okült etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
okült etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Tarih, Mitoloji ve Modern Dünya

0 yorum
Göktuğ Halis

Popüler Gizemciliğin Tarihsel ve Dinsel Temelleri “, günümüzde giderek büyüyen “toplumsal bir eğilimin” kökenlerine ulaşmayı hedeflemektedir. Bu eğilim, Modern Batı Dünyası’nın XVII. Yüzyılda başlayan “pozitif bilimler” alanındaki sıçrayışıyla birlikte temelleri atılan teolojik ve bilimsel uğraşlar alanındaki keskin ayrışımın kırılmasıyla ilintilidir.

XVII yüzyılda fizik, kimya, biyoloji ve astronomi gibi disiplinlerde yaşanan devrimsel dönüşüm,  Avrupa'yı yüzyıllardır sarmalayan dogmatik “yaşam” algısını, tüm sancılarına rağmen, şiddetle sarsmaya başlamıştır. Bu dönüşüm sanılanın ve günümüz ortodoks eğitim sisteminin gösterdiğinin aksine, kendini pozitif bilimler hayaline adamış, Aristoteles'in otoritesi ya da Kilise'nin baskısıyla anlamlanan Ortaçağ'a öfke duyan tarihsel karakterlerin, hurafenin ya da batıl inanışın yerine bilimsel gerçekleri koyma yolundaki "kahramanca direnişi" şeklindeki açıklamalardan çok daha fazlasını hakeder. Bu dönemeci yönlendirenlerin böylesi bir kırılışı öngörmüş, önermiş ya da arzulamış olmasına imkan yoktur. Her insan kendi çağının ürünüdür. Yine de pozitif yaşam algısının oluşmasında büyük rol oynayan tarihsel karakterleri, batıl inanış sahibi ya da sofu Hıristiyan olarak görmek bizleri şaşırtır. Oysaki gerçek budur, bu kişiler istisnasız biçimde kökenleri Paganizme uzanan inançlara tabidir; Copernicus ve Kepler, Güneş'i Mısırlılarla karşılaştırılabilir kutsal bir öğe olarak görürken, Newton, en bayağı simyacılarla formül alışverişi yapar. Bilim tarihi kitaplarında, Rönesans'tan (genellikle Mısır mistisizmi ya da Avrupa Merkezci açılımlarda Platonculuk ya da neo-Platonculuk olarak anlatılır) kesin bir kopuşu simgeleyen Galileo bile, Westfall'ın belirttiği gibi, doğanın şifreli olarak kaleme alındığını, bunu çözmenin yolunun ise matematik olduğunu söylemektedir; düşünür modern dünyaya damgasını vuracak eylemsizlik yasasını "ideal bir dünya" tasavvuruyla üretmiştir.

Biyoloji biliminin, yaratılış kuramını, fiziğin Aristoteles’in hareket yasalarını ve maddenin özündeki dört öğe öğretisini, astronominin ise “yermerkezli” evren teorisini yerle bir edişiyle birlikte, teolojinin, mistisizmin, batıl inanışların ve Tanrıların sözlerinin, bilimsel alandan tamamen çekiliş sürecinin ilk adımı atılmıştır; ancak süreç tamamlanmamıştır. Başlangıçta hüküm süren gizemci temel, çok geçmeden ana yapıdan dışlanır, okült öğeler bilimsel duruştan tasfiye edilir. Artık pozitif bilimler, bir zamanlar dinsel anlayışların hegemonyasında gerçekleşen açıklama eğilimlerinin üzerinde söz sahibi olacağı alanların çerçevesini çizmede alabildiğine cüretkardır. Diğer bir ifadeyle Avrupa için, bilimsel uğraşların Kitab-ı Mukaddes ile Aristo ve Platon çalışmalarından ibaret sayıldığı dönem geride kalmıştır.

Pozitif yaşam algısı, yalnızca doğanın yasalarını, evrenin işleyiş mekanizmasını ya da insan zihnini yüzyıllardır meşgul eden pozitif sorunları değil, insanın kendisi, bugünü ve geçmişiyle ilgili problemlerde de etkin olduğu ölçüde, kesin bir dönüşümü zorunlu kılmıştır. Tarih bilimi XVIII. yüzyıldan başlayarak kılık değiştirir; en genel ifadesiyle, "Tanrı'nın, Tanrısal işlerin ya da kişiliklerin" tarihinden kopan, halkların, sınıfların ya da bütün insanlığın tarihi, güçlü örneklerle ortaya çıkar. Tarih, sonsuz uzmanlık alanlarına bölünür; profesyonelleşir, akademik dokusuyla kısmen dışa kapalı, uzmanlar arası disiplinlere dönüşür. Bu kaçınılmazdır; zira pozitifleşen tarihin ihtiyaç duyduğu tarihsel veri ihtiyacı bir çığ gibi olmasa da geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde karşılanmaktadır. A. Koyre'nin belirttiği gibi ölü diller çözümlenir, geçmişin gizleri açığa çıkar; eskiden Tanrı'ya bağlanarak tahmini olarak açıklananların insanların ve toplumların ürünü olduğu anlaşılır.

Böylece, Batı yalnızca Yehova'nın seçilmiş kavmiyle ilişkisini anlatan yaygın metnin dışında da kendisini geçmişte görmenin erincini yaşar.

Gerçekten de tüm Ortaçağ boyunca Batı dünyası, Kitab-ı Mukaddes’i en güçlü referanslı tarih kitabı olarak belledi. Kitap, insanın yaratılışından, İsa’nın yaşamına uzanan kapsamıyla; kültürel veriler, yer ve halk adları, tarihi kişiliklerin hayat öyküleri gibi, bugünün tüm XX. Yüzyıl boyunca yerleşen ve nihayetinde üniversitelerde okutulacak şekilde son haline ulaşan “tarih” disiplininin ilgi alanına giren veriler içermekteydi. Ancak fark, pozitif tarih anlayışının “somut” olarak tanımladığı verilerden hareket etme desturundan kaynaklanmaktaydı; Kitab-ı Mukaddes, bu tip bir eğilimden çok sözel geleneğin ürünü olarak sayılabilecek, efsaneler, mitler ya da kaynağı belirsiz “sentetik” nitelikler taşıyan folklorik verilerden beslenmekteydi. Yazılanların “gerçek olup olmadığının” kanıtlanamazlığı bir tarafa, her toplumsal olguya Tanrısal bir müdahale eşlik ediyordu. Tanrı’nın ve kutsal olanın “toplumsal olaylar üzerindeki etkisini” reddeden pozitif tarih anlayışı, tıpkı bilimsel disiplinlerin “yaratılış” ve “ölüm sonrası hayat” gibi sorunlar karşısındaki tutumuna benzer şekilde,  “bilginin olanakları” duvarına çarptı. Kitab-ı Mukaddes, inançlılar için “tarih” kitabı niteliğini hiçbir zaman kaybetmese de, karşıt kutbunda “pozitif tarih” anlayışının yer aldığı “ikili tarih karşıtlığı” içinde saldırılara muhatap olmaktan kendini kurtaramadı.

Bu doğaldır, insanlık çok uzun bir süre tarihi, inanç figürleri ya da mitolojilerle karşılamıştır. Bu eğilimin Batı dünyası için en popüler örneği Homeros Destanlarıdır ki, yalnızca Antik Yunan dünyası değil, kültürel olarak Yunan ile ilişkiye geçen her medeniyet, İlyada ve Odessa Destanları’nı aynı zamanda tarih kitapları olarak okumuştur. Ancak destanların en önemli parçası, Tanrısal müdahalelerdir ki “tarihi”, gerçekleri öğrenmek amacıyla okuyan bireyler “Tanrıların” toplum yaşamına etkin müdahalelerini de “gerçek” olarak algılamak zorunluluğunu taşımıştır. Çünkü mitoloji, artık klasikleşen ifadeyle söylersek, yalnızca çocuklara uyumadan önce anlatılan hikâyeler değil, bir yönüyle o toplumu geçmişe bağlayan simgelenmiş gerçeklerdir. Problem, simgelerin ne olduğu ve nasıl deşifre edileceğidir. Yanlış bir yorumda tarih teolojiye karışır, yerleşik dini sistem ideolojisini doğrular hale gelir. Sınıfsız toplumlarda bunun önemi yoktur belki ama toplumsal bölümlenmeyle birlikte, tarihi mitolojilerle açıklamak “bölümlenmenin” korunmasını amaçlayan araçlara dönüşür.

Dinsel eğilim, pozitif disiplinlerle teolojik uğraşların verileri arasında bir çelişki olmadığı iddiasındadır. Papaların evrimi: “Tanrı’nın en büyük oyunu!” olarak nitelemesi bu gerçeği değiştirmez; antropoloji ya da biyolojinin verileriyle, “yaratılış” problemi arasındaki çelişkiyi gidermek için “emirvari” bir çıkıştan daha fazlasına ihtiyaç vardır. Arkeolojik çalışmalar sonrasında, Kitab-ı Mukaddes’te adı geçen Sodom ve Gomorra’nın küller altından çıkarılışı da, Ararat Dağı’nda Nuh’un gemisinin kalıntılarının bulunuşu da, doğaüstü eğilimler ve Tanrısal müdahalelerle anlamlanan bir tarih anlayışının somut kanıtları değildir. Bunun için de en azından Rab’bın parmak izinin bulunması gibi delillere ihtiyaç vardır.

Eski toplumlarda mitoloji, yalnızca geçmişle kurulan bağlantının araçları değildir. Bir yüzü güncel dünyaya dönüktür; kaygıları vardır. Herşeyden önce toplumsal olanı düzenler, işbölümünü, yetişen kuşakların eğitimini, yaşlıların, düşkünlerin gözetimini belirler. Bir yönüyle günümüz dünyasındaki modern hukuk sisteminin yerine yerleşen mitoloji, günümüz insanına ilkel gelen içeriğine rağmen sosyal alanda etkileyici düzeyde başarılı olur. Malinovski, iki yerli grubu arasındaki toprak sürtüşmesinin, modern dünya insanına basit gelebilecek bir “hikâye” yardımıyla nasıl çözümlendiğini anlatmaktadır Büyü, Bilim ve Din kitabında. Buna göre, uzun süren bir göçün ardından eski topraklarına dönen bir grup yerli, topraklarına yerleşmiş ikinci bir yerli grubunu görür. İkinci grupta yer alan yerliler, bu durumdan hoşlanmaz ve bu verimli toprakları terk etmek istemez. Ancak birinci grup, ansızın tartışmaya vesile olan toprakların gerçekten de kendilerine ait olduğunu ispatlayan bir ya da birkaç “hikâye” anlatmaya girişir. Hikâyeler gerçekten de o yöre ile ilgilidir ve birinci grup yerlinin dünyaya geliş merkezini temsil etmektedir. Hikâyelerin anlatımı bittiğinde, ikinci grup yerliler başka hiçbir tartışmaya girmeden, topraklardan ayrılmak üzere eşyalarını toplamaya girişir. Zira bu toprakların, sonradan gelen yerli grubuna ait olduğuna dair herhangi bir şüpheleri kalmamıştır; mitoloji, günümüz tapu müdürlüklerinde dahi uzun tartışmalar yaratan bir problemi, çok kısa sürede çözme yeteneğine sahiptir.

Mitolojiler, efsaneler, dinsel anlatılar modern dünya ile birlikte, insanlık tarihinin çocukluk çağından itibaren oynadıkları somut rolleri yitirmiştir. Bu kaçınılmazdır çünkü artan nüfus, gelişen sanayi ve teknoloji; kozmopolit bir tabaka yaratmıştır. Yaratılan düzey ve karmaşıklaşan toplum sorunları; artık insan tarafından belirlenen karmaşık hukuk sistemiyle düzenlenmeye çalışılmaktadır. Buna elbette yukarıda belirttiğimiz, tarihsel araştırma yöntemlerinin gelişimini de eklemeliyiz...

Tüm bu yaşananların sonunda Kapitalizm, özellikle iki kutuplu dünyanın yıkılışının ardından reddedilen, istenmeyen ya da hurafe olarak ilan edilen yaklaşımlarla dirsek teması içine girmiştir. Modernliğin sonu olarak tanımlanan kültürel aşama, Modern dünyanın kurduğu dizgesel ayrışımların üzerine çizgi çekmekte, resmi ya da ideolojik olarak değil ama kamusal düzeyde geçmişe dönüşü temsil etmektedir. Bu bize, girişimizin hemen ilk paragrafında betimlediğimiz güncel eğilimi vermektedir. Bu eğilim, mitolojilerin, halk efsanelerinin ya da geleneksel kültüre ait öykülerin ansızın tarihi anlama ve tarihi biçimleme noktalarında oynadığı rolün yükselişidir. Kutsal Kan Kutsal Kâse ve Da Vinci Şifresi ve ondan hareket eden yüzlerce kurgusal metinden elde edilen verilerin, ansızın “yepyeni bir tarih oluşturma” yönündeki potansiyeli elbette dikkat çekicidir. İsa’nın Soyu ve Magdalena’nın onun karısı olduğu şeklindeki “tarihsel olarak” asla doğrulanamayacak iddialar, Papalık Tarihi ya da Tapınak Şövalyeleri gibi tarihsel konuların gerçek öyküleri üzerinde şaşırtıcı bir baskı yapabilmektedir. Böylece pozitif tarih anlayışı üzerinde büyük bir baskı oluşmuş; tarihin yeniden kurulması ve oluşturulması yönünde, metafizik zorlama meydana gelmiştir. Böylece tarih yeniden ve daha doğru(!) bir biçimde oluşturulması gereken bir disipline dönüşür. Tarih disiplini için bu, daha önce görülmemiş düzeyde bir düşüştür.

Amerika’nın keşfinden, Fransız İhtilali’ne dek Tapınak Şövalyeleri’nin, tarihi yönlendiren gizli örgütlerin ya da Tanrı’nın etkin müdahalesiyle gerçekleşen olaylar silsilesi, mitolojinin yeniden “tarihe” dönüştürülüşünün en belirgin örneklerindendir. İnsan medeniyetinin büyüsel savaşlar sonucunda yıkıma uğrayan Atlantis ve Mu kıtalarından son anda kaçmayı başaran bilgeler tarafından yaratıldığı düşüncesi, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar, günümüzde kabul görmektedir.Tıpkı toplayıcı-avcılarda olduğu gibi “geçmişe” öyküler yardımıyla bakılmaktadır. Yalnızca geçmişe mi? Elbette hayır, tıpkı yabanıl dünyada olduğu gibi mitoloji yalnızca tarihe değil, güncel hayata dair de etkin bir güç iddiasıyla karşımızda belirmektedir. Sosyo-ekonomik olgulara yönelik bu tinsel değişim yaşananların anlamlanması ya da görüngülerin çözümlenmesi yolunda “mitosların” kullanılışına tanıklık etmemize yol açar. Kökeni Hindistan’da bulunan bir yeraltı kenti efsanesi olan Agarttha’nın, Türkiye’de bir darbe hazırladığı iddiası, tüm gerçek dışılığına rağmen toplumsal bir tepkinin aracı haline dönüverir. Ergenekon Soruşturması’yla ilgilenen kitleler için ise, politik gerçeklerden ziyade “hayali bir çözüm” ortaya çıkmıştır.  Pozitif-toplumsal bilimlerin yozlaştırılması eğilimi yalnızca tarih alanı ile sınırlı değildir. Alternatif tıp alanındaki cıvıklık, tıp bilimine, Secret tarzı kitaplarla açığa çıkan Kuvantum Felsefesinin “yanlış” yorumuyla Fizik bilimine saygı yitirilmektedir. Benzer bir sonuç, burada her birini saymamıza imkân olmayan disiplinler için de geçerlidir.

Yabanıl dünyadaki insan, yaşaması ve ayakta kalması için gerekli olmayan herhangi bir düşünce ya da fikre sahip değildir. Öykülerinin, felsefesinin, inancına eşlik eden anlatıların, mitolojilerinin; her türlü uygulamasının ve hareketinin, hayati bir amaca kilitlendiğine dair somut bulgular vardır. Tarihi ve bugünü mitoloji ile anlamlandırmak ve düzenlemek, sınıfsız bir toplumun “ortak kaygıları” üzerinde, döneme ilişkin olanaksızlıklar da göz önüne alındığında açığa çıkacak “kesin” bir yaşam biçiminin göstergesidir. Bu doku, insanın her uğraşısına eşlik eden ve ana amacı “toplumu” bir arada ve bir bütün olarak tutmayı amaçlayan “kolektif” bilincin hizmetindedir. Öyleyle, günümüz dünyası ile yabanıl dünya arasındaki, mitolojinin tarih ve güncel yaşamı açıklamak amacıyla kullanılışı şeklindeki basit benzerliğin ötesine geçen “amaçsal” farklılıklar vardır. Günümüz dünyasında, ideolojik manüpilasyon aracı olarak kullanılan bu eğilim, her şeyden önce toplumun bütüncül yaratımı değildir; tamamıyla bilinçli ve tasarımlı olmasa da, sosyo-ekonomik yasalarca yönlendirilen sınıfsal yönlendiricileri ve yaratıcıları vardır. Bu doğrultu da, yabanıl dünyanın aksine amaç toplumu bir arada ve ortak kaygılar perspektifinde bütün olarak tutmak değil, yerleşmiş sınıfsal ayrımları korumak ve farklı dünyevi tasarımları gerçek kılmaya devam etmektir. Belki zorlama olacaktır ama analoji açıktır; ikili dünya kurgusu günümüzde de geniş halk yığınları için farklı, seçkinler için farklı gerçeklikleri göstermektedir. Hurafeler, hikayeler, boş anlatılar ve kendisine anlatılanlarla yetinen geniş kitleler karşısında, uzmanlaşma adı altında sıradan insanların ilgisini defeden seçkinlerin gerçeğin çölündeki edimi... Gnostisizmin toplumsal kurgusu, günümüzde yaşamaktadır.

Modern Gizemciliğin Tarihsel ve Dinsel Temelleri”, zamana yayılmış bir proje olarak “Gizli Bilimlerin Alternatif Tarihi-İlk İnsandan Günümüze Bilim ve Okült Karşıtlığı” ismini taşıyacak kitaba yönelik ön-çalışmayı içermektedir. İnsanlık tarihine bu farklı bakış, başta “Bilgeler Sınıfı Teorisi olarak Hermetik disiplinler” olmak üzere “kayıtlı tarihin etkin analizinden” doğmuş özgün kavramlarımızı okuyucuyla tanıştırmak amacını taşımaktadır. Çalışma, simya, gnostisizm, şeytancılık, yeraltı kentleri, düalizm, kutsal kitaplardaki savaş gelenekleri ya da kabala gibi, günümüzün gizlici tarih anlayışının tarihsel ve dinsel kavramlarını, maddeci perspektiften hareketle açıklama ve tarihsel bağlamına yerleştirme çabası olarak da değerlendirilebilir.

Böylece “tarih bilimine” günümüz dünyasında saygınlığını sarsan okült kavramlarla hesaplaşma olanağı tanınmış olacaktır.


ŞEYTAN ve Mutlak kötülüğün dinler tarihindeki kökenlerine giriş

0 yorum
Göktuğ Halis 

İlkel dünyada şeytanın olanaksızlığı...

Yaban dünyada insani zaaflar, toplumsal çabaya eşlik eden amaca eklemlenmiş "umutla" dengelenirdi. Yabani bir hayvanın peşinden koşan her birey, soyun hayatını sürdürme yolundaki toplumsal amacın parçası haline gelmenin bilinciyle davranırdı. Başarının tüm görkemiyle her bireye ait olduğu bu dönem, yıkımları ve felaketleri de "herkes" için kılmanın manevi alt yapısını hazırlamaktaydı. Yaşanan bir sakatlık, hastalık, yaşlılık, güçten düşme ve hatta ölüm "toplumsal bilincin" ortaklaşa edim eğilimini güçlendirmekteydi. Hep beraber üzülen, acıyı yaşayana hep beraber sahip çıkan zihinsel donanım, hayatın içinde tesadüf ya da talih gibi kavramları görmeyen "bütüncül" bir dünya görüşünün "kötücül" nitelikleri dayanışma sistematiğiyle karşılama eğilimini ortaya koymaktaydı.

Bu dayanışma, kendisini doğanın parçası olarak gören, maddi ve tinsel bütünlükteki kendi konumunu ritüeller aracılığıyla korumaya kararlı gözüken bireyler için; mutlak bir "kötü" kavramının oluşmasına engel oluşturmaktaydı. Her kuramsal açılım insanın "hayatta kalma gayesine" kilitlenmiştir; o halde "mutlak bir kötü" tasavvurunun toplayıcı-avcılarda bulunmayışı, böylesi bir yaratımın "gerekli" olmayışına bağlanabilir.

Bir diğer deyişle, insan zihni mutlak kötülüğü kurgulayacak ya da onu duyumsayacak zihinsel ve duyusal donanıma sahip değildir; böylesi bir kurgu için gerekli dinamikler toplumda ve doğada gözükmemektedir.

Elbette doğa, modern anlamda düşmanlarla doludur. Vahşi hayvan saldırılarından doğal yıkımlara, oradan hastalık ve ölümlere uzanan geniş bir yelpaze insan zihnini kötülük kurgusu yolunda tetiklemeye oldukça müsaittir. Ama ilgi çekici olan, modern anlamın aksine yabanıl dünyadaki bu öğelerin "düşman" olarak görülmemesidir. Yaşanan örtük bir kardeşliğin hüküm sürdüğü doğanın yasalarının işlemesinden ibarettir. Elde edilen hayvanın ruhuna adanan şükran şarkılarından, toprak anaya hediye edilen kanlı törenlere dek çok sayıda uygulama, kötücül öğelerin uygun koşullarda yumuşayarak "iyiye" dönüşebileceğini gösterir. Bu intikam almak için geriye dönen ölülerin ruhları için dahi geçerlidir: Yılın belli dönemlerinde düzenlenen ayinlere her zaman davet edilen ruhlar, kendilerine düşeni aldıkları sürece sorun yoktur. Kadim Mısır, ölülerin ancak "ihtiyaç duyduklarını alamadıklarında" geriye döndükleri inanışıyla doludur. Diğer taraftan doğanın yıkıcı güçleri, Enuma Eliş Destanı'nda olduğu gibi, belli şiirlerle yıkımlarından vazgeçebilmektedir.

İyiye geçiş yap(a)mayan, dönüşümsüz ve tamamlanmış bir kötülük figürü, insanın doğa ile olandan çok, toplumla ilişkisinden kaynaklanmış gibidir. Kadim Mısır'ın zengin tapınaklarında bereket ve bolluk içinde yaşayan rahipler sınıfı için, ayak takımının ayaklanmalarıyla sarsılan "sınıfsal konumuna" sıkı sıkıya bağlı bilinçler için "kötülüğün" dönüş yolu yok gibidir. Benzer bir durum, dışarıdan gelen "barbar" akınları için de geçerlidir elbette. Kurulmuş düzeni sarsan her girişim, eski düzenin tepesindekiler için kesin bir kötülük açılımıdır. Tarihte günümüzdeki anlamına en yakın Şeytani figür olarak beliren Ahriman, Zerdüşt'ün keskin toplumsal mücadelesinde "öteki" olanın açık temsilidir. "Kötüyü seçen", kötüyü yapan bu bireyler karşısında Zerdüşt, dünyanın güzelleşebilmesi için yapılacak aktif mücadelenin ana dayanağına "iyiyi" seçen bireyleri yerleştirmektedir. Zerdüşt elbette iyinin kazanacağına emindir ancak bunun ne zaman gerçekleşeceğini bilmemektedir. Ancak herşey bir tarafa Ahriman, Ahura-Mazda'nın yolunun "bir parçasıdır" ve "kötülükten" çok yaşamın ikili gerçeklik düzeyinin sembolüdür. Sonraki dönem çarpıtmaları bir kenara bırakılırsa bizzat Zerdüşt tarafından açıklanan ikiz ruhlardan Ahriman'ın yaşam olmayanı temsil ettiğidir. Böylece iki ruh, yaşamın aynı sonsuz kaynağının iki karşıt kutbu ve Ahura Mazda'nın arzusunun ilk hizmetkarlarıdır.

Zerdüşt'e rağmen, kötünün, "günümüz tek Tanrılı dini sistematiklerinde yer aldığı şekilde" olgunlaşması için zamana gereksinim duyulmuştur. Mısır, Mezopotamya, Afrika ya da Yunan gibi çok sayıda dini ve felsefi dizgede, "kötülük" anlayışının edindiği yer asla tek Tanrılı inanışların düzeyinde olmamıştır. Bu kültürler karşısında, tek Tanrılı dinlerin kuramsal üstünlük iddiaları pek de yerinde değildir; zira geçmişte "kötülük" tamamen bilinmez değildir. Ruhanı varlıklar, cinler ya da hayaletler gibi çok sayıda figürü kötülük öğesi olarak içeren kadim dinsel yapıların günümüzden tek farkı insani kararsızlık içinde değerlendirilen, iyi ve kötü arasındaki sınırlar arasında yolculuk yapabilen bir esneme potansiyeli içermesidir. Ancak gerçek bir kötücül öğe, Yahudi toplumunun yabancı asimilasyon tehlikesini "şeytanlaştırma" çabasından sonra mümkün olabilmiştir.

Eski Ahid ve Şeytan

Şeytan, ilk olarak Eski Ahid'in Tekvin bölümündeki "kötücül" eylemiyle belleklere kazınmıştır. Peki, o halde Eski Ahid şeytan ve mutlak kötülüğün kaynağı mıdır? Görünürde evet. Ama hikayede anlatılanlar hemen başlangıçta kuşku tohumları ekmeye yetecek derecede boşluklar içermektedir. Tüm kitap boyunca Şeytan isminin yalnızca iki kere geçmesi ve bu niceliksel yetersizlik bir kenara ismine "Şeytan" adı verilen varlığın Tanrısal amaç tarafından kendisine biçilen rolleri oynadığı gerçeği, "kötülük" üzerinde daha yetkin bir düşünmenin gerçekleşmesi zorunluluğunu dayatır.
Herşeyden önce Eski Ahid'de Cennetten Kovuluş mitindeki karakter Şeytan değil Yılan'dır.(1) Yılan'ın Şeytan ile özdeşleşimi ikincil kaynakların ürünüdür, zira anlatıda Yılan'ın Şeytan olduğuna dair bir ifade bulunmamaktadır. Buna rağmen, Yılan yaptıklarıyla "kötülük" unsuru olarak ilk şekillenişini yaşamaktadır. Herşeyden önce bir kışkırtıcıdır ve önce Havva'yı kandırır, ardından kadının Adem'i kandırışını bizzat yönlendirir.(2) Sonunda bu üç figürün de Tanrı tarafından cezalandırıldığı ve herbirine uygun cezalar verilerek Cennet'ten sürüldüğü görülür.

Cennetten Kovuluş mitinin "Eski Ahid" versiyonu (3) çok sayıda soru işareti barındırır: Kötülüğün ne olduğunu bilmeyen yaratıların, kandırılma eylemi sonrasında işledikleri bir günahın bedelini ödemeleri noktasındaki Tanrısal kararlılık, ilk adımda acımasızlık şeklinde nitelenmeyi hak etmektedir. Tanrı, bu öyküde hiç de affedici değildir. "Günah" işlemekle suçlanan insanlar alabildiğine bilgisiz gözükmektedir; onlar yalnızca iki ağacın meyvelerini yememek konusunda uyarılmışlardır. Bu uyarı ise öylesine yavandır ki, her türlü psikolojik saldırıya açık bir alanda yaşamak zorunda kalan iki saf ve bilgisiz insanın savunmasızlığıyla kıyaslandığında "etkili olması" neredeyse mucizevidir. Tanrı'nın yaratılarına asgari düzeyde güvenli bir ortam bile sunamadığı kesindir. Tanrı kuşkusuz "uyarılarını" mutlak kılmakta, buna uyulmayışın nedenleri üzerinde kafa yormak istememektedir. Belki suçu işleyenler eylemin suçu doğuracağına dair bilgisizliklerine sığınabilir... Ancak bunun Tanrı için bir önemi olmadığı, Tanrının hafifletici unsurları özellikle kendi ihmalini hesaba katmayışıyla kesin olarak ortaya konmuş olur.

Bir diğer taraftan "Yılan'ın" durumu çok daha ilgi çekicidir. Kötülüğünden mi böylesi bir eyleme giriştiği, yoksa bir misyonu mu olduğu çeşitli din tarihçilerince tartışılagelmiştir. Eski Ahid'in ilerleyen bölümlerinde takip ettiğimiz gibi bir misyonu var ise ve bu misyon Tanrı kaynaklıysa, aldığı cezanın açıklaması yoktur. Ama hayır, söz konusu girişimi yalnızca kendi tasarladıysa, bir diğer deyişle kötülük onda içkinse, Tanrı tarafından yaratılan bir varlığın "yetkin-yeğin bir kötülüğü içermesi", yaratılandan çok yaratanın sorumluluğunu göstermekte gibidir. (4)

Eski Ahid'in tanrısı bir gazap ve yıkım Tanrısı mıdır? Kuşkusuz bu kitabın kendi mantığı içinde değerlendirilmelidir. Ancak açık olan ilerleyen yüzyıllarda Ortodoks ve Katolik Hıristiyanlığın sapkın olarak kabul edeceği kimi Gnostik Hıristiyan kavimlerinin, gerçek şeytanın Eski Ahid Tanrısı olduğunu söyleyecek kadar ileriye gidebildikleridir. Kilise ile sürekli ve kesintisiz bir gerilimin içinde yaşayan Gnostik akımlar da, siyasal mücadelede "ötekini" şeytan olarak nitelemiştir. Öyleyse "şeytan" herşeyden önce siyasal-sınıfsal mücadelenin tetiklediği sonuç; daha sonra da "mitik" niteliğiyle kuşakların zihninde içrek olarak saklanan, geçmişe dair bir uyarıdır.

Yetkin Kötülüğün Kökenleri

Ne olursa olsun şeytan figürünün kökenini herhangi bir kültürde bulmaya çalışmaktansa, göreli bir kaynaşımın ve tarihsel evrimin gerçekleştiğini düşünmek mantıklıdır. Yazılı medeniyetin beşiği olarak kabul edilen Mezopotamya ve Mısır kültürlerinde "yeğin bir kötülük" sembolü bulunmasa da, özellikle İki Ahid Arası metinlerde olgunlaşacak "ana figüre" etkileri bağlamında eşsiz fırsatlar sunmaktadır. Ancak ne Osiris'i öldüren Mısır'ın Seth'i ne de Babil'in yaşlı Tanrı'sı Tiamat, "mutlak" bir kötülük kavramını karşılayacak niteliklere sahip değildir. Öyleyse, kesin ve geriye dönüşsüz bir kötülük figürü için çok daha keskin toplumsal çatışmalara ihtiyaç vardır. Tekvin bölümündeki "Cennet" ve kovuluş öyküsü, ana hatlarıyla tüm Antik Mezopotamya kültüründe, değişik biçimleriyle varolmuştur.(5) Kitab-ı Mukaddes'in bu bölümü, yine de "sürgüne vesile olan yetkin bir kötülük" bağlamında yetersiz bir tabo sunsa da, çok geçmeden beliren fırsatlar "açık bir şekilde" İsrailoğullarının zihinsel yaratımını tetikleyecek kötücül varlıkları içerişiyle değerlendirilmeyi haketmektedir. Bu saptamaya rağmen bazı salt kötücül karakterlerin Mezopotamya kaynaklı olduğu saptanabilir. Çocuk hırsızı, loğusalı kadınların düşmanı Lilith, Ölüm cini MEVETVEBA, hastalıkların cini DEVER, cinlerin yaratıcısı BELİAL 'ın kökenleri için doğru adres burasıdır.

Bu alıntılara rağmen, Eski Ahid'de Şeytan'ın bugünkü anlamıyla formüle edilmediğini düşünmek akla yakındır. Kutsal kitap boyunca yalnızca birkaç yerde ismi geçen Şeytan ve yer yer kötülük yapan ruhlara ilişkin anlatılar Tanrı'nın iradesinin ürünleri olduğunu ortaya koymaktadır. Şeytan'ın isminin geçtiği bölümlerden birisi EYUB Kitabı'dır. Burada ŞEYTAN'ın göksel konseyin üyesi olduğu görülür. Bu bir tarafa onun önemli bir danışmanı ve yol göstericisi olarak gözükmektedir.

"Ve Allah oğulları Rabbin önünde kendilerini takdim etmeye geldikleri gün vaki oldu ki, onların arasında ŞEYTAN da geldi. Ve RAB şeytana dedi: Nereden geliyorsun? Ve Şeytan RAbbe cevap verip dedi, Dünyada dolaşmaktan ve orada gezinmekten. Ve RAb Şeytana dedi: Kulum Eyub'a iyice baktın mı? Çünkü dünyada onun gibisi yok, kamil ve doğru adam."(6)  

Şeytan ile Allah arasındaki diyaloğun devamı, kötülüğün Tanrısal bir hizmete adandığını doğrular.  Şeytan, açık bir şekilde Tanrı'nın dinlediği danışmanlarından birisidir ve Tanrı'nın kendisine "iyi" sandığı kulunu "fakir kıldığı taktirde" aynı iyiliği gösterip göstermeyeceğini denemesini ister:

"Ve şeytan Rabbe cevap verip dedi: Eyup Allah'tan boşuna mı korkuyor? Onun etrafına, evinin etrafına ve nesi varsa hepsinin etrafına sen çepçevre çit çevirmedin mi? Ellerinin işini sen bereketledin ve onun malı memlekette çoğaldı. Fakat şimdi elini uzat da nesi varsa hepsine dokun ve yüzüne karşı sana lanet edecektir. Ve Rab Şeytan'a dedi: İşte bütün nesi varsa senin elinde; ancak kendisine elini uzatma. Ve Şeytan Rabb'in önünden çıktı..."

Tanrı'nın kötülük yapan ruhlarla ilişkisi bağlamındaki temel ayırım, Eski Ahid'in eski ve yeni tarihli bölümleridir. Meseller kitabı gibi, erken tarihli bölümlerde kötülüğü icra eden ruhların Tanrısal bir iradenin aracı olduğu söylenebilir. Diğer bir örnek ise İ.Ö. VIII-VI. yüzyıllarda yazıldığı tahmin edilen İŞAYA kitabidir. Burada da kötücül karakterler Tanrı'nın düşmanı olarak gözükmezlerHakimler 22-57 de de Tanrı'nın kötü ruhları kullanarak amacına ulaştığı görülür:

"Ve Abimelek üç yıl İsrail'e reis oldu. Ve Allah Abimelek'le Sekem erleri arasında kötü bir ruh gönderdi..." (7)

Anlatıdan anlaşıldığı kadarıyla Şekemler yalancı ve namussuz insanlardır. YERUBABEL' in 70 çocuğunu katletmişlerdir ve bir kölenin oğlunu ABİMELEK'i KRAL seçmişlerdir. ABİMELEK 'i kullanan TANRI, ülkeyi yok etmiştir. İblis görevlileri YEHOVA'nın intikamlarını kat'i bir şekilde yerine getirmektedir. Ve Tanrı bazı bölümlerde ileriye giderek, kötülük sembolü olarak kabul edilen Azazel için kurbandan pay istemektedir.

Tanrı'yı insana kötülük timsali olarak görünen varlıklarla dirsek teması halinde gösteren kurgu, İsrailoğulları'nın artan toplumsal karmaşa ile düştüğü özgüven bunalımıyla birlikte sarsılmaya başlar. Geç tarihli kitaplar, Tanrı'nın kötü ruhlar üzerindeki otorite ve iradesinin tartışılmakta olduğunu gösterir. Söz konusu evrim ilginçtir. Şeytan, modern zihnin aradığı "bir tartışma sürecinde aradığı tutarlılık" ilkesinin dışına düşen bir nitelik farklılaşması yaşamaktadır. Tanrı'nın göksel divanındaki yerinden, Tanrı'ya karşı gelen ve ona rağmen eylemlilikler gerçekleştiren bir simge... Bununla birlikte, çok önemli bir nokta daha belirginleşmektedir: İnsana iyi ya da kötü olarak gözüken eylemliliklerin temel kaynağı, erken tarihli yazıtlarda Tanrı iken, şimdi iyi ve kötü arasındaki sınır keskinleşmeye başlamıştır.

Ancak bu yalnızca başlangıçtır. Eski Ahid teolojisi herşeye rağmen, iyi-kötü düalizminin sistemli bütünü olarak değerlendirilemez. Bu belki de Yeni-Ahid'in keskin karşıtlığıyla kıyaslandığında çok daha belirgin biçimde ortaya çıkar. Peki ne olmuştur?  İki kitap arasında geçen zaman dilimi, keskin bir kötülük figürünün biçimlenmesine nasıl vesile olmuş, insan şeytana neden ihtiyaç duymuştur?  Bir başka ifadeyle "Şeytan" neden bu zamanda kendisini göstermiştir?

İki Ahit Arası Metinler

İki Ahid arasındaki geçiş, özellikle ara dönem metinleri hesaba katılmadan anlaşılabilir olmaktan uzaktır. Zira İsrailoğulları toplumu maddi düzlemdeki çalkantılarda açıkça şeytanı görmüş, kimileri günümüze dek gelen metinlerde bu temayı işlemiştir. Seçilmiş kavimin üstünlük sanısını darmadağın eden girişimler, "haketmediğine uzananın lanetlenme geleneğini tarihten alan "kesim tarafından" şeytan figürüyle özdeşleştirilir. İnsan nasıl emire uymadığı için sürülmüşse, şeytan da, Tekvin bölümündeki yılan gibi lanetlenmiş olmalıdır. Bu çağda, özgün Yahudi kültürünü tehdit eden yabancı öğeler, Yunan, Roma, Babil ve diğer Pagan unsurlar ve özellikle de sürgün tam da gerçeğin mite dönüştüğü kavşakta dikilmektedir. İhtiyaç duyulan teorik yapı açık bir şekilde belirgindir; sürgün sonrası edebiyatı gerek Tevrat'ın eski bölümlerinden ve gerekse "Pagan unsurlardan", içinde bulunduğu durumu özetleyecek figürleri olgunlaştıracak zamandan alabildiğine yararlanmıştır.

"Yusuf'un Duası" ismini taşıyan erken tarihli metinlerden itibaren, büyük meleklerin kötü niteliklerle donanmış olduğu gözükür. Ana suç, kıskançlık ve gururdur. Gurur,  Şeytan'ın ana niteliğidir ve İslam geleneğinde de "çamur ve ateş" hiyerarşisindeki çarpıklığı ileriye sürerek Adem'e secde etme noktasında Allah'a karşı geldiği görülür. (8) Şeytan'ın Tanrı ile diyalogları ne olursa olsun kesin bir köleliğe işaret etmez. Hakkını arayan bir varlık olarak Şeytan, mantıklı şeyler söylemekte ancak Tanrı'nın polemikten kaçma tutarlılığı doğrultusunda, "herhangi bir yanıt almaktan çok", kovulmakta olduğu dikkat çekmektedir. Şeytan, cennetten, göksel divandan, Tanrı katından; adına ne dersek diyelim, üstün bir yerden kovulur ve sonunda sürgün onun için de geçerli hale gelir. Sürülmüş melekler teması, başta şeytan olmak üzere, onunla birlikte hareket eden ya da onun niteliklerini paylaşan figürlerce oluşturulur. Yusuf'un Duası kitabında melekler, belki şaşırtıcı ve küçültücüdür ama yalnızca birbirlerini veya insanları kıskandıkları için kavga etmektedir. Tanrı da bir komedi filmi kurgusu gibi, bu kavgalara müdahale eden ebeveyn konumuna gerilemiştir.

Kuşkusuz her metin, böylesine "bayağılıklar" içermez. Metinlerden bir tanesi insanın atası olan Adem'in, Tanrı'nın suretinden yaratılışını içerir; herşeyden önce insan kendine Tanrısallık bağı çizdiği için ciddidir. Diğer taraftan üstünlük iddiası, daha önceki mitolojilerin "mütevazi" insan figürünün yerine "secdeye" varan tabloyla taçlandırılır. Başmelek Mikail, Tanrı'nın suretinden yaratılmış Adem'i meleklerin önüne çıkarır ve "Tanrı'nın emrettiği gibi secde edin!" der. Hikaye Tanrı'ya, ortalıkta gözükmeyişi ve tartışmaların tarafı olmayışı nedeniyle, gizli bir itibar vermiş gözükmektedir. Ancak bu itibar , Mikail'in Şeytan'a "secde etmediği gerekçesiyle kızmasına ve tartışmanın büyüyerek savaşa dönüşmesine engel olacak düzeyde değildir. İlginç olan şeytanın, tıpkı Kur'an-ı Kerim'deki gibi "altta olana tabi olmayacağını" ve ona secde etmeyeceğini bildirdiğinde, yalnız olmamasıdır. Kitap böylece Şeytanı, bir isyan tertipleyicisi rolüne sokar. Mikail isyanı bastırmaya çalışır ve Şeytan'ı yola getirmek için çeşitli yöntemler kullanır. Tanrı'nın olan bitenden hiç hoşlanmayacağını belirten Mikail, güçlü bir ifade gücüyle "iyicil meleklerin aklına gelmeyecek bir cüretle yüzleşmek zorunda kalır: "Tanrı bana kızarsa , o zaman ben de göklere çıkacağım, tahtımı TANRI nın yıldızlarından daha yükseğe koyacağım, kendimi Yüceler Yücesi ile eşit kılacağım". Şeytan bir kez daha yeryüzüne sürgüne gönderilmiştir. (9)

Her ne sebeple olursa olsun, kurgu "Şeytan'ın" aramızda olduğudur... Şeytan'ın yeryüzüne yani aramıza neden sürüldüğü ise teolojik ayrıntılardır. İşte bir diğer İki Ahid Arası Metin olan Enoch Kitabı, bu ayrıntılarla doludur ve anlattığına göre, meleklerin cennetten sürülüş nedeni "şehvettir". M.Ö. III-II. yüzyıllar arasına tarihlenen kitap, ayrıca Tekvin'deki Tanrı oğulları ve insan kızları arasındaki evliliğin sonuçlarına dair boşluğun da doldurulmasını amaçlamış olmalıdır. İçerdiği bölümlerle meleklerin sürülüşü ve Nefilimler olgusuna açıklık getirir. Buna göre, " Adem ile Havva'nın kovulmalarından kısa bir süre sonra, iki yüz melek yeryüzüne doğru bakıp da güzel kadınları görünce cinsel açıdan uyarılırlar. Peki kimdir bunlar: Meleklerin başında Samyaza bulunur ve beraberinde -el takısıyla biten görkemli isimleri sürükler: URAKABARAMEEL, AKİBEEL, TAMİEL, RABUEL, DANEL, AZKEEL... Cennetteki yerlerini bırakıp yüryüzüne gelen melekler kendilerine birer eş seçip onlardan çocuk sahibi olur ama çocukları devlere dönüşür. Bazılarının boyu 160 metreyi bulmuştur. İlk başlarda insanlar bu devleri besler ama doymak bilmez iştahları yüzünden, bu durum çok uzun süremez. Devler açlıkla karşılaşır ve bunun sonucunda "dizginlenemeyen bir oburluk" ortaya çıkar. Şehvet, kibir ve kıskançlıktan sonra, dördüncü ölümcül günah da yeni bir yıkımla sonuçlanacaktır. Oluk oluk akan kan ve leşlerle birlikte diğer kötülüklerin yeryüzünü kirletmesi sonucunda Tanrı, devlerin üstüne büyük bir Tufan gönderir. Kötü melekler için ise ceza henüz bitmemiştir; onlar daha sonra cezalandırılmak üzere ağlarla yakalanır. Enoch ise, meleklerin göksel konseydeki davaları sırasında onları Tanrı katında savunmak üzere cennete çıkar. Yaptığı tüm savunmaya karşın, başarılı olamaz.

Enoch Kitabının "kötülüğün", günahın ya da sürgünün ana nedeni olarak "şehveti" göstermesi Tekvin anlatısıyla tutarlıdır. Şeytan burada da, simgelerle gizlenmesine rağmen açıkça bilinen bir gerçeği kışkırtmıştır. Adem ve Havva arasındaki cinsel ilişkinin bir felakete dönüşmesi elbette açığa çıkan bir başka simge ile değerlendirildiğinde daha da anlamlıdır. Göklere ait bilgi ve gücün, yersel olana açık edilmesi. Şeytan herşeyden önce, "bilgiyi yersel olana" verdiği için cezalandırılmıştır. Ne ironi, bilgelik ve göksel bilgi tahakkümüyle köleleri sömüren "tapınak rahipleri" düzenini yıkan isyanlar şeytani olarak görülür. Göksel Sırlar'ın deşifresi, İki Ahid Arası metinlerde en büyük günahlardan birisi olarak tanımlanmaktadır. Bir zamanlar Tanrı katındaki prestijini yitiren ve hatta Tanrı tarafından kendisine de kurbandan pay verilmesi istenen Azazel , ansızın kötücül bir figüre dönüşür... Kuşkusuz Enoch kitabında AZAZEL' in kınanma nedeni açıklanır. Çünkü o gökyüzünde olup biten her şeyi yeryüzünde açık etmiştir. Tanrı, BAŞBELEK RAFAEL'i, Azazel 'i yakalayıp, taşa tutup öldürmekle, karanlıklara atmakla görevlendirmiştir. Azazel yazgısına hiç de bilinmeyen bir nedenle karşı koymuş gibi gözüküyor. Anladığımız kadarıyla suçu insanlara kılıç, bıçak, kalkan, zırh ve ayna yapmayı, bilezik ve süs eşyaları biçimlemeyi, resim sanatını, kaşları boyamayı ve değerli taşları kullanmayı öğretmiştir. Öyleyse dünyanın kötülüğünde payı vardır. Tıpkı Azazel gibi, diğer cinler de göksel sırları deşifre ettikleri için cezalandırılır. BARKAYAL insanlara yıldızları gözetleme sanatını öğretir... AKİBEEL ise işaretleri, TAMİEL astronomiyi ASARADEL ise AYın hareketlerini öğretti.

Enoch Kitabı çok büyük ihtimalle Esseniler'e aittir. Gnostik yapı alabildiğine açıktır. Şeytan'ın politik rolü, Zerdüşt'te olduğu gibi net olarak okunabilir. Pagan kültürlerinin, Yahudiliği neredeyse tamamen etkisi altına aldığı bir çağın izlerini taşıyan bu öteleme, İsrail'in şöhretini ve itibarını geriye getirecek Mesih beklentisinin sorunlu bir umutsuzluğa dönüşümünün simgesi gibidir. Babil'in ardından ansızın İ.Ö. 332 yılında gelen İskender hakimiyeti ve Mısır Hellen İmparatorluğu tahakkümü "seçilmiş kavmin" psikolojisinden efsanevi umutları söküp almıştır. Böylesi koşullarda dünyanın kötücül niteliği üzerine düşünmek çok daha mümkündür

Kendilerini gerçek Yahudiler olarak gören Esseni Cemaati Metinleri'nin kimi noktalarında Belial, açıkça politik düşmanlara yönelik tanımlama olarak biçimlenmektedir. Bazı metinlerde Tanrı tarafından günahkar kahinleri cezalandırmak amacıyla görevlendirildiği iddia edilen Kittim isimli kişi, olasılıkla Esseni cemaati'ne karşı takındığı sonraki dönem tutumları nedeniyle Savaş Kuralı Beyanatı'nda, sonunda Işığın Oğulları tarafından yenilgiye uğratılacak, Satan ya da Beliyal'in ittifakçısı olarak nitelenir. (10) Görüldüğü gibi yalnızca dış etki değil, iç mücadeleler de başta Esseni'ler olmak üzere toplum psikolojisi üzerinde yıkım eğilimli figürleri tetiklemiştir. Yahudi toplumunun "geleneksel değerlerinin" savunucuları ile "Pagan sentezini kabul eden" sınıflar arasındaki iç çatışmalar, Şeytan figürünü neredeyse kaçınılmaz kılmış gibidir. I. yüzyılın başında, Adalet Yorumcusu Esseni'nin Kudüs'ün büyük rahibi tarafından öldürülmesi bu anlamda büyük bir öneme sahiptir. Roma ve Yunan etkisine karşı, köktendinciliği motive edecek, Şeytan figürü işlevsel bir sıçramada yaratabilecektir. Tanrı artık, kavimiyle konuşmamaktadır. Çünkü Büyük Rahip Jason döneminde Kudüs tamamen Helenleşmiştir. Zengin Yahudiler, sünneti dahi uygulamamaktadır. Jason'un yerine gelen MENELAS ile Jason arasındaki iç savaşın Selefki Kralı 4. Antiokhurs'u Yahudi geleneklerini tamamen yasaklamaya itmesi ise neredeyse son noktadır.

Tüm bu çatışmalar içerisinde ortaya Esseniler çıkar. Tarihsel olarak yaşananlara gösterilen en köklü tepki bu kavime aittir. Helenleşmiş yönetimi reddeden ve Tora'ya bağlı olmayan bir rejime karşı duydukları büyük öfkeyi parola haline getirerek çöle çekilirler. Şeytan ve değişik isimleri Ne Ölü Deniz Yazmaları'nda ne de İki Ahit Arası Metinlerde kesin bir kötülükle özdeşleşmeden bir kez bile ele alınmaz. ŞEYTAN figürü kat 'i bir kararlılıkla, düşman olarak nitelenir ve TANRI'dan artık tamamen ayrıdır. Doğrudan İki Ahit Arası Metinlerde en az yirmialtı, eşanlamlısı, Belial ya da Beliar'a ise yetmiş gönderme vardır. Şeytan için çalışan aracı meleklerin sayısı ise çok daha üst düzeydedir.(11) 

Öyleyse belirtebiliriz ki artık, bir Şeytan'a ihtiyaç vardır ve bu çağda da mit, tıpkı ilkel çağlarda olduğu gibi "yaşamanın" temel unsurudur. Zerdüşt, Sümer ve Mısır gibi antik kültürlerde örtük halde bulunan bir kötülük figürü, yağmalanan ve alt üst edilen toplumsal dengenin, ötekini "kötücül kılması" zorunluluğunun ürünüdür. Ortak bir tavır takınma yolunda bir araya gelmiş bireyler, bu öğe ile birbirine yaklaşır, kendinden olmayana karşı bir mücadele tertip eder. Şeytan'ın "bilgiyi gaspeden" ve bunu "daha aşağı olana" armağan eden bir varlık olarak tasvir edilmesi tüm simgeselliğiyle manidardır. Çünkü, üst sınıflar her zaman ve her mekanda, "kutsallaştırılan" bilgi ile şifrelenen bir toplumsal katmanlaşmanın ürünüdür. Bir toplum dışarıdan gelen bir saldırı ile karşılaştığında ya da bir sınıf alt sınıflardan kaynaklanan bir devrim hareketiyle yüzleştiğinde ani ve toptan bir teori reddedişin eşiğindedir. Bu yapı zamana yayılıp sistemleşme şansına kavuşursa, "karşıtın" mitik bir şeytana dönüşmesinin önünde hiçbir şey yoktur. Toplumsal konumlanmanın bu aşamasında kötülük sembolü, açık bir şekilde subjektif ve elitisttir.

Yoksul sınıfların tarihi eylemle yazılır. Onların hatıraları, Kumran Yazıtları gibi kayda geçirilmiş istisnai birkaç örnek bir tarafa bırakılırsa, toplumsal bellekte saklanmayacak denli huzursuzdur. Belli başlı kavramlar ve mücadele gelenekleri en fazla, teorik-tarihsel kalıplarla anlaşılmaya çalışılır. Onlar için Şeytan, mitik bir hikaye olarak, savaşma gücünü ayakta tutacak bir moral ve tanımlama unsurudur. Hermetik felsefenin tarihi ise tam aksine kayıtlara geçirilmiş ve sistemli bir teoriye ulaşmış üst sınıf kaygılarını yansıtır. Bu kaygıların analitik incelemesi sonucunda ulaşılan sonuç ise "mücadelenin nasıl sürdürüleceğine" dair ipuçları içerir. Yani savaş sürmektedir. Peki bu mücadele hangi alanlarda nasıl gerçekleşir? Bu ise, günümüze dek okült disiplinlerin konusunu oluşturan bir başka alana "savaş" alanına yönelmemiz sonucunu doğurur.

DİPNOTLAR
1-Kitab-ı Mukaddes Tekvin Bap-3. Söz konusu bölümün hemen başında yılan, Allah'ın yaptığı tüm kır kayvanları içinde en hilekar olanı şeklinde tanımlanır. Kuşkusuz hilekarlık Şeytan için "azımsanabilecek" bir tanımlamadır.

2-Ve yılan kadına dedi: (Allah'ın yasakladığı meyveden yerseniz, onun dediği gibi) Katiyen ölmezsiniz; çünkü Allah bilir ki ondan yediğiniz gün o vakit gözleriniz açılaca, ve iyiyi ve kötüyü bilerek Allah gibi olacaksınız... Kitab-ı Mukaddes, s. 3. Tekvin Bap 3:5...

3- Versiyon sözcüğünden kasıt, anlatının tarihsel olarak Kitab-ı Mukaddes'ten çok daha eskiye dayanmasıdır. Bölüm özellikle Mezopotamya'ya ait mit'sel anlatılarından izler taşımaktadır.

4- I. Yüzyıl düşünürlerinden Markion, Cennet'te geçen bu öyküdeki tutarsızlıklardan şikayetçidir: " Eğer yaratıcı Tanrı var ettiği dünyada bulunan kötülüğü önceden kestiremediyse cahildir; bunu kestirip önleyemediyse kötüdür; önlemek isteyip de yapamadıysa acizdir." Markion'a göre, Eski Ahid'in Tanrısı açıkça maddi dünyayı yaratan Kötülük Tanrısı'dır. ALBAYRAK, Kadir. Bogomilizm ve Bosna Kilisesi, s. 86-87. Emre. Messadie ise, bu durumu şöyle açıklar: Yılan kılığına girmiş olan Şeytan ise Cennet'te işi neydi? Bu Tanrı'nın kötülüğü de yarattığı ve Cennet'e sürdüğü anlamına mı gelir? ... " Şeytanın Genel Tarihi s. 388... 

5-Erken tarihli Sümer öykülerinde dahi "bir tanrı bahçesi kavramı bulunmaktadır. Burası hastalığı ve ölmün bulunmadığı, yabanıl hayvanlar arasında uyumun hüküm sürdüğü bir yerdir.  Noah Kramer'in Emmerkar Destanı ismini verdiği Sümer şiiri, Tevrat öncesindeki cennet yaşamını ayrıntılarıyla tasvir etmektedir. Şiir için bk. HOOKE, S.H. Ortadoğu Mitolojisi, s. 157. İmge. 

6-Kitab-ı Mukaddes, s. 618. EYUB Bap I:VI-XII...

7-Mesadie. A.g.e. s. 394-395.

8-Bakara Suresi 34. ayette tüm meleklerin Adem'e secde ettiğini, ama İblis'in buna yanaşmadığı anlatılır. Çünkü o "böbürlenmişti". Sad Suresi'nde ise bu böbürlenmenin nedeninin ne olduğu açıklanır. Allah, İblis'e "kendi elleriyle yarattığına secde etmekten alkoyan şeyin ne olduğunu sorduğunda: " Dedi: Ben ondan iyiyim. Beni ateşten yarattın onu çamurdan yarattın." Bunun üzerine Allah, İblis'i divanından kovmaktadır. KUR'AN-I KERİM ve YÜCE MEALİ, s. 456. Prof. Dr. Süleyman Ateş. Kılıç Kitabevi.

9-Mikail kötüye karşı mücadelede güvenilir bir figürdür. Kumran metinlerinde de sık sık adı geçen karakter, Işık Prensi olarak gözükür. O, Belial'e karşı savaşımın önderlerindendir ve Tanrı'nın düşmanlarından intikam alırken resmedilir. VERMES, Geza. Ölü Deniz Parşömenleri-Kumran Yazıtları s. 109. Nokta.

10-VERMES, a.g.e.  s. 80.


11-İki Ahid Arası Metinlerde, Şeytan'ın diğer adlarıyla birlikte liste uzayıp gitmektedir. Karanlıklar Prensi'ne atfedilen diğer isimlerden Baal dört kez, Mastema ise sekiz kez tekrarlanmaktadır. Messadie, "şeytanın adlarının belirtildiği yerleri açıklamaya yönelik bir girişimin" ayrı bir kitap oluşturmaya yeteceği kanaatindedir. Messadie, a.g.e. s. 409.

Mısır'da Tek Tanrıcılık: AKHENATON'DAN KARŞI DEVRİME

0 yorum
Göktuğ Halis 
ıÜüİ.Ö. 1375-1352 yılları arasında hüküm süren ve çoğunlukla Akhenaton olarak bilinen, III. Amenofis'in oğlu IV. Amenofis, modern dünyanın en çok ilgi çeken coğrafyası Mısır'ın, görkemli, gizem dolu tarihinin en ilginç, en tartışmalı Firavunlarından biridir. Modern Batı'nın "uğruna en çok mürekkep harcadığı" bu Mısır hükümdarı, yalnızca politikalarıyla değil, kişisel özellikleriyle de ilgi çekici bir karakter olarak şekillenmektedir.
XVIII.Sülale, Hiksos istilası sonrasında ülkeyi ele geçiren yabancı kralları ülke dışına süren Ahmose'nin "efsanevi" gücünü arkasına almış gözükmektedir. Bununla birlikte yabancı istilacıların kovuluşu yalnızca yeni sülaleye değil, istilaya karşı örgütlenişte öncü rol oynayan Teb kentinin Tanrısı Amon'a da büyük bir prestij sağlamıştır. Amon merkezli dini örgütlenmenin zaman içinde kazandığı güç, siyasi otoritenin tahammül sınırlarını zorlayacak boyutlara ulaşmış; bununla birlikte VI. Amenofis ya da kendisine verdiği isimle Akhenaton'a (1) gelinceye dek, bu örgütlenmeye sistemli bir tepki gösterilmemiştir.
Oysa, IV.Amenofis'e dek geçen süre, böylesi bir kalkışma için toplumsal, kültürel ve ekonomik açıdan yeterli ve gerekli olanakları yaratmıştır. Efsanevi Ahmonse'nin, IV. Amenofis'e dek uzanan soyağacında "böylesi bir iradenin" prototipini görmek elbette doğaldır. Ahmose'nin oğlu I. Amenofis, ülkeyi Piramitler Dönemine özgü ihtişama kavuşturma yolunda hatırı sayılır bir çaba harcamış, etrafında topladığı şair, mimar, ressam ve bilim adamlarıyla birlikte entelektüel bir yaşama verdiği önemi göstermiştir. Bu eğilim, hemen başlagıçta, güncel dünyadaki Amon merkezli dini yapılanmaya doğrudan eleştiri sunamamıştır belki; ancak "geçmişin dinsel yapılanmalarına" yönelmiş "özgün sistemleştirme çalışmalarıyla", dini hiyerarşi açısından tehlikeli bir yola girildiğini göstermiştir (2)
Bununla birlikte söz konusu eğilim, mutlak değildir ve hükümdarlar ile Amon rahipleri arasındaki ilişkiler hiçbir şekilde bozulmamıştır. Bu sülale döneminde, Karnak'ta büyük bir Amon tapınağının inşası tamamlanmıştır. Bu göstergeler bir tarafa, hükümdarlar Amon inancına bağlılıklarını her fırsatta göstermiştir . III. Tuthmosis'in üvey annesi Hatşepsut ile giriştiği iktidar mücadelesi sürecin farklı bir boyutudur. Dönemin gerçek hükümdarı olarak gözüken Hatşepsut'un Amon rahipleriyle alabildiğine uyumlu bir iktidar dönemi geçirdiğini söylemek mümdündür. Gerçek Firavun III. Tuthmosis karşısında Hatşehsut'un en büyük destekçisi Amon Başrahibi Hapuseneb ve Amon Tapınağı Vekilharcı Senenmut'tur. Kraliçe'nin "Dair el-Bahri tapınağındaki doğum salonunda yaptırdığı kabartmalar, annesinin Amon tarafından gebe bırakıldığı teması işlenmektedir. Tıpkı Hatşepsut gibi III. Tuthmosis de Amon kültünü, politikalarında kullanmıştır. III. Tuthmosis taht üzerindeki hakkını bir Amon kehanetiyle desteklemiştir. Kraliçe'nin ölümünün ardında "üvey annesine duyduğu nefretin" de etkisiyle Firavun, Hatşepsut'tan kalan izlerin tamamen yok edilmesi politikasını yine Amon rahiplerinin desteğiyle yürütmüştür. 
Bu uyum zamanla kırılacaktır. IV. Amenofis iktidarını Amon kültünden ayırma yolunda, öncellerinde gözükmeyen bir irade göstermiştir.

Akhenaton, güçlü bir eğitim almıştır. Bu eğitim belki de zorunludur zira, babasının çok uzun süre hayatta kalamayacağı anlaşılınca, prensin eğitimine hız kazandırılmış olmalıdır. Firavun, Ülke politikalarının uygulanmasında iktidardaki mutlaklaşmanın önemini kavramış; bu doğrultuda da Büyük Rahibin nüfuzundan kurtuluşun gerekliliği fikrine, olasılıkla erken yaşlardan itibaren kavuşmuştur. Akhenaton'un eğitiminde, daha önceki kralların aksine, aristokratik bir düzeyden çok "halka kadar uzanan" alt-sınıf görüşlerinin etkisi olduğunu düşünmek mantıklıdır. Zira III. Amenhotep tüm gelenekleri karşısına alarak bir taşra kenti olan Ahmim'den, alt seviyeden bir memurun kızı olan Teye ile evlenmiştir. Teye'nin Mısır sarayına halkın beklentilerini ve fikirlerini soktuğuna dair tarihsel bir kanı vardır. Bu henüz hayatta olmalarına rağmen Teye ve III. Amenhotep'e tapınım merkezleri kurulması yönündeki politikaların arkasındaki kişinin Teye olduğu kabul edildiğinde daha da mantıklı hale gelir. Teye'nin akrabalarından birisi olan Aya'nın Akhenaton'un hocalığına atanışı, bir diğer dönüm noktasını oluşturmuş olabilir. Aya, Mısır kültürüne çoktandır sızmış olan ve özellikle halk içerisinde yaygınlık kazanmış bulunan "evrensel" bir Tanrı tasavvurundan büyük bir olasılıkla haberdardır ve prensin dinsel eğitiminde bu unsurlardan faydalanmış olması muhtemeldir.

Kralın eylemlerinin meşruiyeti mitoslarla desteklenmiştir. Anlatılardan çıkardığımız ölçüde, Aton kültü, henüz Akhen-aton'un doğuşundan önce, ailesi tarafından tertip edilen bir ritüelle gerçekleşmiştir. Babası, Akhenaton henüz doğmadan yaptırmış olduğu sun'i bir göl içinde, altın ile yaldızlanmış bir kayığı dolaştırmış, bu kayığın ismine de Teye, "Aton" ismini vermişti...   Spekülasyonu biraz daha ileriye götürecek olursak, anne ve babanın, Amon-Re rahiplerinin nüfuzundaki güçlenmeden rahatsızlık duyarak, iktidarı "kendilerinin mutlak hakimiyetine" dönüştürebilme gayretlerinden dolayı oğullarını genç yaşta güçlü bir eğitime tabi tuttukları söylenebilir.

İktidarının zirvesinde onu tarihin bilinen en büyük reformcularından birisi yapan eylemlerinin hemen şafağında, Amon-Re'nin Büyük Rahibinin elindeki mülkleri ve mülkleri yönetim hakkını çekip almıştır. Başlanıçtaki girişimler, geç dönem uygulamalarıyla kıyaslandığında göreli olarak yumuşaktır. Eski döneme ait saray memurları sınıfının görevden alınarak, yeni Firavun'a sadakatinden şüphe edilmeyecek yeni atamalar, karşıt kesim açısından kuşku verici değildir.

Giderek yaygınlaşan bir Tanrı'nın reddine, iktidardaki sıfatından feragat ederek başlayan firavun, "Amon-memnun" anlamına gelen Amenofis ismini terketmiştir. Kendisine Amon'un Hizmetkarı anlamına gelen Akh-en-Aton ismini  koyan firavunun ikinci hamlesi Amon'un başkenti Teb'i terketmek olmuştur. Bu dönüşüm kısmen güncel muhalefetin etkisinden ve özellikle Amon rahiplerinin girişimleriyle ayaklanan alt sınıfların baskısından kaçma amacını taşıyor olabilir.Yeni başkent, Teb'in 500 km kuzeyindedir ve daha önce hiçbir Tanrı ya da Tanrıça'ya adanmamış bakir topraklardan kurulmuştur. Aton'un Ufku anlamını taşıyan "Akh-et-Aton" şehri, Amon rahiplerine karşı girişilen mücadelenin merkezi rolünü üstlenecektir. (3)

Yeni başkente taşınılır taşınılmaz, Teb başkent niteliğini kaybetmiştir. Akhenaton mücadelesinde bir adım dahi geriye atmayacak, Aton dışındaki Mısır ilahlarının isimlerini abidelerin üzerinden sildirmeye girişir ki, babası Amen-hotep'in de bu politikalardan kaçamadığı gözükür. (4)

Resmi Tanrı'nın yalnızca ismi değil, sembolik yapısı da değişir, şahin başının yerine güneş diski konumlanır. Bu bir tarafa, eski inanışların aksine Akhenaton, Aton adına put yapılmasını yasaklar. Yani herhangi bir yerde Aton'a ait bir heykel gözükmemekte, buna karşın "büyüğünden küçüğüne" çeşitli derecelerde yer alan memurların, Kral'dan aldıkları güçle, başta Amon olmak üzere eski Tanrıların isim ve putları üzerinde önüne geçilmez bir yıkım eylemi uyguladıkları saptanmaktadır. Dokuz senenin sonunda Amon rahiplerinin elindeki tüm nüfuz ve maddi birikim yok olmuştur. (5)

Elbette henüz 13 yaşında iktidara gelen bir hükümdarın böylesi bir kararlılık göstermesi şaşırtıcıdır. Bununla birlikte, böylesine büyük bir sorumluluğun arkasında ne kadar iyi eğitilmiş olursa olsun 13 yaşında bir çocuğun bulunduğunu düşünmek, aynı oranda yanıltıcıdır. Kendisini tüm tebasının "babası ve annesi" olarak tanımlayan Kral, yeni Tanrı'nın dişil niteliğine daha önce görülmedik düzeyde önem vermiştir.

Akhenaton devrimi, Mısır'ın seçkin dininin, iç savaşlar ve dış istilalardan sonraki en önemli yıpranış durağını simgelemektedir. Amon-Ra dini iktidarına karşı tepkili bir halkın, saraya sızmak suretiyle gerçekleştirdiği bir komplo şeklinde tasarlanabilecek bir devrim, elbette eninde sonunda spekülasyondur. Ancak şu bir gerçektir ki, olan bitenden hoşnut olmayan kesimin başında, Mısır inanç sistematiğinin gördüğü zararı saptayan ve alt sınıfların yağmasının doruğunu hisseden din adamları sınıfı gelecektir. Amon-Ra iktidarının, halk içindeki konumlanması ve gösterilen tepki, bizi kaçınılmaz biçimde, sınıf savaşımının önemli bir dönemecine götürür. Çok sayıda tasvirin doğruladığı ölçüde, Akhenaton devrimi, halk ile kraliyet ailesi arasındaki kaynaşmayı vurgulamaktaydı. Eskinin birleşmez parçaları, sınıf gerçeği, yöneten ve yönetilen odakları, Aton'un öncülüğünde eşsiz bir hoşgörü ile bir araya gelmişti. Bu kesin propagantif nitelikli yorumlar, halkın içinden çıkmasına karşın, iktidara geldiğinde hala halk için düşünebilmeyi ve halk içindeki ideallerini yaşatmayı başaran bir kadının soyut-gerçekdışı tablosunu bir tarafa bırakmamızı zorunlu kılar. Tarihsel deliller, Akhenaton'un toplumdaki huzursuzluklara, paralı askerlerle müdahale ettiğini gösterir.

ATON'UN DİNİ

Aton teolojisinin özü, Aton'a hitaben yazılmış ve günümüze dek korunan ilahilerde yer almaktadır. Aton, hayatın kaynağı olarak nitelenirken, güzelliğin, ihtişamın, parlaklığın ve büyüklüğün özü ona atfedilmektedir. Aton'un çekip gitmesi ve dinlenmesi anlamına gelen batım anından sonra ise, dünya tehlikelerle, aslanlar, yılanlar ve hırsızlıklarla tehdit altındadır. Ancak hepsinden önemlisi Aton'un yaşam veren gücü, bir Mısırlı'yı ayakta tutan geçim kaynaklarına sunduğu destektir:

"Bütün davarlar otlarla yaşar/Bütün ağaçlar ve nebatlar gelişir/Bütün kuşlar sazlıklarda kanat çırpar/Kanatlarını seni takdis için açarlar/BÜtün koyunlar ayak üstü oynar/Kanatlı her şey uçar/Ve hepsi, senin aydınlığın sayesinde yaşar/... (6)

Aton yalnızca insanın yaşamsal öğelerinin değil, bizzat insan yaşamının da yaratıcısıdır. Kadının içindeki yavruyu, yani insanı yaratan Aton, çocuğa anne karnında dahi, göz kulak olan varlıktır. Aton çok uzakta, yaptıklarının çoğu insanın anlayışına kapalı bir şekilde yaşar...

"Ey biricik ilah ki, kuvvetine bir kimse malik değil/Sen bu arzı istediğine göre yarattın/Ve sen yalnızdın/İnsanlar; büyük, küçük bütün davarlar/Yeryüzündeki herşey ki/Ayakları üzerinde yürür/Ve yüksekle olan herşey ki/Kanatlarıyla uçar/Suriye ve Nubiye memleketlerinde/Mısır diyarında/Herkese layık olduğu yeri seçersin/Bütün ihtiyaçları verirsin..."

Aton, yalnızca milletlerin değil, tüm yaşamın kaynağı Nil'in de yaratıcısıdır. Nil ki halkı diri tutandır ve onu yeraltında yaratan Aton'dur. Kabile Tanrılarından sıyrılan ve evrensel bir Tanrı tasavvurundaki bu ilk nokta Aton'a adanmış şiirde açık bir şekilde gözükmektedir. O, tüm milletleri yaratıcısı olarak, onlara hayat veren olarak değerlidir. Mevsimleri de yaratan Aton'un diğer Tanrılar karşısındaki üstünlüğü de çeşitli vesilelerle açıklanmaktadır. 

Belki de Zerdüşt'ten çok daha önce, Tanrı'la doğrudan diyalog yöntemi gözükür. Akhen-aton, kendisini Tanrı'nın oğlu olarak nitelerken ondan bir takım dileklerde bulunmakta, başarı için onun rızasını dilemektedir.

"Oğlun Akhen-aton'un koru/Sen ona, tedbirinle ve kudretinle akıl verdin/ Cihan senin elindedir, yarattığından beri/"

İlerleyen bölümlerde ise  bu yakarı çok daha açık bir şekilde gözükmektedir:

" Sen bunları oğlun için/Senden gelen oğlun için/Doğruluk içinde yaşayan hükümdar için/Ömrü uzun olsun Akhen-aton için/Onun sevgili kral kızı karısı/İki yurdum kraliçesi Nefertiti için yarattın/Ve bunlar refah içinde devam eden bir ömür sürüyor..." (7)

Akhenaton'un iç siyasetteki kararlılığı dış siyasetteki baskılarla sarsıldı. Barışçıl bir öğretiye sahip olan bu Firavun zamanında Mısır, Asya topraklarını kaybetti... Doğu'nun kralları iç siyasetteki hareketliliği ve rahiplerin hoşnutsuzluğundan beslenen iç huzursuzluğu kendilerine destek bilerek Mısır ülkesine seferler düzenledi. Ordudaki güçsüzlüğün ve dış istilalara karşı başarısızlığın kökeninde, saltık olarak Kral'ın barışever politikalarını görmek hatalıdır. Özellikle, bir din devriminin gerektirdiği maddi masrafların Kral'ın orduya yönelik harcamalarını kısıtladığı gerçektir. Yeni bir din, yeni bir başkent, yeni yükümlülükler ve dini organizasyonun baştan aşağıya yenilenmesi... Kral Akhen-aton, tüm dünyanın ağzını sulandıran askeri güçsüzlüğünün üzerine gidemeyecek kadar meşgul gözükmektedir.

Karanlık bir komplonun sonucunda güçlü bir devrim girişiminin sona erişi, kaçınılmazcasına eskinin ani geri dönüşünü doğurdu... Sonraki Firavun, Amon'a iade-i itibar yapan Tutankhamon zamanında Teb'e geriye dönüldü ve Amon rahibi ile ilişkiler düzeldi. Akhen-aton'un ölümü çok sayıda edebi metni destekleyen spekülasyonlara açıktır. Kral'ın genç yaşta ölüşü, kendine naib olarak belirlediği damadı Smenhkara'nın çok kısa bir zaman içinde devrilişi ve yerine Tutankh-Amon'un gelişinin ardından Amon rahiplerine nüfuzlarının geriye verilişi, spekülatif tarihçiler için olduğu kadar, edebiyatçılar açısından da önemli fırsatlar içermekteydi. Böylesi bir edebi metine yakışır trajedi ise, Amon rahiplerinin eski Kral'a "o cani" lakabını uygun görerek, mumyasını horlamaları oldu. Kral, mezarından çıkarılarak, annesinin mezarına fırlatıldı. 1907 yılında, burada bulunan Akhenaton'un ayaklarının dibinde, bir tablet bulundu...

" Senin ağzından gelen tatlı nefesi kokluyorum/Senin güzelliğini her gün görüyorum/Bütün hazzım, şimal rüzgarıyla da gelen senin tatlı sesini işitmek/"


KARŞI DEVRİM VE BİR LANET ÖYKÜSÜ

Akhenaton'un ölümünün ardından kral olan Smenkhare'nin kısa sürede ölmesinin ardından, olasılıkla Amon rahiplerinin desteğiyle başa geçen Tutankhamon, Restorasyon Fermanını yayınlamıştır. Bu fermana göre, Aton yasaklanmasa bile, tarihin derinliklerinde yok olup gitmeye mahkum edilmiştir. Kralın yeni naipliği Aya isminde, eski kralın danışmanlarından birisi tarafından üstlenilir. Tutankhamon'un ölümü de, Akhen-aton gibi, kuşkuludur. Genç yaştaki ölümünün, tam da Amon karşı devriminin gereklerinin ardından gelişi dikkat çekicidir. Bu bir tarafa, Firavun'un mezarının Teb'deki Kral mezarlarının dışında, gizlenme amacıyla kazılmış olması, tarihsel sürecin doğal işlemediğini göstermektedir.(8) Ancak tarihsel gerçeklerden çok, popüler kültürün ilgisini çeken, gizemli öykülerdir ve XX. yüzyılın hemen başında Eski Mısır'a duyulan korku, Tutankhamon aracılığıyla ete kemiğe bürünmüştür. Bu XX. yüzyılın korku endüstrisinin en önemli başvuru kaynaklarından birisi olarak gözükmektedir Firavun. 1923 yılında Tutankhamon'un mezarının Lord Carnarvon ve ekibi tarafından açılışının ardından yaşananlar çok sayıda spekülasyonun konusu olmuştur. Henüz başlangıçta, Tutankhamon'un cenaze salonunu giriş kapısının üzerindeki yazı, tüyleri diken diken eder niteliktedir: Burada dinlenen firavunu ebediyeti içinde rahatsız edecek kişiye ölüm kanatlarıyla dokunacaktır."

Firavun'un un ölümünün ardından ise, Aya, tahta sahip olur ve Horemheb'i kralın temsilcisi olarak ilan etmiştir. Dönem, saray içi teşilatlanmalar, bölünmeler ve oyunlarla doludur. Ramsesler döneminin tarih yazıcılarının bu döneme yönelik oynamaları, sürecin karanlığını hem vurgular, hem de onun bir devam sürecini oluşturur. Bu dönemdeki anlatılar, III. Amenofis'ten sonraki ilk meşru kralı Horemheb olarak görür, Hatşeput'u ve Amarna krallarını kabul etmez. Horemheb, ise tipik bir eski krallık mirasçısıdır. Amarna tapınaklarını söktürüp, kendi yapılarında kullanır. Akhenaton devrimini, zihinlerden silecek I. Ramses'in iktidarı, XIX. hanedanın başlangıcıyla birlikte, M.Ö. 1292 'de başlar. Onunla birlikte sapkın krallar, listelerden silinecektir.

Dipnotlar

1-Messadie, Şeytanın Genel Tarihi, s. 274. Kabalcı.

2-I. Amenofis döneminde yazılmış bir edebi eser "Öte Dünyada Olan Şeylerin Kitabı" ismini taşımaktadır. Mısır dinsel yaşamında ilk kez "cehennem tasviri" içeren bu yapıt,  acı çekenler, işkenceden geçirililenler ve korkunç bir azap tablosuyla birlikte, daha önce gözükmemiş bir alana uzanmıştır. Güneş Tanrı'nın 12 saatlik yeraltı yolculuğu sırasında şahit olunan bu sahneler, Akhenaton'un atalarının dinsel bir dönüşümün ön-hazırlığını yaptığını göstermektedir. Hornung, Mısır Tarihi, s. 88. Kabalcı.

3-Dönemin aristokratlarından birisi yeni şehri şu şekilde anlatır: Aton'un ufku adını taşıyan muazzam şehir, güzelliği bakımındann muhteşemdi. Burası en nefis törenlerin yurdu idi. Şehir harikulade zengindi ve güneş mabedi onun tam ortasında idi. Onun güzelliğini görerer bahtiyarlık duymamak imkansızdı. Şehir hem sevimli hem cazipti ve insan buraya bakınca bu şehrin gökyüzünden indiğini zannederdi... Ömer Rıza Doğrul. Dinler Tarihi, s. 50. İnkılap, 1947.

4-Akhenaton tüm diğer tanrılara gösterdiği tepkiyi Thot'tan esirgemiş gözükmektedir. Bu kısmen Hermopolis'te kurulan yeni başkentinin ulaştığı başarı sonrasında "şehrin koruyucu tanrısına duyduğu" minnet borcunun ürünü olabilir. Akhenaton'un sarayından çıkan heykellerden bir tanesinde Thot "şebek" tasviriyle gösterilmekte, bu figürün hemen önünde bulunan bir yazıcı ise koruyucu Tanrısı'ndan aldığı güçle kaydetmektedir. Akhenaton, bilgeliğin ve her türlü kültürel verinin yaratıcı Tanrısı'nı reddetmeyi göze alamamış olmalıdır. Tam aksine düzülen övgü sözleriyle kutsallığı kabul edilen Thot'a: "sırlara vakıf" payesi verilmesi sürdürülmüştür. Hornung, Ezoterik Mısır, s. 18. Kırmızı Kedi.

5-Hornung, Mısır Tarihi, s. 108.

6-Doğrul, a.g.e s. 52.

7-Doğrul, a.g.e. s. 54.

8-Champdor, Mısır'ın Ölüler Kitabı. s. 13. Ruh ve Madde.