çok şeye yeni baştan ya da ilk kez de olsa farklı kaynaklardan bakma gereği duydum. Söyleşiye giriş olması amacıyla”hafif” bir soruyla başlamak istiyorum. Her kitabın mutlaka bir başlangıç hikâyesi olmalı diye düşünürüm, vardır da sanırım. Din ve Devrim’inkini sizden dinlemek istiyorum. Din ve Devrim ne zaman, niçin ve nasıl ortaya çıktı?

Orhan Gökdemir - "Din ve Devrim", aynı konudaki bir seri kitabın sonuncusu. İlki, 1990’lı yılların başında yayınlanan “İnsan ve Doğa”dır. İnsan ve Doğa, bir yandan dünyayı açıkladığı sanılan sosyal teoride bir yön bulma çabası, bir yandan varlığı benim için henüz his derecesinde olan bir takım sorunlara bir yanıt arama denemesiydi. O yıllarda iktisat ile felsefe arasında bir bağ olduğuna, felsefenin dilinin ancak iktisadın diline çevrildiğinde çözülebileceğine inanıyordum.  O çalışma beni felsefenin içinde kalarak bir çıkış yolu bulunamayacağı tezine götürmüştü.

İşte buradan yola çıkarak “Felsefi Aklın Eleştirisi” adlı çalışmaya giriştim. Felsefi akıl, bir takım sorunların çözümünü felsefenin içinde arayan akıl, sorunluydu. Oradaki sorunlar iktisadi alandan kaynaklanıyordu ve bu iki alanın cevapları da tarihseldi. Bu çalışma yayınlandıktan sonra, “felsefeyi eleştirdiğim ama yine de felsefenin alanında kaldığım” yönünde çok haklı eleştiriler aldım. Felsefeye ve iktisada tarihin penceresinden bakmak ve felsefi olmayan tarihsel bir dil oluşturmak gerekiyordu.

Bu gereklilikten ise “Aydınlanma Tarikatı” doğdu. Aydınlanma Tarikatı, tam tersi bir kanı olmasına karşın, felsefenin henüz din ile bağını koparmadığını iddia ediyordu. Temel tezi budur ve felsefenin seküler bir bilgi alanı olduğu iddiası daha çok Aydınlanmaya dayanmaktadır. Halbuki Aydınlanma, mistisizmin çocuğudur; kökenlerinde pagan inanışlar, gnostisizm ve elbette Hermetizm var. Buruno, kilisenin dogmalarına itiraz ettiği için değil, kilise için çok tehlikeli olan pagan inanışları savunduğu için asıldı. Hıristiyanlığın, Mısır dininin bir yanlış anlaşılmasından ibaret olduğuna inanıyordu ve Güneş Tanrı’nın izinde olduğunu saklamıyordu. Bütün Aydınlanmacılar böyledir; inançlarının gereği olarak evrenin merkezine Güneş’i yerleştirdiler ve Hıristiyan dogmalarına esaslı bir darbe vurdular.

Bilim ve felsefe işte bu çatışmanın çocuğudur ve bir kaza ürünüdür. Simyadan çıkan sadece Kimya değildir; bizim modern bilimimizin kökeni simya, büyücülük ve okültizmdir. Diyalektik materyalizm dediğimiz felsefi kanalın kökleri de Hermetizm’dedir; bütün önermeleri orada, kaybolmuş bilgelik olarak taşınmaktadır.

Peki bu durumda, “bizim” yerleşik felsefi yargılarımızın kaynağı nedir? Bunun büyük ölçüde Avrupa ideolojisi tarafından son iki yüzyılda şekillendirilen bir yargı olduğu kanısındayım. Aydınlanmanın yıkıcı etkilerinden kurtulmak için, onun feyz aldığı Mısır’ı sildiler; yerine Antik Yunanistan’ı geçirdiler. Herşeyi ama herşeyi oradan başlattılar. Böylece modern Batı düşüncesine varmak üzere Antik Yunanistan’dan başlayan ve mütemadiyen ilerleyen bir düşünce tarihi ortaya çıkarıldı.
Halbuki, Yunanistan yolunu kaybetmişlerin el yordamıyla ilerlemesinden ibarettir. Yol Mısır’dan başlamaktadır ve Fenikeliler, geçerken Yunanistan’a da uğramışlardır. Şimdi, tahrip edilmiş, kesintiye uğratılmış bir yolda yürümeye çalışmaktayız. Bu durumda yolu yeniden yapmaktan başka yolumuz yoktur. Aydınlanma Tarikatı o yolu tarif etme girişimidir.

Din ve Devrim, bütün bu tarihi dinler tarihi ile birlikte yeniden kurma denemesidir. Aydınlanma ile Aton dini arasında, Hıristiyanlık ile Amon inanışı arasında kurmaya çalıştığı bağın böyle bir amacı var.

RK-  Kitabınızı “Düşmüş mahrumlara ve düşmüş mahrumları ayağa kaldırmak için      “dikine” yaşayan adı bizde saklı o eski adamlara” ifadesiyle “o eski adamlara” ithaf ediyorsunuz. Kim bu “eski adamlar”, anlatır mısınız?

O.G-Bu söz Eflatun’un bir sözüne gönderme. Eflatun, Kritias adlı kitabında, yoksulların, alt sınıfların kuşaklar boyunca yaşamak için gerekli olan şeylerden mahrum kaldıkları için bütün uğraşlarını bu şeyleri karşılamaya adadıklarını ve bu yüzden geçmiş zamanlarda olup bitenlere ilgi duymadıklarından sözeder. Bu durumda? Efsanelerin veya eski şeylerin araştırılması şehirlerde ancak boş vakit ortaya çıktığı zaman, bazı kimseler doğal zorunluluklardan azad oldukları zaman mümkün olabilir. Bilginin, bilimin çıkmazıdır bu; bilgiyi sınıfsal kılan işte tam da budur. Bilgili adam boş zamanın ürünüdür, boş zaman ise fiili çalışmadan azade olmayı gerektirir. Boş zamanı o adamlara kim sağlıyorsa bilginin sahibi de o demektir.

Yine de bir takım eski adamlar, bu çıkmazın içinde bilgiyi yoksullara, ezilenlere taşımaya çalışmıştır. Dikine yaşayan o eski adamlar işte onlardır.

R.K-   Din ve Devrim’de, pek çok yeniliğe ama pek az devrime tanık olan din eksenli tarih anlayışını aydınlanma perspektifinde yeniden yorumluyor, tek tanrılı dinler tarihini, din ve aydınlanma çerçevesinde yeni baştan kurmaya çalışıyorsunuz. Kitabınıza da isim olan iki kavramın kitap boyunca içerdiği anlamı bir de sizden dinleyebilir miyim? Hem “din” hem de “devrim”den neyi anlamalıyız?

O.G-Bizler, temel karakterini eşitsizlikten alan bir tarih içindeyiz. Dini veya siyasal, bütün devrimler ezilen sınıflara kurtuluş önerir, onların acılarına son vermeyi taahhüt eder. Devrim, o halde mevcut durumu, insanların büyük bir kısmını acılar içinde bırakan düzeni değiştirmektir. Bu yöndeki fikirler ve inançlar en çok ezilenlerin nezdinde rağbet görmüş olmalarına karşın, ezenlerin hükmü sürmektedir. Ne din, ne felsefe, ne de bilim bu temel çelişkimize merhem olamamıştır.

O yüzden hala acı çekenlerin çoğaldığı bir tarihsel dönemi yaşamaktayız ve din kimbilir kaçınçı kez, bu acıları dindirme vaadiyle ezilenleri yeniden toplanmaya çağırıyor. Oysa yeniden toplanmaya çağrılan o ezilenler, eski dini çağrılardan kalan adları taşımaktalar. Musa’dır, İsa’dır, Muhammet’tir, Şems’tir adları. Ve karıncalar kadar çok ve ümmidirler; toplanıyorlarsa eğer başka yol bilmediklerindendir. Eflatun’un deyişiyle “boş zaman”a sahip olmadıklarındandır.

Bu yoksunluk, siyasal ve dini bütün devrim girişimlerini çürüten şeydir aynı zamanda. Alıcıları böyle olduğu için, gökyüzü altında söylenmiş bütün sözler büyük bir hızla mahrumiyetin diline dönüşüyor, yoksullaşıyor. Çünkü kimse karnını inançla veya dinle doyuramaz. Ezilenlerin lanetidir bu; devrimini yapamamış hiçbir inanç ve hiçbir düşünce bu lanetten kaçıp kurtulamıyor.
İbrani köleleri peşine takıp Mısır’dan çıkan Musa ile, modern köleleri peşine takıp kapitalizme başkaldıran Marx arasında bir bağ var, her ikiside aynı laneti yaşıyor. Din ve devrimin diyalektiği budur.

RK- Kitabınızın bir yerinde “Bir Hıristiyan veya bir Müslüman, dünyanın düz ve öküzün boynuzları üstünde olduğuna inandığı için kınanamaz. Ancak ve ancak bir Hıristiyan veya Müslüman olduğu için kınanabilir diyorsunuz. Niçin bir yanlışı değil de ait olunan, inanılan bir dini kınamak gerekiyor? Bu konuyu açar mısınız?

O.G-Çünkü dinde yanlış yoktur. Neye göre yanlış? Bilim ile din arasında bu yönde imkansız bağlar kurma girişimleri olmuştur. Biliyorsunuz bizde çok yaygındır; bütün bilimsel keşiflerin Kuran’da var olduğu söyleniyor. Bu iddianın sahipleri inanç ile bilimi birbirine karıştırıyor. İnancın bilimsel olma zorunluluğu yok. Bunu söyleyenler, bilim, dinin bir boşinandan ibaret olduğunu gösterirse vazgeçecekler mi?

Özetle, bir inanç dünyanın düz ve öküzün boynunda olduğunu söyleyebilir. İnançta mantık aranmaz. Dinin bu tür iddialarının bilime aykırı olduğunu söylemek de bir şey söylemek anlamına gelmiyor. Din, bilim ile eleştirilemez; dinin alanı ile bilimin alanı asla birbiriyle kesişmez.

Ancak din de bilim de insan ile doğa arasındaki ilişkiyi açıklama iddiasındadır. Din bir aracı kullanır, bilimin aracı ise doğanın ve insanın kendisidir. Bu ilişkiyi açıklamakta aracıya ihtiyaç yok diyorsanız, bu durumda dinin açıklamasını reddediyorsunuz demektir. Yani bir bütün olarak dini gereksiz ilan etmek mümkündür. Onun içindeki mantıksızları eleştirerek dini bilimsel bir hale getirmek ise mümkün değildir, söylenmek istenen budur. Bakın, dine bilim getirmeye çalışan bütün eleştiriler, bir bilim dini önermişlerdir. İmkansızdır…

RK- “Dinde, insanın acıları karşısında derin bir iç çekiş var ama bu sefil hayata karşı bir protesto da… Bilim onun acılarına çare bulamadığı sürece, din afyon olmaya devam edecektir.” tezini ileri sürüyorsunuz. Bilimin insanın tüm acılarına çare bulabileceğini düşünüyor musunuz sahiden? Bu çerçevede şu soruma da cevap verirseniz sevinirim. “Din afyondur” ifadesinde kendini bulan anlamın, temelde Hıristiyanlık orijinli bir anlayışa karşı kullanıldığı inancı yaygındır Türkiye’deki bazı kesimlerde. Bu bağlamda İslam’ı da bu çerçevede değerlendirmek iddialı bir genelleme olmaz mı?

O.G-Cevabı sorunuzun içinde var; ezilenler varsa, varlıklarına bir son verilmemişse din bir afyondur. Acıyı bastırmakta, ertelemekte yararlı bir iş görürler. Öte yandan, dine sarılan insan, acı çektiğini, ona bu acıları veren sefil hayatından kurtulmak istediğini de beyan etmektedir.

Bu durumda ya acılarımızı afyonla öteleyeceğiz, ya da toplumu herkesin daha insanca yaşamasını sağlamak üzere yeniden düzenleyeceğiz. Bu yol, bilimin yoludur. Sadaka vererek eşitlik sağlayamazsınız, eşitliği sağlayarak sadakayı ortadan kaldırabilirsiniz. İslam'ın bu çerçevede ne tür bir ayrıcalığı olduğunu bilemiyorum. İslam dinler tarihi içindeki parantezlerden biridir sadece, cümle ise devam etmektedir.

RK-     Dini metinlerde ve dini söylemlerde sembollerin çok yoğun kullanıldığını görüyoruz. Neden tüm dinler sembollere sığınır?

O.G-Çok basit bir nedeni var bunun; bütün dinler senkretiktir. Pek çok inancı harmanlayarak yeni bir inanç ortaya çıkarmışlardır. Çünkü hiçbir inanç işe boş bir kağıtla başlayamaz, kendinden önce yazılmış metinlerle işe koyulur. Tek tanrılı dinler Ortadoğuludur, bütün kültürlerin iç içe geçtiği, halkların sürekli birbirine dokunduğu bu çoğrafyada, geçmişin bütün tanrılarının yanyana yaşadığı eşsiz dönemler olmuştur. Bu dönemlerin ardından tekleştirme girişimleri ortaya çıktı, kitleler ise direndi. Bunun üzerine çeşitli tanrıların tek bir figürde birleştirildiği yeni tapınaklar ortaya çıktı. Nemrut Dağı’nda biri hala durmaktadır. Dünyanın bütün tanrılarını ve bütün peygamberlerini birbirine benzeten bir süreçtir bu.

Bu durumda her inanç sahibinin aynı zamanda iyi tarihçiler olması gerekir ki imkansızdır. Semboller böyle ortaya çıkar. Tarihçi için bir ören yeridir dini semboller, inanan için bütün geçmiş kuşakların inançlarının hayaletleridir. Kabe, taş, islamiyetten önce de kabe ve taştır. Doğu kiliselerinin ikonaları, Hıristiyanlıktan önce de ikonadır. Konstantin’in emriyle Sunday-Güneş günü Hıristiyanların ibadet günü olmuştur. Ali, kapının bekçisidir, Allah’ın aslanıdır. Mısır’da büyük tapınağı aslan vücutlu insan başlı sfenks bekler. Özetle din sözkonusu olduğunda, inançların harman olduğu yerdeyizdir. Semboller, her zaman harman yeridir.

RK-     Kitabın bir yerinde “eceliyle tanrısına kavuşmuş halife olmadığını hiç unutmamak gerek”(sf.31) diyorsunuz. Ebubekir’in eceliyle öldüğünü anlatır İslam kaynakları. Acaba farklı bir bilgi mi söz konusu benim bilmediğim?

O.G- Önce şunları söylemeliyim: İslamiyet başından itibaren kavga-çekişme dini olmuştur. Muhammed’in ölümüyle başlayan iktidar mücadelesi sonrasında Hulefa-i Raşidun denilen 4 halife döneminin 3 halifesi cinayete kurban gitmiştir. Bu biliniyor. Cemel ve Sıffin savaşları, Harra ve Kerbela katliamları Müslümanların birbirini kırdığının tarihi göstergeleridir. Daha İslam’ın ilk asrı tamamlanmadan, siyasi çatışmalar, toplumsal hareketlenmeler ve halk ayaklanmaları yükseldi. Bu hareketlenmelerin ilk çıkış nedeni Ehlibeyte yapılan zulüm ve katliamlardı. Ezilen, hakkı yenilen ve rejime muhalif tüm kesimler, Ehl-i Beyt davası güden Şia ve alt fırkalarında toplandılar.

Ehl-i Beyt davası adına ortaya çıkan, Emevilere karşı, bu kesimlerle ittifak kurarak iktidarı ele geçiren Abbasiler, mazlum halkların beklentilerini gerçekleştirmediler. Halka karşı, zalim bir düzen kurdular. Zulüm ve ölüm hep var.

Bekir’e gelmeden önce bir şaşırtıcı şüphe daha  belirtmeliyim, Peygamber’in de bir Yahudi kadın tarafından zehirlendiği rivayet edilyor. Buna göre, Peygamber, Hayber’in fethini müteakip kendisi için hazırlanan bir ziyafette zehirlenmiş. Hasta iken “Yahudilerin hani o zehirli eti yok mu, beni bitiriyor, içimden her damarımın yırtıldığını hissediyorum” demiş.
Rivayettir; ancak din tarihinin, özellikle İslam tarihinin önemli bir kısmı rivayetlerden oluşmaktadır.

Bu arada birinci Halife Ebubekir’in de zehirlenerek öldürüldüğünden şüphe edilmiştir. Demek ki şüphe hep var ancak kesin yanıtları yoktur.

Bilindiği gibi Peygamber ölünce veya öldürülünce, onun yerine Ebubekir halife oldu. Bu arada Fatma kendisine gidip babasından kalan malı, haklı bir varis olarak talep eti. Fakat Ebubekir bunu kabul etmedi. Bunun üzerine Fatma darıldı. Kimi rivayetlere göre Fatma babasının ölümünden kısa bir süre sonra 20’li yaşlarında iken vefat etti. Yazılanlara göre Fatma’ın eşi Ali de onunla birlikte evine kapandı, Ebubekir’le konuşmadı ne de onun halifeliğini kabul etmedi...

Şunun için anlatıyorum, Fatma’nın katledildiğine ilişkin çok önemli kanıtlar var. Hamiledir, sonradan halife Ömer tarafından dövüldüğü ve çocuk düşürdüğü de “rivayetler” arasında. Ebubekir’in halifeliğini kabul etmediği için, Ali’nin evinin yakılmasına karar veriyor. Çatışma var.

Kendisi de faili meçhul kurbanı olan bir din bilgini şöyle söylüyor: “Mesela Hz. Muhammed’in, en yakın çevresi tarafından bir siyasi cinayete kurban gitmesi hep gizlenegelen bir olay. Tabi ki bu konuda islami kaynaklarda çok önemli kanıtlar var. Yine halife Ebubekir’in en yakın çevresi tarafından bir siyasi cinayete kurban gitmesi olayı var. Bu da hep gizlenmiş. Aynı zamanda halife Ömer’in öldürülme nedeninin pek irdelenmediği, sanki haksız bir şekilde ve masumca öldürüldüğü müslüman kamuoyu tarafından biliniyor; halbuki olay çok çok farklıdır.”

Şurası açık, Ebubekir’in halifeliği şiddetli bir itirazla karşılanmıştır. Bekir’in zulümleri var ve zulmedilenlerin elleri henüz bağlı değildir.

RK-     “İmparatorluklar fethettikleri her yeni kültürden dinlerini ve tanrılarını ödünç alırlar. Yaptıkları en belirgin iş, ödünç dinleri ve tanrıları kendi dillerine çevirmekten ibarettir.” diyorsunuz. Bu bağlamda Osmanlı İmparatorluğu’nu ve bu durumun günümüz Türkiyesine yansımalarını değerlendirir misiniz? 

O.G-Bugünkü Türkiye, dinler tarihi açısından pek yenidir; bununla birlikte imparatorluk bakiyesi inançları hala içinde barındırmaktadır. Osmanlı imparatorluğu ise büyük ölçüde Doğu Roma imparatorluğunun varisidir. Roma, bir dinler bahçesiydi, Konstantin İznik’te o bahçeyi yeniden tanımladı, resmi bir Hıristiyanlık icat etti ve eski bahçedeki bütün inançları o bahçenin içine doldurdu. Doğu kilisesi hala o bahçenin hasadıdır.

Osmanlılar ise o bahçeyi olduğu gibi devraldı, uzun süre hiç dokunmadı. Sonra İslamiyetten yana ağırlık koymaya kalkıştı ve bahçe dağıldı. Osmanlı, mirası kendi diline çevirecek zaman veya fırsat bulamadı. Genç Türkiye Cumhuriyeti için ise o bahçe artık çok büyüktü, etnik bir kimlik üzerinden kendini yeniden kurmayı denedi. Etnik kimliğin boşluklarını ise İslamiyet ile doldurmaya çalıştı. O tarihlerde Anadolu nüfusu, Hıristiyanlardan kaçan müslüman göçmenlerle doluydu. Ardından gelen bütün tarihi böyle okuyabilirsiniz. Şimdi din unsuru, etnik kimliğin karşısında yeniden öne çıkıyor, çıkarılıyor.

RK-     Çalışmanızın bir yerinde “eleştire eleştire aydınlanmaya, aydınlanmaya yaklaştıkça da yüzümüzü kadim Doğu’ya dönüyoruz tespitinde bulunuyorsunuz. “Bilgi ve bilgelik” sahiden Doğu’ya mı özgü sizce? Doğu ile Batı’nın harmanı mümkün olabilir mi? Ya da bu harmandan ortaya, “insan”a “çözüm” olabilecek yepyeni bir bilgelik doğabilir mi?

O.G-Bugün Batı dediğimiz kavramın içinde ne varsa-Roma İmparatorluğu, Hıristiyanlık, aydınlanma-Doğu kaynaklıdır, oradan feyz alırlar. Aydınlanmanın bütün referansları eski Mısır’adır. Yani Tarih Doğudan başlar. Batı kendini ayırmak için bu tarihi görmezden gelmiş, herşeyi eski Yunanistan’dan başlamayı denemiştir. Kaldı ki Yunanistan’da doğudur ve bir Fenike bakiyesidir. Bilgi ve bilgelikten kastınız bu ise cevabım evettir. Bir harman ise elbette mümkündür, bunun için Batının kibrini ve Doğu’nun kompleksini kırmamız gerek. Tartışmalı ve bir yol bulmalıyız.

RK-     Hıristiyanlığın yok ettiği felsefenin taşıyıcısı olarak değerlendirilen ve İslam felsefesinin, bir başka deyişle –tartışılır bir tanımlama olsa da-“İslam Rönesans”ının zirvesi kabul edilen Gazali’yi “tipik bir gerici ve bilim düşmanı” olarak değerlendiriyorsunuz. Bu konuyu açar mısınız lütfen?

O.G-Evet, Gazzali hem bir taşıyıcı hem de bir yok edicidir. Katılmadığı inançları veya felsefeleri zındıklıkla suçlayan ve küfür sayan bir gelenek oluşturmuştur.  Dediğiniz gibi hem İslam rönesansının zirvesi ama hem de celladıdır. Bazen aydınlık bir kafa, bazen de okumayı yasaklamaya kalkışan tipik bir gerici olmayı kişiliğinde birleştirmeyi başarmış ender “filozof”larımızdan biridir.

RK-     Kitabınızın bir yerinde(s.17) “Kurandaki tutarsızlıklar, bilime aykırılıklar onun doğasındadır” ifadesini kullanıyorsunuz. Buna da dayanak olarak da ”Çünkü o bir inanç sistemidir; malzemesi ise eski inanışlardır.” diyorsunuz. İslam’ın bir inanç sistemi oluşu ya da malzemesinin eski inanışlar oluşu, neden bir tutarsızlık yaratıyor?

O.G-İnanç, zorunlu olarak tutarsızdır demek istemiyorum ama inanç tutarsız olabilir. İnanıldığına göre demek ki sahipleri burada bir tutarsızlık görmemektedir. İşin özü dinlerin bir vahye dayanmasıdır, tanrı kelamıdır ve inanç kelamı tartışmaya açık değildir. Bilim ise cevaplar olmadan da yaşayabilmeyi gerektirir, bütün cevaplar orada yanlışlamak üzere vardır. Bu iki alanı birbiriyle nasıl kıyaslayabiliriz? Demek istediğim “tutarlılık” bilimin alanına dahildir, dinin değil.

RK-     Kitabınız, Rönesans ve Aydınlanma temelli ama o dönemi anlatırken Doğu’da olup bitenlere pek değinmiyorsunuz. Bir okur olarak, o günün Doğu’sunu da ele alsaydınız diye düşündüm. Değerlendirmenin bu ayağı eksik gibi geldi bana. Bu konuda düşüncenizi merak ediyorum.

O.G-Rönesans ve aydınlanmanın öne çıkması, Din ve Devrim tartışmasının bugünden yapılıyor olmasıyla ilgili. Bunlar inançta, bilimde, sanatta vs. Batının öne çıkışını temsil eden şeyler. Ardından müthiş bir hegemonya geldi ve Batı Doğu’yu Doğu’ya tarif etmeye başladı. Kibir, bir kompleks yarattı demek istiyorum. Burada tartışmalı olan şey kibirdir ve yersiz olduğunu göstermek istedim. Kompleks ise herhalde başka bir kitapla anlatılabilir. Evet eksiktir, tartışılmalı ve tamamlanmalıdır.

RK-     Kitap boyunca, dinler tarihi ve tarihle ilgili yorumlarınızı yaparken daha çok Freud-Engels- Marks gibi kişilerin modern ve oryantalist okumalarını referans alıyorsunuz. Acaba bu okumaların referans alınması geçmişe yönelik sağlıklı bir değerlendirme yapılmasına olanak verir mi?  Bu konudaki görüşünüzü merak ediyorum.

O.G-Evet bunlar var, ancak adı geçenlerle ilgili pek çok itiraz da var. Aydınlanma Tarikatı adlı çalışmamda Marksizmin “Helenofil” olduğunu, Batının bütün ideolojik önyargılarını paylaşmak durumunda kaldığını da söyledim. Yani,o noktada itirazlarım var, Doğu Sorunu başlığı altında yazdıklarını hemen çöpe atabiliriz. Ancak elinizdeki kitap sadece bir din kitabı değil, aynı zamanda bir devrim kitabı. Devrimden söz edenin ise Marx’a başvurmaktan başka yolu yoktur.



Din ve Devrim Önsöz

0 yorum

Orhan Gökdemir

İnsan, varoluşundan bu yana doğayla olan ilişkisine bir açıklama getirmeye çalışıyor. Bu kendisine bir anlam verme sorunuyla ilgilidir; öne atıldığını görüyor, bu yeteneğinin onu özel kıldığını düşünüyor.

Doğanın, kendisi için varedildiğini düşünmek, insanın en temel kuruntusudur. Doğadan ayrı bir varlık değildir insan, doğanın doğal bir uzantısıdır. Bu özel ürünü nedeniyle doğanın sevindiğini, ya da  yerindiğini  gösterecek yeterli veri yoktur elimizde. Doğa insan sözkonusu olduğunda da doğal mecrasındadır.

Buna karşın din, felsefe ve bilim bu apaçık ilişkiye yeni bir açıklama aramaktadır. Dine göre doğa, tanrı tarafından insan için yaratılmıştır; insan, tanrının kendine bahşettiği bu nimetleri kullanma hakkına sahiptir. Tanrıyı hoş tuttuğu sürece bu ilişki sorunsuzca sürecektir. Felsefeye göre doğa ile insan arasındaki ilişki dolaysız bir ilişkidir. İnsan gücü yettiğince doğayı kullanır, dönüştürür. Gücünü ve yeteneklerini arttırdıkça doğa karşısında bir özne haline gelir, muktedir olur. Bilim ise bizatihi bu iktidarın doğrulanmasıdır.

Bütün bu düşünüş biçimlerinin kaynağı ise insanın doğa karşısında mücadelesidir. Doğanın yüklediği zorunluluklardan henüz kurtulamamıştır insan. Birileri yaşam döngüsünün cangılından diğerlerinin sırtında geçmekte olduğu için kuruntulara kapılmaktadır sadece. Dinin, felsefenin ve hatta bilimin tarihinde, ormanı diğerlerinin sırtında geçenlerin kuruntularının izleri sezilmektedir hala.

Bunun için, bu fikirler ve inançlar en çok ezilenlerin nezdinde rağbet görmüş olmalarına karşın ezenlerin hükmü sürmektedir. Ne din, ne felsefe, ne de bilim bu temel “çelişki”mize merhem olamamıştır.

Acı çekenlerin çoğaldığı bir çağdan geçiyoruz henüz ve din, kimbilir kaçınçı kez, acıları dindirme iddiasıyla yeniden toplanmaya çağırıyor ezilenleri.

Oysa yeniden toplanmaya çağrılan o ezilenler, eski dini çağrılardan kalan adları taşımaktalar. Eflatun’un dediği gibi; gerek kendileri, gerek çocukları, birçok nesiller boyunca, yaşamak için gerekli olan şeylerden mahrum kaldıklarından, bütün işleri güçleri, bütün konuşmaları da yalnız bu ihtiyaçlardan ibaret. Kendilerinden önce, geçmiş zamanlarda olup bitenlere ilgi duymuyorlar. Toplanıyorlarsa eğer, başka bir yol bilmediklerinden.

Haliyle dinlerin de onlara söyleyecekleri pek az şey kalıyor geriye. Gökyüzü altında söylenen herşey büyük bir hızla mahrumiyetin diline çevriliyor, yoksullaştırılıyor. Çok basit bir nedenle; kimse karnını inançla veya dinle doyuramıyor.

Ezilenlerin lanetidir bu; devrimini yapamamış hiçbir inanç ve hiçbir düşünce bu lanetten kaçıp kurtulamamıştır henüz. Sakat kalmışlardır ve topallayarak girmişlerdir tarihin sahnesine.

Binlerce yıl önce o toplanma çağrısına şöyle yanıt veriyor bir Mısırlı:

İzi bile kalmadı mezar tapınakları kuranların.

Bakın, nasıl yitip gitti o tapınaklar da.

Duvarları çoktan yıkık, İzleri yok artık

Hiç var olmamışlar gibi.

Dönüp gelmiyor ki gidenler,

Başlarına ne geldiğini anlatsınlar…

Mutlu oldular mı, olmadılar mı?

Anlatmıyorlar ki yüreğimize su serpilsin

Bizler de boylayıncaya kadar

Onların gidip sırra kadem bastığı yeri.


Gidenler dönmediği ve bize insan cennetinden bir haber getirmediği için, devrim yapamayan dinler dini devrimlerle sarsılıyor. Ezilenler toplanıyor, bir medet umuyor tanrılardan. Sonra döngü yeniden başlıyor.

Dinde pek çok devrim ortaya çıkmasına karşın, devrimini yapamamış bir tarihle karşılaşıyoruz böylece. Büyük bir hızla kendisinin üstüne çöken bir tarihtir bu.

Atonizm belki tek istisnasıdır; devrimini kitlelere dayanmadan ve ona rağmen yapmaya çalışıyor; yeniliyor. Bununla birlikte binyıllar sürecek bir hesaplaşmanın başlama vuruşunu da yapmış oluyor.

Burada, tek tanrılı dinler tarihini bu hesaplaşma çerçevesinde yeniden kurmaya çalıştım. Bir hesaplaşma olduğuna göre “devletsiz” olmazdı; din ile devletin içiçeliği anlamındadır bu. Atonizm dahil, bütün tek tanrılı dinler şu veya bu şekilde gücünü ve otoritesini devletten almışlardır. “Devlet ile din olabilmişlerdir” demek istiyorum.

Devlet ile din olabildikleri için, ezilenler için devlet neyse din de odur. Her ikisi de ironik bir biçimde onlar için vardır; dinin ve devletin varlık nedeni onlardır. Her ikisinin toplanma çağrısına uyduklarında sırtlarındaki yükü atacaklarını ummakta ancak bu süreç yüklerinin artmasıyla sonuçlanmaktadır.

“Kalk Osiris, kalk artık.

Seni diriltmeye geldim.

Kalbin çarpıyor hala,

uzak çağlardaki kalbin.”


Herşeye karşın, bu tarihi ezilenlerin diline çevirme şansımız vardır. Bu çalışmayı, o yolda atılmış ilk ve fakat “acemi” çalışmalardan biri sayın.

Ben yazdım ancak çok borçlandım. Borçların büyük bölümü www.dikine.net ekibinedir. Mustafa Çölkesen, Cemil Namlı, Göktuğ Halis, ben yokken bu siteye emek veren diğer arkadaşlarım yazmam için ısrar ettiler, Din ve Devrim’in ortaya çıkmasına vesile oldular. Bir bölümü daha önce orada yayınlanmıştır. Destek yayınlarını omuzlayan arkadaşlarımdan ise büyük destek gördüm.

Emekleri ve katkılarının sınırı yoktur.

 -Ey ebedi gece, ne zaman solacaksın? Işık ne zaman gözlerimle buluşacak?

-Yakında. Yakında çocuğum ya da asla.

Karanlığa bir ışık tutmaya çalıştım, gördüklerimi paylaşıyorum.


18 Şubat 2010


Gnostism Nedir?

0 yorum
Göktuğ Halis

Gnostisizm, çoğu zaman, disipline olmuş ayrı bir inanç, düşünce sistematiği ya da felsefi bir dizge olarak adlandırılır. Ama bu tanım ayrıntıda hatalıdır. Gnostisizm, bir eğilimdir ve ana inanç sistematiği bulunmadan anlaşılamayacak bir dizgedir. Buna göre, her dinin batıni kolları, gnostik nitelikler taşır ve gnostisizm, her dinde varolan eğilimlerin toplamıdır. Tarih boyunca çok sayıda din, bünyesinde Gnostisizmi barındırarak güçlü eğilimler yaşatmıştır. Örneğin  Yahudi toplumunun en yaygın örneklerinden birisi olan ESSENİLER, Hıristiyanlık'ta Bogomil ve Catharlar, Müslümanlıkta da Şii'liğin kimi kolları, Gnostik felsefi unsurlarla yanyana çatallaşmıştır. Kur'anda üç defa geçen Sabiiler, gnostik bir dualizm anlayışına sahiptir.

Gnostik eğilim, Mısır dininin çözülüş sürecinde kendisine yaşam alanı bulan ve yıkımdan kendisine güçlü dersler ve öğretiler çıkararak biçimlenen bir yapıdır. Thot okulunun eğilimleri doğrudan gnostisizme sızmıştır Seçkincilik, sırlara belli bir sınıfa ait üyelerin sahip olabileceği inanışı ve dışın, yığının, insan toplumunun kötülüğü... Seçkin sınıf ile genel toplum arasında mesafe gören bu anlayışlar ilahi düzeye ulaşım ve yaklaşım yöntemi olarak iki farklı uygulama alanı geliştirmiştir. Bunlardan ilki, Tanrı ve yaratan ile doğrudan iletişimi ve gnosise ulaşım imkanı besleyen sınıfın "irfan" üzerinden kendini anlamlandırmasıdır. Diğeri ise, dolaylı yollardan bu imkanı içrek olarak barındıran, "iman" yöntemidir. Gnostik felsefede daima irfan, iman'dan üstün tutulmuştur. Tıpkı Thot uygulamaları gibi, geniş kitleler Kutsal Varlıklara ibadet ederken, rahipler Tanrı'yla doğrudan iletişim olanaklarını araştırmak amacıyla kendilerine kapalı bir dünya sürdürmektedir

Hermetik Külliyatın, son dönemdeki uygulamalardan ve yıkım sürecinden, düalist bir dünya görüşü çıkardığını, daha önceki yazılarımızda belirtmiştik. Gnostisizm, bu düalist dünya görüşünü, Hermesçi gelenekten almıştır. Dolayısıyla, Gnostisizmi Hıristiyanlıkla özdeşleştirmek ve onun bir okulu gibi sunmak yanlıştır. Bu eğilim Hıristiyanlıktan çok daha önce varolan ve kökleri eskiye uzanan bir adımdır. Ancak Hıristiyanlıkla ve onun doğum koşullarındaki Helen okul etkileriyle son haline geldiğini söylemek mümkündür.

Kökenler hakkında kesin konuşmak mümkün değildir elbette. Buna kalşın Gnostisizm, insan, kurtuluş ve epistemoloji gibi konularda özgün açıklamalar getiren bir okul olarak M.Ö. 5 ve 4. yüzyıllara dek geriye giden bir yapıdır. Merkez çoğunlukla Ortadoğudur. Gnostik duruşun kökenine ilişkin tartışmalar daima Helen Mistisizmine bizleri götürmekte ve bu yolculuk, bize göre kaçınılmazcasına Mısır'da son bulmaktadır.

Gnostisizmin , Hıristiyanlıkla özdeşleştirilmesi çoğunlukla, hatalı bir tarihsel bakış açısının ürünüdür. Hıristiyanlığın Heretik akımlarla mücadelesi kapsamında değerlendirilmesi gereken bu tarih, Gnostik felsefenin, Hıristiyan Ortodoks fikirleriyle anlaşması imkansız teoloji ve mantık işlemleriyle anlaşılabilir. Hıristiyan Gnostikleri, ciddi kovuşturmalara uğramış, tarihin ilk soykırımı, Haçlı Mantığıyla Cathar'lara uygulanmıştır.

Hıristiyan Ortodoks teolojisini rahatsız eden doku, dualist dünya görüşüyle de kendisini güçlü kılan elit, gnosisçi sınıfın varlığından ileri gelir aslında. Bu felsefenin açılımları, insanın bedenini günahın, ruhunu ise nur'un parçası saymaktadır. Sabiiler örneğini ele aldığımızda, bu akım, bir tarafta ışık, aydınlık, hayat, verimlilik, mükemmellik temsil eden "Işık Alemi" ile tam tersi değerleri temsil eden "Karanlık Alemi" arasındaki çatışmayı temel alır. Bu iki alemin kökenleri farklıdır. Ezeli ve Ebedi düzeydeki bu asli prensip, arasındaki farklılığa, düalizme işaret eder. Sabiiler de kurtuluşun, özel, tanrıyı bilmeyi olanaklı kılan bilgi yoluyla gerçekleşebileceğini düşünürler.

Görüldüğü gibi, iyi Tanrı, ışık Tanrısı, ve insan, kötülük dünyasına maddi aleme hapsolmuştur.Savaşın sonu, şiddetli mücadelelerle belirlenecektir. Şinasi Gündüz'ün de belirttiği gibi iki farklı tip Gnostik inanışta, "kötülük" problemi birbiriyle çelişkili düzen tasavvuruyla aşılır. Sabiilerin de içinde bulunduğu "İran Tipi Gnostisizm" de "kötülüğün" yaratılmasında Tanrı'nın hiçbir suçu bulunmamaktadır. Kötülük tamamen başka bir dünyanın, karanlık Tanrısı'nın eseridir. Suriye-Mısır Gnostisizmi olarak bilinen ve kendi içine Yahudilik ve Hıristiyanlığı da alan akıma göre ise, Tanrı, dolaylı yollardan da olsa kötülüğün yaratılmasından mesuldur. Belki doğrudan kendisi yaratmamıştır ama, ikincil düzeydeki güçler, maddi dünyanın ve dolayısıyla kötülüğün oluşumundan mesuldür. Ne olursa olsun, iyilik ve kötülük mücadelesi iki Gnostik yapıda da kendisini göstermektedir. Bu teorik ayrıntıda geçerli çatışma bir tarafa bırakılırsa, tüm Gnostik tarikatlar,

·                     Dünyanın kötü olduğu ve kurtarılamayacağı
·                     İnsan bedeninin madde olduğu için kötülüğe mahkum olduğu ve ruhun bu beden içinde hapis tutulduğu

konusunda hemfikirdir. Hemen hemen tüm Gnostik akımlar, ortak bir eylem modelini benimsemişlerdir. Asketik yaşam, insanın dünyevi maddi şeylerden kaçışını biçimler. Bu maddiyattan, kötülüğün güç alanından uzaklaşmak ve bedeni terbiye etmek, onu bastırmak, hatta sistemli olarak gücünü azaltarak, ruhu güçlendirmekle ilintilidir. Çok ender olarak gözüken kimi modellerde ise tam tersi bir davranış model sistematiği geliştirir ve bu sistematik, dünyadaki tüm kötülüklerin işlenmesi gerektiğini ögütler. Bu modellele yaşanan Mistik deneyimler ise kişinin, bilgiye ulaşmasını sağlayacaktır.

Işık Tanrısı insanlara mücadelesinde yardımcı olmak amacıyla belli dönemlede onlara peygamberler göndermektedir. Kimi Gnostikler, İsa'yı bu mertebeye yerleştirmekteydi. İsa'nın, dünyevi kurumlara yönelik eleştirisi ve zenginlik karşıtlığı bu eğilimi göstermektedir. Buna karşın, İsa'nın öğretisinin ardından gerçekleşen kurumsallaşma ve zenginlik, gnostiklerin eleştirilerinin yükselmesine vesile olmuştur. Dolayısıyla Kilise, İsa'nın takipçisi değil, şeytanın takipçisidir gnostiklere göre.

İnsanın yaratılışı, Gnostik kurama göre, dünya ile birlikte iki Tanrı arasındaki sürekli ve amansız bir savaşın sonucunda yaratılmıştır. İnsanın bedeni kuşkusuz kötülük Tanrısı tarafından yaratılmıştır ve onun hilesi, İyilik Tanrısı'na ait nur parçacıklarının insan bedeni içinde hapsedilmesine neden olmuştur. İnsan, bu nur parçacıklarını gerçek sahibine iade etmekle yükümlüdür. Bunun için de yeryüzündeki davranışları anahtardır. Zerdüşt dini Düalist bir öze sahip olmasa dahi süreç içerisindeki çarpıtmalarda böylesi bir anlama kavuşmuştur. Zerdüşt dini, eskatik yaşamı ve inzivayı olmayacak şey olarak yorumlarken, zaten Gnostik olmayan bir tavır göstermektedir. Ancak Zerdüşt okulunun insanın amacı sistematiği Gnostik kurama da etki etmiştir. Zerdüşt gibi, Gnostikçiler de bir amaç taşımakta ve bu amaç doğrultusunda gayret göstermektedir. Nur Parçacıklarını ait olduğu yere ulaştırmak...

Gnostikler çok kısa bir süre içerisinde Yunan ve Roma otoritelerinden baskı görmeye başladı. Gelişmeye başlayan Hıristiyanlık içinde faaliyet gösteren Gnostik akım, günümüze dek, hatalı olarak Hıristiyanlığa dahil bir kuram olarak gözüktü. Hıristiyanların ise Gnostiklere nasıl baktığı ve onları nasıl gördüğü konusu tartışmalıdır. Ancak erken dönem Hıristiyanlığın, Gnostik akımdan etkilendiği açıkça görülmektedir. Aziz Paulus:

" Çünkü bedene göre olanlar bedenin şeylerini, fakat ruha göre olanlar ruhun şeylerini düşünürler. Çünkü bedenin düşüncesi ölüm, fakat ruhun düşüncesi, hayat ve selamettir. Çünkü bedenin düşüncesi Allah'a düşmanlıktır. Çünkü Allah'ın şeriatine itaat etmez, hem de edemez ve bedenle olanlar Allah'ı hoşnut edemezler."

Aziz Paulus'un teolojisi Gnostik kuramdan alıntılarla doludur. Beden ve ruh arasında kesin bir ayırım yapmaktadır. Beden günahı, ıstırabı, sapkınlığı, ruh ise kurtuluş, hayat ve iyiliği simgeler. Yuhanna İncil'inin özellikle 12. babından sonraki kısımları düalist dünya görüşü ve iman ile irfan arasındaki ilişkiye ilişkindir.

Hıristiyanlık ve Gnostik kolu arasındaki çatışmanın kökeni kuramsal değil politiktir. Mani'nin Zerdüşt Rahiplerin insanları sömürmesine karşı çıkarak öldürülüşü gibi, Gnostik kolun eleştirileri de çoğunlukla görkemli yaşama eğilimleri nedeniyle eleştirdikleri Kilise kurumlarını şiddete yöneltmiştir. Kuramsal olarak ise uyumlu bir bütün gözükmektedir. İsa gibi, maddi dünyanın kötücül nitelikleri aşağılanmış, zenginlik hor görülmüş, maddi dünyadan uzak, mükemmel bir dünyanın varolduğuna dair inanç sürdürülmüştür.

Gnostik Hıristiyanlar, Ortodoks görüşün aksine, Eski ve Yeni Ahit yazıtlarında, gizemli ve saklı öğeler bulunduğunu düşünür. İsa'nın ezoterik öğütler verdiğini iddia etmişlerdir. Çok geçmeden bu aykırı fikirler, reddedilmeleri sonucunu doğurmuştur.

Gnostik Kuramın Hıristiyan Teolojisi tarafından reddedilişinin kuramsal kökenlerinden birisi de düşüş motifi ile ilintilidir. İlk günah sonucunda yeryüzüne gönderilen ve üstün konumlarını yitiren Adem ve Havva söylencesi, Hıristiyanlıkta çok geçmeden, bu kötülük ve düşük düzeydeki dünyanın yönetimine atanan bir Kilise figürüyle doldurulmaktadır. Ruhani dünyanın amacını üstlenen Kilise, maddi dünyada yan yana çalıştığı bir imparator figürüne güç vermekle yükümydü Buna karşın, Gnostisizm, Maddi dünyanın her uzanımını şeytani gördüğünden dolayı, Kiliseyi de şeytani olarak tanımlamakta gecikmedi.

Tüm Ortaçağ boyunca Kilise, Gnostik çıkışlarla mücadele etti. Bu mücadele yer yer sert karşı çıkışları doğurdu. tarihin ilk soykırımı, 13. yüzyılın hemen başında Fransa'nın güneyindeki Catharlar'a karşı gerçekleştirilmiştir. Çok kısa süre içerisinde çok sayıda insan öldürülmüş, göreli olarak Avrupa'nın genelinden üstün bir kültürel düeye sahip olan Güney Fransa kentleri yağmalanmıştır.  Politik hesaplaşmalar, Papa'nın elçisinin öldürülmesi vKilise'yi rahatsız eden sapkın fikirler bir kenara bırakıldığında, Fransa'nın Güney'indeki hakim tablo ile Kilise'yi karşı karşıya getiren ana neden, Kilise temsilcilerinin zenginlik ve ihtişam içinde yaşamasına gösterilen tepkiydi. Benzer bir durum Bulgristan'lı Bogomiller için de geçerli olabilmektedir. Bu akım, özellikle dini kuramsal düzeyde, Kilise gibi kastlaşmış bir sınıfın varlığına ihtiyaç duymayışı ve bilgiyi seçkinler aracılığıyla gerçekleştiren bir inanışa sahip olmasıydı. Bu sade yaşam Kilise'nin önde gelen isimlerinden övgü almıştı. Teftiş amacıyla Fransa'nın güneyine gönderilen St. Bernard, "sapkınların halk değil, G. Fransa'daki kilise temsilcileri olduğunu" yazmıştır.

05.03 2008



İnsana Karşı Marksizm

0 yorum

Orhan Gökdemir

Althusser’in kehanetlerinden biridir; felsefe bölücüdür. Bilim birleştirir ve bölmeksizin birleştirirse, felsefe böler ve bölmeden birleştiremez. Şöyle devam eder bu; İşte, şimdi Lenin’in gülümsemesi anlam kazanıyor: felsefi bildiri yoktur, felsefi tartışma yoktur. Şundan; eninde sonunda felsefenin nesnesi kavramlardır, onu bölücü yapan da, önermelerini kararsız kılan da budur. Bir felsefi önermeyi onaylarsınız ya da onaylamazsınız ama onu ne doğrulayabilir ne yanlışlayabilirsiniz. Eğer felsefenin içinde kalma niyetindeyseniz, birleşmek isteyen, bilimin sınırları belli ve kesin alanında kalmalıdır.

Biz şimdi, bir “insan hakları felsefesi” geliştirmenin ötesindeyiz. Varsa, bilimsel verilere bakmanın daha yararlı olacağı bellidir ve bu yazı, bölmeksizin birleştirebilecek bir payda peşindedir.

“İnsan hakları” söylemi etrafındaki patırtının Türkiye’de hala ilgi çektiği açıktır, başka yerlerde de böyleydi. Ancak örneğin Avrupa’da, bunun anlamlı olmadığı bir dönem yaşandı, sefalet koşullarının ortadan kalkmasıyla devrim ajitasyonu yapmaya uygun koşullar ortadan kalktı, kapitalizmin hümanist açıdan eleştirisi önem kazandı. Meta fetişizmi, yabancılaşma, şeyleşme, batılı aydını daha bir heyecanlandırır oldu. Marx’ı böldüler, genç Marx’ı, olgunun önüne çıkardılar.

Hümanizme, insana bu vurgu, her durumda kesin bir biçimde sınıfın geri plana itilmesine, unutulmasına yol açtı. Sınıftan bu kaçış ve insana bu sığınış, insan hakları üzerine herhangi bir tartışmanın yapılabileceği tek alan olan Marksizmi sakatladı, anlaşılma ve tartışılma olanağını ortadan kaldırdı.

Oysa Marksizm insandan değil, sınıftan yola çıkar; insan, toplumsal bir çözümleme aracı olarak Marksizmin bir aracı değildir. Özgürlük ve eşitlikten sözettiğimizde, hangi sınıfa ait bir kavram olduğunu açıklama zorunluluğumuz vardır ve sınıfı atlayarak “insan özgürlüğü” üzerinden konuşmak bizi doğrudan ideolojik bir tutum almaya götürür.

Dolayısıyla düzeltmeye bu çok açıkmış gibi görünen “Hümanizm” kavramıyla başlama gereğimiz var. 

Bu düzeltmenin ilki Marksizmin bir hümanizm olmadığı noktasındadır; evet bir “Marsist hümanizma” yoktur. Daha ilerisi Althusser’in o güzel formülasyonuyla “Marksizm teorik bir anti-hümanizmdir.”

Bu düzeltme bizi “teorik bir sorun”un kapısına getirip bırakır. Söz konusu olan “insana karşı olmak” değildir, çünkü o bir ideoloji olarak insancılığa karşıdır. Çünkü “genel olarak insan” tanımı ve tanımdan kaynaklanan hümanizm, belli bir sınıfın bakışını ve yanılsamasını ifade etmekle sakattır.
Şundan; hümanizmin kaynağı, burjuva toplumla birlikte ortaya çıkan “doğuştan gelen haklar” düşüncesidir. Buna göre, toplumsal konumlarından soyutlanmış olarak ele alınan insana doğarak elde ettiği bir takım haklar ithaf edilir. Yalnızca doğmuş olmakla elde edilen bu haklar da burjuva özgürlük anlayışının temellerini oluşturur. Yani burjuva özgürlük anlayışının ayırıcı özelliği sınıfa değil, genel olarak insana dayanıyor görünmesidir. Hakkı “insan hakkı” olarak ifade ettiğimizde onu sınıfsallığından, bu tek yanlılığından kurtarmış değiliz. Ama öte yandan, bu anlayışın bir kandırmaca olduğu iddiasında da değiliz; bir sorun var ve elbette teorik bir sorundur bu.

Yani genel kanın tersine insan kavramı üzerine temellendirilen bu özgürlük ve eşitlik tanımının “sahte” olduğu söylenemez, onu tartışmak için bu özgürlüğün gerçek olup olmadığından değil, varsayımlarından yola çıkmak gerekir. Oysa bu varsayımlar burjuva bakış açısının dışındadır, ona örtük olarak içerilmişlerdir ve tartışılmayı talep etmezler.  Bunları felsefi olarak tartışmak da mümkün değildir.

Marx’ın “Bir yanlış bilinçlilik olarak ideoloji” önermesi de burjuva bakış açısının bu konumlanışından kaynaklanır. Bu bakış açısı, düşünür tarafından bilinçli olarak yürütülen bir süreçtir ama kendisini harekete geçiren itici güçler kendisince bilinmez bir şey olarak kalır. “İnsanın hakkı olmalıdır” diye düşünür, sonra onu temellendirmek için çabalar. İnsanın bir karşılığının olmadığının farkına varmaz, onun içini doldurmak için çabalamaz; insan, filozofun bir kurgusudur aslında. İnsan kavramının içeriğini tarihin kendisinde araştırıp göstermez, kendi kendisinin ya da kendinden öncekilerin felsefi ideolojisinden ödünç alır. Sırf düşünme yoluyla üretilmiş bir şey olarak, örneğin “insan” kavramını hiç bakmadan kabul edip, onunla iş görür. Düşünceden bağımsız, nesnel, elle tutulabilir bir kaynağı yoktur ama en nihayet elinde “düşnümeye dayalı” bir malzeme vardır. Böylece “İnsan”, saf bir düşünce malzemesi olarak, felsefenin alanında sorunsuzca iş görür, üstünde başka malzemelerin imal edinmesine izin verir, onu destekler.

Locke’da, Hobbes da, Rousseau da düşünürken tamı tamına bu yolu izler. Gerçekte, bütün bunların altında “pratik bir zorunluluk” yatar; ait oldukları sınıfın, kendi çıkarını bütün sınıfların çıkarı olarak gösterme zorunluluğu. Dolayısıyla, “insan” kavramının, bütün diğer sınıfları burjuva sınıf yararına kapsamak gibi pratik bir yararı vardır ve bu çıkar nedeniyle onun, ne “insan”la, ne “insancılık”la, ne de özgürlüğü ve eşitliği mümkün kılan “haklar”la bir çelişkisi vardır.

Hukuka bakalım; “insan” bu sınıfın hukukuna “kişilik” olarak girer. Her insan bir kişiliktir ve bir kişilik olarak vazgeçilmez, devredilmez haklara sahiptir. Tıpkı, insan kavramının ayırım yapmaması gibi, kişilik de her tür ayırımdan yalıtılmış görünür. Bu hukuk, ilke olarak kişinin zengin veya yoksul, proleter veya burjuva oluşu ile ilgili değildir. Bu hukuki tanım, kendi başına ele alındığında pratikten bağımsız, birleştirici ve eşitleyicidir.

Oysa kişiliğin asıl itici gücü hukukun çerçevesi dışındadır; onu bir kavram olarak mümkün kılan piyasadır, dolaşım alanıdır, bütünün toplamı olan piyasa toplumudur. İnsanı, somut konumundan soyutlayarak bir kişi haline getirmek için, düşünmenin işini görmesinden önce piyasının işini görmesi gerekir. Burjuva kendi ayrıcalığını, doğuştan gelen ayrıcalıkları ortadan kaldırıp, yerine paranın ayrıcalığını geçirerek kurar. Bunun ilk koşulu, bütün insanları birer alıcı ve satıcı kimliğine büründürmektir; piyasa, birer alıcı ve satıcı ise insanın sosyal konumu ile ilgili değildir. “Her iki taraf da bir ‘kişi’dir. Aralarındaki biçimsel (resmi) ilişki, eşit ve özgür mübadelecilerin ilişkisidir. Bu biçimin bir yanılsama ve aldatıcı bir yanılsama olduğu hususu, hukuki ilişki açısından bakıldığında, tümüyle dışsal bir konudur.” Yani, piyasa ve dolaşım alanı, bu düzenin gerçek özgürlükler âlemidir; insanı ve kişiyi mümkün kılan da budur.

Bu düzen eşitlikçidir, çünkü doğuştan gelen ayrıcalıkları ortadan kaldırarak kendini ayrıcalıklı kılar; özgürlükçüdür, çünkü ancak özgür insanlar birbiriyle mübadele ilişkisine girer. Toprağa bağlı köylü ile modern proleter arasındaki fark da budur; işçi sermaye karşısında bir tüketici ve bir ödeyici olarak, bir para sahibi biçiminde, para biçiminde, basit bir dolaşım odağı biçiminde çıkmalı, yani özgür olmalıdır.  Emeğine zor aracılığıyla el koyulmamalıdır, kendi emek gücünü kiralayıp kiralamamaya tamamen kendi özgür iradesiyle karar vermelidir. Öte yandan işçi burada,  sonsuz sayıdaki dolaşım odaklarından biri olarak işçi belirlemesini yitirir, bir alıcı veya satıcı kimliğiyle, piyasadaki herkesle eşit olur. Dolaşım alanının “sonsuz” olanakları olmadan eşitlik ve özgürlük olmaz.

Bu mükemmel mekanizmanın bir tek sorunu vardır; bütün hikâye boyunca üretim alanı, fabrika, sürecin dışında bırakılmıştır. Tartıştığımız bu alan, piyasanın, dolaşımın alanıdır; zaten burjuva ideolojisi de dolaşım alanında üretimi unutur. Demek ki, burjuva karekterli özgürlüğü tartışabileceğimiz yer, bunun bir kandırmaca olmasında değil, dolaşım alanıyla sınırlanmış olmasındadır. Üretim alanına geçer geçmez bütün bu özgürlük görüntüsü sona erer ve zorunlulukların egemen olduğu gerçek somut bir dünya, sınıflı bir dünya başlar. Üretim alanında ne eşitlik ne de özgürlük vardır; çünkü emekçi, emek gücünü daha işin başında sermayedara kiralayarak devreden çıkmıştır. Emek gücü, insanın bu yeteneği kiralanarak insandan ayrıldığı, devredildiği için “emek” biçimine bürünür. Oysa insandan ayrılmış bir “emek” yoktur, emek insanın yaratıcı yeteneğidir, potansiyel gücüdür. Problem de tam bu alana, üretim alanına aittir; yoksa dolaşım alanı, emek gücü alım-satımının sürüp gittiği bir garip âlem insanın doğuştan gelen haklarının tam bir cennetidir. Burada egemen olan yalnızca özgürlük, eşitlik, mülkiyet ve çıkardır. Özgürlüktür, çünkü emek gücü dâhil bütün malların alıcı ve satıcıları yalnızca özgür iradeleri ile hareket eder. Tamamen özgür kişiler olarak anlaşmaya varırlar ve bu ortak iradelerinin yasal ifadesinden başka bir şey değildir. 

Eşitliktir, çünkü taraflar bir meta sahibi olarak ilişki içindedirler ve eşdeğeri eşdeğerle değiştirirler. Mülkiyettir, çünkü taraflar kendi malları üzerinde tasarrufta bulunurlar ve çıkardır, her iki taraf da yalnızca kendi çıkarını düşünür. Demek ki burada ilke olarak hiçbir sınıfın ayrıcalığı yoktur; hukuk burada ayrıcalığın yerini almıştır.

Mevcut bireyleri insan olarak tasarlamak, demek ki, sınıfsal bir ilişkinin varlığına rağmen, özgür ve eşit bir toplumdan sözetmenin imkânını yaratıyor, ezilen sınıfın yanılsamasını destekliyor, derinleştiriyor. İnsan ve hakları bir kez oluştukları tarihsel dönemden soyutlandılar mı, onları tarihin ve toplumun üstünde asılı duran gerçekler olarak, zeki insanların keşifleri olarak algılamak kolaydır. Düşünmenin ürünü olan eşitlik ve özgürlük gerçekte tartışılmazdır, bunun üstüne ne söylenirse söylensin belirleyici olan hepsinin düşünmenin ürünü olmasında, tarihsel bir karşılığının bulunmamasındadır.

Burada “ideal bir model” kurabilir ve bunun üzerine söylebileceklerimizi sıralayabiliriz. Öyleyse, hümanizm ve ayrıcalığın yerini almış bir hukuka dayanan insan hakları, burjuva toplumun yapısıyla çelişmez, tam tersine, o bunları geliştirdiği oranda güç kazanır. “Burjuva toplumun ürünü olan modern devlet, kendi başına, insan haklarını ilan ederek kendi öz köken ve kendi öz temelini tanımaktan başka birşey yapmaz.”  İşte bu yüzden, modern devlet tarafından insan haklarının tanınması, ilkçağ devleti tarafından köleliğin tanınmasından farklı değildir. Çünkü “özgür insan” burjuva toplumun temelidir. Marx’ın dediği gibi, insan hakları insanı dinden kurtarmaz, tam tersine ona din özgürlüğü sağlar, onu mülkiyetten kurtarmaz, tam tersine ona mülkiyet özgürlüğü sağlar; onu yaşamını kazanma zorunluluğundan kurtarmaz, tam tersine ona girişim özgürlüğü sağlar. Öte yandan mülkiyet edinme özgürlüğü, mülkiyet edinememe özgürlüğünü içerir ki, mülkiyetten arındırılmış geniş kitleler için teorik olarak girişim özgürlüğünün tanınmasının hiçbir zararı yoktur.

Din özgürlüğü de bu tablonun tamamlayıcı parçasıdır. Emek gücünden başka satacak birşeyi olmayanların hangi tanrıdan yardım isteyeceği ilke olarak burjuva sınıfı ilgilendirmez. Çalışmanın yüceltilmesi yeterlidir; tembellik hakkı ise öteki dünyaya ait bir değer olarak alttan alta varlığını sürdürür. Bütün dinlerin bu dünyada çalışmayı kutsamasına karşılık, öteki dünyada tembellik vaad etmesi, bu tepetaklak âlemin en somut belirtisidir.

Oysa bizim, özgürlük derken, üretim alanında özgürlükten sözettiğimiz açıktır. Bizim özgürlük talebimiz, onların özgürlüğünden kategorik olarak farklıdır. Üretimde özgürlük; işte insan ancak bu koşul altında mümkün olabilir.  Marksist toplumsal kurtuluş projesi, sınıflara bölünerek varlığı ortadan kaldırılan insana yeniden insanlaşma önerisidir. Çünkü uygarlık tarihi, insanlığın sınıflara bölünmesi ile birlikte ve bu bölünme sonucu ezilen sınıfların ruhsal ve fizik sefaletleri yerine, ezen sınıfların toplumsal bilinçlerinin ve önyargılarının ikamesi, onun bu bilinç ve ön yargılar altında “yapaylaştırılması” ve giderek doğayla insanlığın serüveninin ayrılmasının tarihidir. Sınıflı toplumların birer ürünü olan aile, din, ahlak, devlet, çeşitli ideolojik hegemonyalar ezilen sınıfın insandışılığını pekiştirmiş, onu çok çeşitli açılardan sınırlandırmış, onun kendi özgürlüğünün yerine din özgürlüğünü, vicdan özgürlüğünü, çalışma özgürlüğünü, emek-gücünü satma özgürlüğünü vb koymuştur. Bütün bunlara karşı sınıfsız bir toplum isteği, bireyin toplumla, toplumun bireyle barıştırılması, onu sınırlayan bütün kurumların kaldırılması, bireysel eğilimlerin özgürce geliştirilmesi, cinsel özgürleşme, emeğin yaşam ile aynılaştırılması, yani “insanın doğallaşması, doğanın insanlaşması” talebidir.

Böyle bakıldığında sınıflı toplumlar tarihinin bütün ihtişamına rağmen insan açısından pek az mesafe katettiği görülecektir; bu tarih insanlık tarihinin tarih öncesidir. Asıl başlangıca önsözdür.  Tarih boyunca yaşanan büyük altüst oluşlara rağmen onun temel eşitsizlikçi karakteri değişmemiştir. Onun için toplumsal bilincin çeşitliliğine ve değişimine rağmen, ancak sınıfsız bir toplumun kurulmasıyla son bulacak bir takım ortak biçimlerin bilinç biçimleri halinde kendini göstermesi doğaldır.

Ne hümanizm, ne de insan hakları bu ortak biçimlerden uzaklaşamaz; her ikisi de sınıflı bir toplumun ürünü olmasının sınırlayıcı damgasını yemiştir. Filozofların bütün özgürlük ve eşitlik şamatasına rağmen, kölelik ve eşitsizlikler varlığını sürdürür, filozofların inadına derinleşerek sürer. Bir sınıf olarak proletarya, “insan”a dâhil değildir; proletarya insanı sırtında taşır. Bu düzenin insan üzerinde yaptığı tahrifat ve özgürlük ihtiyacıdır bize sınıfsız toplumun yolunu açan.  Bu hukuk ve bu ideoloji insanın yabancılaşmasını ve iç sıkıntısını ortadan kaldırmaz; tam tersine ondan beslenir. Ama işte, burjuva devlet artık eskimiş bir biçim olarak bu görüntüyü taşıyamamaktadır. Egemen sınıfın içinde bulunduğu durum, bir ideoloji olarak hümanizmi gereksiz ve olanaksız kıldığı gibi, hukukun yeniden ayrıcalığın hukuk olmaya yönelmesi onun himayesi altında gerçekleşmektedir.

İşte bu yapı bize hukuku, eşitliği ve özgürlüğü önermektedir. Onu bir komediye dönüştüren tarihin işini görmüş olmasına rağmen, bu talebin sahibi görünmeyi becermektedir. Varsayımları tartışılmadan yapılmış her özgürlük vurgusu ilerici değildir. Sosyalizme en sağ eleştirilerin bu kılıkta yapıldığı unutulmamalıdır. Kavramlar masum, sınıfsal kirlenmeden azade değildir. Temizlik gereklidir ve bunu yapmayanın aklı kirlenir. Evet, özgürlük ve eşitlik istemekte haklıyız, evet modern devlet kendi hukukunu çiğnemektedir. Ama öte yandan onun varlık sebebidir bu. “Modern ancien regime, sahici kahramanları ölmüş bir dünya düzeninin komedyeninden başka bir şey değildir. Tarih aslidir ve kendi eskimiş bir biçimini mezara götürürken birçok evrelerden geçer. Dünya tarihinde bir biçimin son evresi onun kendi komedisidir.” Devrimci Fransa’nın yerine Amerika Birleşik Devletleri, Rousseau’nun yerine Fukuyama; komedi budur.

Evet, Marksizm teorik bir anti-hümanizmdir ve “aslında teorik olan bu sorunun” açılımı şöyledir: “Sosyalist devrim, geleneksel mülkiyet ilişkilerinden en köklü biçimde kopmadır; kendi gelişimi içinde geleneksel düşüncelerden de en köklü biçimde kopma olacağına şaşırmayalım.”


07.10.2007