Büyü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Büyü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İnsanın Doğadan Kopuşu ve Dinler Tarihi'ndeki Yeri Üzerine

0 yorum


Göktuğ Halis

İnsan merkezli evren kurgusu

Batı medeniyetinin “insan merkezli evren” anlayışının kaynaklarının başında ‘tevhit’ dini geliyor. Türk Dil Kurumu bu sözcüğü Tanrı’nın birliğine inanma, bir sayma ya da bir olarak bakma olarak tanımlıyor. Genel anlamda bir’leştirme ya da tek(bir) tanrıya inanma durumudur. Bu haliyle İslam, kutsal kitap Kur’an-ı Kerim’de de sık sık doğrulandığı üzere, Yahudi-Hıristiyan dizgesinin bir parçası ve son halkasıdır. Tevhit inancı, daha önceki dini sistemlerle ilişkisini ilerlemeci bir üstünlük kurgusu üzerinden anlamlandırır. Bu alanda ilerlemecilik, taşa ya da hayvanlara tapma gibi bayağı propagandalarla ilkel dinleri küçümsemeyen, doğal olarak onları anlamaktan uzak, en yüksek dini olguya doğru ilerleyen bir düz çizgi kurgusuna dayanır.

Sistem, aynı zamanda modernizmin kendisinden arakladığı ve önceki sistemlerde bulunmayan bir insan-doğa ilişkisine dayanıyor. Doğa’nın insan için yaratıldığı fikrine… Tektanrıcı dinleri tanımlarken sıklıkla kullandığımız ‘modern’ takısının anlamı budur. Yoksa tektanrıcı dinlerin izleri Mısır ve daha da öncesine, ilkel kabilelere dek sürülebilir.

İslam kültürünün sıklıkla, dünyanın tüm nimetlerinin insan(-a hizmet) için, onlara rızk olsun diye yaratıldığını vurguladığını biliyoruz.(1) İnsanı ‘doğanın’ en önemli canlısı haline getiren, diğer varlık ve canlılara, hatta doğa’nın kendisine ancak ona sağladığı yararlar bazında değer veren bu görüş, bizlerin ‘pagan’ ya da ‘ilkel’ olarak tanımladığı dini biçimlerde görülmez.

Bu kopuş ne zaman gerçekleşmiştir? İnsan kendini hangi koşullarda doğa’nın efendisi; içindeki varlıkları da onun tüketimine hazır varlıklar olarak görmüştür? Çok daha önemli soru, insan-doğa ilişkisi ne zaman ve hangi koşullarda etkileşimden tek taraflı bir yıkım edimine dönmüştür?

Bu soruları yanıtlamak oldukça zordur, ancak modernizmi bu bozulmanın miladı olarak görmek yanlıştır. Dini metinleri referans alma yoluyla, doğa ile bozulan ilişkinin yarattığı travmanın izlerini sürme şansına kavuşuyoruz. Adem ile Havva’nın Cennetten Sürgünü, sürgünde Yılan figürünün rolü, özellikle ilk günah teması ya da Babil Kulesi gibi dillerin karışması(2); medeniyetin taşıyıcısı olarak göksel varlıklar-kadim Enoch Kitabı’nda(3) olduğu- ya da Tanrı’nın kavmine artık gözükmemesi-küsmesi-gibi mitlerin temsil ettiği anlamları böylece yakalayabiliyoruz.

İnsanın düşüşü: Doğa ile bağ koparsa

Elbette Tevrat, İncil ve Kur’an gibi geç tarihli metinler, bir yönüyle kadim dünyanın inanç biçimlerinin etkisini taşımaktadır. Burada bizim için önemli olan Kitab-ı Mukaddes’in(Tevrat ve İncil) ya da Kur’an-ı Kerim’in anlatılarındaki adem-i merkeziyetçiliğin(insan merkezcilik) kimi bildirimlerinin doğadan dışlanmış bir biyolojik tür olarak insanın travmatik halini ancak dolaylı biçimde temsil etmiş olmalarıdır. Bu sav için bazı anahtar kavramlara ihtiyacımız var…

İnsanın topraktan yaratılışıyla başlayabiliriz. Kur’an, İncil ve Tevrat bildirimlerinde sıklıkla insanın ıslak toprak(çamur)tan yapılmış olduğu tekrarlanır. Çamurdan yaratma fikrine çok daha eski zamanlarda Mısır ve Mezopotamya’da rastlıyoruz.(4) Açıktır; insan kendisini bayağı-mütevazi bir unsurdan var etmiştir. Toprak ‘yersel’ bir maddedir ve ışıktan yaratılmış melek ve göksel bir varlık hiyerarşisinde alt basamağı temsil eder ilk zamanlardan beri. Bu yapı misyonla doğrulanır. Tıpkı Adem’in ‘cennet bahçesine’ bekçilik yapması gibi Sümer’in ilk insanları Tanrıların görevlisi ya da hizmetçisi olarak yaratılmıştır. Bir bütün olarak bakıldığında Kozmolojik tasavvurda insanın rolü, özellikle Sümer metinlerinde, doğaya, gök ve yerden oluşan bütünlüğe uyum sağlamaktan ibarettir. İnsanın küçümsendiğini ve doğa karşısında önemsiz kılınışını okumak çok kolaydır.

Sümer ya da Mısır gibi yazılı tarihin ilk teolojilerinin aldığı bu mütevazi miras geç tarihli dinlere, mitsel simgeler olarak aktarılır. ‘Sürgün’-Tanrı’nın katından-doğa’nın bahçesinden kovulma- ya da doğanın konuştuğu dili anlamamak gibi çok yaygın bildirimler, geç tarihli dinlere, yazım koşullarını göz önünde tutmamızı zorunlu kılacak bir kaynak teslim eder. Burada çok önemli bir sembol olan Yılan ile karşılaşırız. İlkel toplulukların şifa ve bilgi bahşeden bu figürü, Tektanrıcı dinlerin hafızasına ‘kötülük’ sembolü olarak yerleşir. Oysaki orijinal düşünce insan yaşamının kötülüğüne sebep olan gelişim ve ilerleme halini yargılamaktadır: Bilgi, medeniyet ya da kültür denen şey, insanın düşmesinin temel sebebidir. Tanrı’nın bahçesi, açık biçimde doğadır; bilgi-kültür-medeniyet ise yerleşik hayat… Adem’in sürüldükten sonra ‘alın teri’ dökmeden ekmeğini çıkaramama cezası bolluk toplumunun yitip gittiğini gösteren bir tarım toplumu mitidir. Örneğin Sümer insanı kesinlikle bilmektedir; kölelik yaşamak için zorunludur ve insan çalışmaya yazgılıdır. Altın Çağ, geçmişteki bolluk toplumunun, insanın doğadan, dolaysız biçimde ve doğayı bozmadan, tüketmeden, onunla uyumlu ve barışık halde yaşamasının sembolüdür.(5)

Doğadan kopan insanın acısını anlatan metinler

İlkel inancın en temel unsuru olarak “doğadan dışlanmış insan” motifinin nedenlerini ancak yaklaşık olarak açıklayabiliriz. Burada Jungcu terminolojiye değinmenin gereksiz olduğunu düşünüyorum. Bunun yerine, ilkel insanın tüm gerçekçiliği ve dürüstlüğüyle doğaya karşı giriştiği tahripkar ilişkinin içrek düzeydeki farkındalığının değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Gelişmiş medeniyetlerin “cennet” ve “sürgün” öyküleri bu travmatik kökenin “olgun” ve “bozulmuş” halidir. Kitab-ı Mukaddes geleneği ve Dilmun(Cennet) öykülerine sahip Sümer gibi izleyebildiğimiz ilk kaynakların gösterdiği, “kavganın” ve “öldürmenin” olmadığı bu hayalden dışlanışın yarattığı zihinsel güçlüklerle ilgilidir.

Fransız doğabilimci Georges-Louis Leclerc, Comte de Buffon’un ( 7 Eylül 1707 – 16 Nisan 1788) insanı “bozulmuş bir maymun” olarak tanımlaması manidardır. Şayet doğruysa, ilkel insanın “bozulma” hissiyatı ve “kırılmış olanı yeniden kurma” arzusunun konusu olarak dinler; hayatta kalmak adına “insan” olmayı başarma, hayvan olmaktan çıkma ve kendisi dışlayan doğayı yok etmeye yazgılı olma hallerinin yarattığı zihinsel gerilimle baş edebilme olanaklarıyla ilgilidir. Belki de bu haliyle “kopuş”, “dönüşüm” ya da “sürgün” psikolojisine yapabileceğimiz atıf ile dinin ilk kaynaklarından bir diğerine, kanımca en önemlisine ulaşmış oluruz.
Bir zamanlar hayvan olan insan

Bir Mezopotomya efsanesi olan Gılgamış Destanı’nda Enkidu’nun, hayvan gibi yaşama halinden insanlığa geçişi, bir kadın ile cinsel ilişkiye girme ve elbise giyme simgeleriyle tanımlanır. Mitin gösterdiğine göre Enkidu ‘hayvan’ iken daha mutludur.(6) Bu mitin çok daha eski versiyonları insan-hayvan dönüşümünün olanakları üzerinde yeterince durmaktadır. Yine kimi ilkel kabilelerde hayvanların-ayı gibi-insanların karşısında bir öğretmen gibi konumlandığını okuruz. Kuşkusuz, ilk ata-ya da Tanrı figürünün bu hatırası Totem dininin temel unsurudur.

Ancak öyle bir an gelir ki artık hayvanlığa dönüş mümkün olamaz. İlk Ata ile, olasılıkla evrim sürecinin bu ilk dönemlerinin toplumsal bilinç dahilindeki hatırası arasındaki uzun mesafenin aşılamaz olduğunun farkındadır. Bu zamandan sonra yapılması gereken, pişmanlık ve uyum arzusuyla yakarılar biçimlemektir.

İlkel toplulukların kendilerini doğada yaşayan canlı türleriyle kardeş saydıklarından kesin olarak eminiz. İlkel dinler, modern dinlerin aksine, insan ve hayvan arasında mutlak bir ayrılık görmez. Bu husustaki en açık delillere etnolojik araştırmalar yardımıyla ulaşırız. Özellikle bir av töreninin ardından yaşanan ‘af dileme’ ve ‘özür merasimlerinin’ içtenliği ve törensel aktivitenin kapsadığı zamanın büyüklüğü, bugünün şükran dualarından çok daha fazlasını içerir. İlkel insan için av bir cinayettir; tören ‘ölen’ kardeşinin ruhunun dinginleştirilmesini amaçlar.(7)

Doğaya ait unsurlara yönelmiş şiddet ve yıkım eylemlerinin, ilkel insan bilincinde travmatik bir itki yaratmış olduğunu böylece görmüş oluyoruz. İnsanın bir türlü anlamlandıramadığımız, ‘kaybolan geçmiş’ ve yitirilen bağ vurgusunun etkin izlerini bu törenlerde açıkça takip edebiliyoruz. İlkel topluluklarda inanç neredeyse bütünüyle ‘bu törenlere yoğunlaşmış’ durumdadır. Freud dinin bu kaynağını, aşırı uçlarda iki duygulanıma bağlar: Coşku ve hüzün. Gerçekten törenlerde bu iki yapı da kesin biçimde aktif hale gelir. Ancak biz bu savları denetleyecek bilgi ve olanaklara sahip değiliz.(8)

Şamanizm ve insan-hayvan-Tanrı transmutasyonu

İnsanın hayvana, hayvanın insana dönüşebilirliğinin olanakları en belirgin haliyle Şamanizm ile ilişkili arkeolojik bulgularda bulunuyor. En bilindik örnek Fransa Trois-Freres mağarasındaki ‘Ulu Büyücü’ tasviridir.(9) Büyük geyik kafası, ayı pençeleri, baykuş şeklindeki yüzü, kedigilleri andıran cinsel organı ve kurt kulaklarıyla dans etmektedir. Yalnızca bacakları ve sakalları insana benzemektedir. Campbell, ‘Bu belki de bir Tanrı’dır…’ demektedir.

Bizler için şaşırtıcı değil; zira insanın topluma, toplumun Tanrı’ya ve Tanrı’nın hayvana dönüştürülebilir olduğu bir dünyada, bundan daha iyi bir Tanrı tasviri olamaz.

İnsan türü, diğerlerine kıyasla güçsüz bir organizmaya sahiptir. Buna karşın beyin beklenmedik olanaklar yaratır. Bu sayede hayatta kalmaya çalışan tüm canlılar gibi doğaya en iyi şekilde uyum sağlamayı değil; doğayı zorlayıcı biçimde dönüştürmeyi ve onu kendisine uygun halde biçimlemeye yönelmiştir. İkinci bir doğa yaratma hali bize ‘kültür’ tanımını verir. Artık doğadaki hazır meyveleri toplamaz insan; bizzat toprağı, o meyveleri kendisine vermesi için zorlar; tarım, ekim, biçim ve hayvanların ehlileştirilmesi dönemine böylece varırız.

Şaman’a atfedilen kutsal güçler zaman içerisinde erimeye yüz tutar. Bu topluluğun arzusudur; zira kesin biçimde o, toplumsal düzeninin dışındadır; insanın hayvanlığını temsil etmektedir. Elbette her Şaman toplumla uzlaşmaz ve ayrık bir değersellik ister. Bireysel ayin ve yalnızlık anlarının mistik gücüne karşın, toplum halinde yürütülmesi gereken ayin ve kutsal törenleri zorlayıcı biçimde küçümser. Bugün kesin olarak biliyoruz; Şaman’ın topluluk ayinlerine sıradan bir birey olarak katılmasının sağlanması insanın doğaya yabancılaşmasının miladıdır.(10)

Hayvanların öldürülmesine cinayet olarak bakılan dönemler geride kalmak üzeredir. Zira bu travma zorlayıcı ve yorucudur. İnsan doğanın tümünün kendisini alabildiğine dışladığını görür. Hayvanların dilinden anlamaz. Bir fırtına, bir sel ya da bir hayvan saldırısı karşısında kırılgandır. İnsan türünün, yaşamak için doğayı dönüştürmekten başka çaresi yoktur.

İnsanın bu yöndeki en belirgin ürünü olarak ‘büyü dili’ni görüyoruz. Bu yapı, tılsım adı verdiğimiz temel kaynağa, olasılıkla hayvanlık dönemine özgü hatıralara yöneltilmiş bir çağrıdır. İnsan görüngülerinin ve pozitif iletişim biçimlerinin öte yanında, gözle görülmeyen ama insanın harekete geçirebileceğini düşündüğü bütüncül-alternatif bir yasalar olduğunu kabul eder. Şamanlara özgü duvar resimleriyle açığa çıkan av büyülerinden, kara büyüye kadar tüm büyü türleri, insanın doğal yaşamında yitirdiği iletişim kanallarının, ruhani gücünü harekete geçirmeye azmetmiştir. Büyü dili-doğanın dilidir ve doğaya saygının ifadesidir. Modern Batı doğaya hunharca saldırırken işte bunu elemeye çalışmıştır.

Yahudi-Hıristiyan geleneği ve onun insan modeli, doğaya karşıt konumlanmanın en iyi karşılığıdır ve ancak bu şekilde temsil edilebilir. İlkel insan dinlerinin karşısında sahip olduğu adem-i merkeziyetçi kutsamayla çıkan Modern Tektanrılı dinler, yalnızca ideal çalışan prototipinde değil, aynı zamanda doğaya yönelmiş saldırı sistematiğiyle de ideal bir tutum oluşturur. Dünyanın tüm canlılarını insana rızk olarak verilmiş nimetler olarak tanımlayan dinler, büyük sanayi kuruluşlarının doğaya yönelmiş saldırıları için etkili teolojik temeller sunmuştur bile.

Bu yüzden doğayla uyumlu biçimde yaşamaya gayret gösteren insan topluluklarının inançlarını ‘ilkel’ olarak nitelemek en iyisidir.

(Bu yazı Yeşil Öfke Dergisi'nin Haziran 2014 sayısında yayınlanmıştır)



1. Bir örnek için bk. Kur’an-ı Kerim, Nahl Suresi, 5. Ayet ve sonrası.

2. Cennetten Kovuluş ve Babil sürgünü ile ilgili mitler için Kitab-ı Mukaddes’in ‘Tekvin-Yaratılış’ bölümüne bakılabilir. Türkçeye çevrilmiş çok sayıda kaynak bulunuyor.

3. Enoch Kitabı Nag Hammadi metinlerine ait apokrifal, bir diğer deyişle kanonik yazımda bulunmayan metinlerden bir tanesidir. Olasılıkla Esseni kavmine aittir. Kitapta meleklerin çeşitli günahlar vesilesiyle yeryüzüne sürülmeleri Peygamber Enoch’un göksel divanda onları savunması hususu ele alınır. Türkçeye çevrilmiş bir versiyon için. Bk. Enok’un Kitabı(The Book of Enoch) 1821-Richard LAURENCE edisyonu. Hermes Yayınları. Temmuz 2012. İstanbul.

4.Sümer mitleri ve insanın derin suların balçığından yaratılışı hk. Prof. Hooke, S. Ortadoğu Mitolojisi, s.37 İmge 2002. İstanbul. Yine Mısır’da da insanın Tanrı Khnum’un çömlekçi çarkından var edilişi hk. A.g.e. s. 88.

5.Cennet miti ve Şeytan hakkında bk. HALİS, Göktuğ. Popüler Gizemciliğin Tarihsel ve Dinsel Temelleri, Karşı Yayınları. 2010.

6.Gılgamış Destanı ile ilgili olarak BOTTERO J.’nin Yapı Kredi’den basılmış versiyonuna bakılabilir. Ölmek İstemeyen Büyük İnsan.

7. Törenlerde hayvanın kafataslarının köyün en itibarlı yerinde korunması ve diğer kemiklerin itinayla toprağa gömülmesi işlemleri yapılır. Kemiklerin toprağa gömülmesi, bedenin saklanması ama ‘özün’ korunması anlamına gelir. Topluluğun tümünün katıldığı törenler büyü ritüelleridir. Onun sayesinde ‘hayvan’ yeniden canlanır. ‘Büyünün olduğu yerde ölüm yoktur!” Bk. CAMPBELL, İlkel Mitoloji s. 291.

8. Tartışma için bk. FREUD, Totem ve Tabu s. 193.

9. Mağaraların bu en uzak köşelerinin tapınak olarak kullanıldığı neredeyse kesindir. Bu hususta Türkiye’den bir örnek için Prof. Yalçınkaya’nın Karain Mağarası isimli çalışmasına bakılabilir.

10. Benzer bir yorum için bk ARMSTRONG, K. Mitlerin Kısa Tarihi s. 22.


Hermesçilik

0 yorum
Göktuğ Halis

a- Hermes'in Memfis Teolojisindeki Kökeni

Kadim Mısır dini içindeki en sistemli teoloji M. Eliade'ye göre Memfis'te kurulmuştur. 1. Hanedanlığın başkentinde yaşayan yapı, Tanrı Ptah'ın merkezinde yükselir.  Söz konusu teolojide Tanrı Ptah'a verilen öncü rol çok açıktır, nitekim Heliopolis teolojisindeki Atum'un, Ptah karşısında güç kaybettiği görülür. Ptah ,ilksel okyanus Nun ile özdeşleşir, Tanrısal sözü ile Atum-Re ve diğer tanrıları var eder...

"Büyük taht üzerindeki Ptah,
Ptah-Nun, Atum'a baba olan baba
Ptah Naunet, Amun'u doğuran ana;
Büyük Ptah, odur Dokuzlunun yüreği ve dili
Tanrıları doğuran..." (1)

İ.Ö. 3000 'lere dek geriye giden bu yapı, özellikle Kitab-ı Mukaddes'e etkileri bağlamında çok sayıda din tarihçisinin özel ilgi alanını oluşturur. Ptah'ın yaratım yönteminin "söz" oluşu ve herşeyi yarattıktan sonra dinlenmeye çekilmesi henüz başlangıçta saptayabileceğimiz benzerliktedir. Söz ile yaratma eylemine paralel olarak oluşan bir diğer önemli figür, süreç içerisinde çok daha uzun süreli ve büyük bir tartışmanın merkezine oturacaktır. "THOT"...

Memfis Teolojisi, M. Bernal'a göre, Avrupa Merkezci ideolojinin Mısırlıların soyut ve felsefi düşünme yeteneğine sahip olmadığı iddiasını çürütmesi açısından da önemlidir. Yazarın açıkladığı gibi "Ptah dünyayı zihninin evi olan kalbinde yaratır. Dilinin yardımıyla, yani söz ile, onu gerçek kılar." Thot figürünün incelenmesi ile Bernal'ın savı güçlü bir dayanak daha kazanır. Nitekim Thot'un kozmogoni içinde Ptah'in dili ya da kalbi (özdeş olduğu şekliyle zihni) olmak gibi önemli bir görevi vardır. Süreç içinde gelişen teolojilerde Thot figürü güç kazanır ve yazının mucidi, matematiğin başlatıcısı ve tılsımlı sözlerin ustası, Tanrıların birbiriyle ve insanlar ilişkisini kuran, retorikçi ve dünyanın yaratıcısı olarak çok sayıda kültür ve din sistematiğinde karşımıza çıkar. İletişimi kurma ve aracılık rolleri Thot'un, ölüler dünyasının yol göstericisi Anubis ile yan yana anılmasını getirir.  M.Ö. 3 binli yıllara dayanan "Piramit Metinleri'nde" bu iki Tanrının ölülerin yargılanması işiyle birlikte ilgilendikleri görülürken, Yunan Hermesçiliğinin etkisiyle iki Tanrı'nın birleşmesi gerçekleşir.

Kökene ilişkin yolculukta, Hermes tapımının seçkinci, halka kapalı bir bütün arz ettiği görülür. Henüz Memphis ve Teb'deki tapınaklarında Hermes'in öğretisi gizli olarak rahipler arasında gerçekleşmektedir. Üyelerin sırlardan derece derece haberdar olabilmeleri sağlanır. İnsanların bilmediği sırlara sahip olan bu seçkin topluluğun temel yöntemleri, iç yolculuk, sezgi ve kavramsal bilgidir. İskenderiyeli Clemens, bu yapıdan bahsederken, katılımcıların Hermes'e ait olduğu söylenen 42 kitap tarafından aydınlatıldığını belirtmektedir. 18. sülale zamanında revaçta olan "Ölüler Kitabı" içinde sık sık Thot ismi geçmektedir. 19. sülale zamanına ait incelemelerde "Kütüphanede bulunan Thot'un yazıları" na ilişkin vurgular atlanmamalıdır. Görünüşe göre, Hermetik Metinler'in tarihlendirilmesine ilişkin çabaların atlamaması gereken, Thot-Hermes özdeşliği ve Thot'un yazıları geleneğinin Hermesçilik üzerinde Ari etkisini bulmaya çalışan araştırmacıların tarihlendirme manipülasyonunu değersiz kılacak güçlü ve kadim bir zaman dilimi bulunmaktadır.

b-Hermesçi Metinler ve Teoloji

Thot ve pratik-teorik sistematiği, bünyesinde barındırdığı unsurlarla "çöküş" dönemi sonrasında kadim Mısır dininin en önemli yaşam alanını oluşturacak "felsefi-dinsel" bütüne evrilmiştir. Thotcu Kuram, özellikle M.S. 130-230 arasındaki yüzyıllık dönemde hızlı, şaşırtıcı ve egzantirik çöküşü sonrasında Mısır dini unsurlarının nüfuz ettiği ve oluşumunda büyük rol oynadığı diğer disiplinler "Yeni-Platoncuk" ve "Gnostisizmden" kritik şekilde ayrılıyordu. Gnostisizm çok geçmeden kendini Hıristiyanlık içinde buldu. Yeni-Platonculuk ise büyük oranda Hellen kökenliydi.

Hermes dininin "bütünselliğini" oluşturacak dönem koşullarına geçmeden önce, belirtilmesi gereken kritik bir nokta bulunmaktadır. Thot sistematiği, çöküş dönemindeki etkiler bir tarafa, çok eskiye dayanan kökenlerin üzerinde yükselmektedir. Hermes dini, büyük oranda Mısırlıdır, "Corpus Hermeticum" metinlerinin de doğruladığı ölçüde, bu önkabul gerçekleşmeden, Hermesçiliğin doğru anlaşılması mümkün olmayabilir.  Okulun "Hermesçilik" olarak adlandırılması, sözcüğün Yunanlı kökeni nedeniyle henüz başlangıçta bu "yanlış anlaşılma" potansiyelini güçlendirir. Bununla birlikte, Mısır'ın özellikle arka arkaya gelen Pers-Yunan-Roma işgalleri dönemlerinde ana dini unsurlar kendilerini korumakla birlikte, sentetik bir kültüre maruz kaldığı söylenebilir. İç içe geçmiş dini unsurlar bulunmaktadır ve bu koşullarda, hegomonik güç olarak Yunan'ın tanımlamalarının ilerleyen süreçte söz konusu kültürün Yunan kökenli olması kuşkusunu yaratması mümkün ama yanıltıcıdır.

M.Ö. 6-M.S. 2. yüzyıl aralığına ait Hermesçi Metinler, bu dinin "kutsal yazıtları" olarak değerlendirilebilir.(2) Yapıtların hemen hemen tamamı, Hermes'e veya ondan hareketle oluşturulmuş okullara aittir. Söz konusu tarih zamansal köken bağlamında da fikir verebilirse de tartışmalıdır. Örneğin M. Eliade'ye göre Hermesçi külliyata ilişkin başlangıç M.Ö. 3., bitiş ise M.S. 3. yüzyıl’dır. Nitekim özellikle Pers işgali ve İskenderiye kütüphanesinin yağmalanması gibi olaylardaki veri kayıpları bu konuda daha net bilgi edinebilmemizin önüne geçmiştir. Nitekim bu yazının konusu olmamakla birlikte değinmekte fayda vardır ki Hermesçi Metinler'in tarihlendirilmesi, Batılı düşünürleri bir hayli meşgul etmiş olan bir tartışmanın önemli bir unsurudur. Bu tartışmaya göre, başta 17. yüzyılın önde gelen metin eleştirmenlerinden birisi olan Casaubon'un, Kitab-ı Mukaddes'in, Hermetik Metinlerden önceliği savunusu büyük bir değer taşımaktadır. Önce olanın, köken olduğu yolundaki pozitivist tutuma paralel olarak,  Kitab-ı Mukaddes'in ya da batı felsefesinin temel dayanak noktaları olan Pythagoras ya da Platon'un fikirlerinin kökenlerini Mısır'da bulmak batı merkezci fikir için katlanılabilir değildir. Hangi tarihlendirmeyi kabul edersek edelim zamandisinsel açıdan en eski metinlerin "Halk Hermesçiliği" ya da "Popüler Hermescilik " olarak bilinen yapıya aittir. Hermetik külliyatın bu ilk grubu, başta astroloji, büyü, gizli bilimler ve simya gibi çalışmaları içermektedir.  "Corpus Hermeticum" olarak adlandırabileceğimiz "Seçkin Hermesci" külliyat ise göreli olarak geç dönemlere ait kabul edilir. Konuları itibariyle felsefi ve dini metinlerdir (3) "Corpus Hermeticum", "Aslklepius, Kore Kosmou, Poimandres ve Thot Kitabı" isimleriyle anılan kimi metinleri içermektedir. Yazın tarzı olarak, Platon'un diyalog yöntemi takip edilmiştir. Bununla birlikte bu etki aldatıcıdır. Hermesçi Metinler'in önemli bir kısmı Platon'dan önceki dönemlere ait olduğu, hatta kimi hatırı sayılır tarihçilere göre Zerdüşt etkisinin Mısır dinine sızmasına yol açacak olan M.Ö. 6. yüzyıldaki Pers işgaline dek geriye götürülebilir. 1868 yılında ilk kez Paris'te yayınlanan "Turis Papirüsünde" Thot Kitabı'na ilişkin imalardan hareketle, metinlerin kökeninin Platonla kıyaslanmayacak derecede eskiye dayandığı ortaya çıkar. Buna göre, 32 Mısır medeniyetinde kutsal sayılan tüm ilimlerin kökeninde Thot Kitabı işaret edilir. (4)

Aynı şekilde 7 özgür sanat da Hermes-Thot tarafından bulunmuştur. Herşeye rağmen, tüm bu dağınık metinlerin kim tarafından ve ne zaman bir araya getirildiği bilinmemekle birlikte bu başarıda Yunan kültürü hesaba katılmalıdır.  Hellenistik dönemin çok sayıda yazarı, Hermesçi metinler hakkında kafa yormuştur, özellikle Mısır'ın çok sayıda kanlı ayaklanma ve yağma eylemlerine sahne olduğu bu dönemde, bu ilgi Hermetik metinlerin günümüze ulaşması açısından önemli kazanım sunmuştur. M.Ö. 1. yüzyıl ve M.S. 2. yüzyılı kapsayan süreç, söz konusu külliyat açısından kritiktir. Nitekim bu süreçte, Yunanca ve Grekçe'ye çeviriler sistemli olarak yapıldığından, bugüne ulaşan metinlerin büyük bir kısmının Yunanca ve Latince olması şaşırtıcı değildir.  M. Eliade'nin belirttiği gibi tüm Hermesçi külliyat, Hermes Trismegistos tarafından vahyedilmiş olarak kabul edilir. (5)  

1914 yılında Bousset'in saptadığı gibi Corpus Hermeticum'da iki farklı ve birbiriyle uzlaşamaz teoloji yer almaktadır Bunlardan ilki, iyimser bakış açısıyla, evrenin Tanrı'dan taşıdığı parça itibariyle ona duyulan saygıyı biçimler. İnsan, huşu yoluyla Tanrı'ya ulaşır. Göksel şeylere hayranlık duyup tapınmak ve yersel olanları da yönetmek insanın temel işlevidir. Bu sayede yaratılış zorunlu tamamlayıcısı rolünü oynar. Öbür taraftan kötümser teori, karmaşık bir Tanrısal hiyerarşik yapı oluşturur. Bir "dünyayı yaratan Tanrı, maddi evrenin yaratıcısı Demiurgos" bir de Demiurgostan da güçlü, "gizli Tanrı" sistematiği bulunmaktadır. Gizli Tanrı, Demiurgos tarafından yaratılan maddi aleme hapsolmuştur ve yeniden kendine ulaşmak için maddeden kurtulmaya ihtiyacı vardır.

" Dünya, İlk Tanrı'nın eseri değildir, çünkü bu ilk Tanrı her türlü maddenin sonsuz derecede üstünde kalır. Varlığının gizemi içinde saklı durur. Bu nedenle Tanrı'ya anca dünyadan kaçarak ulaşılabilir, dünyada bir yabancı gibi davranmak gereklidir. " ( alıntı, bkz sf 338 M. Eliade. a.g.e.)

Hermetik dinin ana yapıları, iyimser ve kötümser perspektiften şu şekilde toparlanabilir:

İyimser Hermetik felsefenin savunusu:

·                     Alem iyidir, çünkü Tanrı'dandır. Görünmeyen Tanrı, doğa aracılığıyla kendisini gösterir.
·                     Alemin güzelliğine yönelik ilgi ve takdir, sahibini ulvi bir aşamaya ulaştırır.
·                     Tanrı bir'dir ve herşeyi yaratan o dur.
·                     Bu felsefenin ilk ayağı Tanrı'yı, ikinci ayağı Doğa'yı kapıyorsa, üçüncü ayakta da insan bulunur. İnsanın amacı, son halkayı tamamlamak, huşu ile evreni takdir etmektir. İbadet gereklidir insan için.

Kötümser felsefenin savunusu ise şöyledir:

·                     Alem, doğa, madde kötüdür.
·                     İlk Tanrı'nın işi değildir. İlk Tanrı, aşkındır, varlığın sınırları içinde gizlenmiştir. Dolayısıyla Tanrı'ya ulaşmak isteyen doğayı terk etmelidir.
·                     Dünya kötülüklerle dolu olduğundan, bu dünyaya yabancı olmak gerekmektedir.
·                     Nefislerinden kurtulmayan kişilerin ona ulaşma şansı da bulunmamaktadır. Herşeyden önce erdemli bir ruha sahip olmak gerekmektedir. 

İç dünyaya dönme ve inziva-i perhizler, sıradan insanların aksine "Demiurgos'un" ötesindeki "gizli Tanrı'ya " olaşmak noktasında bilgenin olmazsa olmaz yöntemidir. Bu tavır özellikle, aracı sınıfların reddi ve Tanrı'ya doğrudan ulaşma noktasındaki etkin edimiyle bireyin Tanrısal tözünü önkabulü itibariyle Hıristiyanlık dinine zıttır. Zerdüşt ve Mani etkisiyle biçimlenen inanç sistematiğini yaşayan Cathar'ların Kilise'nin düzenlediği bir Haçlı Seferi'yle yok edildiği düşünüldüğünde, bu teorik çatışmanın boyutu hakkında daha fazla fikir sahibi olabiliriz. Bu arada Yahudiliğin ezoterik kolu Kabala, Üstad'ın Tanrı'nın Sarayı'na yolculuğunu mümkün kılışı itibariyle Hermesçi dokuyla benzerliği bulunmaktadır. Ancak, gerek İ.Ö. 6. yüzyılda Mısır'ın karşılaştığı Pers işgalinden sonraki gelişmeler ve gerekse Kabala'nın Yahudilerin Babil Sürgününden kurtuluşları sürecindeki deneyimleri itibariyle, Tanrı ile doğrudan görüşme, iletişim kurma ve bilgiye ulaşma sistematiğinin Zerdüşt etkisiyle oluştuğunu söylemek, sanırım yanlış olmaz. Buna rağmen Zerdüşt dininin aksine Ruhban sınıfına rastlanmaz, hiyerarşik bir örgütlenme görüntüsü bulunmamaktadır.

c- Tarihsel Süreç

Mısır dini, gerek iç karışıklıklar ve gerekse dış istilalarla sık sık önemli baskılarla karşılaşmıştı. M.Ö. 2200 yılında yaşanan iç savaş bu anlamda önemli bir örnektir. İnsanlar, daha önce Tanrı olarak gördükleri Firavunlara isyan eder, kutsal mabetler yağmalanır ve ölü soygunculuğu başlar. :

" Bütün geleneksel kurumların yıkılması bir yandan bilinemezcilik ve kötümserlik, diğer yandan da derin umutsuzluğu gizlemeyi başaramayan bir zevk yüceltimi şeklinde yansır.. Tanrısal krallığın yaşadığı fetret dönemi kaçınılmaz olarak, ölünün dinsel değerini yitirmesine yol açar. Firavun bedenlenmiş bir tanrı olarak davranmadığı için, her şey yeniden sorgulanır." (6)

M.Ö. 1674 yılına denk gelen Hyksos istilası ise Mısır Dini üzerinde büyük bir oynama yaratmıştı. Mısır Dini'nin kendisine yönelik yükseklik sanısı darmadağın olmuştu. İstilacılar bir süre sonra ülkeden kovuldu kovulmasına ama milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı yükseldi. Bununla birlikte "içtekinin yüceliği" fikrinin aldığı yara, dışa ilgi gösterilmesi sonucunu dayattı. Çok sayıda yabancı Tanrı ile tanışıldı ve bu Tanrılar, Mısır Dini'ne nüfuz etti. Kimi din tarihçisine göre bu sızmalar Mısır Dini'nin çöküşündeki önemli etkenler olarak nitelenir. M. Bernal'a göre ise, yönetimin doğrudan istilacıların eline geçtiği dönemler de dahil Mısır dini kendini korumayı bilmiştir. Mısır dini geçmişte yaşanan  çalkantılı süreçlere rağmen Din, Mısırlı olmaya devam etmişti. (7) Bununla birlikte istisnai dönem, özellikle Hıristiyanlığın etkin hale gelmeye başladığı dönemdi. Mısır dini, çok sayıda istilaya ve dış dinlerin etkisine maruz kalan güçlü yapı, Hıristiyanlığın baskısına dayanamayarak, 1 yüzyıldan kısa bir süre içinde çökmüştü. Mısır, tüm Roma vilayetlerinden daha önce, büyük bir istekle Hıristiyanlığa geçmişti.

Çeşitli nedenlerle Hıristiyanlığın baskısına direnemeyen Mısır Dini'nin kısa süre içindeki çöküşü, özellikle tarihsel dinamikler göz önüne alındığında aslında hiç de şaşırtıcı değildir. Tüm dünyanın "Roma'nın" bayrağının dalgalandığı tek bir imparatorluk çatısında toplanışı, kuşkusuz "tek-Tanrıcı" dini sistematiklerin içerdiği avantajları arttırmış olabilir. Nitekim bu etkide Yahudilerin büyük bir katkısı bulunmaktadır. M. S. 1. yüzyıla gelindiğinde Yahudiler Roma İmparatorluğu nüfusunun %5-10 luk bölümünü oluşturmaktadır. Yine de Yahudi etkisini abartmamak gereklidir. Nitekim Mısır'daki uzun süreli varlıklarına rağmen, Yahudi dini unsurlarının Mısır Dini'ne nüfuz etmesi mümkün olamamıştır.  Bununla birlikte M.S. 2. yüzyılda, Mısır yönetiminde söz sahibi olan seçkin Yunanlı ve Mısırlı aristokrat sınıfların, iki dinin kaynaşmış unsurları içinde yaşamlarını sürdürmekte oldukları görülür. M. Bernal'ın belirttiği gibi, Mısır Dini'nin uluslarasılaşma eğilimi, uzun yıllar " milliyetçi bir yanılgı içinde üstünlük savunusunda bulunan" ruhban sınıfının konumunu zayıflatmıştır. Yine de tüm bu unsurlar içinde kanımca en önemlisi, aristokrat ve ruhban sınıfının debdebeli zenginliği içinde yaşayarak, yüzyıllardır Mısırlı bir bireyin üstünlük sanısını güçlendiren değerlerin ezilmesiydi.

"Hıristiyanlık, Filistin'den gelmiş olmasına ve bilinçli bir şekilde uluslararası nitelik taşımasına rağmen, putperest bir dine sahip olan Helenleşmiş kozmopolit yukarı sınıflara karşı, yoksul ve orta sınıf Mısırlıları temsil etmeye başladı..."(8)

Mısır dininin yıkılışını getiren sosyo-ekonomik koşullar, M.S. 2. yüzyıla gelindiğinde ilginç bir tablo sunmuştu. Başta felsefe olmak üzere, manevi yönlü disiplinlerde önemli oranda güç kaybetmeye başlamıştı. Platon ve Pithagorasçılığın yeniden canlanması gerçekleşse bile, söylenen sözlerin ustalarınkinden öteye gidememesi kritik bir yarılma doğuruyordu. Bununla birlikte, Doğu felsefelerinin Yunan-Roma kültürüne sızmaya başladığı görüldü. Yunan felsefesinin yanıtını veremediği sorular, aydınların başta Mısır olmak üzere, doğu felsefe ve dinlerine eleştirel yaklaşmaları sonucunu doğurmuştu. Mısır dininin çöküşünü hazırlayan en önemli etki olan Yunan kültürü desteğini Mısır'dan alacaktı. Bununla birlikte yıkım dönemlerinin Mısırlı bireyin psikolojisi üzerinde karakteristik bir etki yaptığı söylenebilir. Kuşkusuz Hermesçi Kuram'ın ana dayanakları Mısır Dini'nde bulunur. Süreç içindeki revizyondan ve örneğin firavuna duyulan saygının yitimi gibi değişimler hesaba katılmalıdır. Tanrısal Töz'ün ve gücün, herkes içinliğe bürünmesi en önemli sonuçlardan birisidir. Hıristiyanlık ve Yahudilik dinlerinin felsefi-ezoterik kimi yorumları dışında kabul etmediği, insanın Tanrı'dan parça olduğu ya da ona ulaşabileceği fikri, Hermesçiliğin temel hareket noktalarından birisini oluşturur.  Firavun'un öldükten sonra Osirisleşmesi şeklinde, Mısır'da bulunan inançtaki seçkinci noktanın yitimidir bu. Bernal'a göre, bu fikir "demokratikleşmiştir". Önemli bir dayanağını buradan alan Hermesçi görüş yine de Hıristiyanlık, Yahudilik ya da Müslümanlıkta olduğu gibi ayrıcalıkları herkes için mümkün kılan bir yapı oluşturmaz. Ayrıcalıklı sınıf ve seçkinlerin, özellikle kadim Mısır Dini'nin savunucularının yer altına çekilişlerinin devamı olduğu surette, büyük bilgiye sahip oldukları, onları korudukları ve oluşturdukları mürid-mürşid sistematiğiyle "gizlici" öğretilerin temelini oluşturduğu söylenebilir. Seçkin sınıfın bilgisinin, karşıt kutupta, sıradan insanların zihninde "batıl inanç" sistematiği olarak karşılık bulduğunu söylemek mümkün. Sıradan insanların söz konusu bilgiye ulaşmak noktasında herhangi bir olası isteği ise, oluşturulan katı yapının duvarlarına çarpar, hatta dünyanın başka bir coğrafyasındaki benzer bir oluşumun, "yeraltı kütüphanesinin sırlarını, yeterli donanımı olmadan isteyenlere verilen büyük cezaların hala devam ettiği" şeklindeki bildiriminden takip edegeldiğimiz üzere tehditlerle karşılaşır. Yeryüzünden, baskılar ve istilalarla çekilmek zorunda kalmış bir yapının, yeni yaşam tarzında bu tip önlemler alması mantıklıdır. M. Eliade'ye göre, İmparatorluk döneminde halk Hermesçiliğinin oynadığı rolün altında, çağın dayatması bulunmaktadır:

"Kaderin, her şeye yeten gücü karşısında dehşete kapılmış bir çağda bu metinler, "doğanın gizleri'ni açıklıyor ve mağus bu metinler sayesinde doğanın gizli güçlerine sahip oluyordu. "(9)

Yaşananların gösterdiği ölçüde, insanın eksikliği, kutsal değerlere saygısızlığı ve maddi ölçütlere verdiği paye Hermesçiliğe, daha sonradan Platon'da da takip edeceğimiz düalist teorinin dayanağını sağlar. Düalist teori aynı zamanda, Bousset'in altını çizdiği ölçüde kötümserdir. Bilgeler için "gnosis"i, sıradan insanlar için ise "yalnızca görünenin bilgisini" getiren ayrışım, böylelikle daha iyi anlaşılır. Halkın yıkım dönemlerinden çıkardıkları sonuç, sıradan insanların maddi dünyanın yaratıcısı Demiurgos'un  dışındaki bilgiye sahip olamayacakları yönündedir. Bir Tanrı istemediği sürece, insan, doğanın bilgisine, gizlere nasıl ulaşabilir ki?. İnsan tüm yıkım dönemlerinde olduğu gibi güçsüzlüğünün üzerine gidiyordu. "Gizli Tanrı" ya da " adı ağıza alınmayacak olan' a" yönelik yüce duyguların ve bilgilerin koruyucusu olarak "bilgeler" bir yönüyle geride kalanı savunma işlevini üstlendi. Kimden savunma? Değerbilmez, sahip oldukları yüceliklere saygı duymayan sıradan insanlara ve kadim bilgileri yok etmek amacıyla sıradan insanlar arasına gizlice sızan düşmanlara karşı...Eskatik yaşam Hermes öğretisinde bu anlamda kaçınılmazdır.

Felsefi Hermesçilik, M.S. 2. yüzyılda gelişir. Yukarıda da belirttiğimiz üzere bünyesinde Yahudi, Mısır, İran ve Platonculuk etkisi taşır. Herşeye rağmen Hermesçi metinlerin, Mısırlı olma iddiası kesinlikle atlanmamalıdır. Özellikle Hermesçilik üzerindeki Hellen etkisinin abartıldığı görülür. Bu eğilimin temel kaynaklarından birisi Herodot'tur. Yunan Tarihçi Herodot, Yunanlıların Mısırlılardan aldıkları kültürel verilerin analizini yaptıktan sonra sözü Hermes'e getirir. Yunanlılar, tüm borçlarına karşın, phallos'u kalkık Hermes figürünü Mısırlılardan öğrenmemişlerdir. Yunanlı tarihçiye göre bu konudaki temel kaynak Pelgasglardır ve onlardan Atinalılara, oradan da diğer Yunanlılara geçmişti. (10)Bununla birlikte Herodot, M. Eliade'ye göre, Hermes'in Thot ile özdeşleştirildiğinin farkındadır.


d-Semavi Dinlerde Hermes

Thot'tan hareketle oluşturulmuş görkemli yapı, Hıristiyanlığın ilk üç yüzyılında tamamen ayakları üzerine oturmuştu. İsmini Yunan Tanrısı Hermesten almasına rağmen köken Mısır'a aitti. Özellikle Hermetik Metinler, üç semavi din üzerinde tartışmasız bir etki yapacaktı. Bu ilk adımda Hermes'e biçilen rollerin kadim Mısır dinindeki rollerini anımsamakta fayda var:

·                     Tanrıların babası ve yüce zihin, gizli Tanrı
·                     Harekete geçirici zihin ya da konuşma eylemi olarak Demiurgos
·                     İletişim, aracı rolü. Tanrının diğer iki öğesini birleştiren ve ayıran Kutsal Ruh.
·                     Ölülere yol gösteren, rehber, evrenin mucizelerini açıklayan haberci, retorikçi.

Dönemin en ilginç geleneği pagan Tanrılarının üslubuna göre yeniden tanımlanmasıydı. M. Bernal'a göre, bu bir ehlileştirme işlemiydi. Tek Tanrılı inanç sistematiklerinin etkin bir hale bürünmesiyle oluşan, kadim dinlerde Tanrısal rol oynayan figürlerin kabul edilemez yönlerinin budanmasıydı. Bununla birlikte, Tek Tanrılı dinlerin, kendilerini kadim kökene bağlama noktasında önemli bir araçtı bu eğilim. Örneğin Horus-Perseus denklemi Hıristiyanlığa Aziz Yorgi olarak dahil olurken, Tanrıça Neit-Athena, Azize Katerina'ya dönüşmüştü. Bu sonuçtan  Hermes de kendisini kurtaramadı. Zamanla Thot, özellikle üç semavi dinin anlayışında olgunlaşacağı şekliyle bir "insan" ve "bilge" haline dönüştürüldü. Hermes, Tevrat'ta altıncı kuşaktan bir peygamber Hanok'a dönüştü.

Kitab-ı Mukaddes, Yaratılış 5:18-24 arasında Hanok'tan bahsedilir. Daha sonraki dönemde İslam inanışında da görebileceğimiz gibi, 24'te, Tanrı'nın onu yanına aldığından söz edilir:

"Yar.5: 18 Yeret 162 yaşındayken oğlu Hanok doğdu.
Yar.5: 19 Hanok'un doğumundan sonra Yeret 800 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu.
Yar.5: 20 Yeret toplam 962 yıl yaşadıktan sonra öldü.
Yar.5: 21 Hanok 65 yaşındayken oğlu Metuşelah doğdu.
Yar.5: 22 Metuşelah'ın doğumundan sonra Hanok 300 yıl Tanrı yolunda yürüdü. Başka oğulları, kızları oldu.
Yar.5: 23 Hanok toplam 365 yıl yaşadı.
Yar.5: 24 Tanrı yolunda yürüdü, sonra ortadan kayboldu; çünkü Tanrı onu yanına almıştı. " (11)


Hermes özellikle öğretisi itibariyle Hıristiyanlıkla kat-i bir çatışma içine girmişti. Hermetik akımlar ve gizlicilik, özellikle gnostik yönleriyle Hıristiyanlığın ve resmi kurumlarının büyük tepkisini çekmişti. Bunda hiç kuşkusuz, Mısır'a dek geriye giden putperest görüşlerinin büyük önemi bulunmaktaydı. Yine de kimi kaynaklarda Hermes'in Hıristiyanlıkta Aziz Kristofer şeklinde yaşamaya devam ettiği yazar.

Kur'an-ı Kerim'e göre de Adem ve oğlu Şit'ten sonra gelen üçüncü peygamber İdris olduğunu biliyoruz. İslam kültüründeki İdris ile Hermes arasındaki özdeşimin dayanağı, ilk olarak Yunan kaynaklarıdır. Yunan kültürü hakkında eşssiz bir birikime sahip olan İslam alimleri, Yunan Tanrısı Hermes'in izini, Mısır Tanrısı Thot'a dek sürmüştür. İkinci olarak da, Kur'an-ı Kerim'deki ayetlere paralel olarak İslam dini yorumcularının altını çizdiği ölçüde, Kitab-ı Mukaddes'te geçen anlatılarla paralellik arzetmesidir. Buna göre, İdris de Enoch gibi, yeryüzünde 365 gün yaşar, dindarlığı ile yaratanın takdirini kazanır ve ölmeden gökyüzüne çıkartılmıştır.  Çok sayıda İslam alimi, Enoch-Hermes-İdris sistematiğine dikkat çeker. (12)

Kur'an-ı Kerim'de İdris ismi iki yerde geçer. Bunlardan ilki Meryem Suresi'dir:

" Kitab'da İdris'i de an; çünkü o, çok doğru bir peygamberdi. Onu yüce bir yere yükseltmiştik." (13)

İdris, Kur'an-ı Kerim'de ayrıca Enbiya Suresi'nde anılır:

" İsmail'i, İdris'i, Zu'l-Kifl'i de an; hepsi de sabredenlerdendi. Onları rahmetimize soktur, çünkü onlar salihlerdendi." (14)

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Kutsal Kitap'ta iki noktada gerçekleşen değinime rağmen, İdris Peygamber,  İslam alimlerinin üzerinde çalıştığı önemli isimlerden bir tanesidir. Onun hakkında yapılan araştırmalar ilginç bilgiler içermektedir. Kimi kaynaklarda "Hermes" sözcüğünün dönüşüme uğrayarak İslam literatürüne "Tanrı'ya ulaşmış kişiye atfedilen "Ermiş" şeklinde girdiği belirtilir. Bir diğer taraftan günümüzde hala yaşamakta olan bir ritüelin temel öznesi "Hızır Peygamber'in", İdris/İlyas birleşiminden doğduğuna dair fikirler bilirdirilir. Kuşkusuz Ortodoks İslam'ın çoğu bilgiyi, kaynağı İsrailiyat olarak nitelemek suretiyle reddettiği görülür.

 Yine de İdris'e yönelik "göklerin esrarını bilen" tanımı, kuşkusuz Thot'un kökenine ilişkin bilinenlere uyuyor. Tanrının İdris'i gökyüzüne yanına aldığına inancı ise, İsa'dan önceki Tevrat geleneğinin Müslümanlıkta da sürdürüldüğünü gösterir. İslam Alimleri, İdris'in gökyüzüne alınması olayıyla bir haylı ilgilenmiştir. Bu konuda değişik fikirler bulunsa da özellikle, Azrail'i oyuna getirerek cennette kalmayı başardığına benzer mit'ik anlatılar dışında, İdris'in yükseldiği yer hakkında anlaşılan genel fikirler vardır. Bunlardan en ilginç olanı, gökyüzünün dördüncü katına yükseldiği ve H.z. Muhammed'in Mi'rac gecesi İdris'i burada gördüğüdür.

İdris, İslam sisematiği içinde de herşeyden önce bir kültür kahramanıdır. İslam Kaynaklarına göre İdris'ten önce tüm insanların hayvan derisi giyiyor olması, günümüzden beşbin yıl önce yaşayan Hermes'e yüklenen " terzilik " mesleğinin anlamını açıklıyor gibidir. Abdullah Aydemir'in, İslami Kaynaklara Göre Peygamberler kitabında belirttiği gibi, yedi esnaf derneğinden birisi olan terzilerin Piri olarak İdris'in kabul edilmesinin nedeni budur. Bununla birlikte büyük nitelikler taşımaktadır:

" Bir nebi olarak ilk defa ata binip, Kabil'in müfsid ahfadına karşı, " Allah yolunda" cihada girişen de odur. Cebrail'in ilk vahip getirdiği nebi İdris'tir, kendisine 30 suhuf verilmiştir..." (15)

e-İslam'da İdris ve Güneş yakınlığı

Güneş kültünün özellikle yaşam verici güç olarak Mısır'da ayrıcalıklı bir yere sahip olduğu biliniyor. Tüm kopuşa rağmen, Bernal'ın belirttiğine göre kimi Hermetik Metinler güneş merkezli kozmolojiler tasarlayarak kadim din ile paralelliği korumuşlardı. Copernicus'un, güneş merkezli bir kuramı savunurken, matematiksel ispatlardan yoksun olması, ünlü bilim adamının döneminin modasına uygun olarak Hermetik Metinler'e ve güneş kültünün önemi bağlamında Mısır'a sırtını dayadığı fikrini güçlendirir.

Yukarıda bahsettiğimiz gibi, tek Tanrılı dinler  kadim dinlerin Tanrılarını kabul edilebilir sınırlar içinde yeniden tanımlarken, kuşkusuz en ilginç bütün Thot'a İslam dininde biçilen rollerle ilgilidir. Anlatılan rivayetlerden birisinde İdris, güneşin kızgın harareti kendisini rahatsız edince, Allah'tan her gün bu sıcakta 500 senelik ol yürüyen güneş meleğinin de işine gelecek şekilde, sıcağın hafifletilmesini ister. Güneş meleği, onu güneşin doğduğu yere kadar götürür ve orada Azrail ile görüştürür. Ama Azrail, İdris'i isteğini yapacak güçte değildir. Ama ölüm meleğinin kendisinin ölüm gününü bildirmesine izin verilir. Ölüm meleği ise listesini açıp bakar, fakat İdris'in ölüm tarihini bulamaz ve bunu İdris'in tam güneş doğarken ölmesi gerekeceği şeklinde izah eder.

İdris'in söz konusu rivayette de gözüktüğü gibi, güneş ile olan yakınlığı kadim din unsurlarının, semavi dinlerde yaşamaya devam ettiğinin önemli örneklerinden birisidir. Bununla birlikte ortodoks İslam'ın bu tip vurgularda haklılık payı bulması pek mümkün değildir. Aydemir'in belirttiği gibi, Tefsirler de dahil olmak üzere bazı İslami kaynaklarda, İdris'in güneş mülkünün sahibi olduğu vurgusunun gerçeklik payı yoktur ve bu vurguların kökeninde( ölmeden önce cennete giren Hanok, ebedi hayata ermiş kişi gibi) İsrailliyat bulunmaktadır. 

f-Gizli Bilimlerin Kurucusu ve din

Hellenistik dönem yazarları için Thoth tüm ilimlerin koruyucusuydu. Korkunç bir büyücü, yazı sanatının (dönem itibariyle hiyerogliflerin) kurucusuydu. Söz'ün gücüyle dünyayı yaratandı. Yıkım dönemlerinin karakteristik baskısının ilk ayağında sıradan bireylerin kendilerine duyduğu güçsüzlüğün bulunduğunu saptamıştık. Bununla birlikte, özellikle doğanın gizlerini elde etme yolundaki büyüsel uğraş, Hermetik dokuya dahil olmuştu. Yıldızlardan yararlanma, astroloji, doğa olaylarını sempati ve antipatiyle açıklama eğilimlerinin paralelinde, kötü kaderi değiştirmeye yönelik gayret, gizli ilimlere dair eğilimleri doğurmuştu. Bu uğraşlar özellikle Halk Hermetizminde oldukça yaygındı. Kore Kosmou'da (aslını oluşturan metin M.Ö. 3. yüzyıla aittir) Ruhların yaratılışı bir simya işlemi olarak betimlenir örneğin.

M. Eliade'ye göre içrek hikmetlerin aktarımında yeni bir model bulunmaktadır karşımızda. Hiyerarşik-gizlici bir donanım ilk bakışta gözükmese bile, simyacılara benzer erginlenme içeren kapalı grupların varlığı zorunlu olarak değerlendirilmelidir. Her şeye karşın, kendine özgü bir dinsel hava ve ritüel davranışları ayırt edilebilir. Müritler bir tapınakta toplanır sessizlik kuralına uyar ve vahiyler hakkındaki sırları saklarlar. Din eğitimi törensel bir ciddiyet içinde gerçekleştirilir. Gerekli olan, Corpus Hermeticum'un içeriğinde vahyi anlamaktır, bu anlama çabası ise erginlenme ile eşdeğerlidir. Gerekli olan tek şey, özenle arındırılmış birkaç mürid ve metinlerin anlamlarını kendilerine aktaracak bir hocadır.

Toparlayalım: Toplumsal olarak büyük dönüşümlerin yaşandığı, eski, yıkılmaz, sonsuza kadar süreceği düşünülen değerlerin darmadağın olduğu bir çağda biçimlenmiştir Hermesçilik. Kökenleri, kadim Mısır dinine, İ.Ö. 3. bine dek uzanan Thot kültüne dek gitmektedir.  İ.Ö. 6 ve İ.S. 2. yüzyıla ait Metinler zamansal olarak fikir vermekle birlikte, bu konuda, tıpkı bu metinleri kimin ve ne zaman bir araya getirdiği noktasında olduğu gibi açıklık yoktur. Bununla birlikte Hermesçi Metinler, açık bir şekilde kendilerini Mısırlı görmektedir.  Mısır dini, İ.S. 2-3. yüzyıllar arası hızlı bir biçimde çökerken, Neo-Platonculuk, Gnostisizm ve Hermesçilik'te yaşamaya devam etmiştir. Ancak Mısır dininin etkisi en yoğun haliyle Hermesçilik'te yaşamıştır. Hangi felsefi dizgenin diğeri üzerinde çok daha etkin olduğu net değildir. Bununla birlikte, Neo-Platonculuğun kökeninde, Helen felsefesi üzerinde etkili olmaya başlayan Doğu dinlerini bulmak yanlış olmaz. Gnostik felsefe zamanla kendini Hıristiyanlık içinde bulurken, bizzat Hıristiyan kurumlarınca ezilmekten de geriye kalmayacaktır.

Hermesçilik, özellikle gizlicilik ve yeraltına çekilmişlik noktasındaki kökeninde hareketle, gnostik ve düalist bir yapı oluşturur. Seçkinci bir yapı olan Hermesçilik, kozmosun sırlarına vakıf hocaların, bilgileri "imtina" ile verdiği bir noktaya dayanır. Bu yönleriyle, günümüze dek ulaşan gizlicilik eğilimine köken oluşturduğu rahatlıkla söylenebilir.

Kaynaklar:

1-S. Hooke, Ortadoğu Mitolojisi sf 87
2-Bkz, M. Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi,  cilt 2 sf 339.Başta Reitzenstein ve Geffcken olmak üzere kimi bilginler, Hermesçiliği dinsel bir tarikat olarak görmüş Corpus Hermeticum'u bu tarikatın kutsal kitabı olarak tanımlamışlardır.  Bununla birlikte özellikle yazının ilerleyen bölümlerinde de göreceğimiz gibi, bu saptamayı yapmamızı engelleyen bazı sorunlar var. Örneğin, iki farklı ve birbirinin tam zıttı olan öğreti bulunmaktadır... Bununla birlikte inanca ilişkin çoğu pratik bilgiden de yoksundur eserler.
3-M. Eliade, a.g.eCilt 2 sf 236
4-kaynak: http://www.hermetics.org/hermetik.html
5-M. Eliade a.g.e.  cilt 2 sf 238
6-M. Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi Cilt 1 sf 128
7-M. Bernal, Kara Atena sf 296-297
8- a.g.e. sf 198
9-M. Eliade a.g.e. sf 337)
10-Herodot, Tarih, Türkiye İşbankası Yay. İkinci Kitap, 51 sf 106
11-http://www.incil.info/incil-eskiceviri/Yar.htm
12-ayrıntı için bkz http://www.hermetics.org/hermetik.html
13-Kaynak: Meryem Suresi, 56, 57 Kur'an-ı Kerim ve Yüce Meali, Prof Dr. Süleyman Ateş , Kılıç Kitabevi
14-kaynak: a.g.e Enbiya Süresi 85-86

15-Abdullah Aydemir İslami Kaynaklara Göre Peygamberler, Türkiye Diyanet İşleri Vakfı sf 43