Antik Mısır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Antik Mısır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Teknolojinin yıkım vaadi: Ölüm ironisi olarak “Her şeyi bir kutuya sığdırmak”

0 yorum
Göktuğ Halis

Yüksek teknolojik ürünlerin pazarlama stratejileri için merkezi bir rol oynayan reklamların bilinç dışına gönderdiği ilk mesajdır “hız”. Bu sunumlarda, ürünün taliplerine, hiç durmadan çalışan beyinlerin-bir grup bilim insanının- yaşamı kolaylaştırma adına sürekli çalışmakta olduğu anlatılıyor. Söz konusu ürünlere sahip olanlar ise seçkinler arasına girme şansını yakalıyor.

Kişinin satın aldığı ürünler aracılığıyla kendini özel hissetmesi, pazarlama stratejisinin olmazsa olmazı.

Bu reklamlardan biri, bir masa büyüklüğündeki mikro küplerin iç içe geçerek, sonunda tek birde birleşmesi kurgusuna dayanıyor. Buradaki her bir küp, sonsuz çeşitlilikteki fonksiyonların temsili; sonda kalan ve tüm diğerlerini bünyesinde toplayan “tek küp” ise, mekân algısının yorucu baskısından kurtuluşa ilişkin bir sadeleştirmeye karşılık düşüyor. Bir taneydi, ama tüm diğerlerinin niteliklerini bünyesini barındırıyordu. Böylece insan “yaşamak için ihtiyaç duyduğu tüm gereksinimlerini-küçük bir kutucuğa sığdırmış oluyordu.

Modernlik sonrasında, ekonomizm merkezli yaşam algısı bu teknolojiye çok şey borçluydu. Yalnızca fabrikaların mekanikleşmesi değil; teknoloji odaklı iş kolları tüm dünyada hatırı sayılır bir istihdam yoğunluğu oluşturmuştu. Yeni bir iş yapma biçimi doğmuştu; dünyanın “küresel köye dönüştüğü bu dönemde” bunun dışında kalmak her şeyin dışında kalmaktı. İçte olmak ise “her şey” ile ilişkili olmaktı. Küçücük ofislerde, yahut 40 metrekarelik kutucuk nitelikli residence dairelerinde yaşayan çok sayıda genç beyin, dünyanın mesajlarını buradan alıyor ve dünyaya buradan mesaj gönderiyordu.

Bir reklam sloganına uygun biçimde, her şey bir kutuya sığmıştı.

Kadın ve kutu-sandık sembolizmi

“Kutu sembolizmi” kadim kültürlerin dağarcığında olumlu bir anlama sahip değil. İçinde bilinmeyen bir şeyleri saklıyor öncelikle. Toplumun bütününe açık olmayan ve diğerlerinin anlamadığı bir ya da birkaç şeyi dışarıdan saran bir kılıf özelliği taşıyor.

Kimi mitolojik örneklerde “kutu” ya da onunla eşdeğer anlamlara sahip sembollerin felaket taşıyıcısı olduğunu okuruz. En yaygın örnek “Pandora’nın Kutusu” öyküsüydü. Anlaşıldığı Kadarıyla Zeus, Prometheus’un kardeşine bir bela göndermek istemiş ve kadını yaratmıştı. Düğün hediyesi olarak verdiği kavanoz-yaygın biçimde kutu olarak bilinir-zamanın bir yerinde açıldı ve dünyaya kötülükler yayıldı.

Kadın ve “kutu” ya da ona dönüştürülebilir sandık-küre-kap gibi semboller arasında önemli işlevsel ve figüratif benzerlikler var. Da Vinci bunu “kupa” simgeselliğiyle karşılamıştı; anlatılmak istenen “çok önemli bir şeyleri saklamaya”, gizlemeye ve koruya yarayan bir hazne barındırmasıydı. Bu açıkça gebeliğe olanak biyolojik donanımla ilgili. Musa ve Sargon gibi tarihsel-mitolojik kişiler, nehre bırakılmış sandukanın içindeki bebeklik yaşamının ardından insanlarca bulunmuştu. Bu ulu kişilerin doğuşu hep aynı evrensel kalıplarda tekrarlanır; zira üstün kişilerin doğumuna görkem katmak istemiştir anlatıcılar. Nehir, sandık-kutu ve çocuk açık biçimde doğum eğretilemesidir.

Kadın, “saklı hazne”-kap-kutu-sandık sembolizmi ile kötülük arasında zorunlu bir ilişki kurmuştu kimi mitolojiler. Kötülüğün, kadın aracılığıyla yayıldığı bir diğer örnek de Kitab-ı Mukaddes’in cennet öyküsüydü. Burada da Yılan, önce kadını kandırmıştı. Yine kimilerine göre yasak ağacın meyvelerinden yeme eylemi, “saflığın yitimine yol açan” bir cinsellik eğretilemesiydi Sonrası ise herkesin bildiği bir felaket: Sürgün ve cennetten kovuluş.

Ne Yunan ne de İbrani metinleri, böylesi bir vurgu için ilk değil. Tarihsel kökenler için doğru adres Mısır ve Mezopotamya idi.  Ereşkigal sevdiği adam kendisine dönmezse “yer altı dünyasının” kapaklarını açmakla tehdit ediyordu insanlığı: Öyle ki ölüler, canlılardan fazla olacaktı.

Söylenceler ise daha eskilere dayanıyor: Açtıkları kutularla fırtına yaratan ve insan etiyle beslenen yaşlı kadınlardan-Cadılardan bahsediyor, Malinezya yerlilerinin mitolojileri…

Kutu açılırsa: Evren ve kötülük

Modern dünyada bilginler “kadına yönelmiş” düşmanca bakışın “sosyal” ve tarihsel kökenleri üzerine yeterince ilgilendi.  Yine de bu araştırmalardan cesaret alarak dini öyküleri “erkek egemen” bakışın metinleri olarak tanımlamak yeterli değil. Mitolojiler üzerine yürütülen çalışmaların yoğun bir sembolizm yığınını aşmak zorunda olduğunu ve sözcüklerin doğrudan anlamlarının pek değersiz kılındığını hatırlayalım. Çok daha önemlisi, XX. Yüzyılın bütününde yürütülen Psikoloji çalışmalarının “mitolojiler” ile “birey ruhunda saklı değerler” arasında paralellikler kurmasıydı.

Belki de ortada ne kadın vardı, ne de kutu…

Farklı kaynakların incelenmesinde meselenin “kadın” olmadığı gözüktü. Mesele “kabın kırılması”, kutunun açılması ya da sandığın içindekini saklayamamasıydı. Kabalacı İsaac Luria’nın evrenin yaratılışıyla ilgili “sim sum”- Tanrı’nın nefes alış verişi anlamında-öğretisi bu yöndeydi. Evrenin yaratılışının Tanrı’nın kutsal ışığını tutan kürenin kırılmasından kaynaklandığını anlarız. Bu kırılmadan “meşhur” Hayat Ağacı çıktı. Böylece Tanrı evrene yayılmıştı…

Kabalacı için felaket burada başladı. Tanrı’nın ışığını toplama işi de bilge kişiye düştü. İnsan, bu öğretide, doğru davranışıyla, “kapların kırılışının” telafisini mümkün kıldı. Bu sayede her şey yeniden tek bir şeye döndü.

Anne karnına dönüş teolojisi

Felaket her şeyin bir kutudan çıkmasıyla başladıysa, selamet “her şeyin” bir şeye-kaynağına dönmesidir. Bu düşünce-tüm şeylerin, tek bir şeye dönüşümü-tüm dünya coğrafyasına yayılmış farklı dini ideolojilerin temel öğretisi. Birçoğu ölümden sonra insanın yaratıldığı kaynağa geri döneceğini savunuyor. Bir diğer deyişle, aslında her şey, tek bir şeydir: Yüce yaratıcının suretinden yaratılmış diğerleri, yalnızca geçicidir. Bu durumda da evrende tek bir şey vardır: Buna felsefede Panteizm deniyor; Tasavvuf’ta Varlığın Birliği…

Sofular ise, yaşamı “acılara katlanılması gereken bir sınama olarak gördü. İnanç gönüllere öyle dirayetli bir dayanma gücü veriyordu ki, bir felaket olarak tanımlamayı hak eden “yaşamdan” kurtuluş, yine bir sandığın içine girmekle mümkün olabilecekti. Tabut ya da gömülme eğretilemesi. Ve toprak “yeniden anne karnı” olarak görüldü.

Ölüler çok sayıda mezarda bu yüzden cenin biçiminde yatırıldı.

Yaratılış ve Big Bang

XX. yüzyılın sonlarına doğru dindarlar, Evrim kuramının yaratılış fikrine alternatif oluşturmadığını, iki düşünce arasında bir aykırılık bulunmadığını savunmaya başladı. En bilindik uyum çağrısını Papa’lardan biri yaptı: Evrim Tanrı’nın en büyük oyunudur…

Bu fikrin savunucuları bilimin “Big Bang”-büyük patlama olarak tanımladığı merkezi aşamayı-yaratılış anı olarak tanımlama yolunda durdurulamaz bir eğilim gösterdi.

Big bang öncesi ise büyük bir muamma… İnsan zihni, anlayışı ve kavrayışına tamamen kapalı. Tıpkı yaratılış gibi; ancak semboller ve çağrışımlarıyla açıklanabilir…

Yaratılış ya da var oluş… Her ne olduysa kötü olmuştu. Kimi Gnostik okullar bu fikrin azılı savunucularıydı. “Yaratılışı”-ya da evrenin başlangıcını,bütünüyle “kötücül” gördüler. Kutu açılmıştı ve Tanrısal hiyerarşide, gözle görülmeyen-gerçek iyi Tanrı ile dünyayı yaratan “kötücül” Tanrı-Ahriman-arasında bir fark gördüler. Gerçek Tanrı’nın dünya ile ilgisi yoktu; ikincisi ise maddenin hükümranlığı üzerinde yükseliyordu: Para hırsı, çok yaşama arzusu, elde etme tutkusu…Bu görüşe göre “kötülüğe” karşı savaşmak için yapılması gereken ilk şey “yaşama iradesinden” vazgeçmekti. Düşünme, inziva ve dünya hırslarından vazgeçmeye yönelik bir yaşama biçimi “insana” hem “gerçek Tanrı’ya ulaşma şansı verecek” düşünsel berraklık sağlayacak hem de kötücül Tanrı’ya karşı en etkili mücadeleyi tanıyacaktı: Onlara göre kötülük, “Yaratılış” anında dünyaya yayılmıştı.

Her şey bir şeye dönüşürse

Tüm bu semboller bir şeye dönüşüyor o halde… “Pandora’nın kutusu”nun açılışı, Kapların kırılışı, Havva’nın doğurganlık kazanması ve big bang… Her şeyin etrafa saçılışının kötümser bir bakış açısıyla yorumlanışıydı.

Her şey, bir şeyde toplanırsa şayet, burada bilgelik vardı yaratılışın aksine. Örneğin bilgeler sessizlikleriyle, zihinlerinde var olan “tüm bilginin” saçılmasını engellediler. Onlar elde ettikleri bilgiyi kutsallaştırdı: Bilgeler sırlarını açığa vermedi. Tao’nun söylediği de buydu: <3Bilen söylemez, söyleyen bilmez.”

Çok daha önemlisi onlar sıklıkla kullandığımız bir deyime “kapalı kutuya” dönüştü.

Teknolojinin vaat ettiği ölüm

Kutu ya da sandık; her biri annenin karnını sembolize ediyor. Bu halde de “anne karnından” toprağın dişileştirmesine uzanan çevrim; ışıkla-kişinin big bangıyla başlayan doğum-yaratılış; bir diğer kutuda-yer altına kurulmuş bir mezar odasında-kutuda sonlanıyordu.

Sözcüklerin ilk anlamları her zaman tehlikelidir. Ölüm bir eğretilemedir ve en belirgin niteliği, “bilinçli bütünlüğün” yitirilmesi ve hissizleşme ise “kalbin durmasını beklemek” ahmaklıktan başka bir şey değil.

Lüks rezidansların 45 metrekareyle sınırlandırılmış bir dünya algısı bundan daha fazlasını vaat etmiyor aslında. Gelişmiş teknoloji ile dizayn edilmiş ekranlar aracılığıyla dünya ile ilişki kuran insan için ölüm belki de gerçekleşmişti. Dünyanın tüm zenginliklerini “tek bir odaya sığdırmak” olarak tanımlanıyordu modern dünyanın nimetleri…

Belki de her şey bir kutuya sığmamıştı; belki de her şey bir kutuya sıkışmıştı; insanla birlikte…

YALAN DÜNYA’DA GERÇEĞİN PEŞİNDEN GİTMEK

0 yorum
Orhan Gökdemir

George Granville Monah James şimdi adı unutulmuş bir mantık profesörü. Geride ancak meraklılarının arayıp bulabildiği bir kitap bırakmış; Çalınmış Miras. James’in kitapta söylediği şu; Bugün Yunan felsefesi diye bildiğimiz şey hemen hemen Büyük İskender’in Mısır’ı fethi ve ardından İskenderiye Kraliyet Kütüphanesi’nin talan edilmesinden sonra ortaya çıkmış bir külliyat. Yani Yunanlı filozofların yaptığı aslında bir tür çeviri faaliyeti. Bu kütüphanede buldukları kitapları akılları ve bilgileri yettiğince kendi dillerine çevirdiler ve özelleştirdiler. Bu tez, Yunan dehasının yarım yüzyıl gibi kısa bir zaman aralığında birdenbire nasıl parlayıp söndüğünü de açıklıyor aslında.

Güzel. Bir de hatırlatma. Bu seferde Büyük İskender’e eşlik eden Aristotales seferden sonra sayısız kitap “yazdı”. Platon’un ona “okuyucu” dediği söyleniyor. Okuyan elbette yazar da!

James’e göre, Aristotales’in askeri kitap seferinden önce Pisagor, Thales, Ksonofanes Parmenides, Zenon ve Melissus gibi birçok Yunan filozofu da Mısır’a eğitim amacı ile gitmişti. Ama Batılı kurguya bakarsanız Mısır’da kayda değer bir felsefe ve matematik yoktu. Yunan filozoflar orada ne öğrendiler acaba?

Sadece şunu hatırlatalım; Bu filozofların bir kısmı Mısır’da eğitimlerini tamamlayıp ülkelerine döndükten sonra ağır ithamlarla karşılaştı ve ağır cezalarla yargılandı. Çünkü bu filozoflar Mısır’dan gelirken beraberinde Yunanlıların alışık olmadığı inançlar ve tanrılar da getirmişlerdi.

Peki, bütün bunlar neye yol açtı? Demem o ki Yunanlılar bir felsefe geliştirince, insanlık, doğa ve evren üzerine o ana kadar sahip olmadığı daha somut bilgiler mi edindi?

Mısır kültüründe uzak yıldızlar önemli yer tutuyordu. Belli ki Güneş’in yanan bir küre olduğunu ve uzak yıldızların da birer güneş olduğunu biliyorlardı. Mısır’ın kadim tanrılarından Thoth’un marifetlerinden biri Güneş, ay ve yıldızların hareketlerini hesaplamak ve mevsimleri düzenlemekti. Tarihi Yunanlılarla başlatan uygarlığımızın bunu keşfetmesine daha binlerce yıl vardı.

James’in “Çalınmış Miras”ı bize alışık olduğumuzdan oldukça farklı bir fotoğraf gösteriyor. Haliyle ortalama bakışın da hayli dışında. Bu, bir yazarı bilmemek veya unutmaya terk etmek için yeter sebep.

Yakın zamanda yitirdiğimiz Martin Bernal de benzer bir direnişle karşılaşıyordu. Yani tarihimizin ve felsefemizin tek kaynağının Yunanistan olamayacağı fikrini duymaya hazır değiliz henüz.

Felsefeden giderek uzaklaştığımız ve “inanç”ın içine giderek daha fazla battığımız bugünlerde zındıklık ederek soralım: Bize dayatılmış tepetaklak alemlere bu kadar kolay alışmamız ve inanmamız nasıl mümkün olabiliyor?

Peki, uzaya binlerce uydu göndermiş ve 24 saat dünyayı izleyen bir uygarlığın ahfadı olarak, duvarlarımızı süsleyen haritaların çarpıtılmış projeksiyonlar olduğu söylense şaşırmaz mısınız? Böyle bir yazıya geçtiğimiz günlerde gazetesi gitmiş sitesi yadigar kalmış bir internet adresinde rastladım. Yazı dünya haritalarına kaynaklık eden Merkatör Projeksiyonu'nun çarpıklığına işaret ediyordu.

Yazının özeti şu: Merkatör Projeksiyonu, Merkatör'ün 1568'de yaptığı ve kendi adıyla anılan silindirik projeksiyon. Bu yöntemle yapılan haritalarda meridyen ve paraleller birbirini dik kesiyor. Konform bir projeksiyon olup, şekil bozulmaları minimumdur. Ancak ekvatordan uzaklaştıkça hızla artan alan bozulmaları söz konusudur.


[Merkatör Dünya Haritası]

Yani merkezinde bir ışık kaynağı bulunan küresel dünyanın, ekvatoruna teğet olarak geçirilen bir silindir vasıtasıyla harita elde edilmesini sağlayan bir projeksiyon bu. Haliyle Merkatör projeksiyonuna sahip olan haritalarda sadece ekvatora yakın olan bölgelerde doğru sonuçlar alınıyor. Kutuplara doğru gittikçe şekiller bozuluyor. Öyle küçük bozulmalardan da söz etmiyoruz. Örneğin 7.700.000 mil karelik bir sahaya sahip Güney Amerika ile 800.000 mil karelik Grönland adası aynı büyüklükte görünüyor. Afrika ile Grönland’ın büyüklükleri bu projeksiyona göre aynıdır, oysa Afrika Grönland’ın 14 katı büyüklüğünde bir kıtadır. (Grönland’ın yüzölçümü 2 milyon kilometrekareden biraz fazla. Afrika Kıtası’nın yüz ölçümü ise hemen hemen 30 milyon kilometrekare.) Antartika kıtası kıtalar arasında büyüklükte beşinci olmasına karşın bu haritayla birlikte birinciliğe zıplamakta, Grönland Afrika kadar olmakta, Kuzey Avrupa ülkeleri ekvatordaki ülkeleri toprak miktarları bakımından sollamaktadır.


[Merkatör Afrika Grönland]

Yani 500 yıldır kullandığımız bu projeksiyonla elde edilen haritalar gerçekte “yalan bir dünya”nın haritalarıdır.

Bu yalan 1973 yılında, Alman film yapımcısı ve tarihçi Peters’in itirazına kadar sorgusuz kabul edilmiştir. Peters, bu projeksiyonun yanlış olmaktan öte, ırkçı niyetlerle hazırlanmış olduğunu iddia etmiştir. Kuzey Amerika ve Avrupa ülkelerinin, olduklarından çok daha büyük görünmelerinin gerçek nedeni budur.


[Peters Dünya Haritası]

Bugün kullandığımız pek çok haritanın merkezinde Avrupa’nın olması da böyle bir çarpık bakışın ürünüdür. Dünya küreseldir, kürenin ne merkezi vardır ne de altı üstü! Merkatör projeksiyonunun emperyalizmin bir simgesi haline geldiğini söyleyenler ortaya güçlü deliller sürüyor haliyle. Örneğin Büyük Britanya’nın “topraklarında Güneş batmayan imparatorluk” olduğu dönemlerde İngiliz üretimi Dünya haritaları başka alternatifleri olmasına karşın Merkatör izdüşümünden asla vazgeçmemişlerdi. Çünkü bu projeksiyon hem İngiltere’yi, hem de dominyonları olan Kanada ile Avustralya’yı olduğundan daha büyük gösteriyordu. Ekvatora yakın olan İngiliz sömürgeleri ihtiyaca uygun olarak daha küçüktü ve İngiltere de Dünya’nın tam merkezindeydi. Yani Merkatör haritaları İngiltere’nin sömürge politikalarının ve yaratmak istediği algının görsel coğrafi zeminini oluşturuyordu.

Demem o ki, herkes gibi iki göze sahip olmanız, gerçeği olduğu gibi göreceğiniz anlamına gelmiyor. İnsanın görme eylemi tanık olduğumuz en ideolojik iştir. Kuşkuyu sürekli dik tutmamız, bunun içinde sürekli öğrenip yeni sorular sormamız şart.

Öyle ya, bu kadar çarpık dünya neden çalınmış bir mirasla idare ediyor olmasın!


Gerçeğin peşinden gitmekten korkmayın, onun size yapabileceği tek şey sizi daha özgür kılmaktır….

Batı Bilimine Meydan Okuyan Adam: "MARTİN BERNAL"

0 yorum
Orhan Gökdemir

Tam adı Martin Gardiner Bernal. Londra'da doğdu, fizikçi John Desmond Bernal ve sanatçı Margaret Gardiner’in oğulları. Baba Bernal bizim kuşağın üniversite yıllarında başucu kitabı olan “Materyalist Bilimler Tarihi” adlı kitabın yazarıdır. Sanırım kitaba “materyalist” sözcüğünü Türkçesini yayınlayan yayınevi eklemişti. Din henüz bugünkü kadar genişlememişti ve “materyalist” sözcüğü kitaba ilgiyi garanti altına alıyordu. Ama bunun ötesinde Bernal’in “Bilimler Tarihi” gerçekten de “materyalist”di.

Çok bilinmemekle birlikte Martin Bernal’in anne tarafından gelen damarı da önemlidir. Anne Margaret Gardiner, Mısırbilimci Sir Alan Gardiner’in kızıydı. Mısırbilime katkıları nedeniyle Sir olan Alan Gardiner alanında çok önemli kitaplara imza atmıştı. Ayrıca Tutankamun’un mezarının kâşiflerindendi. Çok geç yaşta ölmesine rağmen Tutankamun’un lanetine uğrayanlar arasında sayılıyordu.

Martin Bernal böylesine hoş bir ailenin ilgisi geniş çocuğuydu. Bernal'in çalışmaları Çin Dili üzerine oldu. Cambridge Üniversitesi'nde Doğu çalışmaları ile ünlendi. Modern Çin tarihinde uzmanlaştı. İbraniceye ilgi duyması aileden aldığı kültürel mirasa rağmen daha geç dönemde oldu. Bütün bu olgular sanki onu sıra dışı bir araştırmacı yapmak için özel olarak bir araya gelmişti.

Kara Atena’nın arkasında işte böyle bir tarih var. Kara Atena’nın temel tezi, özetle Batının kültürel köklerini dayandırdığı Antik Yunan’ın Afro-Asyatik bir temel üzerine kurulu olduğu. Yani Yunanlılar, Mısır ve Fenike’nin mirasçısıdır.

Peki, nasıl oluyor da Batı her şeyi Yunanistan'la başlatıyor? Martin Bernal, Kara Atena’da işte bu “imalat” sürecini anlatıyor okuruna. Batı medeniyetinin Yunan kökeni Avrupa'daki 18. ve 19. yüzyıl ideolojik akımlarının etkisinde, bilimsel nesnellikten uzak olarak imal edilmiştir. Avrupa tarih yazıcıları düpedüz ideolojik ve ırkçı öğelere dayanarak, Batı için yeni bir tarih imal etmiştir. Yunanistan ve Ariler dışında kalan Afrika ve Asya köklerin Yunan kültüründeki büyük etkisini bilinçli bir şekilde inkâr etmiş ve zamanla bu izlerin silinmesini sağlamıştır.

Bunun başka sebepleri yanında Batı’nın Afrika’ya çıktığı sömürge seferlerinin doğrudan etkisi vardır. Batılıya göre esir alınıp köle pazarında bir mal gibi satılan “zenci”lerin bir uygarlık yarattığını düşünmek saçmadır. Afrika vahşi bir kıtadır ve uygarlık yaratmaya muktedir değildir. Böylece Niebuhr ve Müller gibi 19. yüzyıl tarihçileri bilimsel disiplin ve kanıtları da bir tarafa bırakarak bugün genel kabul gören Arî modeli kurdular. Buna tarihi teze göre, Kuzeyden Mora'ya gelen saf Hint-Avrupa ırkından Dorlar ve Helenler buradaki vahşileri medenileştirip Avrupa medeniyetinin temellerini atmışlardı. Anadolu, Sümer, Finike ve Mısır medeniyetleri bir kenara itiliyordu. Arî modeli savunanlara göre Yunan medeniyetinden önce kayda değer bir medeniyet yoktu; varsa bile bunlar Yunan kültürünün alt kültürleri veya barbarlardı.

Çok iyi yetişmiş bir bilim insanı olmasına rağmen Bernal’in tezleri Batı bilimi tarafından tepkiyle karşılandı. Bernal alanının dışına taşıyordu, dilbilim açısından yeterli eğitime sahip değildi, bilim alanının dışından besleniyordu…

Şurası acık ki Martin Bernal’in Kara Atena’sı “Batı bilimi” için yıkıcı bir etki yarattı. Önce bilim için “nesnellik”ten çok ideolojinin önde olduğunu gösterdi. Sonra, Batının kurguladığı tarihin ne kadar tek yanlı olduğunu ortaya çıkardı. Batı, tarihi “işine geldiği gibi” yorumluyordu ve daha kötüsü kendi yorumunu “nesnel bir bilim” olarak ileri sürüyordu. Bernal, eseri boyunca, Batı’nın duygusal kırılmalarının büyüyen dalgalar halinde Dünya tarihinin duvarlarını dövdüğünü, giderek onu şekillendirdiğini ortaya çıkararak bir kibri yıktı ve bir kompleksi kırdı.

Bunlar Dikine’de yıllar önce Mustafa Çölkesen’in Martin Bernal söyleşisi çevirisinde not ettikleri. Devamında yazılanlar da bugün için olduğu gibi geçerli:

Fransız Devrimi-Masonluk-Mısır arasında var olduğu kabul edilen ilişkinin, Batıdaki Hıristiyanlık-Romantizm-Irkçılık üçlüsünü nasıl etkilediğini bilmeden kodlarını çözemeyeceğimiz bir tarih çıktı ortaya. Fransız Devrimindeki “aşırılıkları” masonizme bağlayan, onun kaynaklarını da Mısır’da bulan gericilik dönemi Mısır’ın bütün izlerini sildi ve boşluğu Yunanistan ile doldurdu. Bu kırılma felsefeye, bilime, kültüre damgasını vurdu; bütün bu alanlardaki köksüzlük işte bu politik kırılmanın tezahürüydü. Sonuç itibariyle dinsel, yerel ve ırkçı bir kültür ile karşı karşıyayız artık.

Ve daha önemlisi, dünyanın geri kalanı bu sakat kültürün bombardımanı altında bütün çıkış yollarını yitirmiş durumda. Dünya bir büyük hesaplaşmaya hazırlanırken, kibre yönelik darbelerin, komplekste duygusal tepkilere yol açması doğaldır. Afro-amerikalıları heyecanlandıran aceleci siyasal çıkarımları anlıyoruz ama asıl önemli olan bütün bu karmaşanın içinden bilimsel çıkarımlar yapabilmektir. Bernal bu kapıyı aralayanların başında gelen bir bilim insanı; dikkatle izlenmeyi ve ama elbette aynı dikkatle eleştirilmeyi hak etmektedir.

Sonuç itibariyle 1700’lü yılların ikinci yarısında Alman akademisyenler felsefeyi Yunanlıların icat ettiklerini iddia ettiklerinde müstehzi bakışlarla karşılaşmışlardı. Bugün aksini iddia etmek felsefe ve bilim camiasında bir sapkın olarak karşılanmak anlamına geliyor.

Bernal, Dikine’de yayınlanan söyleşisinde Afrika etkisinin nasıl sıfırlandığını şöyle anlatıyor: “Uzun bir süre boyunca ırkçı iftiralardan Mısır’ı muaf tutmak mümkündü. Bu hususu değerlendirmenin üç ayrı seçeneği mevcuttu. Birincisi, Mısır medenileşmişti, ancak Afrika’nın bir parçası değildi, ikincisi Mısır Afrika’nın bir parçası idi, ancak medeni değildi, ya da hepsinden iyisi, Mısır ne siyahtı ne de medeni idi. Aydınlanma boyunca, insanlar esasen Mısır’ın medeni ve beyaz ırktan olduğu görüşünü benimsediler. Sihirli Flüt :Mısır isimli eserde Mısır’ın felsefe ve medeniyetin kaynağı olduğunu görebiliriz. Ancak, bu, ayrıca, dikkat çekecek ölçüde beyaz ırka aittir. Gerçekte, günahkar ve onun tutkularının çocuğu olarak görülen siyah kölesi ile birlikte Isis ve Osiris’in yüksek papazına tezat oluşturmak suretiyle oldukça kategorik olarak bunun tersi resmedildi. Artık, orijinal tam operasında Monostatus’un davranışının, renginin değil, özellikle köleliğinin bir sonucu olduğunun söylenmesi gerektiği doğrudur- bunu kitabımda kaçırdım. Ancak bu standart libretti’yi (senaryoları) atlamaktadır ve toplam görünüm rasyonel beyaz efendinin tersine “Şehvetli Mağribi” ye aittir.

Romantikler, büsbütün tersini, yani Mısır’ın medeni olmadığını iddia ettiler. Winckelman Mısır sanatının bu denli kötü olmasının bir nedeninin Mısırlılarda resim çizebilecek sadece çirkin insanlar olmasından kaynaklandığını iddia etti ve sonra siyah insanların basmakalıp, tuhaf imajını aktarmaya başladı. Böylelikle elinizde çalışılabilecek sadece bu alternatifler mevcut idi.

1830’ların sonları ve 1840’lar boyunca Aryan modeli öne sürüldü. Eski modelin çökmesi tamamıyla externalist (dışsal) nedenlerden kaynaklandıysa da, Aryan modelinin yükselişinin bir hayli internalist (içsel) unsurları vardı: akademisyenler, bir zamanlar ön Hint-Avrupa dilini konuşan halkların Hint-Avrupa dil ailesinin varlığını ve makul olarak, bu insanlar için Yunanistan’ın kuzeyindeki bir anayurdu kabullendiler.

1880 yılında Fenikelileri bile ortadan kaldırmaya yönelik bir çaba vardı. Anti-semitizmin parlaması, 1917’den sonra, Rus Devrimin Yahudilikle tanımlanmasıyla birlikte gündeme geldi. Bu, kadim Yunanistan’ın tarihçiliğini etkiledi ve benim aşırı Aryan modeli dediğim şeye neden oldu. Ben iki alt kategori oluşturdum - “ Mısırlılara, hayır; Fenikelilere, olabilir” diyen geniş Aryan modeli ve “Mısırlılara, hayır; Fenikelilere, hayır, sadece Yunanlılar. Yunan üzerinde kuzeylilerin etkisi” diyen aşırı Aryan modeli.”

Bu değerli bilim insanı geçen yılın Haziran ayında kaybettik. Bir dizi şaklabanın arkasında düzülen ağıtları onun arkasından duymadınız doğal olarak. Çalışmasının ilk cildi Özcan Buze’nin değerli çevirisiyle Türkçede yayınlandı. Arkasında gelen iki cilt ise çevirmenini ve bu riskin altına girecek yayınevini bekliyor.

Bu arada şunu da not etmeliyim: Türkiye’de Yahudi Hıristiyan Savaşları adlı çalışmamın temel kaynaklarından biri Kara Atena. Orada naçizane başka bir kurgu yapmaya çalıştım. Dediğim şu; biz, Osmanlı Mısır donanması Navarin’de birleşik Avrupa ordusuna yenilmeseydi ve Yunan Krallığı nihayet kurulmasaydı Batı “bilimi”nin bu kurgusu mümkün olabilir miydi? Dünya felsefenin ve tarihin Yunanistan başladığına ikna edilebilir miydi?

Dünya, Batı'nın gücünün ve biliminin sarsıldığı bir dönemde yeni ve büyük sorulara hazırlanıyor. Martin Bernal işte bunun tetikleyenlerden biri. Önümüzdeki yüzyıl, bu “imalat”ın yıkıldığına tanık olacak, elbette onunla kurulan dünyanın da.

14.07.2014

Tarihsel Marksizm / İktisadi ve Felsefi Aklın Eleştirisi

0 yorum
Orhan Gökdemir

ÖNSÖZ

Bugün anladığımız anlamıyla İktisat ve felsefe, burjuvaziyle birlikte doğdu. Bu yeni sınıf, doğa ile insan arasındaki ilişkide yepyeni bir pozisyon almıştı. Burjuva, insan-doğa ilişkisini aracısız kuruyordu, çünkü tanrıya ihtiyacı yoktu ve kuşkusuz bu devrimci bir durumdu. İktisat ve felsefe işte yeni sınıfın bu yeni pozisyonun ifadesidir.  İkisi de insan doğa ilişkisini tanrının aracılığı olmadan açıklar. Çıkış noktası “insandır” ve “insan” kökeni itibariyle de burjuvanın ta kendisidir.

Onun için Marksizm canlı, yaşayan, somut insandan yola çıkmayı önerdi. Somut insan, genel, belirsiz insan kimliği altında toplanamaz bir şeydi çünkü. Onun doğa karşısındaki konumu birbirinden farklıydı. Genel olarak burjuvalar ve proleterler olarak tanımlanmışlardı ve bir proleter, gerçekte, hiçbir şekilde felsefenin ve iktisadının insanı ile örtüşmüyordu. Bu durumda insanın özgürlüğünden değil, ancak ve ancak doğa karşısında bağımlılığı arttırılmış insanın özgürlük ihtiyacından söz edebiliriz ki, bu gerçek, felsefenin gerçeği değildir.

Evet, iktisatta da bir “insan” söz konusudur ama bu da mülkiyet aracılığıyla oluşturulmuş bir kurgudan ibarettir. Önce üretim alanı ile dolaşım alanı birbirinden ayrılır. İşçinin üretim alanındaki bağımlılığı, bir alıcı veya satıcı kılığında dolaştığı piyasada silikleşip kaybolur. O artık, bir para sahibi olarak sonsuz sayıdaki dolaşım odaklarından birine dönüştürülmüştür. İşçi, ne alıp satacağına kendi karar veren, “özgürleşmiş” ve görünüşe göre burjuva ile eşitlenmiş bir “birey”dir artık.

Marksizm işte bu zihniyetin en sert ve acımasız eleştirisi olarak doğdu. Sonra bir kaza oldu, Marksist iktisat ve Marksist felsefe doğdu.

Gramsci kesinlikle haklıdır; eğer Kapital’de bir iktisat teorisi varsa ve burada iktisat disiplinine bir katkı bulunabiliyorsa, onun burjuvazinin kitabı olması kaçınılmazdır. Marksizm’in temel metinlerinde açık bir biçimde yapılan felsefe ve iktisat reddiyesi, çok kısa bir süre içinde hızla restorasyona uğradı ve her ikisi de hiçbir şey olmamışçasına yollarına devam etmeyi denedi. Oysa bu bilim, sınıfsal tavrını daha yolun başında göstermiş ve iktisat denilen şeyin ikiyüzlü bir kara çalma, mevcut üretim düzenini mazur gösterme aracı olduğu anlaşılmıştı. Onun üstünde durduğu “toprak, emek, sermaye” - “rant, ücret, kâr, faiz” formülleriyle Marx’ın alay etmesi boşuna değildir; ciddiye alınacak bir yanı yoktur.

Şimdi “ekonometri” adı altında, matematik formüllere sığınarak daha soyut bir hal alması ve nesnesinden büsbütün uzaklaşması da gösteriyor ki bu bilimin işlevi açıklamak değil gizlemek, anlama imkânlarını büsbütün ortadan kaldırmaktır.

Emek, toprak, sermaye... Hakkını teslim edelim; bu evreni ve tarihini iktisadın bu kurgusundan daha iyi ne anlatabilir? Toprak ve sermaye mülk edinilerek emek, daha doğrusu ücretli emek doğa karşısında çırılçıplak bırakılmıştır. Doğa, insanın onu dönüştürmek için kullandığı üretim araçlarıyla birlikte mülk edinilerek, insanın doğayla ilişkisi özel mülkiyetin aracılığına tabi kılınmıştır. Doğa, proletaryanın kullanımına kapatılmıştır. Bu yüzden o, toprak ve sermayeyle bir “anlaşma” yapmaya zorunludur. Böylece o, hem özgür emekçi olarak var edilir hem de bu özgürlüğü onun kendisini yalnızca ücretli emekçi olarak üretmesini olanaklı kılar. O doğayla ancak özel mülkiyet aracılığıyla ilişkiye geçebilir ve artık ilişkiye geçtiği şey doğa değil, özel mülkiyettir.

Üretim araçları ve doğa, insanın onu dönüştürme sürecine birer üretici ve dolayısıyla pay sahibi olarak girer ve üretilen şeyden kendi payını ister. Rant ve kâr, insanın doğayla girdiği bu özel ilişkinin, mülkiyetin ürünüdür. Bu özel ilişki aracılığıyla sermayedar ve toprak sahibi kendilerini egemen sınıf olarak var edebilir.

Özel mülkiyet dolayısıyla ortaya çıkan bu konumlanış, üretimde ikili yapı yaratır. Mülk edinilmiş doğa ve üretim araçları, mülkiyetsiz özgür emekçiyle buluşabilmek için bir dolaşım alanına muhtaçtır... Özel mülkiyet varsayımı altında bu üç üretim faktörünün ilişkisi, “özgür ve eşit” bir biçimde ancak dolaşım alanında kurulur.

“Emek-değer teorisi” de dâhil, klasik iktisadın sonraki evrimi göz önünde bulundurulursa bütün iktisadın geveleyip durduğu şey budur. Emek-değer teorisinin de buraya dâhil edilmesi, ona bütün iktisadi formüller arasında özel bir önem verilmesi nedeniyledir. Oysa bu formül bir kez kabul edildikten sonra, değerin emekten mi, topraktan mı, sermayeden mi doğduğunun ne bir önemi vardır, ne de buradaki sorunu ve soruyu değiştirecek gücü. Burada asıl tartışılması gereken bu formülün varsayımıdır. Varsayılan mülkiyettir ve emeğin diğerlerinden ayrı bir şey olarak düşünülmesi de bu varsayımdan dolayı mümkün olabilmektedir. Emek-değer teorisinin, Kapital’deki önemli buluşlardan –en önemlisi?– biri olduğu iddiası, işte iktisadın bu bakışından doğmaktadır.

Kapital’de bir ekonomi teorisi var mı? İsteyenin bunu bulmakta zorlanmayacağını biliyoruz. “Marksist iktisat” bu kolaycılıktan çıkmıştır ve pratik bir yararlılık gösterememiş olmasına rağmen, saflarımızdaki güçlü yerini hâlâ korumaktadır.

***

"Felsefi Aklın Eleştirisi" (1), iktisat eleştirisinin ortaya çıkardığı bu temelden hareketle oluşturuldu. "Aydınlanma Tarikatı" (2) ve "Helenizm, Siyonizm, Türkçülük" (3) bir anlamda bu ilk çalışmanın ürünü oldular.

Bu çalışma yayımlandığında, gelen eleştiriler arasında benim için en önemli olanı “felsefeyi eleştirdiğim ama buna karşın felsefenin içinde kalmaya devam ettiğim” yönünde olanıydı. Felsefi Aklın Eleştirisi, gerçekten de bir yanıyla felsefi bir çalışmaydı. Bir yandan “tarih”i yardıma çağırıyor ama öte yandan “tarih”, bu çalışma içinde hâlâ felsefi ideolojinin bir türevi olarak durmaya devam ediyordu. Ama “felsefenin de bir tarihi olduğu” yönündeki saptaması önemliydi ve ona bu tarihi göstermek üzere giriştiğim çalışmalardan iki yeni kitap doğdu.

Öte yandan, bu çalışmalar felsefenin ve giderek felsefi aklın çok “Batılı” bir şey olduğunu ortaya çıkarmıştı. Döne dolaşa “Eski Yunan” bataklığında takılı kalan bu fikir yürütmelerde olağan olmayan bir yan vardı. Bernal’in Kara Atena’sı bu noktada tam bir yol gösterici oldu. “Eski Yunanistan”ın büyük ölçüde 19. yüzyıl başlarında imal edildiği tezi, felsefeye değin önemli bir kapıyı da aralıyordu. Bu kültürün kendi kendisinin babası olarak kurgulanması düpedüz Avrupa ideolojisinden kaynaklanıyordu ve bu tartışmayı da felsefe içinde kalarak yürütmek mümkün değildi.

Burada, daha çok Marksizm çerçevesinde yürütülen tartışmanın bir Avrupa ideoloji çerçevesine oturtulması, Marksizm için de önemli sonuçlar doğuruyordu. İlki, Marksizm’in de bu Helenist ve Avrupa merkezci bakışın içinde olmasıyla ilgiliydi. Onun tanımladığı “Doğu sorunu”, dolayısıyla ancak bir “Batı sorunu” olarak anlaşılabilirdi ve bu da Marksizm içinde var olan oryantalist eğilimin tartışılmasını gerektiriyordu. Bu sorunlar etrafında oluşan Aydınlanma Tarikatı, Batı felsefesinin hep ihmal edilmiş “inanç” yönüne de dikkat çekiyordu.

Helenizm, Siyonizm, Türkçülük’te ise Avrupa ideolojisinin oluşmasında Osmanlı-Türk tarihinin yeri bir kez daha tartışma masasına yatırılmaya çalışıldı. Batı’nın Helenizm’i, büyük ölçüde Helenlerin Osmanlı’yla mücadelesi içinde gelişmişti ve Mısır, hem ideolojide ve hem de pratikte bu oluşum içinde kendi yerini almıştı. “Biz” Navarin’de yenilmeseydik ve Helenlerin ayrılması mümkün olmasaydı farklı bir felsefe tartışıyor olacaktık. Sonuncusunun ana fikri budur.

Ama Felsefi Aklın Eleştirisi, buradaki temel sapmanın anlaşılması açısından önemini korumaya devam ediyordu. Kendisini “tarih üstü” olarak kurgulayan bu düşüncenin tarihselliği apaçık ortadaydı. Felsefe, Batı tarihinden ayrılarak anlaşılması mümkün olmayan bir düşünceler yığınıydı. Dolayısıyla bu düşünceyle hesaplaşma, ancak felsefenin dışına çıkarak ve tarihin içine girerek yapılabilirdi.

Felsefi Aklın Eleştirisi, on yıl sonra, bu eleştirinin nereye evirildiğini gösteren iki ekle bir kez daha elinizde. Hâlâ tartışılmaya ihtiyaç duyan birçok noktası olmasına karşın, çok iyi tahkim edilmiş bir duvarda açtığı küçük deliği önemsiyorum. Felsefi Aklın Eleştirisi, yeni bir aklın oluşmasına katkıda bulunabilirse işlevini de tamamlamış olacak.

***

Doğuculuk mu? Kazanan saygı görmeyi de hak eder. Son üç yüzyılda Batı hep kazandı. Diğerleri ise kaybetti. Henüz kazanabildiği zamanlarda Osmanlı da saygı görüyordu. 1700’lü yıllardan, izleyen yüzyılın başına kadar “Türkler” Avrupalı sayılmaktaydı. Normaldir, çünkü Osmanlı önemli bir güçtür. Bir kez yenilmeye başladıktan sonra alıcı olmaya başlarsınız. Osmanlı saygınlığını kaybettikten sonra hep alıcı oldu. Ordu ile ilgili düzeneklerin alıcısı, yeniliklerin alıcısı, eğitimin alıcısı, bilimin alıcısı... 

Bugün hala almaya devam ediyoruz. Üniversitelerimiz de bilgi üretmek için değil, bilgi almak ve aktarmak üzere örgütlenmiştir. Tarihimiz de, felsefemiz de, fiziğimiz de büyük ölçüde aktarmadır, alıyoruz. Son yıllarda bu kurumlar o fonksiyonlarını da hızla yitirmektedir. Çeviriciydik, artık çeviri işini de yapamaz duruma geldik. Aldığınız şeylerin bir kısmı ikinci derecedendir. Ama aldıklarımızın bir kısmı bütün düşünüş şeklimize de belirlemektedir.

“İlerleme” zihniyeti böyle bir şeydir örneğin. Bunu mutlak bir gerçek olarak kabul ettiğinizde, siz “ilerleyememiş” olduğunuzu da kabul edersiniz. İlerlemiş olan ise Batı’dır ve tek çareniz onun gibi ilerlemektir. İlerleme iyiyse, o zaman tarihte ilerlemiş tek uygarlık olan Batı da müthiş bir idol haline gelir. Unutmayın “yeni olan iyidir” şeklindeki bakış açısı 1700’lü yılların ürünüdür. Batı ilerliyordu ve bunun iyi olduğunu gördü. Örneğin Çin ordusunu, donanmasını yendiler. Çinliler savunmadaydı, İngiliz donanması da kapitalizmin yarattığı büyük iştahla saldırıda. Batının dışındakiler işte bu iştah karşısında yenildiler. Bu iştahı Çinliler bilmiyordu, biz de bilmiyoruz. Belki o yüzden de ilerleyemiyoruz.

Ama medeniyet ile açgözlü bir saldırganlığın birleştirilmesi yepyeni bir durumdur. Çinliler Çin Seddi’ni yaptılar, topraklarını savunmak için. Oysa her zaman saldırganlarından daha güçlü, daha marifetli ve daha bilgiliydiler. Mısır 10 bin yıl boyunca doğal bir Çin Seddi’ne sahipti. Seddi aşıp, bir işgal hareketine girişmeyi akıl edemediler. Asya’nın Mısır’a sızması da bütünüyle Mısır’a yönelik işgal girişimleri ile olmuştur. Çoğaltabiliriz. Kabul, Batı’nın dünyanın geri kalanını kendi eklentisi haline getirmesiyle ilgilidir. “Batılı yaşam tarzı” her yana sızıyor. Onlar gibi oluyoruz, onlar gibi yaşıyoruz, onlar gibi tüketiyoruz ve onlar gibi düşünüyoruz. Gibi olmak, bir benzeme haline işaret ediyor. Ne kadar benzese de aslı işte şurada, karşımda.

Ama “ilerleme” artık eskisi kadar saygı görmüyor. Toplumu üretimin, piyasanın eklentisi haline getiren, ona tabi kılan sistem sınırlarına geldi dayandı. Doğayı bitirdiler, gökyüzünü yırttılar, havayı, suyu pislettiler. Ve karşılığında da insan soyuna mal edilebilecek bir mutluluk veremediler. Bakın dünyanın kaçta kaçı bu “ilerlemiş toplumlar”da yaşıyor. İlerleme, bir avuç insan dışında hepimizi mutsuz kılmıştır. “Batılı yaşam tarzı” yıkıcılık anlamında ancak veba ile karşılaştırılabilir.

Sanayi devrimi ile başladı bu kirlenme ve bugün hala sürüyor. 3 yüz 5 yüz yıllık bir düzenden söz ediyoruz. Nil nehrinin kıyısında 10 bin yıllık bir uygarlık var oldu. Nil nehrini kirletmediler. Dolayısıyla neyin “ileri” olduğu noktasında yeni ölçütlere, hem de şiddetle ihtiyacımız var. Medeniyet meselesinde durumumuz budur. Kültür ise daha tartışmalıdır. Dünyanın bütün varlığını mülkiyetine geçirmiş bir uygarlığın bir kültür yaratması şaşırtıcı değildir. Devasa bir yığın ile karşı karşıya olduğumuz tartışmasızdır. Ama aynı nedenle sakat bir kültürdür bu. Kaldı ki artık kendini yeniden üretmekte de zorlanmaktadır. Ekonominin emrine girmiş bir toplumun karşı karşıya kaldığı tıkızlıktır bu. Romanı bitiyor, edebiyatı tükeniyor, fiziği krizde, felsefesi ise boş bir gevezelikten başka bir şey değil. Batı, kendini yenileyecek dinamikleri de kurutmuştur.

“Devrim”i de artık bu kapsamda algılamalıyız. Bu iktisadi düzeni yıkmadan, insanın yaratıcı yanını özgür kılmamız da mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla, en temel biçimiyle ekonomiyi yeniden toplumun emrine vermek zorundayız hepimiz. “Plan”, artık her zamankinden daha yakıcı bir sorunumuzdur. Üretimi planlamak, doğal kaynakların kullanımını planlamak, toplumu planlamak artık bir varoluş sorunudur. Geçmişte buna sosyalizm deniyordu, kapsamı genişlemiştir. Ne yazık ki başka bir adlandırma da bilemiyoruz. Vurguyu toplumdan yana yapmak anlamında hala geçerliliğini sürdürmektedir sosyalizm. Kapitalizmin tahrip ettiği toplumu yeniden kurmalıyız. “İlerleme”, hatta haddini aşmış bir ilerleme bize başka bir yol bırakmamaktadır. İşte “doğuculuk” budur.

***
Avrupa İdeolojisi çok geniş bir alanı kapsamaya çalışan bir kavram. Ayrıntıda bir takım sıkıntılarla karşılaşması kaçınılmazdır. En azından kıta Avrupa’sı ile ada Avrupa’sı arasında önemli farklılıklar var. Bu bir genelleme, bu yanıyla da genel bir eğilime işaret ediyor. Ancak Avrupa da kendisini genellemeye çalışmaktadır. Bu Hint-Avrupa veya Hint-Hitit tanımlamaları Avrupa’yı “birleştirmek” için yapıldı. Kendilerine ortak bir kök aradılar ve bu ortak kök onları diğerlerinden de ayırdı. Bu hem ırki hem de kültürel bir ortak köke işaret ediyor. Hepsi 1800’lü yıllardan sonra icat edilmiştir. Romantik Helenizm de o yılların ürünüdür. Mısır’a yönelik referanslar “Afrikalı bir köken”i ima ediyordu. Romantizm dönemine bol geldiği bellidir. Helenizm ise hem devasa bir kültür mirası hem de steril bir ırk tasavvuruna izin veriyordu. Avrupa’yı Avrupa yapanlar bunlardır. 

Yoksa “Avrupa” coğrafi bir ayrıma denk düşmüyor. Asya’nın bir uzantısıdır Avrupa. Kendilerini hem kültürel hem de soy olarak ayıra ayıra kıta oldular. Daha doğrusu kıtaları böldüler. Bunun için de uçlarda, uzun savaşlar vermek zorunda kaldılar. Osmanlı-Mısır ikilisi ile Birleşik Avrupa orduları arasında yapılan savaşlara artık bu yönüyle de bakabilmeliyiz. Ve Osmanlıya karşı Yunan ayaklanmasında da Avrupa’nın parmağı hep vardı. Yunan Krallığı kurulduğunda Avrupa’nın sınırları da belli olmuştu. Şimdi kurulmaya çalışılan birleşik Avrupa’nın sınırları da hala o sınırlarla kesişmektedir. Dolayısıyla “batılılaşmak isteyen”ler sadece AB mevzuatına değil bu tarihe de bakmalıdır.

Mustafa Kemal de batılılaşmak istiyordu ve bu nedenle Hititlerin Türk olduğunu ısrarla iddia etti. Batıya dâhil olmak istiyorsanız ya Türkleri Hitit, ya da Hititleri Türk yapacaksınız. Başka yolu yoktur. En azından Avrupa İdeolojisi hükmünü sürdürdüğü sürece yoktur. Şimdi de Türklerin birliğe dâhil olmasının önünde pratik sorunlar kadar ideolojik sorunlar vardır. Boylu boyunca Asyalı ve doğuluyuz biz. Avrupa İdeolojisi güçlüdür çünkü genel bir kabulle karşılanmaktadır. Tarihimizi de onlar yazdı ve biz onlardan öğreniyoruz. Doğu yüzyıldan fazla bir zamandır ilgi alanımızın dışında. Latin alfabesini inanılmaz bir rahatlıkla aldık kabul ettik. Tarihinde 16 alfabe değiştirmiş bir kültürün rahatlığıdır bu. Ama bizi ne kadar tıknefes yaptığını da tartışmalıyız artık. Bunlar bizi batılı yapamadı ama bunlar yüzünden doğulu da olamıyoruz. Uçlardayız hala, biraz o, biraz buyuz. Bu belki bir avantaja çevrilebilir. Uçlar her zaman merkezlerin de kaderini belirler. Biz bu tartışmayı ilerletebilirsek Batının kibrini de kırabiliriz. Doğunun kompleksini kırmak ise daha zordur ama imkânsız değildir.

***
Marksizm mi? Hiçbir düşünür anasının karnından yeni düşüncelerle doğmuyor. Her düşünür bir yere kadar içinde yetiştiği kültürün ürünü. Marx'ın yaşadığı çağ hem romantizmin hem de helenizmin çağıydı. Batı düşüncesinin bilinçaltında bunlar vardı. Dolayısıyla o da bu bombardımandan kendi payını almıştır. Eğitimine Helen düşünürleri ile başlamıştı, sonra bu konuda radikal sorular sorması imkânsız hale geldi. Marx, çok derin bir biçimde helenofildir. Öte yandan Marx, kapitalizmin sınırsızca ilerleyebildiği bir çağda yaşadı. Kurulan düzendeki tehditleri görüyordu. Ama her ne olursa olsun bu düzenin yarattığı yıkımda bir ilerleme de vardı. İngiliz emperyalizminin ilerlemeci yanına övgüler düzdüğünü biliyoruz. İlerleme varsa, gerileme de olmalıdır. Doğu gerileyen yandı. Asya tipi üretim, hidrolik toplum, doğu despotizmi gibi safsatalar “siz gerisiniz”in Avrupai halidir. Dikkat edin hiçbir zaman Avrupa tipi üretim tarzı gibi bir laf telaffuz edilmemiştir. Çünkü bu teorilerin “ideal modeli” batıdır. Dolayısıyla doğuda hep bir despot ve onun tebaası tablosu çizilmiştir. İşçi sınıfı ve burjuva sınıfı gibi ayrımlar bile batıya haz özellik gibi görüldü. Oysa Osmanlı bir “Cumhuriyet”ti. Bir sülale devamlılığı olmasına karşın, sultan hep seçimle gelirdi. Kaybedenler ise öldürülürdü. Bunun dışında, Osmanlı sarayında hiçbir zaman mutlak bir iktidar olmadı. İktidarın paylaşıldığını biliyoruz ve Çandarlı ailesi gibi bir soylular sınıfı da hep oldu.

Marksizm’de ise bunlar yoktur ve “doğu sorunu” diye yazdıklarında hep bir “batı sorunu” kendini hissettirmektedir. Batı kendi dışında olanlara şaşı bakmaktadır ve bu şaşılık ne yazık ki doğu söz konusu olduğunda Marksizm içinde de teşhis edilebilmektedir. Büyük bir bölümü artık çöpe atılmalıdır.

Marksizm, insanlığın entelektüel serüvenin en önemli parçası ama onu eleştirmezsek “ilerleyemeyiz.” Helenizm ise bütünüyle Avrupa ırkçılığının bir icadıdır. Tarihte kendi kendisinin babası olan hiçbir kültür yok. Belki Çin’i ayırabiliriz. Onun ötesinde herkes birbirinden öğrendi; Yunanlılar da Fenike’nin ve Mısır’ın çocuğudur. Aksini iddia etmek düpedüz ırkçılıktır. Bunun ötesinde “Yunanlılar çocuk oldukları için olağanüstü bir kültür yarattılar” demek de çocuksudur. Mısır’ı, Fenike’yi inkâr ederseniz buna inanmak durumunda kalırsınız. Marksizm’de yer alan bu konudaki iddialar da çocuksudur.

***

Peki, “aydınlanma”yı ne yapacağız. İlki şu; Seküler akım bir kaza ürünüdür. Dolayısıyla aydınlanma başlangıçta derinlemesine mistiktir, çıkış noktası da Yunanistan değil Mısır’dır. Yunanistan’ın öne çıkması Aydınlanmışlar ile kilise arasında ortaya çıkan yeni konsensüsle mümkün oldu. Her şeyi ama her şeyi Yunanistan’dan başlatmak bir 19. yüzyıl Avrupa icadıdır. Ondan önce hep Mısır vardır ve Mısır hayranlığı Napolyon’un Mısır Seferi ile sona ermiştir. Bu tarihten sonra Mısır bilimi de yeni ideolojinin gereklerine uyduruldu. Felsefesi yok edildi, matematiği inkâr çukuruna atıldı. Mimarisi, sanatı yok sayıldı. Ama Mısır’da eğitim görmemiş bir Yunan filozofu bulamazsınız. Sokrat bir Etiyopyalıdır ve karadır. Onun ötesinde Yunan felsefesi ve hatta Hıristiyanlık kadim inanışların yanlış anlaşılmasıdır.

Yunanlılar gerçekten çocuktular ve öğrendikleri düşüncelerin kendi dillerine çevirebildikleri kadarını aldılar. Aydınlamanın Hıristiyan dogmaları ile sorunları vardı. Mücadele ettiler. Ancak güneşi evrenin merkezine yerleştirirken aynı zamanda kendi inançlarının gereğini de yerine getiriyorlardı. Unutmayın güneşe ve yıldızlara tapınma insanlığın en eski inanışlarıdır. Aydınlanma, Mısır kaynaklı inanışların yeniden ayağa kalmasıydı. Yerleşik düzene ve dine acımasızca saldırmalarının nedeni budur. Yeniden doğuş ama eskinin yeniden doğuşu. Çıkışında bir “tarikat” izi var; yeni bir yol aramıyorlardı ama yeni bir yol oldular.

***
Bu kitap, iki kitaptan oluşuyor. İlki iktisat eleştirisidir, ikincisi daha fazla felsefidir. 20’li yaşlarımın sonunda ve 30’lu yaşlarımın başlarında yazıldılar. Gençtirler. “Tarihsel Marksizm” işte bu iki genç eleştirinin getirisidir.

“Tarihsel materyalizm”i bilerek kullanmıyorum, bu artık Marksizm’dir.

***
Genç heyecanın kokusu kalsın istedim, diline ve kurgusuna dokunmadım. Dilerim yeni tartışmaların doğmasına vesile olur.

Orhan Gökdemir

13 Ocak 2013

Notlar:

1. Felsefi Aklın Eleştirisi - Orhan Gökdemir-Göçebe Yayınları

2. Aydınlanma Tarikatı - Orhan Gökdemir - Destek Yayınları


3. Helenizm, Siyonizm, Türkçülük- Chivi Yazıları