Aydınlanma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aydınlanma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sapiens'in Post-Modern Çöküşü: Yuval Noah Harari

0 yorum

Mustafa Çölkesen

Popüler kitaplar hiçbir zaman ilgimizi çekmemekle birlikte, özellikle insan ırkıyla ilgili bir incelemenin dünyada ve son yıllarda Türkiye’de “en çok satanlar” listesinden inmiyor olmasını (sadece kitapyurdu isimli sitede bile satış istatistikleri 40.000 adet olarak veriliyor) hayli dikkat çekici bulup, kitabı edinerek belirli bir sayfaya (170. sayfa) kadar okumaya koyulduk.

Öncelikle konu, bir biyolojik, toplumsal, siyasi varlık olarak insan olduğundan ve son dönemde, özellikle içinde bulunduğumuz coğrafyada “dinsel dogmacılık” yeniden zuhur ettiğinden, Harari’nin kitabında kullandığı “evrimci yöntemi” olumlu bulduğumu belirtmeliyim, Harari, daha kitabın ilk sayfalarında, insanın yeryüzü sahnesine ilk adımını atışını tasvir ederken evrimci yöntemi (bilimi) çok net bir şekilde savlıyor:

“..İnsanlar ilk olarak 2.5 milyon önce Doğu Afrika’da “Güney Maymunu” anlamına gelen Australopithecus adı verilen bir maymun cinsinden evrimleşti..” 

Harari, ilerleyen kısımlarda, bilimin son bulguları eşliğinde, yeryüzüne yayılmış çeşitli “paralel” Adem ırklarından bahseder, Homo Neandertalensis, Homo Soloensis, Homo Floresiensis v.s. Ancak “düşünmenin bedeli” başlıklı alt-bölümün son satırlarında, Homo Sapiens’in geçirdiği “düşünebilme evrimi” sayesinde besin zincirinde yukarıya sıçrama yaptığını belirtip, şunları ekliyor:

“..Daha yakın zamana kadar savanada orta halli yaratıklar olduğumuz için hala korku ve endişelerle doluyuz ve bu da bizi fazlasıyla zalim ve endişeli kılıyor. Ölümcül savaşlardan çevre felaketlerine pek çok tarihsel kötülük, bu çok hızlı gerçekleşen sıçramadan kaynaklanıyor..”

Harari, kitabının ilerleyen bölümlerinde Neolitik Devrim’in “insanlığın kazancı gibi gözüken bir kaybı olduğunu” vurgulamasına rağmen, buradaki yorumuyla sonraki ifadelerinden bir anda kopup, Homo Sapiens’in tüm tarihsel suçlarını akıl vasıtasıyla doğaya egemen olmaktan kaynaklanan bir “tedirginlik” olarak sunuyor, Harari ne kadar uzak bir tarihten bahsetmektedir bilemiyoruz, ancak yaban topluluklar hakkında son dönemlerde yapılan antropolojik çalışmalar bu toplulukların bilakis “barışçıl topluluklar” olduğuna işaret etmektedir, ancak çok sonraları, rahip-krallar, usta savaşçılar, aristokrat saraylılar, imparatorlar, surlar, hendekler, savaş tanrıları, kaleler, savaş arabaları, yerleşik hayata geçmiş ilk neolitik toplulukların olmazsa olmaz figürleri haline gelir.  Her ne kadar Harari, sonraki kısımlarda, insanın temas ettiği tüm coğrafyaların eko-sisteminde hızla bir bozulma meydana geldiğini belirtse de, çevre felaketleri bizce tarihsel değil, nispeten modern zamanlara ait bir olgudur. Avlanma ya da neolitik, eko-sistemde sınırlı değişimlere neden olan doğaya müdahale olsa bile, hala doğal araçlarla yapılan müdahalelerdir, bizce tam da (uzun zaman sonra ticarileşerek “sentetik maddeyi” keşfedecek kimya haline gelecek olan) Simyanın keşfedildiği gün Harari’nin Sapiens’i için çevre felaketlerinin o tarihsel kapısı aralanmıştır.. 

Harari’nin bilişsel devrim olarak adlandırdığı soyut düşünce mutasyonunun Sapiens’e diğer canlılarda bulunmayan muazzam bir iletişim becerisi kazandırmasını “dedikodu”yla açıklama girişimi ise, kitabın devamında da rastlayacağımız, onun yer yer spekülatif yaklaşımının bir parçası. Bize göre, kolektif hayatın zorlamasıyla ortaya çıkan, sembolik düşüncenin bir uzantısı olan dil, canlı bir organizmadır ve farklı coğrafyalardaki insan topluluklarında, zaman içinde karmaşıklaşan gereksinimler ve organizasyonlara paralel olarak, özgün kalıplarını korumak suretiyle dallanıp budaklanarak hala evrimini sürdürmektedir. Bizim merak ya da iletişim edimlerinden birisi olarak gördüğümüz Harari’nin “dedikodusu”nun hangi yeni gereksinimlere neden olup, dilde bir zenginleşmeye yolaçtığı ise bu bağlamda belirsizdir.

İnsanın hikayesini evrimsel bir bakış açısıyla çözümlemeye çalışan Harari, büyük dönüşümlerden bahsederken bildik spekülatif tutumunu sürdürüyor, insan topluklarının ortak mitler olmadan sosyal organizasyonları gerçekleştiremeyeceğini belirten Harari, konu Fransız devrimine geldiğinde ise şu yorumu yapıyor:

“..Mitler uygun koşullarda hızlı bir şekilde değişebilir, 1789’da Fransız nüfusu neredeyse bir gecede  kralların tanrısal gücü mitine inanmayı bırakıp, halkın egemenliği mitine inanmaya başladı..”

Tüm devrimler, tarihlerindeki birikimlerin, atılımlar ve gerilemelerin, devlet zoruyla halkın bilinçaltına bastırdığı arzularının patlamalı sonuçlarıdır, Fransız devriminde halkın bir gecede kralların tanrısal gücü mitine inanmayı bırakması Harari’nin kendi spekülatif mitidir, feodal dönem Avrupa’sında köylü, halk isyanlarının yüzlerce yıla yayılan bir tarihi vardır, 10. yy’daki Fransa’daki büyük ayaklanmayı 1325 Flanders, 1358 kuzey Fransa ve 1381 İngiliz köylü ayaklanması izler, Almanya’da protestan reformu, Luthercilik, 1525 büyük köylü isyanı, Calvinci hareketler Fransa’daki devrime varan yolun o uzun zigzaglı basamaklarıdır.

Daha sonra, Harari’nin, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ni evrimci biyolojinin mihenk taşında sınayan tuhaf yorumlarına şahit olmaktayız, Harari “evrimde bir amaç yoktur, evrim, duygulara, hakkaniyete, özgürlük arayışına bakmaz, insan, evrimin bu körü körüne işleyişinin çaresiz bir nesnesidir..” savlarıyla soyut düşünme becerisine sahip, doğa karşısında zaferini ilan etmiş Sapiens’in ihtiyaçlar hiyerarşisinin bir parçası olan “psikolojik boyutunu” görmezlikten görmektedir, oysa yazılı tarihten beri tüm kadim toplulukların mitlerinde bir “kahramanlık”, fedakarlık öyküsüne, mutlu ve uyumlu kolektif bir hayata, toplumlara huzur getirmiş, “adaleti” tesis etmiş peygamberi kişiliklere yapılan göndermelere, kitabelere, dağlara taşlara kazınmış çeşitli destanlara rastlarız. Evrimci biyolojinin sınırlı kalıplarına işlevinin ötesinde bir otorite atfetmek, doğadaki salt içgüdüsel “orman yasası”nı insan hayatına yansıtmak, güçlülerin toplumun geride kalanlarını ezmek suretiyle hiyerarşik, zorba tarihsel iktidarlarının yanı sıra faşizmin ana argümanı olan “daha üstün insan ırkları” tezini de meşrulaştırma tehlikesini içerir.

Harari, eşitlik konusunda kendisine gelebilecek eleştirileri farkedip, hızlı bir manevrayla “benim buna bir itirazım yok, benim de “hayali düzenle” kastettiğim bu..”, “önce davaya inanmamız lazım ki etkin işbirliği yapalım” diyor, biz Harari’nin yukarıdaki kafa karışıklığının yanı sıra, “hayali düzenle” maddi tarihe yeni bir muğlaklık eklediğine inanıyoruz. Evet, Harari’ninde savladığı gibi, bugüne kadarki tarihimizde adalet yoktur, ama eğer “adalet” çağrısı binlerce yıldır tarihte çeşitli biçimlerde yankılanıyorsa, o insanlığın somut bir “toplumsal denge”, “güvenlik gereksinimi” olarak hayali filan değil, nesnel bir gerçekliktir. İhtiyaçlar tarihsel, toplumsal evrimin motorudur, evrimin asıl önceliği “canlının hayatta kalması” ve nesillerinin bekası ise, şimdi modern dünyada dahi tanık olduğumuz eksik tüketim, tarımsal kriz, 3.dünyada işsizlik oranının büyümesi, salgın hastalıklar; taşeronculuk, uzun çalışma süreleri, evsizlik, sağlık hizmetindeki yetersizlik, intiharlar, çocuk ölümleri v.b hep insan yaşamını tehdit eden risklerdir, bunlar yerel ve küresel eşitsizlik üreten bir ekonomik model olan kapitalizmin sonuçlarıdır, halkların insan gibi yaşama hakları için verecekleri mücadelenin “hayali bir düzenle” alakası nedir?

Harari insanlığın hikayesi konusunda tarifler geliştirmeye çalışmakta, ancak dünya düzeninin nedenleri konusunda tatmin edici bir açıklama geliştirememektedir, onun kavramsal dünyasında bir maddi dünya sistemi olarak meta ekonomisi, kör piyasa, yabancılaşma, tekelcileşme, finansal spekülasyon, dünya kaynaklarının % 7’lik zümre çıkarlarına tabi olması, yıkıcı rekabet, silahlanma yarışı, ekolojik tahribat, 3. Dünyadan göç, artan nevrozlar, ekonomik krizler, emperyalizm ve dünya savaşı olasılığı bulunmuyor, nedenler anlaşılmadığında ise bulunduğumuz yer bir karmaşa ve spekülasyon alanıdır:

“dünyanın dört bir yanındaki insanlar Fransız devriminden bu yana eşitlik ve bireysel özgürlüğü temel değerler olarak görmeye başladılar, ki bu iki değer bile aslında birbiriyle çelişir, eşitlik ancak daha iyi durumdakilerin özgürlüklerini kısıtlayarak gerçekleştirilebilir. Her bireyin tamamen istediği gibi davranabileceğinin güvencesini vermek kaçınılmaz olarak eşitliğe zarar verecektir. Buna bağlı olarak 1789’dan beri tüm dünyanın siyasi tarihi bu çelişkiyi giderme çabaları olarak görülebilir..”

Harari, bu liberal esintileri, büyük bir aymazlıkla, Bill Gates’in, Warren Buffet’ın, Papa’nın, Türkiye’den Koç grubunun kapitalizme itirazlarını dile getirdikleri, onun reforme edilmesi zamanının geldiğini vurguladıkları dönemden birkaç yıl önce yazıyor.. Bir sosyalist olarak biz ise, dünya halklarının refahı ve insanca yaşama hakkını, dünya gelirinin % 93’ünün üzerine çökmüş dünya burjuvazisinin özgürlüğünü kısıtlamak uğruna almak istediğimizi söylemekle yetinelim.

Harari’nin kitabını, neden hep olduğu üzere roman, fantastik kurgu ya da başka türden bir kitap değil de insanın tarihini anlatan bir kitap “best seller” haline geldi diye düşünürken edinip, okumaya başlamıştık, eserde ilerlerken post-modernist bir vizyonun imalarını hissetmeye başlamıştık, hatta bazen yazarın, Matrix, Game of Thrones ya da adını bilmediğimiz post-modern Hollywood kurgularından da esinlenmiş olabileceğini de düşünmüştük, kitap zaman zaman bir tarih eseri vizyonunu yitirip adeta bir “kişisel gelişim kitabı” edasına bürünüyordu, dünya tarihi konusunda tarihsel maddeci vizyonu benimsemediğini anladığımız yazarın eserini liberal ideolojinin savunusunu yaparak bitireceğini tahmin ediyorduk, ancak tesadüfen baktığımız aşağıdaki satırlarda Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezine nispet yaparcasına tespitler görüyoruz, bizce asıl tarihin sonu, yani “Sapiens’in Post-Modern Çöküşü” işte budur:

“.. Tek bir anlamlı tarihsel gelişme vardır. Bugün nihayet mutluluğun sırrının biyokimya sistemimizde olduğunu anladığımıza göre, zamanımızı politika ve sosyal reformlarla, siyasi mücadele ve ideolojilerle ilgilenmekle geçirmeyi bırakıp, bizi gerçekten mutlu eden tek şeye odaklanabiliriz: Biyokimyamızı manipüle etmek. Eğer beyin kimyamızı anlamak ve uygun tedavileri geliştirmek için milyarlar harcarsak, insanların her zamankinden daha mutlu olmalarını sağlayabiliriz, böylelikle devrimlere de ihtiyacımız kalmaz..”

 22.10.2018  

Hıristiyanlık ve İslamiyette Merkezi Kutsal Sorunu ve Yozlaşma Dinamiği

1 yorum
Göktuğ Halis

Hıristiyanlığın "merkezi kutsalı" İsa ve sözleriydi. Onun söylediklerinin günümüze dek nasıl kaldığı ise tartışmalı. 

Tümü Yunanca yazılmış resmi İncillerinden sadece birinin yazarı, Yuhanna, doğrudan İsa’nın yaşadığının tanığıydı ve kitabını İ.S. 65-90 gibi geç bir tarihte, Efes’te kaleme almıştı. Diğer kitaplardan en erken tarihlisi, İ.S. 60’lı yıllara tarihlenen Markos ise 12 havariden birisi değildi ve yine İsa’yı hiç görmeden “ani bir esinle onun yoluna giren” Paulus’un yardımcısıydı. Bununla birlikte Markos’un anlatısı, İsa’yı bizzat tanıyan bir havarinin, Petrus’un anlatılarına dayanıyor olmalıdır.  Diğer taraftan Matta ve Luka İncil'lerinin temel kaynağının Markos İncili olduğu yolunda yaygın bir kanaat bulunuyor. Yine Luka İncil’inin yazarının da Paulus ile yakın arkadaşlık ilişkisi vardı ve hepsinden önemlisi, Yahudi bile değildi.  Son olarak Filistinli bir Hıristiyan olan Matta’nın yazıları, yine İ.S. 70 gibi, göreli olarak geç bir dönemin ürünüydü.

İnanışa göre Kutsal Ruh'un izleyici olarak hazır bulunduğu bir konsilde çok sayıda İncil - Müjde yazını arasında gerçeğe uygun bulunanlar bunlardı. Diğerleri elendi. Günümüzde egemen görüş, gündemdeki çok sayıda İncil'in sayısının dörde indirilmesi kararında, havarilerin ve ilk Hıristiyanların kabullerinin etkin olduğunu iddia ediyor. Hıristiyan akademisyen ve ilahiyatçı Prof. T. Michel, "diğer İncillerin" belki de İsa hakkında, Kanonik İncillerde olmayan bilgiler içermiş olsa dahi, kabul görmeyişinin nedenini, benzer bir gerekçeyle açıklıyor. Bu mantıklıdır, zira İsa'nın ölümünün ardından Havariler, İsa'nın dirilişine tanık olmuş ve bunu müjdelemiş, onun sözlerini sıklıkla tekrarlamış, son akşam yemeği gibi ritüelleri sürekli canlandırmıştı. Bu ise, Kur'an-ı Kerim'in yazıya geçirilişine benzer bir kutsallık iddiasının geçerli olduğunu gösteriyor.  Başlangıçta, söz ile aktarılan İsa'nın yaşamı, sözleri ve mesajı aradan geçen zamanla, tahrifata uğrama tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Böylesi bir durumda ise, ilk mü'minlerin uygulamalarının göz önünde bulundurulduğu bir "deneyim" büyük önem kazandı. 

Umberto Eco'nun dediği gibi orijinal belgenin olmadığı hallerde, ilk kopya orijinal sayılır...

Hıristiyanlığın yozlaşması ise merkezdeki kutsalın değişiminden kaynaklandı. Tüm Ortaçağ boyunca İsa'nın sözlerinin aksine zenginlik ve  ihtişamlı babaların yönettiği "Kilise" İsa'nın sözlerinin yerini almıştı. Dinin kurucusunun sözlerini uygulayanlar ise sapkın-heretik ilan edildi. Çok sayıda Hıristiyan yorumcusu, yalnızca Havariler gibi yaşamak istediği, tüm mal ve mülklerini sattıkları, İsa'dan aldıkları yetki ile vaat verdiği, günah çıkardığı ve Tanrı dışındaki hiç bir otoriteye boyun eğmediği için yargılandı.  

Merkezdeki yeni kutsal Kilise ile orijinal "kutsal" İsa arasındaki mesafe bu dönemde açıldı. Bizzat yoksulluk vaazında  kişilerin yargılanma ve suçlu bulunma metinleriyle doludur engizisyon tarihi. Yalnızca yoksulluk değil, İsa'nın barış öğüdü de çiğnendi bu dönemde. Bizzat Papa'lar Haçlı Seferleri ile doruk noktasına ulaşan bir savaşçı kültünü destekledi. Tanrı adına savaşanlara, üzerlerinde "haç" işareti bulunan kıyafetler giydirildi. Ölmeleri halinde bu işaret onlara cennet vaat ediyordu. Bu ordulardan bazıları, yalnızca Müslümanları ve Yahudileri değil, kendilerini İsa Mesih'in gerçek takipçileri olarak tanımlayan Hıristiyanları katletmekte kullanıldı.

İslamiyetin merkezi kutsalı ise Kur'andı. İnanç Tanrı'nın sözlerinin bir vahiy meleği-Cebrail aracılığıyla elçi Muhammed'e aktarıldığı kabulü üzerinde yükseldi. Peygamber, Cebrail'i ilk gördüğünde orta yaşlardaydı. Buhari ilk karşılaşmayı şu şekilde anlatıyor: 

"Melek beni tuttu, takatim kesilinceye kadar sıktı, sonra bırakıp “Oku!” dedi. “Ben okumak bilmem” dedim, İkinci kez beni tuttu, takatim kesilinceye kadar sıktı, bıraktı, yine “Oku” dedi. “Ben okumak bilmem” dedim. Yine beni tuttu, üçüncü defa sıktı, bıraktı ve “Yaratan Rab’bin adıyla oku, O insanı kan pıhtısından yarattı (…)”

İslam inancına göre Kur'an bu kutsal aracı ile Peygamber'e vahyedilmişti. Vahiy, fısıldamak, gizli konuşmak anlamına geliyor. Cebrail'in geldiği anları başka kimse fark etmezdi. Bazı zamanlarda arı kovanına benzer sesler duyan olmuştu. Ancak bunar belli belirsiz şeylerdi. Peygamber açıkça sessizleşir, beşeri duygularından geçer ve neredeyse kendini bilmez bir hale gelirdi. Çünkü meleğin sözlerini dinlerdi ve bu sözler onun hafızasına asla unutmasına olanak tanımayacak şekilde yerleşirdi. 

Vahiy alma süreci sancılıydı ve eninde sonunda bir insan olan Peygamber Muhammed için çok zordu. O melekle temas halindeyken büyük sarsıntılar yaşadı, yüzü sarardı ve soğuk kış günleri de dahi yüzünde ter taneleri belirirdi. Bir keresinde Cebrail, Peygamber devenin sırtındayken gelmişti. Deve bu ağırlığı kaldıramadı ve arka ayakları üzerinde çöküverdi. 

İslamiyetin yozlaşması da tıpkı Hıristiyanlık gibi "merkezi kutsalın" değişiminden kaynaklandı. Hıristiyanlığın aksine, bir ruhban sınıfına sahip olmamakla övünen Kur'an yorumcuları aracılığıyla, Kur'an, merkezi rolünü "ritüel"e bıraktı. İyi Müslüman olmanın ölçüsü "namaz", oruç ve haccın mutlaklaştığı hareket ve tutumlar silsilesine indirgendi. Anlam unutuldu, sosyal hareket ve ortaklaşa uygulamalar tekrar edildi durdu. Kur'anın asal mesajları, zayıfın ve düşkünün korunması, mütevazi ve ihtiyaçlara yeter ölçüde varlık edinerek yaşam, paylaşım ve kulu her yerde gören Allah'ın öz benlikle özdeşleşmiş kapsayıcı bakışı hiçe indirgendi. Allah yolunda savaşma ve "seninle savaşanla savaş" emri pek az umursandı. 

Çok daha önemlisi, tıpkı Hıristiyanlıkta olduğu gibi, orijinal öğretiyi savunanlar yahut İslam'ı otoritelerden farklı şekilde yorumlayan nicelerine yönelik katliam tarihi oluştu. İslam adına iktidarı kullananlar diğerlerini sapkın olarak ilan etti. Hallac-ı Mansur'dan Nesimi'ye dek uzanan tartışmalı bir geçmiştir bu... 

Ve yine Hıristiyanlıkta olduğu gibi İslamiyet'te de batıni kolların temel karakteristiği Allah ve Kur'an dışında dünyevi bir otoriteye boyun eğmeme eğilimiydi. Nesimi'nin "Cümlenin rızkını veren ol gani settar iken/Yeryüzünün halifesi hünkara minnet eylemem" dediği de buydu. Sonrası malum, boynu vuruldu, derisi yüzüldü. Halep'te 7 günlük teşhirinin ardından parçalara ayrılan cesedi kendisine inananlara gönderildi.

Hıristiyan ülkeler Kilise'nin baskısından insan aklını öne çıkararak kurtuldu. Gelişen yüzyıllarda Kilise, seküler dünyadaki otoritesini ve bilim üzerindeki hakimiyetini yitirdi. Pozitif akıl ekseninde örgütlenen yeni dünyanın kurumları Kilise'ye naçizane bir pay biçti ve hatta dünyanın geri kalanıyla kurduğu sömürgeci ilişkide onu kullandı. Şayet varsa, orijinal İsa imgesi ve Hıristiyanlığın merkezi kutsalı, iki ezeli düşmanı "akıl" ve "ortodoksi" tarafından ezildi. 

İsa artık, ulaşılamayacak uzaktır.

Müslüman toplumları ise merkezi kutsalın ışığını çoktan yitirdi. Helikopterle gerçekleşen hac ziyaretinden, hayvan kanı akıtmak olarak anlaşılan kurban bayramlarına, içeriği anlaşılmayan kutsal seslerden ibaret namazdan, 12 saatlik açlığın ardından zengin iftar sofralarına uzanan oruç ritüeline dek çarpıklık, inananların temel karakteristiği oldu. Bizim ülkemizde de gelen her yeni gün, yolsuzluk ve rüşvet, kadın cinayetleri, hayvanlara kötü muamele, doğa talanı, çocuk tecavüzleri para ve servetin giderek güçlenen merkezi rolü  ile dindarlık arasındaki bağın güçlendiği algısını bu nedenle besledi. Çok daha önemlisi, yoksulun yoksul, zenginin zengin olarak kalmasına olanak tanıyan sosyal dinamiklerin sağlamlaştırılmasıydı.

Dinlerdeki yozlaşma tarihin her döneminde bir karşı koyuşu beraberinde getirmiştir. İktidarın bu kalkışmaları "sapkınlık" olarak nitelediğini biliyoruz. Türkiye'de de bu tip çıkışlara tanıklık ediyoruz. Ortaçağ'dan çıkış sürecinde Hıristiyanlarda olduğu gibi Türkiye'nin dindarların elinde yozlaşmaya başladığını gören "modernist" ilahiyatçılar da "sapkınlık" suçlamalarına karşın mücadele etmeyi sürdürüyor. 

Bu çabaların ortodoksi üzerinde rahatsızlık yarattığını görebiliyoruz. Çünkü modernist ilahiyatçılar her şeyden önce açıkça politik alandaki rakiplerdir. Bunlardan bazıları Kur'an-ı Kerim'i aklın ve bilimin ışığında yeniden okumaya davet ederken, kimileri tarihsel gelişimi içinde sosyal eşitlik vaat eden kuramlarla paralellikler sunmaya çalışmakta.

Söz konusu itirazlar ülkemizin daha iyi bir yer haline gelmesinde fayda sağlar mı bilinmez. Ancak kesin olan "din ile akıl" arasında uzlaşma çabalarının dinin bütünüyle işlevsiz hale gelmesi ve orijinal değerini bütünüyle yitirmesiyle sonuçlanmasıdır. Zira ilkel dünyadan modern tek tanrılı dinlere kadar tüm inanç sistemleri, mistik-aşkın semboller, coşkunluk veren bilinç dışı zenginlik, aklı aşan bir alanla ilişkilidir ve bunlardan soyutlanmış mesajlar, yalnızca toplumu düzenleyen, aklı merkeze alan önerileriyle Peygamberler açıkça özelliksizdir.  

"Dinlerin sosyal bir adalet" ve "eşitlik" vurgusu vardır elbette, ancak "Kur'an’ın" merkezdeki rolünü yitirmesine paralel biçimde bunlar gücünü zaten bütünüyle yitirmiş durumdadır. 

Kur'an ve kutsal mesajları artık, ulaşılamayacak kadar uzaktır. 



CHP'nin Evrensel Arketipi: Adalet

0 yorum
Mustafa Çölkesen

İnsan bazı kararları salt rasyonel aklıyla değil, insan soyunun yaşadığı olayları onun vasıtasıyla atlattığı, bilinçaltında yerleşik simge ve sembollerin tetiklediği “sezgisel bilgi” vasıtasıyla verir. Siyaset, büyük ölçüde, kavramlarını insanlığın kolektif aklındaki o soyut sembollerle örtüştürebilme sanatıdır.

Örneğin, insanlık, çağlar boyunca “savaşın” insanlığın grup çıkarına olan zararını ve ondan kurtulmanın yegane yolunun “barış” olduğunu bilinçaltında saklamıştır, eskilerin “tufan” dediği “kaos”da böylece gelecek tedirginliği olarak şuuraltında kayıtlıdır, daha iyi bir düzen ülküsü “Cennet” kendi sembolleri ile kolektif belleğimizde yer almıştır..

Din gibi bazı jenerik semboller ya da bir grup, veya ulusun çıkarını tehdit edebilecek ortak “düşman” o sessiz bilinçaltında tetiklendiğinde bir anda kendisini aşan bir güce  kavuşur, Mustafa Kemal’in özel koşullar altında Ümmet arketipinin yerine modern “Ulus” arketipini, ya da AKP’nin Osmanlı dini sembol ve figürlerini nasıl bir siyasi güce çevirdiği ortadadır.

Bunların hepsi Platon’un idea’lar dediği (semboller), psikolog Jung’un ise “Arketipler” olarak adlandırdığı insan soyunun çok hassas ortak bellek havuzudur.

Tarih boyunca halkın yönelimlerini işte bu jenerik arketip kavramlar güçlü bir şekilde tetikler.

Şimdi CHP, bir arketip kavram olarak sadece Türkiye değil, yeryüzünde yaşamış ve yaşayan tüm insan kitlelerinin bilinçaltındaki istencini, “Adalet” kavramını/arketipini tetiklemiş durumdadır.

Fizik yasaları bize büyük sonuçların, küçük ve sıradan ayrıntılar vasıtasıyla gerçekleştirildiğini anlatır,  “Adalet” sembolü de işte böyle her çağ ve konjonktürde siyasi dengeleri beklenmedik ölçüde değiştirecek kadar etkili bir semboldür, herkesin algısında ”huzur, istikrar ve hakkaniyete” işaret ettiğinden birleştirici ve tarafsızlaştırıcıdır.

Agade’li Sargon gibi antik zamanın efsanevi kralları “adalet” dağıtan, düzeni sağlayan sıfatlarına sahiptir, yalnız İsa işgal altındaki Kudüs’te işbirlikçi Ferisilere karşı, Muhammed ise Kureyş oligarşisine karşı “adalet” çağrısı ile kitleleri mobilize etmiştir, Esseniler gibi çeşitli Hıristiyan mezheplerinin peygamberleri “Adaletin öğretmeni” adıyla anılır”, Semavi dinlerinin tanrısı “Rahim ve Rahman” sıfatıyla kendisiyle olanlara adalet dağıttığını yeryüzüne tebliğ emiştir, Kur'an "adaletli olun, çünkü o, Takva'ya daha yakındır.." demiştir.

Evet, insan unutmakla maluldür, ancak bilinçaltı insanlığın grup çıkarı ve düzenini koruma içgüdüsünü bir nevi ilkyardım deposu gibi kendi mecrasında bekletmektedir, Platon “bilgi anımsamaktır” dediğinde olasılıkla insanlığın bu gözükmeyen hazinesine referansta bulunmuştur.

Şimdi CHP, kendisinden beklenmeyecek sade bir yaratıcılıkla, tarihsel ve evrensel bir arketipi devreye sokmuştur, yıllardır kısır tartışmalarla hızla kendi içine kapanan, halkın basit sembollerde somutlaşan eğilimlerini doğru okuyamayan sosyalist solun bir siyasi araç olarak bu arketipten öğrenecekleri vardır…


17.06.2017 

Metallica: Bir Konserin Lanetli Anısı

1 yorum
Mustafa Çölkesen

Hikayesi hayli devrimci, dramatik ve uzun, biraz kısaltıp Lenin’in Narodnik örgüte üye ağabeyinin onun çocukluk yaşlarında Çar tarafından tutuklanıp asılmasıyla da başlatabiliriz, Lenin’in kaderi, sanki bu dramatik olayla birlikte, dünya kapitalizmine meydan okumak olarak biçimlenecekti..

Feodal, geri Rusya, asıl atılımını devrimci aydınlarıyla yaptı, henüz bir tarım ülkesinde dünyayı sarsabileceğine yürekten inanmış, toplasanız bir elin parmağı kadar insanlardı bunlar, kapitalizm henüz o topraklara kök salmadan, başka türlü, “toplumsal bir uygarlık yolu”nu denemek istediler, farklı düşünenler, tekleyenler, hatta “kapitalizm önce bir gelsin sonra bakarız” diyenler çıktı, Lenin kararlıydı, tarihin derinden baskı yapan misyonu ona ikilem şansı vermiyordu, bir hayat devrime adanmıştı, onun için en düşük olasılık bile bir ihtimaldi, ve nihayet oldu, yıkıcı bir savaşın ardından işçiler iktidarı aldılar..

Lenin, devrimi örgütlemiş ve görmüştü ama, -tıpkı bir ebeveyn gibi- kaderi onun elinde değildi, Mustafa Kemal gibi yeni toplumun ana hatlarını çizdi ve işçilerin rejimini, ruhu kısa süre içinde yeniden hortlayan bir diğer çarlık despotu Stalin’e teslim etti, sonrası batılı emperyal kuşatma altında Lenin’in vasiyetini asıl vizyonu olan dünya devrimi, sınıfların ortadan kalktığı komünist bir toplumdan vazgeçmek pahasına bile yaşatmak için, demokrasi yerine bürokrasiyi, devletçiliği hortlatan bir savaş, kıtlık, uzun ohal dönemidir…

Batı tarafından lanetle izole edilen insanlık, ayağa kalkmaya çalışırken, sanki eski yoldaşı, yeni Rus bürokrasisi tarafından tekmelenmiş ve bu kez yüzüstü yere yıkılmış gibiydi, ama insanlığın o masum ve tutkulu diriliş arzusunu tekmeleyen bir diğer taraf Batı’nın aslında kendi geleceğini de ümitsizliğe sürükleyeceği ancak yıllar sonra anlaşılabilecekti..

Dün, Sovyetlerin yıkıldığı 1991 yılından bir videoya gözüm çarptı, o yıllardaki Sovyet gençliği atalarının Rus çarlığı, onun işbirlikçisi Kulaklar ve Alman faşizmine karşı kahramanca mücadelesine, fedakarca kalkınma hamlesine arkalarını dönüp, yüzlerini, batının bir nevi piyasa kargaşasının temsili, meşhur Heavy Metal grubu Metallica’ya dönmüşlerdi, aslında o post-modern sert melodilerin tınılarıyla “hoşçakal halkın iradesi, hoş geldin kapitalizm, hoş geldin bireycilik, yaşasın yeni Tanrımız Piyasa” diyorlardı..

Orada henüz 20’li yaşlarında olan ve Sovyet rejiminin yıkılışını sosyalizme bir toplu isyan ayini halinde kutlayanlar şimdi sanırım 50’li yaşlarında, Lenin’in Sovyetler’de başlattığı yeni bir dünya uygarlığı projesi, sınıflardan arındırılmış ve piyasanın önceliklerine değil, herkesin, toplumun ihtiyacına göre örgütlenmiş siyasi insanların bir nevi “tevhidi”ni öngörüyordu, sınıfların tahakkümünde örgütlenmiş, servete dayalı tekelci kapitalizm güdümündeki ulusal devletleri yıkarak adalet anlayışıyla örgütlenmiş bir kardeşlik, İbrahimi tevhid anlayışı yeryüzünde hakim kılınmak isteniyordu.

Elbirliğiyle yıktıkları o büyük ülkünün altından onlarca ulus devlet ve bir o kadar din, mezhep enkazı çıkmak zorundaydı, ayinle çağırdıkları o piyasa tanrısı ise, eşitsizliği ve eski çarın modern tecellisi bir başka despot Putin’i yanında getirmek zorundaydı, tarihin zorlamaları altında hayli yıpranmış da olsa “kardeşlik bayrağı”nı yıkmanın bedelini yeniden uluslara bölünmüş onlarca lanetli husumet bayrağıyla ödemeleri gerekiyordu..

Ama henüz 1991’de, Metallica ile, gelecekten bir haber, histerik ve sarhoşlardı, öyle güzel bir semboldü ki, insanın yeniden bitişinin bir anısıydı..

21.03.2017


Metallica’nın 1991 yılında Moskova’daki konser videosu burada https://youtu.be/_W7wqQwa-TU

Gezi'den sonra !

0 yorum
Mustafa Çölkesen

Bu yazı, tamamıyla, gündemin çok hızlı aktığı Türkiye'de halen sessizliklerini bozmadan izleyici konumlarını sürdüren toplumsal muhalefet için gelişmeleri tarihsel bağlamına oturtmak amacını taşıyor.

Yazımıza "Türkiye demokrasi tarihinde bir milat olan" Gezi eylemleriyle (1) başlamak uygun olabilir, Gezi eylemleri, sadece bir kamusal alanın müdafaası değil, ama aynı zamanda, Mustafa Kemal'in Laik, Batılı, Modern bir ülke idealine (2) rağmen, Türkiye siyasi tarihinin askeri darbeler ve sermaye yanlısı, baskıcı bürokratik sağ iktidarlar arasında peşpeşe paylaşılmasının uzun tarihsel yıkımlarına ve siyasi yabancılaşmasına karşı da halkın kendiliğinden bir isyanı idi, 1980 faşist darbesinden sonra ekonomik rejim, ulusal öncelikleri umarsamayan, Kar'ı tanrısı yapmış sermaye güçlerinin eline teslim edilirken, el altından islamcılık enjekte edilen siyasi rejim, halkçılık/kamu çıkarlarından hızla uzaklaşıp, adeta toplumun erişemeyeceği bir bürokratik kast seviyesine yükselmişti, buna, artan kentleşmeyle birlikte, toplum/kamu bağlarının hızla erimesi ve bireyin siyasi/ekonomik/toplumsal yalnızlaşması da eşlik ediyordu, ama Türkiye'nin Laik, Demokrat, devrimci yarısı, faaliyetine "Yeni Türkiye" diye başlayıp, oradan islamizasyon tonunu kademeli olarak arttırarak, muhalefete karşı son derece sert bir üslup geliştiren dönemin Başbakanına olan tepkiler üzerinden Gezi Parkı eylemini yurt çapında protestolara yaygınlaştıracak kadar birleşebilmişti.

Türkiye, geleneksel, muhafazakar bir toplumdu, çünkü hem tarihinde binlerce yıllık bir islamcı-Doğu despotu rejimin izini taşıyordu, hem de Batı'daki gibi sanayi devrimi neticesinde köyler yerlerini hızla şehirlere bırakmamıştı, İstanbul başta ülkenin 4 büyük metropolünde bile, nüfusun çoğunluğunu, köylerinden bağlarını tam koparmamış, işçi, geçici işçi, hizmetli vb alt-gelir grupları oluşturuyordu. Kapitalizmin ortaya çıkardığı sınıf yapısı, toplumu sosyolojik olarak kutuplaştıran Çan eğrisi modelinden başka bir alternatif sunmuyor, dünya çapında emperyalist, küresel güç olamamış kapitalizmde, orta ve yüksek gelir grubundan Laik ve modernler, en büyük şehirlerde bile ancak bir azınlık olabiliyordu.

Peki toplumun en alt ve eğitimsiz kesimlerinin, toplumda sayısal bir çoğunluk oluşturarak, seçimler vasıtasıyla Laik ve Modern bir siyasi rejimi eski islamcı köklerine restore edebileceği Mustafa Kemal'in aklından geçmişmiydi, bunu bilemiyoruz, Mustafa Kemal bambaşka tarihsel koşullar altında yaşamıştı, dışarıda emperyal rejimini sağlamlaştırarak, talan ettikleri 3. dünyanın varlığını kendi sınıfları ile paylaşıp göreceli bir demokratik düzen kuran Batı'ya Jön Türklerin hayranlığını referans almıştı, ancak kurucu ilkelerindeki "Halkçılık" ve "Devletçilik" (3) in, kurmak istediği modern toplumda, geleceğin kapitalistlerine karşı yoksulların korumasını üstlenecek, gelir paylaşımını da düzenleyecek ilkelere sahip bir devlete atıfta bulunduğu varsayılabilir, önemli bir coğrafyada 700 yıllık bir doğu skolastisizmi hikayesi olan Osmanlı'nın yıkıntılarından Laik ve Modern bir devletin kuruluşunun son derece zor, savaş ve mahrumiyet koşulları altında gerçekleştiği unutulmamalıdır. Mustafa Kemal bir siyasi mimar ve dönüştürücüdür, ülkenin temellerini atmış, kaba gövdesini oluşturmuş ve ardıllarına sonraki adımları konusunda apaçık yol gösterici ilkeler bırakmıştır.

Kapitalizm sadece bir zümreyi zengin eder, ama bir bütün olarak ülkenin, toplumun zenginliğini hedefleyen bir lider, ekonomisini, ulusal önceliklerini, dış pazarlardaki rolünü "planlamak" zorundadır, Mustafa Kemal zamanında, toplumda tüm değerleri üreten işçi sınıfı henüz güdük bir durumdaydı, ve sınıfın bu çelimsizliği, siyasi iktidarın gelecekte bürokratik bir rejim haline dönüşmesinin nedenlerinden biriydi, Doğu illerimiz ve Anadolu'daki bölgesel geri kalmışlık, kalkınmada bölgesel farklar, ancak ekonomi ve kaynakların ülke çapında planlanması ile mümkündü, bu amaçla sağcı Menderes'in askeri darbeyle yıkılmasını müteakip "Devlet Planlama Teşkilatı" kurulmuştu. Sorun sadece kalkınmada farklılık değil, o kalkınma farklılığının geniş kitleler üzerinde yarattığı cehaletti ve Laik ve Modern Türkiye amacına ulaşmak için, tüm Türkiye'nin köy ve kasabalarındaki halka çağdaş eğitim verecek bir kurum olan "Köy Enstitüleri" kuruluş yıllarını müteakiben 1940'da ve Halkevleri ise 1930'larda kurulmuştu.

Henüz bağımsızlığını kazanmış bir ülkenin eğitimsel, endüstriyel ve askeri bilimsel çalışmalarını yürütecek bir devlet kurumu olan Tübitak, yine 1960 darbesi sonrası, devrimci hükümet tarafından kurulmuştu. Mustafa Kemal'in sancılı kuruluş döneminden hemen sonra iktidar olarak, ABD'nin Eisenhower doktrini ile bir tarım ülkesi olarak sınırlanmasına razı gelen, ülkeyi Kore savaşına sokup, ardından NATO emperyalizminin üyesi yapan, ülkede sivil bir OHAL ilan eden sağcı işbirlikçi Menderes'i (4) yıkan darbe sonrası Türkiye, 10 yıl süreyle Cumhuriyet'in adeta 2. baharını yaşamış, hem ülkenin kalkınmasında kritik rol üstlenecek DPT, Köy Enstitüleri, Tübitak gibi kurumları oluşturmuş, hem de en geniş kesimlerin [nispi] demokratik haklarını anayasal bir temelde halka iade etmiştir, Mustafa Kemal'in "inkilapçılık" dediği şey budur ve Türkiye siyasi tarihinde geleceğe devrimci, aydınlanmacı bir miras bırakan ne varsa işte o 7-8 yıl içinde yaşanmıştır.

Ancak işbirlikçi Menderes döneminde, Sovyetler'le soğuk savaş yaşayan ABD'nin güdüme girmiş Türkiye'nin göreceli bir Aydınlanma ve Ulusal kalkınma hamlesine girmesi Batı'nın hazmedeceği bir şey değildi, bunun tüm 3. dünyaya örnek teşkil etme ve gelişmelerin "gerçek bir halk demokrasisi"ne dönüşme riski vardı, siyasi ajanları, istihbarat örgütlenmesini, ırkçı milliyetçi silahlı sokak çetelerini aydınların, işçi sendikalarının, öğrenci örgütlerinin, sivil toplum derneklerinin üzerine sürerek bir "toplumsal kargaşa" senaryosunu devreye aldılar, 1970 ve 1980 faşist darbelerine zemin kolayca hazırlanmış oldu.

12 Eylül Faşist darbesi, Cumhuriyetin 2. atılımı olan 1960'lı yıllar demokrasisinin tüm kurum ve öncülerini yıkmayı amaçladı, binlerce aydın öldürüldü, on binlercesi hapse tıkıldı, ağır işkencelerden geçirildi, bir kısmı sürgün edildi, bu faşist baskılar karşısında sinmiş halka aceleyle cunta rejiminin gerici anayasası onaylatıldı, tıpkı bugünkü gibi, sendikalar, bağımsız gazeteler, sivil toplum örgütleri, öğretim görevlileri, aydın dernekleri, partiler, dergiler, Cumhuriyete ait ne varsa, halkçı Mustafa Kemal'in 55 yıl önceki şanlı ordusu üzerlerine sürülerek (!) kapatıldı, amaçlanan şey, tarihte eşi benzeri az bulunur bir zulümle Türkiye'yi sermaye oligarşisinin eline teslim ederek, serbest piyasaya uyumlu hale getirmekti, bedeli ise bağımsız kalkınma yolundaki Aydınlık, Özgür Türkiye idealinin yitirilmesiydi..

Türkiye 12 Eylül'den sonraki onlarca yıl boyunca susacak, ancak adalet arayışının susmayacağını bilen emperyalistler ve onların işbirlikçileri özgürlüğün panzehiri olarak "siyasi islamcılığın" devlet eliyle teşvikini devreye alacaklardı, market raflarını dolduran yabancı menşeli ürünler, ya da hızla yükselen plazalardaki modern kıyafetli çalışanlar yeni sağcı rejimin vitrini olurken, toplumsal hayatın asıl dokusunu, köylerden kentlere hızlanmış göçle nüfusu süratle artan ve büyük şehirlerde kendisine bir kimlik arayan, geleneksel, "demokrasi ve bilime tövbeli" cami cemaatinin toplulukları çevrelemeye başlamıştı, zamanla bunlara fonlar akıtıldı, devlet kurumlarında yer açıldı ve bunlar güçlendikçe siyasete teşvik edildi, 12 Eylül'ün korkusu çok geçmeden gelecekteki başka bir korkunun zeminini döşenmeye başlamıştı.

İşte AKP,  büyük şehirlerin kıyısında ve Anadolu'da devlet destekli cemaatleşmeyle palazlandırılan bir karşı-devrimci Emevi İslam (5) anlayışıyla, buradan doğdu, AKP'nin iktidar olmasında Türkiye'de hiç bir siyasi gelişmeyi doğru okuyamayarak, Orduyu tarihsel günah keçisi ilan eden lümpen liberaller kadar, dönemin jeopolitik çıkarları gereği "Türkiye'yi Laik bir islam ülkesi " modeli olarak pazarlamaya çalışan emperyal Batı'nın da büyük katkıları var.

Ancak Batı'nın, yeraltı kaynaklarının ele geçirilmesine dayalı Ortadoğu'ya özel planı, Laik Suriye Devleti'nin emperyalizme boyun eğmemesi, Rusya ve İran'ın yardımına koşması sayesinde ters yüz olarak politik İslam krizini daha da derinleştirdi,  dönemin Batı destekli Başbakanı Erdoğan ise İslam aleminin lideri edasıyla Mustafa Kemal'in "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" ilkesinden vazgeçerek Sünni politik islam'ı Ortadoğu'ya ihraç etme girişimlerine başlamıştı bile, sınırın dibinde yaşlı, kadın, çocuk Kürtleri boğazlayan İşid'e sesini çıkarmıyor, AKP'nin önde gelenleri onları "Ortadoğu'nun asi çocukları" diye yuvarlıyor ve yüz binlerce insanın hayatını kaybettiği, son zamanların en dramatik iç savaşının yaşandığı  "Şam'da namaz kılma arzusunu" dünyaya ilan ediyordu..

Dünyada hava bozup, politik islamcı işid küresel bir ağa dönüşerek laik Batı dünyası için ciddi bir tehdit oluşturmaya başlarken, Türkiye'de Osmanlıcı, Sünni-Emevi zihniyette bir Körfez İslamcılığının restorasyonunu tamamlamak aşamasında olan AKP'nin bir kaç sorunu vardı 1) Türkiye'de gelir dağılımı hızla zenginler lehine bozulmuş, ve iddialara göre, Türkiye o kriterlerde dünyanın en eşitsiz önde gelen ülkesi olmuştu 2) İki faşist askeri darbe ve çoklukla bürokratik sağcı siyasi rejim altında yaşamış olsalar da kuşak kuşak Mustafa Kemal'in kurucu değerleriyle büyümüş ülkenin % 50'si toplumu ayrıştıran bu politik islamcı söylem ve gelişmelerden son derece rahatsızdı 3) AKP yukarıda bahsettiğimiz 12 Eylül'ün islamizasyon politikasının meyvesi, Cemaat denen yaygın bir organizasyondan doğmuştu ve o zamana değin o cemaatin desteğini almış ve onlarla projelerini sürdürmüştü, ama şimdi devlet üzerine bir paylaşım kavgası riski büyümüştü 4) AKP'nin, geçtiğimiz 40 yıl içinde siyasi olarak olgunlaşan Kürtlere yaklaşımı hep kısa vadeli değişen dengeler üzerine kurulmuştu, ayrıntısı halkla paylaşılmayan bir çözüm masası kurulmuştu, ama ayrıntıları ve akıbeti belirsizdi.

Küresel açık dünyanın doğa sevgisiyle dolu, aydın barışçıl gençlerinin en ön saflarda olduğu Gezi Parkı isyanı kanlı şekilde bastırıldı, Türkiye tarihinde ilk kez 13 yaşında bir çocuğun cenazesi terörist damgasıyla yuhalatıldı, tıpkı 12 Eylül öncesi gibi, silahlı sopalı sokak çeteleri halka saldırtıldı, Türkiye tarihinde ilk kez demokrasinin öncü nüvesi olacak "Mahalle Forumları" baskılara dayanamayarak tasfiye oldu, 9 genç öldürüldü ve onlarcası gözünü kaybetti, bu olaylar AB'ye başvuru süreci devam eden bir ülkenin barışçıl halka saldırısı olarak tüm dünyanın gözleri önünde cereyan etmişti.

Artık olaylar hızlanmaya başlamıştı ve devleti paylaşan islamcı Cemaat, AKP'nin 17-25 Aralık'ta kasetlerini ve MİT tırlarını ifşa ederek "benim ortağım yolsuz ve suçludur" mesajını halka vermişti, ama en yoksulların gözünde, politik islamcılığın bir gereği olarak Erdoğan'ı putlaştırmış bu cami partisi, ilginç bir şekilde yolsuzluğu bir mağduriyet ve mahremiyet edebiyatıyla kendi lehine çevirmeyi başardı, Gezi'de devlet baskısına dayanamayan Laikler, CHP'nin yolsuzluk protesto kampanyaları karşısında sessiz kalmayı tercih ederek, AKP'nin ileri atılımına el vermiş oldular. İkinci destek de, içeriği ne olursa olsun, devletin çıkarlarını halkın çıkarlarının önüne koyan sabık komando MHP'nin, Kürtleri bahane edip koalisyona karşı çıkarak, AKP'nin bekasını sağlama kararıydı.

AKP, bir yandan Laikler karşısında, önceleri mağdur şimdilerde egemen güç olarak "ümmetçi" ideolojiyi öne çıkarırken, öte yandan aniden savaş başlattıkları Kürt hareketi karşısında MHP'nin klasik "tek dil, tek bayrak, tek devlet" ideolojik söylemine başvurmaya başladı ve uluslararası itibari tamamen sarsılmış partinin  büyük ani manevraları, bir ayakta kalma taktiği hale geldi, Suriye'deki cihatçı terör örgütü el Kaide'nin kolu El Nusra "Türkiye'nin dostudur" dan, hızlı bir Rusya manevrası ile "Nusra Halep'ten çıkmalıdır"a gelindi ve Mısır'daki Rabia, Müslüman kardeşler, Mavi Marmara dramı bir gecede bir yana konularak, malum israil diplomatik yakınlaşması başlatıldı.

AKP'nin hikayesi, hem bir kaç sayfaya sığmayacak kadar dolambaçlı, hem de ana hatları bir kaç paragrafta özetlenecek kadar yalındır.

1923'den yaklaşık doksan kusur yıl sonra, ayrıntılarını kabaca bahsettiğimiz darbeler ve sağcı bürokratik siyasi rejimlerin arasında geçen uzun ve yıpratıcı yıllardan sonra, artık Mustafa Kemal'in Laik, Modern kurucu değerlerinden geriye sadece sözcükler ve tarihsel hatırası kaldı, Meclis fiilen tasfiye olmuş, Türk Ordusu sünni islamcı siyasi rejimin vesayetine girmiş, Suriye savaşı bir yandan ülkeye sirayet ederken, diğer yandan islamcı gruplara karşı ülkesini koruyan Suriye toprağını o gruplarla işgal etmiş durumdayız, demokrasi ve barışı savunan yüzlerce seçkin akademisyen meslekten ihraç edilirken, şimdi yıkılmış Kürt illerinin ezici oylarla "seçilmişleri" peşpeşe hapsi boylamakta ve meşru makamlarına devlet buyruğuyla kayyumlar atanmaktadır, elbette AKP darbe girişimini de bahane ederek ilan ettiği OHAL hızıyla orada durmayacak ve kendisine muhalif, özgürlük ve demokrasi yanlısı tüm kişi ve kuruluşlara kadar elini uzatacaktı, artık İslamcıların "ya taraf olursun ya da bertaraf" zihniyeti Cumhuriyet Gazetesi'nin kapısındadır..

Hızla çürümüş ve bir şiddet/ kaos eğilimine girmiş küresel dünyada "büyük sözler" anlamını ve güçlerini kaybedeli uzun zaman oldu.  O halde temel soruya ve sonrasına odaklanalım: Peki artık büyük ölçüde kaybedilen Cumhuriyet ve Laiklik, olayların kendi kendini örmesiyle yeniden kazanılabilir mi? Zannetmiyoruz, ülkenin kaderi, hızla kendisini ören bir ekonomik kriz ve bir bölge savaşının eşiğine kadar gelmiştir, bundan böyle fiilen susturulmuş, paralize edilmiş partilerden medet ummak yerine, Mustafa Kemal'in kurucu değerlerinden ilham alan, ama onu gerçek bir halk demokrasisine taşıyacak "Yeni bir Sosyalist Cumhuriyet" için herkesin onun bir neferi olması gerekir, aksi taktirde şahit olacağımız bir felaketler dönemidir..

02.11.2016

(1) Gezi isyanı hakkında daha önce yazdığım bir makale burada bulunuyor  http://dikine.blogspot.de/2014/06/serbest-bir-gezi-yazs.html
(2) Mustafa Kemal'in amaçları konusunda Türkiye tarihçileri de bu kanıdadır, Feroz Ahmad, "Bir Kimlik Peşinde Türkiye" Bilgi Ünv. Yayınları
(3) Kuruluş yıllarından sonra halkçılığın sınıf mücadelesini gizleyen bir söylem olması ve devletçiliğin "devletçi bir kapitalizmin" ötesinde devletin kutsanması olabileceği hususları bu yazının kapsamı dışındadır.
(4) Tamamen dini karaktere bürünen "İmam Hatip Okulları" Menderes Hükümeti döneminde açılmış ve ülke çapında yaygınlaştırılmıştır
(5) Emevi İslam anlayışı, Peygamber Muhammed'in eşitlikçi geleneğine karşı servet, baskı, sefahat ve ötekileştirme politikası izlemek anlamına gelmektedir.