türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Orhan Gökdemir için..

0 yorum
Mustafa Çölkesen

Çok gerilere gitmeyeceğim, 1980’den hemen sonra sosyalist örgütlerin bir süre irili ufaklı yapılar halinde yeniden şekillenme arayışları, bir ana kol olarak, daha sonra ÖDP’nin kuruluşuna vesile olacak uzun Kuruçeşme toplantılarıyla sonlanmıştı.

Tarihinde ilk kez oldukça farklı kesimlerden gelen sosyalist örgütler Gorbaçov’un Perestroika’sı eşliğinde birbirlerine yaklaşıp, yeni bir solun kurucu ilkelerini tartışırlarken Sovyet rejiminin aniden çöküşü o toplantılara katılan kesimlerin de afallamasına neden olmuştu, adeta bir şok yaşanıyordu ve gözler hızla nedenlerine odaklanmıştı.

O afallama evresinden sonra, bir sosyalist parti olarak ÖDP, “ademi merkeziyetçi”, “özyönetimci”, “özgürlükçü”, “savaş karşıtı” ve “ekolojik” ilkeler temelinde, adında sosyalist ibaresi olmaksızın (!) kamuoyunda ve dönemin medyasında büyük bir ilgi eşliğinde kuruldu. Belli ki Aybar’ın Türkiye İşçi Partisi’nin güleryüzlü sosyalizminden ilham almıştı ama adı “Özgürlük ve Dayanışma” olarak referansları bakımından belirsiz kalıyordu, popülist Dev-Yol geleneğinden, esinini Avrupa’dan alan çeşitli Troçkist motiflere, oradan yine Avrupa hayranı sivil toplumcu Murat Belge çevresine kadar bir teorik/organizasyon karmaşasını kapsamanın ötesine geçemedi o özgürlük.. Parti kuruldu ama, başka şeylerin yanısıra, “ademi merkeziyetçilik”le yaralıydı, bir türlü organize olamadı, umut yerini hızla dağılmalara bırakırken arkada eveleyen geveleyen liberal tuhaf akademisyen Ufuk Uras’ın manasız sırıtışı kalmıştı parti ambleminin altında..

Ayrı bir kol, bir dönem SBKP’nin ülke temsilcisi olarak yurtdışında faaliyet gösterip, Sovyet rejimi çöktüğünde tüm sosyalist kimliğini yükselen liberalizme kurban eden eski TKP’nin adını ve Stalinist dogmayı başkalarına kaptırmak istemeyen o dönemin birkaç genciydi, o dönem hayli yıpranmış ÖDP çevresini sıklıkla lanetleyerek “Gelenek” isminde bir dergiyi yıllarca çıkardılar, katı merkeziyetçi duruşlarını ve Komünist isimlerini ve solun diğer kesimleriyle aralarındaki mesafeleri korurlarsa işçi sınıfının bir şekilde kendilerini bulacağını varsayarak, yaşayan tek sosyalist ülke Küba ve diğer bazı Stalinist partilerle sözde enternasyonel bağlar kurdular, ancak solun metropollerin merkezlerinde güç toplama hatasına onlarda düştüler, kozmopolit Beyoğlu ve Kadıköy’deki meşhur merkezlerinden bir türlü işçi mahallerine uzanamadılar, rehavet içinde orada çakıldılar ve ardından tam da Türkiye Saray rejimiyle büyük dönüşümünü yaşarken miyoz bölünmelerini yaşadılar, şimdi ortada “en çok TKP benim” diyen 3 ayrı TKP var..

Bildiğimiz kadarıyla adını eski yoldaşlarına kaptırmak istemeyen şu Kemal Okuyan’ın TKP’si Gezi’nin devamı niteliğindeki Haziran Hareketi’nde yer almadı, Gezi zamanında CNN’den çıkartılan gazeteci Enver Aysever’in, metropollerin ünlü gösteri merkezlerinde laik üst sınıflara "ücretli" müzikli aykırı kumpanyasının akabinde parti çevresine intikali ile birlikte, bizim eski yazarımız Orhan Gökdemir’in de "seri üretim" halinde gündem yazıları yayınlanmaya başladı Sol Portal’da..

Gereğinden fazla yazsalar da yazanların ağzına sağlık, ancak her tercihin aynı zamanda bir sınırlanma olduğunu bilerek, TKP çevresinin CHP’nin büyük atılımı olarak nitelediğimiz Adalet Yürüyüşü karşısında bir anda sessizliğe bürünmesini paralel şekilde Orhan Gökdemir’de de gözlemlemek benim için bir sürpriz olmadı, Orhan burada da durmuyor ve Sol Haber’de CHP’nin yürüyüşünü hafife alan, onu sanki “ortada yükselen sosyalist kritik bir kütle varmış da sosyal demokrat kimlikli “Adalet” dalgası içinde yuvarlanacakmış” kaygısı içinde amatör bir ruhla kaleme alınmış paralel yazıları da paylaşmaktan kaçınmıyor..

Orhan’la çok eskilere dayanan bir ortaklığımız var; 1980’lerin ortalarında Yalçın Küçük’ün başında olduğu Toplumsal Kurtuluş dergisinin yazı işleri müdürü idi kendisi, biz ise dergi okuru ve taraftarıydık,  Yalçın Küçük’ün en verimli günleriydi ve bizde sebeplenmiştik o entelektüel kazandan, sonra ben Ernest Mandel’le tesadüfi tanışmam neticesinde Stalinist okuldan koptum, geçtiğimiz gün, yıllar önce Kürtler Üzerine Tezler kitabı ve Toplumsal Kurtuluş dergisinde Kürtlerle ilgili yazıları nedeniyle Orhan’la birlikte hapis yattıktan sonra bir anda Kuva-i Milliye savunma hattına çekilecek kadar oynak bir siyasi duruş sergileyen Yalçın Hoca’nın Adalet Yürüyüşü konusundaki canlı programını izledim, Kılıçdaroğlu’na üç aşağı beş yukarı “Gülencilikten tutunda, yürüyüş için aklı nereden aldığına” varıncaya dek siyasi iktidarla aynı acımasız eleştirileri yapan kocamış hocamız burada da durmuyor, “Kılıçdaroğlu’nun karısının orada ne işi var, onun bu işlerle alakası yoktur” diyerek edepsizce bağırıyordu, ben orada karşılanmamış iktidar hırsının hıncıyla birlikte Stalinist dogmacılığın gaddarlığına şahit oldum.. Kılıçdaroğlu’nu 70 yaşında yüzlerce kilometre yollara düşürmek zorunda bırakan o demokrasi kültüründen yoksun şu malum zihniyete ne denli benziyor değil mi? Avrupa’yı yakan Hitler’le en yakın dava arkadaşlarını ölüm ya da sürgüne gönderen Stalin’in içgüdüsel, psikolojik ortaklığı kadar benziyordur belki de..

Dikine okuyucuları biliyorlardır, Orhan artık aramızda değil, kendi isteğiyle onu şu Yalçın Küçük’ün o dogmatik, kifayetsiz, bürokratik öğrencileri arasına yollamış olduk, bizim aramızdaki- yıllar sonra asıl kalıcı olacağına inandığım- dönemini kendi yaşamının geçici bir durağı olduğunu kabul ediyorum, akıbetinin Yalçın Küçük’e benzemeyeceğini umarak aslına rücu etmesini kutluyorum, yolu açık olsun..

11.07.2017



Göktuğ Halis: Göbeklitepe, Kafatası kültü ve Habertürk söyleşisi hakkında kamuoyuna duyuru

0 yorum
"Simgebilim ve Karşılaştırmalı Mitoloji Perspektifinden Göbeklitepe" ismini taşıyan kitabım, Ocak 2016 döneminde Ozan Yayıncılık tarafından piyasaya sürüldü.

Kitap benim için de sürpriz oldu. Zira uzun bir süredir üzerinde durduğum "Dinin İki Kaynağı-Birey ve Toplum" isimli kitap çalışmalarına ara vererek yazma ihtiyacı hissetmiştim

Göbeklitepe ile ilgili olarak çalışmama vesile olan şey ise Üsküdar'da gerçekleştirilen Göbeklitepe sempozyumuydu. Bu organizasyonda Göbeklitepe ile "din" arasındaki ilişkinin yeterince ve sağlıklı kurulamadığını görmüştüm

Buradan hareketle Göbeklitepe kitabımı 8 ay gibi bir sürede tamamladım ve yayınevine teslim ettim

Kitaptaki tezlerimi değerlendiren ve kimi hususlarda farklı düşündüğünü açıklayan Prof. Dr. Kürşat Demirci'ye cesaretlendirici mesajlarından dolayı halen teşekkür borçluyum. Diğer taraftan Prof. Dr. Mehmet Özdoğan hoca da yoğun iş temposunun arasında tarım toplumlarındaki "kanlı ritüeller" tezime katılmadığını, dönem koşullarının daha barışçıl bir yaşam profili içerdiğini belirtmişti. 

Göbeklitepe çalışmalarının mutlaka danışıklı biçimde yürümesi gerektiğini düşündüğüm, Prof. Dr. Klaus Schmidt'in eşi Çiğdem Köksal'a da kişisel çabalarımla ulaşmaya ve konuyla ilgili görüşlerimi anlatmaya çalıştım. Ancak kendisi eşini kaybetmenin derin elemi içinde olmalıydı ve bir türlü kendisine ulaşamadım. Arkeoloji ve Sanat Yayınları ise, içinde bulunduğum Dikine Grubu ve bireysel çalışmalarım aracılığıyla yapılan hiç bir davete yanıt vermedi. Olasılıkla ismi pek az duyulmuş, akademi dışından bir din felsefecisinin tartışmalı söylemlerine yoğun iş temposu içinde hak ettiğinden fazla değer vermek istememiş olabilirler... 

Kitabın yayınlanmasının ardından Göbeklitepe ile bağımı kopardım. Yeniden ilkel dünyadan bugüne "büyü", bilim ve din algısındaki evrimi ve inancın kökenlerini irdelediğim çalışmama geri döndüm. 

Göbeklitepe ile yeniden, Habertürk Gazetesi'nin yeni bulguların nasıl yorumlanacağına ilişkin görüşlerime başvurma talebi vesilesiyle ilgilenmeye başladım. Bu yazı, hem bulgulanan "delikli kafatasları" ve "kurban kültüne ilişkin" materyalin açıklanması hem de gazetede yer alan kimi ifadelerin daha sağlıklı biçimde açıklanması amacıyla kaleme alındı.

Göbeklitepe ve delikli kafatasları
1- Bir çokları, Göbeklitepe'deki T biçimli dikilitaşları "haç" sembolizmi ile paralel olarak değerlendirmemin Hıristiyanlık ile doğrudan bir bağ kurma çabası olarak yorumlamıştı. Oysaki Hıristiyanlık ve İsa merkezli çarmıh figürü, tüm dünya coğrafyasına yayılmış  "haç" sembolizminin "kültürel ifadesiydi" yalnızca. İçrek anlam, "haça" asılmış bir yarı Tanrı'nın "yeniden dünyaya" gelişi ve inananlarına selamet vaat etmesi ile yeniden kurulmuş oluyordu.

2 - İsa "evrensel kurban", J. Campbell'in deyimiyle "kendini toplum için feda eden" kahraman kurtarıcı kişinin "arkaik dünyadan günümüze uzanan en belirgin örneğidir. Astek uygarlığından Hindistan'a kadar uzanan içrek bir sembol ile karşı karşıyayız. Bu tip semboller 20. yüzyıl boyunca psikanaliz çalışmaları ve etnografik araştırmaların da doğruladığı üzere, ekonomik ve sosyal etkilerden pek az etkilenerek bilinç dışında taşınan ortak anlamlar içermektedir. Bu bağlamda Göbeklitepe'deki T biçimli figürlerin "Haç" sembolizmine dahil edilip edilemeyeceği sorununun yanıtı için ise bir kaç koşulun yerine getirilmesi gerekiyor.  Kitap boyunca bu savın delillerini sıralamaya çalıştım.

3 - Modern tek Tanrılı dinler de dahil, izlenebilen tüm inanç sistemleri, yeryüzünden göğe yükselen doğal ya da yapay nesnelere büyük bir değer atfetmekteydi. J. P. Roux göçebe Türklerin ağaçlara "kıymetli kişileri"n ölülerini asma geleneğinden yeterince bahsetti. Kutsal ağaç kültünün temel işlevi, "yeryüzünden gökyüzüne" inip çıkan ruhani varlıklar için aracılık yapma misyonunu üstlenmektedir. Kitab-ı Mukaddes'in Yaratılış Bölümü"nde de Yakup'un uykuya daldığı sırada bu tip bir vizyona tanıklık ettiği ve bir nişane olarak buraya bir kaya bıraktığını biliyoruz. Benzer biçimde mitoslara konu olan Babil Kulesi benzeri Zigurratlar, Mısır'ın Piramitleri ve Muhammed'in miraca çıktığı Kudüsteki kaya, Tanrısal mertebeye ulaşan-erişen insan inancını destekleyen veriler olarak yaygınlık göstermekteydi. Benzer biçimde İsa da, tahtadan yapılmış bir dikit-çarmıh-haç üzerinde ölmüş ve yine bir başka dağda Zeytinlik'te yeniden gökyüzüne çıkmıştır.

4 - Tüm bunların anlamı şudur "Nerede göğe yükselen bir taş anıt varsa bu 'kutsal - doğal öğelerin eğretilemesidir. Bir ağaç ya da tepe işlevi görür. Bu sayede kutsal olarak kabul edilen doğal unsurlar insan yapımı "kült yapı" aracılığıyla yeniden canlandırılır. Bir mabede giren kişinin dönüştüğü ve Tanrısal bir nitelik kazandığı hususuna ise, bilim insanları öylesine çok değindi ki burada tekrarlamaya gerek görmüyorum.

5 - Tezlerimin en çok eleştirilen kısmı Göbeklitepe'nin insan kurbanıyla ilişkili bir kült yapı olarak değerlendirildiği bölümdü. İnsan kurbanının özellikle neolitik topluluklarda yaygınlaştığını biliyoruz. Toplum için önem taşıyan kişilerin-özellikle kralların yanında bir bakire eşliğinde öldürülüşünü içeren ayinlerin yaygınlığına işaret eden J. Campbell bu ayinleri "Ağlamanın ve gözyaşının bulunmadığı" törenler olarak betimliyor. Yaşamın bir katliam ile başladığı fikrini taşıyan mitolojiler öylesine yaygındır ki, kimileri Prof. S. Hooke'nin ayrıntılı biçimde incelediği gibi çok sayıda "ritüeli" beslemiş olmalıdır. Mısır ve Babil gibi pek bilindik mitolojiler bir tarafa Kuzey Amerika yerlilerine ait bir mitos da, toprak ananın kıtlık içindeki topluluğa çocuklarını kurban etmesi önerisinde bulunduğu bir anlatı içerir. Gerçekten de çocuklar kurban edilişlerinin ardından yanlarında "mısır" bitkisi olduğu halde yeniden canlanır. Toplumun kendisi için değer taşıyan kişileri kurban etmesinde şaşırtıcı bir şey yok. Bu büyük olasılıkla "totem"izmden gelen bir gelenektir. Roux da "kurbanın" bir fedakarlık ya da almak için vermek kaygısına uygun biçimde  değerlendirilmemesi gerektiğini açıkladı. Zira, kurban edilen nesne zaten adanan varlığın malıdır.

6 - Kutsal kişilerin kurbanı, onların öldüğü anlamına gelmiyor. Tüm bunlar Prof. M. Eliade'nin de vurguladığı gibi, şamanizme özgü "hakim ruh"-doğal unsurun güçlü ruhu olarak yerel tanrılara katılımı sağlayan, bir diğer deyişle kişiyi Tanrı ya da Tanrısal varlıklar haline dönüştüren inanç biçiminin parçalarıydı. İsa'dan önce niceleri, toplum için kendini feda eden kurtarıcıların yeniden canlandığı mitik figürler olarak şekillenmişti. 

7 - Göbeklitepe'deke T biçimli figürlerin "TAV" haçı olarak betimlenen ve Manly P. Hall'ın 'kafasız haç' olarak betimlediği 'T" biçimli sembol ile ilişkili olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. İsa'nın kimi canlandırmalarda başının aşağıya düşmüş olarak resmedildiğini biliyoruz. Bu tip uygulamalarda çarmıh-haç figürü 't" biçiminde iken kafanın olmaması halinde "T"ye dönüşüyordu. Buradan bir kafatası kültü için yeterli delil çıkmaz elbette. Ancak buna gerek de yok, zira Göbeklitepe'de çıkan son bulgular, bölgede kafatası kültünün var olduğunu zaten doğruluyor. 

8 - Yayınlanan makaleye göre, üzerine delikler açılan kafatasları, ilk andan beri dikilitaşlarda yer alan boşluklara iliştirilerek asılmış olabilir. Yukarıda madde 3'te belirtildiği gibi ölülerin, kıymetli kişilerin ağaçlara ya da yüksek yerlere asılması göçebe topluluklarda oldukça yaygındı. Amaç ne olursa olsun, bir "Kutsal" hale getirme işlevi, ritüel söz konusudur. Bu ise Göbeklitepe'yi "ölülerle" ya da ölümle ilişkili bir merkez olma olasılığını güçlendiriyor. Yine de başka bulgulara da ihtiyacımız bulunuyor. 

9- Kafatası kültü de benzerleri gibi tüm dünyaya yayılmış durumda. Dünya coğrafyasının farklı bölgelerinde kafatasları üzerinde oluşturulan tahribatın iki nedeni üzerinde durdu bilim insanları. Bunlardan ilki ölen kişinin düşmanca geri dönüşü halinde-ki bu durumda intikamcı bir ruhtan bahsediyoruz- işlevsiz bırakılmasını amaçlıyordu. Gözlerin oyulması, parmakların kesilmesi gibi eylemlerdi bunlar. İkinci olarak da toplum için değerli kişilerin-olasılıkla kurucu kişinin-atanın kafatasının topluluğun göç ettiği yerlere taşınması söz konusuydu. Bir koruyucu kutsal emanetten bahsediyoruz kuşkusuz. Kutsal kişi ya da bir düşman. Sonuç farketmez, kesin olan bu kafataslarının taşıyıcı kişi ya da gruplara güç sunduğu, sahibinden taşıyıcıya uzanan bir güç transferinin gerçekleşmiş olma olasılığının canlılığıdır. Bu kısımda "beyin yeme" ediminin de ritüel amaçlı olduğu hususu yeterince ispatlandığını belirtmeliyim. Ancak Göbeklitepe'de bulunan kafataslarındaki deliklerin, yalnızca "asma" ya da sergileme amacıyla mı gerçekleştiği, yoksa beyin haznesine kadar uzanıp uzanmadığını da bu nesneleri gördükten sonra yorumlama zorunluluğu hissediyorum. 


10- Göbeklitepe'de yaygın inanç biçiminin nasıl sınıflanacağına ilişkin görüşlerimi iki disiplinden hareketle oluşturdum. 1-Simgebilim 2-Karşılaştırmalı Mitoloji incelemeleri. Henüz bulgular çok az ve daha fazlasına ihtiyacımız var. Ancak sorunun karşılaştırmalı analizleri hiçleştiren ve bilim tapıcılığına dönüşmüş akademi merkezli bakış açısıyla çözümlenemeyeceği de kesin... Doğru bir çözümleme için disiplinler arası çalışmaya ihtiyaç bulunuyor. 

30.06.2017 Bodrum

Dikine Göbeklitepe Sunumu Tanıtım Yazısı

0 yorum
Göktuğ Halis

İlk Tapınak ve dini ideolojisi

Göbeklitepe Tapınak bulgularının Prof. Klaus Schmidt ve ekibi tarafından gün ışığına çıkarıldığı son çeyrek yüzyıllık dönem, tüm dünyada haklı bir heyecan yarattı.

Schmidt’in ve onun bulgularını değerlendiren diğer bilim adamlarının temel vurgusu, tarih öncesi zamana özgü “klasik kategori” ve şablonların kırılmasını sağlayan fikirler etrafında dönüyordu. Kült yapıların neolitik-tarımcı ve yerleşik-topluluklara ait olduğu şeklindeki geleneksel görüşe alternatif olarak Göbeklitepe Tapınağı’nın “toplayıcı-avcı” topluluklarca inşa edilmiş olabileceği yolundaki olanaklar, somut bulguların ötesinde, en azından üzerinde durulması gereken, kayda değer bir perspektif sunmuştu.

Perspektifin ikinci kısmı, dini yaşamın “sosyal organizasyondaki” yeri ve önemiyle ilgiliydi ki, XX. Yüzyılın ilk yarısında yürütülen budunbilim çalışmalarından çıkan verilerle tutarlılık arz etmektedir. Buna göre, dini yaşamın-diğer üst yapı kurumlarına benzer şekilde- ekonomik faaliyetin belirleyici gücü tarafından biçimlenen veriler olarak değerlendirilebileceği şeklindeki soyut-genel kabuller sorgulanabilir bir düzey kazanmıştı. Prof. Klaus Schmidt’in bulgularının ardından, “bir tapınak kurma” ve bunun sonrasında da tapınağı merkez kabul eden bir yaşam biçiminin, yerleşik hayatın doğmuş olabileceği yönündeki; dolayısıyla dinin, bilimin, tekniğin ve sosyal organizasyonun ekonomiden değil, tüm diğer hepsinin “din” düşüncesinden doğmuş olabileceği şeklindeki görüş, "Dini Hayatın İlkel Biçimleri" isimli çalışmada E. Durkheim tarafından da dile getirilmişti. Durkheim, “dini düşüncenin” kaynaklarına yönelik arayışında “topluluğun” bireye armağan ettiği “güç” -bireyi aşan ve onun gücünün yetmediği kudret- hissiyatının kaynağı olarak Tanrı düşüncesinin, tüm diğer disiplinleri yaratan merkezi bir fikir olarak değerlendirilmesini istemişti.

Göbeklitepe, Kült yapılar-tapınaklar olarak bildiğimiz sınıfa özgü tarihlendirmeleri bir hayli geri itmektedir. Bu tarihlere uzanan bir kült yapı olanağı ise, tapınak girişimini-neolotik topluluklara özgü kılan kategorinin eleştirel bir süzgece tabi tutulmasını zorunlu kılmıştı.

Sonuçları kesin olarak bilmiyoruz; ancak ben Göbeklitepe’nin “toplayıcı-avcı” topluluklarca inşa edilmiş olduğu ısrarının “yersizce” nitelenebileceğini düşünüyorum. Zira “tapınakta” yer alan simgeler “hayvan” merkezli bir dini inanca olduğu kadar “toprak” ve toprağın verimliliği kültüyle sıkı sıkıya ilişkili gördüğümüz mevsimsel döngülere; çok daha önemlisi “ölen ve yeniden dirilen” Tanrı figürünü sıklıkla işleyen geç dönem tarım topluluklar ve onlara özgü ritüeller ile şaşırtıcı benzerlikler taşıyor. Daha açık bir deyişle, Göbeklitepe dikilitaşları ve tören alanları, yalnızca Şamanizme özgü figürleri değil “toprak ve toprağın” verimliliğine özgü figürler içeriyor. Bugün bizler açık biçimde, yerleşik hayatın, “hayvanların kutsallığını merkeze alan dini inançlarının, önemli ya da önemsiz, ama mutlak bir değişimle neolitik dininin kendine özgü dini hassasiyetlerine adapte olduğunu ve yaşamını sürdürmeye devam ettiğini biliyoruz. Göbeklitepe sunumumda, “gelişkin” din olarak betimlediğim aşama, dinin daha ilkel formlarından uzaklaşmayı belirtmek amacıyla kullanıldı. Bu husus çalışma boyunca ayrıntılı biçimde genişletildi.

Ben Göbeklitepe’ye ilişkin araştırmamda, “kurucu” topluluğun yaşam biçiminden çok, dini ideolojinin ayrıntılarını betimlemeye çalıştım. Bu husustaki olası başarının, dinler tarihi alanının “toplulukların yaşam biçimini” belirlemede “dini ideolojilerin” rolüne ilişkin deneyiminin ürünü olduğunun farkındayım ve küçük de olsa bir katkı hedefledim

Diğer taraftan çok önemli gördüğüm bir diğer hususa da dikkat çekmeliyim: Adına medeniyet denen unsurların “Bereketli Hilal’den” çıkmış olduğuna işaret eden olasılıkları destekleyen bilimsel buluşun, Batı Medeniyeti’nce abartılı bir coşkuyla karşılandığını biliyoruz. Göbeklitepe ile ilgili her sunumda, bir çoklarının yanında özel bir anlam taşıyan Mısır Piramitlerinde 7.500 yıl önceki-şeklindeki ibareler bu coşkunluğun değerini açıklıyor aslında. Bu coğrafya, Avrupa Medeniyeti’nin kendisi için seçtiği kültürel olanakların “arketipidir” ve burada bulunacak her delil, Kara Afrika karşısında ideolojik bir değer taşımaktadır. Kuşkusuz “medeniyet” buradan da doğmuş olabilir ve medeniyetin insanlık adına sunduğu tahribatlar göz önünde tutulduğunda, Afrika ve Mısır medeniyetinin önceliğini savunan benim gibi araştırmacıların “itiraz etmeye” pek de istek taşımayacağı bir durumdur. Ancak mesele “medeniyetin doğduğu topraklar ve bunun tarihsel gerçekliği” olunca insan Batı’dan yükselen her “devrim” çığlığına kuşku ile yaklaşmaktan alamıyor kendini. Göbeklitepe’de de bu olmuştur ve bu durumda da “ayrıntılı bir çözümleme” ile aşılması olası bir manipülasyon vardır elimizde.

Göbeklitepe Tapınak Formu ve onun ayrıntılı analizi, Arkeoloji disiplininin gücünü aşıyor. Bu çalışma alanının bulguları ortaya koyan ve sınıflandıran yetkesinin sınırlarını aşan alanda ise, “dinler tarihi” disiplini bulunuyor.

Dinler Tarihi disiplininin, ilişki halinde olduğu ve açıkça yardım aldığı sosyal ve matematik bilimlerin çeşitliliği, Göbeklitepe gibi “tekil olguların” anlaşılabilmesinin önünde duran güçlüklerin boyutu hakkında da fikir veriyor aslında. Böylece, disiplinler arası çalışmanın bu zorlu kolunun, Türkiye’de, ağırlıklı olarak İslam İlahiyatçılarına emanet edilmiş bir disiplin alanı haline dönüşünün yol açtığı “kısır” bütünlüğe temas etme şansına kavuşuyoruz. Toplumsal aidiyet ve dine sadakat üzerinde yükselen temel kitlesel hassasiyetlerden güç alan bilimsel (!) çalışmaların sebep olduğu bayağılıklardan haberdarız. Durkheim’ın “insanlığın ilk dini olarak Totemizm” fikrinin karşısına “tevhit” fikriyle çıkan çalışmalardan tutun, İslam Peygamberi Muhammed’e vahyedilenden habersizce Kur’an-ı Kerim’in tüm diğerlerinin-Tevrat ve İncil’in-aksine bozulmamış tek kitap olarak nitelenmesine olanak veren yaygınlıklara bakmamız yeterlidir.

Ben yazım süreci 2.5 ayı bulan çalışmamda, Prof. Klaus Schmidt önderliğinde yapılan kazı sürecinin ardından açığa çıkarılan Göbeklitepe Tapınak bölgesindeki arkeolojik bulgulardan hareketle, Tapınağı inşa eden insan topluluğunun-ya da topluluklarının-inancına ilişkin genel bir çerçeve çizmeyi amaç edindim.

“Karşılaştırmalı mitoloji” yönteminden hareketle çözümlemeye çalıştığım Göbeklitepe olgusunda şu soruların yanıtlarını bulmaya gayret ettim:

a- Göbeklitepe’deki arkeolojik bulgulardan-konum (dağ-tepe)-kutsallığı, tapınak formu (açığa çıkarılmış tapınak formları), dikilitaşlar üzerindeki dini simgeler ve yapılan kazılarda çıkarılan diğer bulgular-hayvan ve insan kemikleri vs- hangi dini ideolojilerle ilişki kurularak açıklanabilir?

b- Göbeklitepe’nin, insan topluluklarının inşa etmiş olduğu en erken Tapınak olduğu şeklindeki kabulün doğruluğundan şüphe duymayarak -bölgeyi bir çıkış merkezi (kaynak nokta) olarak nitelemek suretiyle- bir etkileşim ve evrim olanağı bulunabilir mi? Özellikle bölge coğrafyasının-Mezopotamya ve Ortadoğu ile, tapınak formu bağlamında, Batı Avrupa’ya dek uzanan megalit anıtlara uzanan bir etkinin izleri incelenebilir mi?

c- Budumbilim çalışmalarından hareketle bir karşılaştırma-değerlendirme yapılabilir mi? Kuşkusuz bu sorunun handikapları bulunuyor. Özellikle ekonomik faaliyetler başta olmak üzere, benzer yaşam koşullarının benzer dini inançları doğurduğu şeklindeki kabulden hareket etsek bile, Göbeklitepe halkının hangi “ekonomik faaliyet” etrafında örgütlendiğini saptamamız zorunlu hale gelecek.

29.04.2015



YENİ BİR CUMHURİYET İÇİN!

0 yorum
Orhan Gökdemir 

Kenan Evren, Turgut Özal, Recep Tayyip Erdoğan. Arada Mesut Yılmaz, Tansu Çiller gibi önemsiz duraklar var ama Türkiye’nin son 35 yılının belirleyici isimleri işte bunlar. 1920’den 1980’e 60 yıllık bir kültür savaşı ve siyasi mücadelenin Cumhuriyet aleyhine sonuçlanmasının hazin hikâyesinin kahramanlarıdır hepsi. Tarihleri, 24 Ocak kararları ile ekonomik olarak intihar etmiş bir düzenin yobazizme uzun yolculuğudur. Dramatik bir askeri darbeyle açılmış, sağıcı-dinci siyasi geleneğin omuzları üstünde ilerlemiştir. Düzenin yobazizme bu kaçışın temelinde 24 Ocak kararları olduğuna göre Türkiye egemenlerinin islama teslim oluşunun hikâyesidir anlattığımız.

Daha geride bir kök bulma imkânımız var mı? Türk siyasal hayatını şekillendiren siyasal akımlardan biri olma iddiasına karşılık, siyasal islamı, muhalif kimliğinden çok devlet kucağında büyümüş olması ile ayırt edebiliyoruz. En büyük referansları olan Saidi Kürdi, dönemin istihbarat teşkilatının içinden geliyordu. Devlet için silahlanmış ve devlet için vuruşmuştu. Onun yerini doldurma iddiasındaki taklitçisi Fethullah Gülen de aynı yolu izledi. Çıkışı Erzurum Komünizmle Mücadele Derneği’dir ki istihbarat saymamızda bir sakınca yoktur. İlk ve en büyük eylemleri ise Kanlı Pazar’dı. O gün ülkenin İslamcıları ABD’ye başkaldıran gençleri linç etmek için harekete geçti. Böylece Türkiye’nin İslamcılarının kayda geçmiş ilk eylemi organize bir faşist şiddet eylemi oldu.

Bütün bu tecrübelerin özeti, soldan ve Kürt hareketinden farklı olarak Türkiye İslamcılığının Kemalist devletin kucağında büyümüş olmasıdır. Doğuşundan itibaren devletinin yakınında oldular, hiç başkaldırmadılar ve hep devletin düşmanlarını düşman bellediler.

Bugün devleti yöneten kadroların içinden geldiği Milli Türk Talebe Birliği de devletin “komünizmle mücadele” projesi içinde şekillendi. Birliğin, başlangıçtaki “milliyetçi” görüntüsünün hızla “mukaddesatçılığa” dönüşmesi de bu programa uygundu. Devlet, daha 70’li yıllarda, tehdidin önüne barikatı milliyetçilik ile kuramayacağını anlamıştı. Bu yüzden birliği temsil eden “bozkurt”un yerini “kitap” aldı. Kitap Kuran’dı ve bu yeni dönemin ruhunu daya iyi temsil ediyordu. Abdullah Gül, Mehmet Ali Şahin, Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç, Beşir Atalay, Ömer Dinçer, Taner Yıldız, Abdülkadir Aksu, Hüseyin Çelik işte o “kitaplı” birliğin getirisi oldu. Artık bozkurdun izinde değillerdi ama komünizmle mücadele, bilinçaltlarında hep diri kaldı.

Erbakan’ın “milli görüş”ü bu antikomünist gençler için zorunlu bir duraktı. Parti hem koruyucu bir şemsiye sağlıyor, hem de ikbal yollarını açık tutuyordu. Ayrıca antikomünizm siyasal İslamcılığın alameti farikasıydı. Kitabın ötesinde, bunlar daha belirgin bir siyasal hat oluşturulmasında etkiliydi.

1960’lı yıllarda başlayan ve 1970’li yıllarda bir iç savaşa dönüşen sol sokak hareketleri, milliyetçi ve dinci siyasal hareketleri devlet için daha çekici kılmıştı. Milliyetçiler elbette tercih edilirdi, ancak cumhuriyetin kuruluşundan bu yana “Türk milliyetçiliği”nin nüfuz alanının siyasal dinciliğe göre çok sınırlı olduğu anlaşılmıştı. Siyasal kamplaşmaların ateşinin düştüğü dönemlerde din halka ulaşmakta daha etkili bir araçtı. Diyanet işleri, devletin bir faaliyetiydi ve uzun zamandır devlet, dini memurları aracılığıyla kontrolünde tutuyordu. Ayrıca siyasal bir rengi olsa da dincilik genel olarak devletin hassasiyetlerini paylaşıyordu.

12 Eylül’ün elinde tuttuğu siyasal islam işte böyle bir şeydi, kullanılmaya milliyetçilikten daha elverişliydi ve ülkeyi sarsan 70’li yıllarda daha geri planda kalarak milliyetçi siyasal hareketten daha az yıpranmıştı.

Darbeci generaller klasik Kemalist laiklik ilkesini terk ettiler ve dini, devletin gözetiminde tekrar kamu yaşamının sınırları içine aldılar. Bunu yaparken dini de belli bir biçimde tarif etmeye çalıştılar. Bu din “Türk-İslam Sentezi” olarak biliniyordu ve ideolojik bir tercih olarak dinci milliyetçiliği sembolize ediyordu.  Devlet için din bundan böyle kalabalıkları hizaya getirmeye yarayan basit, sade bir disiplin aracıydı.

Kenan Evren’in yaptığı işte buydu; konuşmasının arasına ayetler serpiştirerek kalabalıklar nezdinde belli bir meşruiyet sağlıyordu. Bir anlamda yeni dönemde dinin rolünü test ediyordu. 12 Eylül’ün kitlesel popülaritesinin arkasında da işte böyle bir dönüşüm yatmaktaydı. Devletin dini, azınlıkla çoğunluğu yönetmenin bir aracı olarak yürürlükteydi. Bütün bunların ötesinde 24 Ocak kararlarıyla kapağı açılan vahşi kapitalizmi kalabalıkların sindirebilmesinin tek yoluydu din. Yani 24 Ocak kararlarının gizli maddeleri arasında, dinsel dozu arttırılmış bir yönetim ve islamize edilmiş bir halk yaratmak da vardı.

Bunun somut kanıtlarından biri, 12 Eylül Anayasasında dinin bir ferdi vicdan meselesi olduğunu “unutarak” Diyanet İşleri Başkanlığına toplumun bütünleşmesini sağlamak görevinin verilmesiydi. “Türklüğün tarihi ve manevi değerleri” zorunlu din ve ahlak derslerini de gerekli kılıyordu haliyle. Laik devletin anayasası “manevi değer” kılığında dini kutsuyordu.

Artık “Atatürkçü” bir “dinci milliyetçilik” yürürlükteydi. Bu Atatürkçülük anti Kemalist bir yeni Atatürkçülüktü. Atatürk burada Türk-İslam Sentezine göre yeniden tanımlanmıştı. Kurucu önder devlet tarafından imamdan hallice bir politikacı olarak anlaşılıyordu. Bu durumda laiklik de artık din-devlet işlerinin ayrılması olarak anlaşılmayacaktı.

Bu bir anlamda Cumhuriyet’in ölüm haliydi. Laik devlet ölmüştü ve ölü devleti elinde tutanlar cenazeyi kaldırmak için bir imam arayışına girmişti. Necmettin Erbakan eldeydi, ancak yeni duruma uyum sağlayamayacağı çok çabuk anlaşıldı. Kapattılar, yerine Turgut Özal’ı buldular.
Özallı yıllar, bir yandan vahşi kapitalizmin inşasına girişildiği, bir yandan da devletin dinci milliyetçiliğe göre restore edildiği yıllardı. Devlet dinin yetmediği yerde devletin kapısı tarikat ve cemaatlere de açıldı. Özal’ın Anavatan Partisi bir dinciler ve milliyetçiler koalisyonu görünümdeydi. Bugünkü iktidar partisinin pek çok kadrosu da o partinin dinci kanadından devşirildi.

Özallı yıllar boyunca Erbakan’ın dinci partisi sınırlanmış bir alanda bir yan rolü oynamak zorunda bırakıldı. Çünkü Milli Görüş ile AKP arasında derin farklılar vardı. Büyük ölçüde Batıdan beslenmesine karşın Milli Görüş, anti batıcı ve antikapitalist eğilimler taşıyordu. Yeniden tanımlanmış devletlü dine fıtratları uygun değildi.

İmdada 28 Şubat kararları yetişti. Düzen ağırlığını AKP’den yana koyarak Erbakan’ı ve partisini engelledi. Erbakan’ın önü açılan öğrencileri o gün Batıcı ve AB’ci oldu. Cumhuriyeti gömecek son imam için artık ortam hazırdı.

Yani dincileri neoliberal piyasacılara dönüştürmek de yine bir devlet projesiydi. Böylece “millet, milli, selamet, fazilet ve saadet” çizgisi, ak’a dönüşmüş, Erbakan’ın yerini Erdoğan almış, kalkınmacı bir dinsel eğilimden faizci bir İslamcılık türetilmişti.

1997 devlet açısından da bir kırılma noktasıydı. 12 Eylül’ün başlattığı dinci eğilimler artık mantıki sonuçlarına yaklaşıyordu. Eski düzenin kalıntılarını temizlemek üzere “Ergenekon” için harekete geçildiğinde karşı devrimin son hamlesi de yapılmış oldu.

2007’de başlayan bu davaları anti-Kemalist devletin dinci milliyetçi tarihini mahkemeler aracılığıyla yeniden yazma girişimi sayabiliriz. Eski rejimin temsilcileri toplandı ve bir tür istiklal mahkemesinde yargılandı. Mahkûm edilmeye çalışılan şey laik Kemalist cumhuriyetti. Tek tek yargılanan kişilerin geçmişlerine dikkat edilmemesini böyle de anlayabiliriz. İktidarın kontrolündeki “yandaş” basını da basın saymaktan çok bu mahkemelerin bir uzantısı saymalıyız. Genellikle polisin ve savcının rolünü üstlendiler ve zamanla birer infaz kurumuna dönüştüler.

Bir direniş oldu mu, tartışabiliriz. Ancak Ergenekon ve yan davalarında yargılananlar genel olarak dik durdu. Sonunda bu davaların bir cemaatin “kumpas”ına bağlanması ise olup biteni anlamalarını imkânsız kıldı. Çıktılar ve sustular.

Oyunun bozulmasını ise hiç umulmadık bir harekete, Gezi direnişine borçluyuz. Gezi direnişi yenilmez sanılan iktidarı sarstı, korkuttu ve sindirdi. İktidar koalisyonunda cemaat yarılması da ancak iktidarın yüzünde bu korkunun görülmesinden sonra mümkün oldu. Laik ve bilimsel eğitim yürüyüşünü ve arkasında gelen okul boykotunu Gezi’den ayırmıyoruz. Bütün bunlar, dinci milliyetçiliğin sınırlarını da ortaya çıkarmıştır. Devletin ve toplumun islamizasyonu doruğundadır ve bu aynı zamanda sınırla olduğu anlamındadır. Demek ki artık 12 Eylül’ü kapatmanın eşiğindeyiz.

Kenan Evren bir diktatördü, anayasa referandumuna kendini kaynak yaptı ve anayasaya evet diyenler Kenan Evren’in Cumhurbaşkanı olmasına da evet demiş oldu. Hukuksuz bir cumhurbaşkanıydı ve kapı kapı dolaşarak diktatörlüğüne rıza göstermeyenlere küfür etmeyi görev edindi. 

Tayyip Erdoğan da kendini bir referanduma kaynak yaptı ve anayasa değişikliğine evet diyenler onun Cumhurbaşkanı olmasına evet demiş oldu. O da kapı kapı dolaşıyor, kapı bulamadığında muhtarları topluyor ve direnen halka küfür ediyor.

Dinci milliyetçilik dini ve milliyeti bitirdi, geride derin bir çürüme ve derin bir ahlaksızlık kaldı. Teslim etmeli ki çürüyen halktır.

Ancak her çürümeden yeni bir hayat doğar. Eski Mısırlılar bok böceğini işte bunun için kutsamışlardı.


Eylülist dine özgürlük dönemi kapanıyor, şimdi dinden özgürlük zamanı. Laik cumhuriyeti bundan daha iyi ne tanımlayabilir?

Türkiye çıkmazının temel dayanakları ve genç kuşaklar için özet bir okuma

0 yorum

Göktuğ Halis 

Türkiye gündemi büyük bir hızla değişiyor; barış süreci, Gezi olayları, AKP yolsuzluk soruşturmaları, Özel Yetkili Mahkemeler, diktatörlük rejiminin kalıtsal etkileri ve son olarak Kobane-IŞİD-Türkiye ve diğer ülkelerde oluşan, sıradan insanlar ve bizler için muğlaklıklardan oluşan çok bilinmeyenli bir denklem…

İstisnai oluşumlar dışında, ülkenin egemen kesimiyle organik ilişki halinde olduğundan artık emin olduğumuz kitle iletişim araçları (KİA) işleyiş sistematiğinin de etkisiyle günceli-gündemi takip etmenin epeyce zorlaştığını söylemek mümkün.

Çok çabuk unuttuğumuzu, bizde büyük etkide bulunması gereken gelişmelerin bizi pek az ilgilendirir hale geldiğini ya da yaşama ve hayatımızı sürdürme gayretimizin ülke sorunlarında yeterince aktif rol oynamamızı engellediğini fark etmiyoruz bile. Pek kolaylıkla unutuyoruz; yeniden unutacağız, asla unutmayız dediğimiz bir çok şeyi olduğu gibi.

Oysa bir umuttu Gezi

Gezi olaylarının ülkenin gidişatındaki birçok mesele için olduğu kadar, toplumsal uyuşukluğun giderilmesi hususunda da bir milat teşkil ettiği düşüncesi, epey bir kabul görmüştü oysaki.

Bu düşünce, sistem şayet kendisini yalnızca idari araçlarla (polis vb) müdafaa etseydi doğru olabilirdi. Ancak ideolojik savunma mekanizmaları çok daha aktif haldedir ve bilinç-beğeni belirleme gücü, hızla değişen gündemin takibini ve yaşanan olayların değerlendirilmesi sürecini etkilemeye devam etmektedir. TV dizileri, sinema ve kitap endüstrisi, entelektüel zenginlik olarak sunulan ve pek çok uzmanın (!) katıldığı tartışma programları, modern mitler ve komplo teorileriyle genişleyen güçlü bir etkileşimin bulanık hale getirdiği ana tablo, gerçeğin anlaşılmasının karşısında çok daha güçlü bir tehdit olarak gözüküyor. Artık kesindir; toplum bu zihinsel keşmekeşle baş edemiyor; edemeyecektir.

Mücadelenin ideolojik yükü çok daha ağırdır; zira meydanlarda yürütülen savaşımın savunuları daha geniş kitlelere ulaşma yolunda polis şiddetinden çok daha güçlü bir düşman ile karşı karşıyadır.

Türkiye ne Gezi süreciyle birlikte yükselen toplumsal muhalefete ne de bu muhalefetin savunularının çok daha geniş kitlelere aktarılması sürecindeki sıkıntılara yabancıdır. Gezi sürecinin 12 Eylül darbesinden sonraki ilk büyük kitlesel karşı çıkışın sembolü olarak okunabileceğini, en azından okunması yolunda hatırı sayılır bir ısrarın öznesi olduğunu biliyoruz. Bununla birlikte semboller ancak ilk anlam ile doğru şekilde ilişkili halde ise açıklayıcıdır. Popüler kültürün tanımlama ya da top 10 listesi oluşturma gibi eğilimlerinin muhalif kesim içinde de aktif halde bulunduğunu görmek bizleri şaşırtır. Haklı ve sağlıklı bir tanımlama işlemini tarihsel sürece bırakmadan, 68 ya da 74 kuşağı gibi göndergelerden beslenen bir 90 kuşağı vurgusunun nasıl çıktığı belli değildir örneğin. Üstelik tarihsel öncellerin muhalefet sürecindeki radikalliğinin, talep ve ifadelerindeki netliğinin karşısında, bilgisayar teknolojilerini iyi kullanmayı bilen genç kesimlerin yalnızca bir iktidar partisi karşıtlığıyla anlamlanan tavrı karşılaştırılabilir olmaktan uzaktır. Bir kuşak tanımı için pek erkendir ve Gezi süreci şayet bir kuşak hareketi olarak nitelendirilecekse bu sonraki kuşakların hakkıdır.

Türkiye’nin devrimci kuşakları

Türkiye yakın tarihi, ’68 ya da ’74 kuşağı gibi ülke problemlerinin gidişatına tavır gösteren radikal karşı çıkışlara sahne olmuştur. DP iktidarının 27 Mayıs’taki askeri müdahaleyle sonlanması ve oluşturulan demokratik anayasanın etkisiyle yükselişe geçen toplumsal muhalefetin ilk yönü, ülkenin uluslararası finans-kapital düzenine biatına tavır olarak ortaya çıkmış öğrenci hareketi olarak tanımlanabilir. Muhalefet ağırlıklı olarak Nato ya da IMF gibi emperyalist kuruluşların ülkedeki etkinliğinin artışının, “bağımsızlık” şiarına tezat oluşturduğu saptamasına ulaşır. Anti-emperyalist mücadele için, Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı bir sembol olarak işlevseldir.

Elbette Kemalizm ve Anti-Emperyalizm vurguları, 70 öncesi ülkede kemikleşen sağ iktidara tepkiselliğin yalnızca bir yönüdür. Bu süreçte özellikle M. Çayan tarafından olgunlaştırılacak, Latin Amerika modelli silahlı mücadele teorisinin kurulduğuna tanık oluruz.

12 Mart darbesi, ülkede radikal sol kültürün yükselişini engelleme gayretinin prototipidir. Ancak bu muhalefet kültürünün dayanakları güçlüdür ve ekonomik-sosyal bilinci yüksek, Kemalist propagandadan tamamıyla arındırılmış bir model oluşmuştur 70 sonrasında. Sosyalizm adına silahlı mücadele kültürü yenidir; bununla birlikte yaygın şekilde rağbet görür. Yasa-dışı örgütler, entelektüel düzeyi yüksek mensuplar barındırır. Bilim, sanat ve felsefe ile ilgilenen, yalnızca ülkenin değil dünya uluslarının problemlerinin çözümüne aktif özne olarak katılmaya gayret gösterir bu kuşak; İsrail işgaline karşı Filistin’den yana tavır konulur, bizzat savaşmak üzere Ortadoğu’ya militanlar gönderilir. Doğru bir tavır ile milliyetçilik ve Kemalizm eleştirileri dillendirilmiştir.

Türkiye ekonomisindeki temel problemler, silahlı mücadeleyi yöntem olarak belirlemiş devrimcilerin çıkış noktasıdır. Marksist ideoloji Türkiye’de 70-80 arasında, Sosyalist bir devrim için koşulların olgunlaşmış olduğu düşüncesindedir. Bununla birlikte, kendiliğinden gerçekleşmeyecek olan bir dönüşüm için “çelişkilerin keskinleştirilmesi” ya da “görünür hale getirilmesi” olarak tanımlanan aşama örgüt ediminin temel motivasyonudur. Dönem yükselen işçi hareketlerine, grevlere, öğrenci protestolarına; IMF politikalarıyla giderek yoksullaşan halkın içten içe büyüyen hoşnutsuzluğuna gebedir.

Dikey hiyerarşili parti modeli

Silahlı örgütlerin ve devrimcilerin, sosyo-ekonomik atmosferin yatkınlığından yararlanması olasıydı. Ancak bunu başaramadılar. Her şeyden önce Marksist-Leninist örgüt yapısı dikey-hiyerarşik bir yapı içeriyordu. Örgütler yöneticilerden oluşuyordu ve tıpkı Bolşevik Parti örneğinde olduğu gibi, alta doğru genişleyen basamaklar içeriyordu. Ast-üst ilişkisinin özgürlükçü bir kurtuluş projesine yatkın olmayacağı şeklindeki Anarşist eleştiri bir tarafa, silahlı örgütlerin sayısındaki artış öncü parti rolü usulünde alternatif bir rekabet doğurdu. Rekabet, yer yer şiddetli çatışma ve tartışmalara yol açınca, silahlı örgütlerin sistemin çelişkilerini keskinleştirmek adına yürüttüğü eylemlerin, geniş kitlelere yeterince ve doğru bir şekilde anlatılması hususunda enerji kaybı yaşandı. Boşluk egemen kesimlerin halkta yaşamakta olan anti-komünist duyguyu besleme politikası ile doyuruldu. Örgütlerin kendilerini halka sağlıklı biçimde ifade etmek bir tarafa, sistemin karalama kampanyası karşısında güçlü bir prestij kaybına uğradığı görüldü. Böylece ortaya, halkın pek de sevmediği ama halk adına savaşım iddiasıyla eylemlerde bulunan örgütlerin merkezde durduğu çarpık bir tablo oluştu.

Tüm bu problemlere karşın 12 Eylül öncesinde liberal sistemin temel diyagramlarına açık bir kitlesel eleştirinin geliştirilmiş olduğunu görmek mümkündür. Bu, devlet içinde katmanlaşmış yasadışı kuvvetlerin tarih sahnesine çıkışını daha etkin ve çabuk kıldı. Egemen sistemin özellikle silahlı mücadele yöntemini benimsemiş devrimci girişimlerin karşısına ülkücüleri piyon olarak sunması iki amaca hizmet etti. Devlet tarafından beslenen Milliyetçi militan gruplar toplumsal muhalefetin yükselmiş olduğu yerlerde açık bir korku unsuru oluşturmaya başladı. Faili meçhul cinayetler, katliamlar; liberal hukuk sisteminin dahi hiçe sayıldığı suçlar silsilesi, devrimci kalkışmanın önüne açıkça dikildi. İkincisi ve çok daha önemlisi, 12 Eylül müdahalesini tasarlayan asker kesimine eylemlerin meşruluğunu savunma olanağı verdi. Askerler, ülkede sağ-sol (kardeş) kavgası bulunduğu savunusunu diline pelesenk etti; çok doğaldır ki, devletin aşırı milliyetçi militanlarca, yükselmekte olan toplumsal muhalefeti ezme amacıyla kullandığından bahsetmedi. Çok daha önemlisi işlenen cinayetler, katliamlar ve yasa dışı edimlerle sivil hayatın terörize edilmesinde devletin payını görmezden gelmesiydi.
12 Eylül ve sonrası: Faşist-Şeriatçı sistemin geçit resmi

12 Eylül müdahalesiyle devrimci avı başladı. Bilim adamları, aydınlar, sanatçılar, politikacılar ya kovuşturmaya uğradı ya da ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Devrimciler askeri mahkemelerde yargılandı; işkence gördü, aşağılamalara maruz kaldı. Alelacele tertiplenen anayasa, ülkede on yıllarca devam edecek anti demokratik uygulamaların temelini attı. Ülkede bilim, sanat ve spor gibi kültürel alanlardan “siyaset” sözcüğü dışlandı. Apolitik bir toplum oluşturma yolunda baskılar, bu idealin devamı hususunda da eğitim reformları işlev kazandı. MEB müfredatı alabildiğine kafatasçı bir eğilim sundu; Türk’ün ve Türk’lüğün nasıl olup da dünyaya kök söktürdüğü, faşizan vurguların sorumsuzca ayyuka çıktığı bir aralık, beklediği nesillere pek kolayca elde etti. Yeni nesiller tüketim kültürünün parçası haline geldi; özelleştirmeler ve devletin ekonomiden elinin bütünüyle çekmesine vesile olan Yeni Dünya Düzenine büyük bir hevesle adapte olundu…

Gezi sürecine dek özellikle 90’lı yıllarda yükselen kısmi öğrenci hareketi bir kenara bırakılırsa, devrimci kuşakların hatırası sözlerde sınırlı kaldı. Bu doğaldır; yenilgi köktendir, 12 Eylül, denizin dibini tarayan trolcüler gibidir. Ülke toprağının verimliliğini acımasızca kesip budamıştır. Özal iktidarıyla başlayan, Anap, DYP ve RP ile devam eden, en sonunda AKP ile noktalanan sağ-milliyetçi-dinci iktidarlar zincirinin ülkeyi sürüklediği karanlığın ana dönemeçlerinden birisi olarak tarih sahnesindeki yerini almıştır. AKP 12 Eylül’ün ülkedeki sosyal-demokratik mücadelenin dipten budanması adına her ne gerekiyorsa yapılması gerektiği yolundaki gayretkeş çabasının ürünüdür. Olası dünyaların en kötüsü, sosyalizm, bu topraklardan çekip gitmeli ve bu fikirler bir daha yeşermemelidir. Çok yakın bir geçmişte yaşananlar cemaatlerin ya da faşist toplulukların 12 Eylül cuntacılarının fikirlerine güçlü biçimde sadakat gösterdiğini doğrulamıştır.


Bugün AKP iktidarından hiç de hazzetmeyen, hoşlanmayan ve belki de nefretle bakan niceleri, çok değil, yalnızca 10 yıl önce, Sosyalist idealler adına mücadele eden aydın insanların fiziki ve zihinsel olarak linç edilişine, sürgülerine ve horlanmalarına nasıl çanak tuttuklarını hatırlamalıdır. 

14.10.2014