marksizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
marksizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sapiens'in Post-Modern Çöküşü: Yuval Noah Harari

0 yorum

Mustafa Çölkesen

Popüler kitaplar hiçbir zaman ilgimizi çekmemekle birlikte, özellikle insan ırkıyla ilgili bir incelemenin dünyada ve son yıllarda Türkiye’de “en çok satanlar” listesinden inmiyor olmasını (sadece kitapyurdu isimli sitede bile satış istatistikleri 40.000 adet olarak veriliyor) hayli dikkat çekici bulup, kitabı edinerek belirli bir sayfaya (170. sayfa) kadar okumaya koyulduk.

Öncelikle konu, bir biyolojik, toplumsal, siyasi varlık olarak insan olduğundan ve son dönemde, özellikle içinde bulunduğumuz coğrafyada “dinsel dogmacılık” yeniden zuhur ettiğinden, Harari’nin kitabında kullandığı “evrimci yöntemi” olumlu bulduğumu belirtmeliyim, Harari, daha kitabın ilk sayfalarında, insanın yeryüzü sahnesine ilk adımını atışını tasvir ederken evrimci yöntemi (bilimi) çok net bir şekilde savlıyor:

“..İnsanlar ilk olarak 2.5 milyon önce Doğu Afrika’da “Güney Maymunu” anlamına gelen Australopithecus adı verilen bir maymun cinsinden evrimleşti..” 

Harari, ilerleyen kısımlarda, bilimin son bulguları eşliğinde, yeryüzüne yayılmış çeşitli “paralel” Adem ırklarından bahseder, Homo Neandertalensis, Homo Soloensis, Homo Floresiensis v.s. Ancak “düşünmenin bedeli” başlıklı alt-bölümün son satırlarında, Homo Sapiens’in geçirdiği “düşünebilme evrimi” sayesinde besin zincirinde yukarıya sıçrama yaptığını belirtip, şunları ekliyor:

“..Daha yakın zamana kadar savanada orta halli yaratıklar olduğumuz için hala korku ve endişelerle doluyuz ve bu da bizi fazlasıyla zalim ve endişeli kılıyor. Ölümcül savaşlardan çevre felaketlerine pek çok tarihsel kötülük, bu çok hızlı gerçekleşen sıçramadan kaynaklanıyor..”

Harari, kitabının ilerleyen bölümlerinde Neolitik Devrim’in “insanlığın kazancı gibi gözüken bir kaybı olduğunu” vurgulamasına rağmen, buradaki yorumuyla sonraki ifadelerinden bir anda kopup, Homo Sapiens’in tüm tarihsel suçlarını akıl vasıtasıyla doğaya egemen olmaktan kaynaklanan bir “tedirginlik” olarak sunuyor, Harari ne kadar uzak bir tarihten bahsetmektedir bilemiyoruz, ancak yaban topluluklar hakkında son dönemlerde yapılan antropolojik çalışmalar bu toplulukların bilakis “barışçıl topluluklar” olduğuna işaret etmektedir, ancak çok sonraları, rahip-krallar, usta savaşçılar, aristokrat saraylılar, imparatorlar, surlar, hendekler, savaş tanrıları, kaleler, savaş arabaları, yerleşik hayata geçmiş ilk neolitik toplulukların olmazsa olmaz figürleri haline gelir.  Her ne kadar Harari, sonraki kısımlarda, insanın temas ettiği tüm coğrafyaların eko-sisteminde hızla bir bozulma meydana geldiğini belirtse de, çevre felaketleri bizce tarihsel değil, nispeten modern zamanlara ait bir olgudur. Avlanma ya da neolitik, eko-sistemde sınırlı değişimlere neden olan doğaya müdahale olsa bile, hala doğal araçlarla yapılan müdahalelerdir, bizce tam da (uzun zaman sonra ticarileşerek “sentetik maddeyi” keşfedecek kimya haline gelecek olan) Simyanın keşfedildiği gün Harari’nin Sapiens’i için çevre felaketlerinin o tarihsel kapısı aralanmıştır.. 

Harari’nin bilişsel devrim olarak adlandırdığı soyut düşünce mutasyonunun Sapiens’e diğer canlılarda bulunmayan muazzam bir iletişim becerisi kazandırmasını “dedikodu”yla açıklama girişimi ise, kitabın devamında da rastlayacağımız, onun yer yer spekülatif yaklaşımının bir parçası. Bize göre, kolektif hayatın zorlamasıyla ortaya çıkan, sembolik düşüncenin bir uzantısı olan dil, canlı bir organizmadır ve farklı coğrafyalardaki insan topluluklarında, zaman içinde karmaşıklaşan gereksinimler ve organizasyonlara paralel olarak, özgün kalıplarını korumak suretiyle dallanıp budaklanarak hala evrimini sürdürmektedir. Bizim merak ya da iletişim edimlerinden birisi olarak gördüğümüz Harari’nin “dedikodusu”nun hangi yeni gereksinimlere neden olup, dilde bir zenginleşmeye yolaçtığı ise bu bağlamda belirsizdir.

İnsanın hikayesini evrimsel bir bakış açısıyla çözümlemeye çalışan Harari, büyük dönüşümlerden bahsederken bildik spekülatif tutumunu sürdürüyor, insan topluklarının ortak mitler olmadan sosyal organizasyonları gerçekleştiremeyeceğini belirten Harari, konu Fransız devrimine geldiğinde ise şu yorumu yapıyor:

“..Mitler uygun koşullarda hızlı bir şekilde değişebilir, 1789’da Fransız nüfusu neredeyse bir gecede  kralların tanrısal gücü mitine inanmayı bırakıp, halkın egemenliği mitine inanmaya başladı..”

Tüm devrimler, tarihlerindeki birikimlerin, atılımlar ve gerilemelerin, devlet zoruyla halkın bilinçaltına bastırdığı arzularının patlamalı sonuçlarıdır, Fransız devriminde halkın bir gecede kralların tanrısal gücü mitine inanmayı bırakması Harari’nin kendi spekülatif mitidir, feodal dönem Avrupa’sında köylü, halk isyanlarının yüzlerce yıla yayılan bir tarihi vardır, 10. yy’daki Fransa’daki büyük ayaklanmayı 1325 Flanders, 1358 kuzey Fransa ve 1381 İngiliz köylü ayaklanması izler, Almanya’da protestan reformu, Luthercilik, 1525 büyük köylü isyanı, Calvinci hareketler Fransa’daki devrime varan yolun o uzun zigzaglı basamaklarıdır.

Daha sonra, Harari’nin, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ni evrimci biyolojinin mihenk taşında sınayan tuhaf yorumlarına şahit olmaktayız, Harari “evrimde bir amaç yoktur, evrim, duygulara, hakkaniyete, özgürlük arayışına bakmaz, insan, evrimin bu körü körüne işleyişinin çaresiz bir nesnesidir..” savlarıyla soyut düşünme becerisine sahip, doğa karşısında zaferini ilan etmiş Sapiens’in ihtiyaçlar hiyerarşisinin bir parçası olan “psikolojik boyutunu” görmezlikten görmektedir, oysa yazılı tarihten beri tüm kadim toplulukların mitlerinde bir “kahramanlık”, fedakarlık öyküsüne, mutlu ve uyumlu kolektif bir hayata, toplumlara huzur getirmiş, “adaleti” tesis etmiş peygamberi kişiliklere yapılan göndermelere, kitabelere, dağlara taşlara kazınmış çeşitli destanlara rastlarız. Evrimci biyolojinin sınırlı kalıplarına işlevinin ötesinde bir otorite atfetmek, doğadaki salt içgüdüsel “orman yasası”nı insan hayatına yansıtmak, güçlülerin toplumun geride kalanlarını ezmek suretiyle hiyerarşik, zorba tarihsel iktidarlarının yanı sıra faşizmin ana argümanı olan “daha üstün insan ırkları” tezini de meşrulaştırma tehlikesini içerir.

Harari, eşitlik konusunda kendisine gelebilecek eleştirileri farkedip, hızlı bir manevrayla “benim buna bir itirazım yok, benim de “hayali düzenle” kastettiğim bu..”, “önce davaya inanmamız lazım ki etkin işbirliği yapalım” diyor, biz Harari’nin yukarıdaki kafa karışıklığının yanı sıra, “hayali düzenle” maddi tarihe yeni bir muğlaklık eklediğine inanıyoruz. Evet, Harari’ninde savladığı gibi, bugüne kadarki tarihimizde adalet yoktur, ama eğer “adalet” çağrısı binlerce yıldır tarihte çeşitli biçimlerde yankılanıyorsa, o insanlığın somut bir “toplumsal denge”, “güvenlik gereksinimi” olarak hayali filan değil, nesnel bir gerçekliktir. İhtiyaçlar tarihsel, toplumsal evrimin motorudur, evrimin asıl önceliği “canlının hayatta kalması” ve nesillerinin bekası ise, şimdi modern dünyada dahi tanık olduğumuz eksik tüketim, tarımsal kriz, 3.dünyada işsizlik oranının büyümesi, salgın hastalıklar; taşeronculuk, uzun çalışma süreleri, evsizlik, sağlık hizmetindeki yetersizlik, intiharlar, çocuk ölümleri v.b hep insan yaşamını tehdit eden risklerdir, bunlar yerel ve küresel eşitsizlik üreten bir ekonomik model olan kapitalizmin sonuçlarıdır, halkların insan gibi yaşama hakları için verecekleri mücadelenin “hayali bir düzenle” alakası nedir?

Harari insanlığın hikayesi konusunda tarifler geliştirmeye çalışmakta, ancak dünya düzeninin nedenleri konusunda tatmin edici bir açıklama geliştirememektedir, onun kavramsal dünyasında bir maddi dünya sistemi olarak meta ekonomisi, kör piyasa, yabancılaşma, tekelcileşme, finansal spekülasyon, dünya kaynaklarının % 7’lik zümre çıkarlarına tabi olması, yıkıcı rekabet, silahlanma yarışı, ekolojik tahribat, 3. Dünyadan göç, artan nevrozlar, ekonomik krizler, emperyalizm ve dünya savaşı olasılığı bulunmuyor, nedenler anlaşılmadığında ise bulunduğumuz yer bir karmaşa ve spekülasyon alanıdır:

“dünyanın dört bir yanındaki insanlar Fransız devriminden bu yana eşitlik ve bireysel özgürlüğü temel değerler olarak görmeye başladılar, ki bu iki değer bile aslında birbiriyle çelişir, eşitlik ancak daha iyi durumdakilerin özgürlüklerini kısıtlayarak gerçekleştirilebilir. Her bireyin tamamen istediği gibi davranabileceğinin güvencesini vermek kaçınılmaz olarak eşitliğe zarar verecektir. Buna bağlı olarak 1789’dan beri tüm dünyanın siyasi tarihi bu çelişkiyi giderme çabaları olarak görülebilir..”

Harari, bu liberal esintileri, büyük bir aymazlıkla, Bill Gates’in, Warren Buffet’ın, Papa’nın, Türkiye’den Koç grubunun kapitalizme itirazlarını dile getirdikleri, onun reforme edilmesi zamanının geldiğini vurguladıkları dönemden birkaç yıl önce yazıyor.. Bir sosyalist olarak biz ise, dünya halklarının refahı ve insanca yaşama hakkını, dünya gelirinin % 93’ünün üzerine çökmüş dünya burjuvazisinin özgürlüğünü kısıtlamak uğruna almak istediğimizi söylemekle yetinelim.

Harari’nin kitabını, neden hep olduğu üzere roman, fantastik kurgu ya da başka türden bir kitap değil de insanın tarihini anlatan bir kitap “best seller” haline geldi diye düşünürken edinip, okumaya başlamıştık, eserde ilerlerken post-modernist bir vizyonun imalarını hissetmeye başlamıştık, hatta bazen yazarın, Matrix, Game of Thrones ya da adını bilmediğimiz post-modern Hollywood kurgularından da esinlenmiş olabileceğini de düşünmüştük, kitap zaman zaman bir tarih eseri vizyonunu yitirip adeta bir “kişisel gelişim kitabı” edasına bürünüyordu, dünya tarihi konusunda tarihsel maddeci vizyonu benimsemediğini anladığımız yazarın eserini liberal ideolojinin savunusunu yaparak bitireceğini tahmin ediyorduk, ancak tesadüfen baktığımız aşağıdaki satırlarda Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezine nispet yaparcasına tespitler görüyoruz, bizce asıl tarihin sonu, yani “Sapiens’in Post-Modern Çöküşü” işte budur:

“.. Tek bir anlamlı tarihsel gelişme vardır. Bugün nihayet mutluluğun sırrının biyokimya sistemimizde olduğunu anladığımıza göre, zamanımızı politika ve sosyal reformlarla, siyasi mücadele ve ideolojilerle ilgilenmekle geçirmeyi bırakıp, bizi gerçekten mutlu eden tek şeye odaklanabiliriz: Biyokimyamızı manipüle etmek. Eğer beyin kimyamızı anlamak ve uygun tedavileri geliştirmek için milyarlar harcarsak, insanların her zamankinden daha mutlu olmalarını sağlayabiliriz, böylelikle devrimlere de ihtiyacımız kalmaz..”

 22.10.2018  

Bir Enternasyonalistin İflası- Sungur Savran

0 yorum

Mustafa Çölkesen

Eski 1402’lik öğretim görevlisi, marksist iktisatçı Sungur Savran, onyıllar önce, 1980’lerin sonlarına doğru Ernest Mandel’le tanışmamızın hemen akabinde, biri akademik, diğeri politik 2 dergi vasıtasıyla tanıdığımız bir troçkist büyüğümüzdür, o dergilerden birisi olan, belki de Türkiye solunun en önemli teorik dergisi olarak anabileceğimiz “Sınıf Bilinci”ni, yayın hayatına son verdiği dönemin bir süre öncesine kadar zaman zaman takip ettik, Ortodoks marksizmle göbek bağımızı kesmeye çalıştığımız 90’lı yılların sonu itibariyle o çevreye olan ilgimizde azalmış oldu, daha sonra bir vesileyle “Devrimci İşçi Partisi” adı altında bir oluşum haline geldiklerini ve Gerçek Gazetesi ismiyle internet sayfalarının bulunduğunu öğrendik, Türkiye solunun yeni yönelimlerinden haberdar olmak üzere zaman zaman sayfalarını izlemekteyiz.

Sungur Savran, sayfasındaki son yazısında, Birgün gazetesine yazdığı bir makaleye gelen 2 ayrı eleştiriye cevap veriyor, biz Birgün gazetesine yazdığı makaleye ulaşamadık, ancak Savran’ın söylemek istediklerini eleştirilere verdiği cevaptan çıkarmaya çalışıyoruz, kaldı ki Savran, cevap yazısının hemen başında, Leon Troçki’nin bir makalesine yaptığı atıf ve vurguyla söylemek istediklerinin özünü net bir biçimde ortaya koyuyor: “Bu dönem milliyetçi, İslamcı dalganın kabardığı bir dönem ve biz emekçilerle aynı dili konuşamıyor, onların ana hassasiyetlerini anlamıyor ve o nedenle onları saflarımıza katmakta zorlanıyoruz, kendimize – Troçki’nin belirttiği gibi- yine Lenin’i örnek alalım, o aynı zamanda ulusal(cı) birisiydi, o halde bizim de ulusal, yerel olana dönmemiz lazım.."

Bir polemik uzmanı olan Savran elbette bizim özetlediğimiz kavramları kullanarak konuşmuyor, konuyu daha üst bir politik kavram olarak “emekçi halkın anti-emperyalist duyarlılıkları” olarak itinayla yuvarlıyor, biz Kurtuluş Savaşı’ndaki fiziksel işgal dışında emekçi halkın anti-emperyalist duyarlılıklarına bu zamana kadar hiç şahit olmadık, bazı küçük politik gruplar olarak örgütlenmiş sendikal hareketlerin cılız seslerinin dışında, kendiliğinden İncirlik Üssü’nün kapatılması, bankaların millileştirilmesi, telekomünikasyon, teknoloji benzeri ulusal stratejik sektörlerin tamamen milli hale getirilmesi, özelleştirmeler v.b hassasiyetlerin mevcut olduğunu da hiç zannetmiyoruz. Bunlar ancak --dünya konjonktüründeki gelişmelere de bağlı olarak- sosyalist çevrelerin uzun soluklu çabalarıyla ortaya çıkarılmaya çalışılabilecek hassasiyetler olabilir.

Büyük Laik ve Modern dönüşümden, Cumhuriyet’in kuruluşundan uzun yıllar sonra toplumsal hayatın önemli bir kısmı dinsel/milliyetçi bir söylemle ele geçirilmiş, özellikle de emekçi kitleler bu akım tarafından fethedilmişken, tüm siyasi hayatını enternasyonalist gelenek içinde geçirmiş, hatip bir marksistin kariyerinin son yıllarında bir anda “yerlileşmeyi” hatırlaması bize örtülü bir “iflas beyanı” gibi gözükmektedir, Savran, bu yeni söylemini toplumsal hayata hızla nüfuz eden teknolojik devrimin dünya halklarını tarihte olmayacak denli "evrensel" hale getirdiği, ulus-devletlerin ise giderek tarihin antik surları gibi bu globalleşme eğilimine set çekmeye çalıştığı, küresel kriz ve radikal İslamcı grupların şiddet eylemleri nedeniyle Batı ülkelerinde de milliyetçi akımların büyüme eğiliminde olduğu, Ortadoğu’nun dinsel/mezhepçi bir boğazlaşma batağı içerisinde olduğu korkunç bir dünya panoraması ortamında dillendirmektedir. Savran, dünyanın, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, Laik-Modern Dünya ile dinsel/milliyetçi/mezhepçi yönelimler arasında bölünmüş olduğu gerçekliğini görmezlikten gelmekte ya da bir nedenle görememektedir.

Anti-emperyalizm konusunda çok uzağa bakmamıza da gerek yok, Gezi protestolarında sokaktaki laik, Kemalistler ellerinde Türk bayraklarının yanısıra, yıllar içinde anti-emperyalizmin sembolü olarak anılan Deniz Gezmiş’in posterlerini de taşımışlardır, Savran’ın şimdiki “yerlileşme projesi” için Deniz Gezmiş’in yanına örneğin Kurtuluş savaşından MHP’lilerin yücelttiği Topal Osman gibi bir figürde mi eklemeliydi gençler?

Savran’ın bu yaklaşımı bize çaresiz bir hastalığa yakalanmış bir kişinin devayı eskilerin tabiriyle “koca karı ilaçlarında”, üfürükçü hocalarda araması gibi gözükmektedir, dünya gerçeğini sadece Rus tarihinde olup bitenler üzerinden anlamayı düstur bellemiş Ortodoks birisi yeni yönelimine illaki putlaştırdığı liderlerinin (Troçki) bir söylevinden gerekçe bulacaktır.

Kaldı ki Sungur Savran’ın kafa karışıklığı sadece bu son yazısı değildir, birkaç ay önce dünyadaki demokratik sokak hareketlerini ele alan bir yazısında, 15 Temmuz’da şu hayli ilginç (!) darbe girişiminde sokağa çıkan siyasal islamcı kesimleri de o demokratik hareketlerin bir parçası olarak saymıştır. Burada, hocası Ernest Mandel’in de, yine hayatının son dönemlerinde en büyük siyasi gafının, yozlaşmış işçi devletlerinde Perestroika’yla Rus devrimini tamamen yıkmak üzere sokağa çıkan kitleleri alkışlaması olduğunu hatırlatalım.

Sosyalizm yüzlerce yıllık bilim ve aydınlanma atılımının evrensel bir çocuğudur, tam da bu nedenle “Evrensellik”, “Adalet”, “Laiklik”, “Eşitlik” çağrısı onun olmazsa olmazlarıdır, emekçilerin dünya tarihininin büyük gelgit dalgaları içerisinde dinsel/etnik/mezhepçi eğilimleri hızla benimsemesi karşısında sosyalistlerin “onları kazanabilmek adına” onlarla ağız birliği yapması insanlığın bölünmüşlüğüne el vermekten başka bir anlam ifade etmemektedir.

Ağabeyini sosyalist mücadele içinde yitirmiş, kendisi bir ömrü sosyalist mücadeleye adamış, hatip bir marksistin- bizim yıllar önce Evrensel Kişiler Çağı’nın açılmakta olduğunu ilan ettiğimiz bir küresel geçiş döneminde- günün birinde adından bile huylandığımız Doğu Perinçek söylemlerine yarım ağızla bile olsa yaklaşması ne büyük bir talihsizliktir?

09.09.2018

Aydınlanmadan Bağnazlığa: Orhan Gökdemir’e Açık Mektup..!

0 yorum
Mustafa Çölkesen

Dünyanın hali gereği, koca bir ülkede yaşasanız bile, sosyalistler bir bakıma aynı mahallenin çocukları gibidir, tıpkı onlar gibi, geçtiğiniz sokakları, mekanları değiştirseniz bile, günün birinde bir anda yüzyüze gelmekten kaçamazsınız.. O halde, pek istekli olmasanız bile, “akacak kan damarda durmaz” misali, bir hesaplaşma da kaçınılmazdır.

Daha önce hakkında bir veda yazısı yazdığımız eski yazarımız Orhan Gökdemir, yakınlarda, Gezi döneminden bu yana haklarında bilgi sahibi olduğumuz sıra dışı bir hareket olan Anti-Kapitalist Müslümanlar hakkında “kibirli bir eleştiri” yazısı kaleme aldı, bütünü itibariyle yazı, anti-kapitalist müslümanların çıkış noktasını ve ilham kaynağı olan figürleri ayrıntılı bir şekilde tasvir ediyordu, buraya kadar bir itirazımız yok, hatta Gökdemir, makalesinde, anti-kapitalist islami hareketin ideolojik dayanaklarını, o satırları ilk kez okuyan bir sosyalistin şaşıracağı, hatta etkisinde kalabileceği kadar tarafsız yansıtmıştı:

Ali Şeriati’nin islam geleneği içindeki devrimci duruşunu tarif ederken Orhan Gökdemir şunları yazıyordu: “Arkasında bıraktığı inanca göre Muhammed yalnızca bir din değil, aynı zamanda sınıfsız ütopyaya doğru sürekli bir devrim yaşayan dinamik bir toplum kurmak için gönderilmişti. İmam Ali’nin ilk halifelere karşı çıkmasının nedeni, onların otoriteyi gasp etmelerinin yanı sıra, kodamanlarla uzlaşarak asıl davalarını satmalarıydı. Öyleyse aydınlara düşen görev devrimci İslam’ın temel niteliğini yeniden keşfetmek ve diriltmekti…” (1)

Buradaki objektif tasvirine karşılık, yazının hemen devamında, kapitalizmin bu anlayışı pazar ilişkileriyle silip süpürdüğünü ve değerli ilahiyatçı İhsan Eliaçık’ın, Ayetullah’ın Türkiye versiyonu, vekil Eren Erdem’in ise Ali Şeriati’nin bir tür enkarnesi olduğunu söyleyerek “sizin tuttuğunuz yol, yol değildir..” diyecek kadar şımarık bir hadsizlikten, karşılıksız bir kibirden kendini alamıyor yazar.

Peki Orhan Gökdemir o eleştirdiği kesimi hangi saflara davet ediyor ya da yazar sosyalist gelenek içinde hangi siyasi anlayışı temsil ediyor? İşte burası, bize göre, aslında yazarın “en savunmasız olduğu” yer, ve zaten yazar, sosyalizm gibi bir “üst başlıkla” sözü  de yuvarlıyor orada..

Orhan Gökdemir, Anti-kapitalist Müslümanlara “sizin savunduğunuz değerler piyasa koşulları altında sonunda yozlaşmaya, şimdiki Emevi islam anlayışına mahkumdur” derken, bir süre önce şemsiyesi altına girdiği TKP’nin dünya çapında, fiilen, yozlaşarak yıkılmış bir despot rejimin, Stalinist Sovyet bürokrasisinin ideolojik enkarnesi olduğunu unutuyor, unutturmak istiyor. Kaldıki, eğer Gökdemir dünya tarihini objektif bir şekilde kavramış olabilseydi, haklarında eleştiri yazısı yazdığı Anti-Kapitalist Müslümanlara varıncaya dek, şimdi şahit olduğumuz her türden siyasi islam dalgasının bir zamanlar sosyalizm etiketi taşımış, ama hızla kendi ideolojisine ihanet etmiş bir ucube rejim olan Sovyet bürokrasisinin çökmesinden kaynaklanan ideolojik, manevi boşlukta yeşerdiğini de akledebilirdi...

Peki asıl olarak bu çağrı kimedir? Lenin’den hemen sonra onun en yakın mücadele arkadaşlarını, SBKP’nin Merkez Komitesi’nin yarısından fazlasını kurbanlıklar gibi boğazlayan ya da Sibirya’da ölüm sürgününe yollayan, köylülerin elinden silah zoruyla zulmederek toprak alan, “burjuva ve proleter dogmasıyla” halkın en temel hak ve özgürlüklerini, bilimi, felsefeyi, sanatı, sol muhalefeti kısıtlayan, ülkenin tüm yaratıcı enerjisini bir yasaklar, devlet fetişizmi ve istihbarat takipleriyle boğan, yukarıdan aşağıya örgütlenmiş bir bürokratik komuta ekonomisi ve ayrıcalıklı sınıfların (Nomenklatura) gözetiminde dev bir karaborsa piyasasının eşlik ettiği korkunç bir kıtlık dünyası oluşturan, 3. Enternasyoneli kapatıp, “tek ülkede sosyalizm” doktriniyle kendi ideolojik memuru haline getirdiği ülkeleri topla, tankla, işgalle hükmetmeye çalışan  o milliyetçi, asker üniformalı diktatörlüğe mi?

Orhan Gökdemir, kendince çıkmaz sokak olarak nitelendirdiği Anti-Kapitalist Müslümanları, tüm insanlığın başka bir dünya özlemini yıkmış olan, ideolojik taraftarı olduğu işte bu Stalinist diktatörlüğe çağırmaktadır.

Hikayeyi birde 20. yüzyılın tarihi konusunda bir başyapıt, eşsiz bir eser kaleme almış ünlü Marksist tarihçi Eric Hobsbawm’ın kendi sözlerinden dinleyelim:

“..SSCB’nin bu dönemi ardından gelen Demir Çağı’na hükmeden Stalin, denebilir ki benzersiz, vahşi, acımasız ve hiçbir şeyden çekinmeyen, olağanüstü bir otokrattı. Pek az adam bu kadar yaygın bir terörü tek başına yönlendirmiştir..” (2).

“..Bu noktada sistem, Stalin’in yönetimi altında bir otokrasi, yurttaşlarının hayat ve düşüncelerinin bütün yönleri üzerinde tam bir denetim kurmaya çalışan, onların bütün varlıklarını, yüksek otorite tarafından tanımlanan ve belirlenen hedeflere mümkün olduğu kadar tabi kılan bir sistem haline geldi. Marx ve Engels’in tasarladıkları kesinlikle bu değildi..” (3).

Özetle, yanlış yerde duranın ötekileri “yanlış yerde duruyorsunuz buraya gelin..” diyerek başka bir Muaviye, monarşi rejimine çağırdığı bir saçmalıktır bu (4), (5).

Kaldı ki, Gezi’den beri tüm muhalif girişimlerin içinde yer almış, islami kesimden de olsa ideolojik hatlarını, sosyalizmin dinsel bir ifadesi olan “Mülk Allah’ındır” diyerek,  iktidar, servet ve kapitalizm eleştirisi üzerine kurmuş, dinsel reformcu bir tevhid anlayışına bu bağnaz önyargının gerekçesi nedir?

Bilim yaşlanmayı insan vücudunda zihinsel ve biyolojik süreçlerin tersine çalışması olarak kabul eder, yaşlanmayla birlikte özgür zihinden daha dogmatik bir dünya algısına geçiş tipiktir, Orhan Gökdemir, siyasi bağnazlık yerine, aydın zihinlerin büyük fazileti olan “eleştiri silahını” önce kendisine ve hicret ettiği, bir despotun Türkiye’deki ideolojik enkarnesi TKP çevresine çevirmelidir, yoksa daha öncede söylediğimiz gibi (6), akıbeti, bir siyasi iflas olan hocası Yalçın Küçük ya da yıkıntılarından şimdiki dinci, mezhepçi, ırkçı gericiliğin hortladığı çökmüş Sovyet rejimi gibidir..

03.09.2017


Notlar:


(2) Eric Hobsbawm, Kısa 20.Yüzyıl, 1914 - 1991 Aşırılıklar Çağı, Sarmal Yayınevi, 1996, sayfa 439.

(3) Eric Hobsbawm, Kısa 20.Yüzyıl, 1914 - 1991 Aşırılıklar Çağı, Sarmal Yayınevi, 1996, sayfa 446.

(4) Sözcükler insanı sınırlar, daha geniş anlamları gizler ve siyaset, iktidar hırsı adına bazı gerçeklerin perdelenmesidir, Stalin’in bir gerici otokrat olduğunu Orhan Gökdemir’in bizzat kendisinden duymuştuk, ama siyasi sorumlulukları gereği (!) bu konudan ulu orta bahsetmeyecektir.

(5) Rusya’da Stalinist diktatörlük konusunda çok geniş bir kaynakça var, dileyen şu ayrıntılı online kaynağa da bakabilir: http://www.gunzileli.com/2009/12/25/bitmeyen-tarih-ersen-olgac/

(6) Dikine’den ayrılmasını müteakip Gökdemir için şu yazıyı kaleme almıştık: http://dikine.blogspot.ca/2017/07/orhan-gokdemir-icin.html




          

Başka bir Dünya Mümkün..!

0 yorum
Mustafa Çölkesen

Geçtiğimiz gün, facebook’da, burjuva ekonomistleri ve siyasetçilerinin, kapsamlı ve tutarlı bir “tarih tezi”nden yoksun olduklarını ve modern çağda bunun sadece Marx’ın “sınıflar” çerçevesinde ortaya koyduğu “tarihsel maddeci” bilimsel yöntemle açıklanabildiğini öne süren kısa bir yazı yazmıştık, bir dostumuz konuyla ilgili düşüncelerini yazmış.

Arkadaşımızın yorumu, internet ile birlikte global iş süreçlerinin "daha esnek, karmaşık ve grift" bir hal almasından kaynaklı bir kafakarışıklığının yanısıra, günümüzde doğudan batıya sağcı, totaliter yönetimlerin peydahlanması öncesi bir ara dönem olan “post-modernist” liberal ideolojinin izlerini taşıyor, şimdi onun yorumunun bir kaçına yakından bakalım:

“…emek, satmak ve zorunda olmak kavramları bana çok göreli, yani neyi emek olarak kabul edeceğiz, satmaktan, özellikle satmak zorunda olmaktan neyi anlayacağız..” diyor arkadaşımız..

Geçimini sağlamak için çalışmak zorunda olan herkes, bulunduğu yer (örn. fabrika, havaalanı, hastane, pastane, plaza vs), sektör, ticari unvan (işçi, uzman, görevli, avukat, doktor, müşteri temsilcisi vs.), nispi gelir düzeyinden bağımsız olarak, sosyolojik tanımıyla, “emekçi”, “işçi” kategorisinde olarak nitelendirilir, bu, antik ve feodal çağlarda emeği karşılığında ayni ödeme yapılan serflerden, ırgatlara, günümüzde sosyal hakları anayasal rejimler tarafından güvence altına alınan Batılı ülkelerin işçi sınıfına kadar değişmez bir sosyal gerçeklik ve bilimsel sınıflandırmadır.

Arkadaşımız, devamında;

“..belki ifadeyi değiştirip en basit haliyle tarih, güçlüler ile zayıflar arasındaki mücadeledir denebilir” diyor..

Peki tarih boyunca gücün aracı olan “servet” nasıl ortaya çıktı o halde?

Antik çağlarda servetin tarih sahnesinde belirmiş yüzlerce farklı savaşçı kavimin yayılmacı siyasetiyle, aslında kendileri de sınıflı toplumlar olan bir başka kavmin gerçekleştirdiği “servete el koyma” ile ele geçirildiği ortadadır, bu savaşçı/yayılmacı toplumlar, daha sonra çeşitli isimler altında birer imparatorluk haline geldiler, ancak hepsinde ortak nokta, imparatorluklarında yoğun “köle emeğini” kullanmalarıdır, toplumları uhrevi krallar, ona bağlı bir askeri-bürokratik seçkinler sınıfı ve tarımsal/ ticari burjuvazi ve halk adı altında anılan “emekçi”lerden oluşmaktadır, köle emeği, antik toplumların dikilitaş anıtlarından, daha Babil döneminde bile “köle sözleşmeleri”nden, Musevilik ve Hıristiyanlık dinlerinin uzun zaman diliminden geçerek, bir örneği yeni dünyadaki şeker plantasyonlarının “yoğun işgücü”nü karşılamak üzere Afrika’dan gemilere doldurularak getirilen siyahi kölelerle batı kolonyalizmine kadar çok uzun bir zaman dilimine yayılır,  Batılı toplumlardaki etnik nüfus ve Afrika ve Hindistan başta olmak üzere 3. Dünyadaki Batılı izler, köleci, kolonyalist birikim geçmişinin en somut örnekleridir.

Endüstri devrimine kadar dünyadaki tüm topluluklar kah istilalar yoluyla “servete el koyma” ve köle, serf emeği, kah da ekonomik literatürde “ilksel sermaye birikimi” olarak anılan, “iç pazara dayalı servet modeli” üzerinden gelişimlerini sağladılar, ancak döneminin işçi sınıfının günde 16 saatlik emeğiyle damgalı ‘Endüstri Devrimi’yle birlikte gerçekleşen devasa kapasite artışı ve sermaye birikimi burjuvazi için ulusal sınırları aşarak dünya pazarlarına da erişebilmeyi mümkün kıldı, ünlü tarihçi Eric Hobsbawn sanayi devrimi üzerine  “Endüstri ve İmparatorluk” isimli eserinde İngiliz gettolarında korkunç bir hava kirliliğinin eşlik ettiği barakalarda perişan halde yaşayan İngiliz işçi sınıfının gündelik yaşamını anlatır bize, diğer batılı sermayeler gibi İngiliz sermayesi de işte emeğe bu dramatik koşulları yaşatan kar hırsı ile hasıl olabilmiştir.

Burada Marx, diğer klasik iktisatçıların es geçtiği bir soruna odaklanmıştı, malların değeri nasıl oluşuyordu, bir malın değerini belirleyen asıl şey neydi? Uzun ve zahmetli çalışmalarından sonra Marx kendi “emek-değer teorisi”ne ulaştı, mallar ancak üretimi ve yeniden üretimi için gerekli olan “emek zaman” ile belirleniyordu, ve işçi, geçimi için emeğini satmak zorunda kalırken, üretim sürecinde kendi gereksinimini karşılayacak olandan “daha fazla değer” üretiyordu, işte sermaye sınıfı, servetini ancak emekçinin ürettiği “fazla/ artık değer”e el koymak suretiyle sürekli genişletebiliyordu, bu ise iş zamanının sürekli uzatılmasıyla “mutlak artık değer” biçimini veya teknolojinin işin içine sokulmasıyla, yani emek üretkenliğinin kesintisiz arttırılmasıyla “nispi artık değer” biçimini alıyordu, Marx, normal hayatta emeğin sıradan alışverişi olarak görülen şeyin aslında kapitalist medeniyetin doğasını gizleyen bir şey olduğunu söylüyordu, emek, hem onu satan alan sermaye tarafından sömürülüyor, hem de emek iş sürecinde parçalara ayrılarak bütüncül doğasına yabancılaşıyordu. Servetin ve uygarlığın tarihi -adeta bir sülük gibi- emeği gasbeden burjuvazinin emeğe karşı örgütlü mücadelesiydi, burjuva, emek dışındaki ana girdilerde (toprak, faiz, hammadde vs) rekabet avantajını sadece belirli sınırlar içinde sağlayabileceği için asıl tasarrufu emekte yapabiliyordu.

Marx’ın emek değer kuramı, paranın tarihi ve işlevini de açıklar, gelişmiş bir kapitalist ülkenin kalifiye emekle üretilmiş ileri teknoloji malları 3. Dünyaya ihraç edildiğinde ve 3. Dünya ülkelerinin “emek yoğun” tarımsal malları o ülkelere ihraç edildiğinde, bu takas işleminden zararlı çıkan 3. Dünya ülkeleri oluyordu, Marx buna “eşitsiz mübadele” diyordu, ve dünya ülkeleri arasındaki kalkınma farkının, büyük küresel şirketlerin (kartel ve tröstlerin) dünyaya zaman içinde hakim olabilmelerinin asıl nedeni buydu.

Marx, bir ömür alan “Kapital” isimli anıtsal eserinde kapitalist medeniyette periyodik bunalımlara neden olabilecek bir başka soruna da dikkat çekiyordu: Sermaye diyordu Marx, yeni pazarları ele geçirmek, rekabet avantajı sağlamak için üretim ölçeğini sürekli büyütmek, böylelikle sabit maliyetlerin oranını azaltarak birim maliyetlerini düşürmek zorundadır, ama bir yandan dünyada faaliyet gösteren toplam sermaye emeğin fiyatı olan ücretleri de düşük tutmak zorundadır, bu çelişki alım gücünün sürekli düşmesi ve piyasada satılamayan aşırı bir mal stoğunun kalması demek olacaktır, Marx’ın bu öngörüsü birkaç yüzyıllık kriz incelemesi yapan Rus iktisatçı Kontradief’in “dalgalar yaklaşımı” ile doğrulandı, kapitalizm dünya savaşlarına da yol açmış olan düzenli bunalım çevrimlerine sahipti.

2. dünya savaşından sonra Avrupa, arkasına uzun kolonyalist geçmişin birikmiş servetini de alarak Keynezyen ekonomi politikasının hakim olduğu bir canlanma dönemine girdi, 1970’lerin ortalarına kadar sürdü bu süreç, ancak petro-dolar krizi ve yeni bir aşırı üretim bunalımı 1980’lerin hemen başında gelişmiş dünyada neo-liberalizm adı altında yeni bir saldırı dalgasını başlattı, emekçiler on yıllar içinde o refah döneminin haklarını birer birer kaybetmeye başladılar, ABD ve Avrupa’da zaman zaman alevlenen toplu grevler işte bu saldırılara karşı emek cephesinin cevapları..

Global şirketler internet vasıtasıyla uluslararası karlarını rahatça gerçekleştirmesine rağmen, 2008’de başgösteren finans krizi hala Avrupa emekçilerini vuruyor, binlerce emekçi dünyanın en büyük endüstriyel kuruluşları, otomotiv, bankacılık sektörü tarafından kapı önüne koyuluyor, peki dünya sermayesi buna nasıl bir çözüm buldu? Rekabet için yine emeği sömürme yolunda üretim hatlarını dünyanın en ucuz emek ücretlerinin olduğu Çin ve Hindistan, Asya ülkelerine kaydırarak… Sadece global şirketler değil, ABD ve Avrupa’da büyük- orta ölçekli sanayi kuruluşları (iPhone, Xerox bile!), internetin sağladığı olanaklar nedeniyle emeğin sosyal haklarından kaçınmak üzere, Müşteri Hizmetleri benzeri operasyonları için kendi ülkeleri dışında yaşayan, Freelance çalışan kişileri tercih ediyorlar. Batılı ülkelerde bile emekçilerin hakları hızla tırpanlanırken, birikmiş para sermayenin toplandığı mali havuz reel üretim karşısında yerel pazarlarda daha yüksek kar arayan spekülatif bir kimliğe bürünmüş durumda, global şirketler rekabet süreçlerinde bir yük olarak gördükleri mavi yakalı emekçilerin rutin iş süreçlerinde yerini kademeli olarak robotların alması için “Yapay Zeka” projelerine inanılmaz büyük yatırımlar yapıyorlar, bu konuda oldukça mesafe kaydetmiş durumdalar ve bu gelişme tüm dünyadaki mavi yakalılar için büyük bir tensikat riski teşkil ediyor.


Farklı coğrafyalarda emeğin bileşen ve biçimleri dönemsel olarak değişebilir, ama değişmeyecek tek şey değeri yaratanın “emek” olduğudur, 3. dünyadan Batılı merkezlere hızlanmış göçler, kitlesel işten çıkarmalar, iflaslarla emek ordusuna katılanlar, ve eskinin işveren meslekleri Avukat ve doktorların bile bugün emeğini satmak zorunda olan meslekler haline gelmeleri de bu gerçekliğin bir parçasıdır.

Bugün dünyanın % 8’lik elit kesimlerinin tüm dünya gelirinin % 92’sini ele geçirmesi halini alan o lanetli piramit yapısı, tarih boyunca kar, gelir, devasa servet sadece Marx’ın ortaya koyduğu emeğin sömürülmesi süreci ile açıklanabilir, dünyada şimdi şahit olduğumuz savaş, kriz, belirsizlik, uluslararası gerginlikler, işid ve El-Kaide gibi cihatçı terör tehditlerinin altında hep bu “Zombi Kapitalizm”in yansımaları bulunmaktadır..

Bunlar dünyaya nüfus edebilmek, halkları, emekçi kitleleri dize getirebilmek için ekonomik faaliyetlerinde kartları yeniden dağıtan, malları, ideolojik manipülasyonları, mali operasyonları yetmediği yerlerde savaşa, silahlara başvuran o tarihsel kapitalizmden başka bir şey değildir.

Bu derin çelişkileri içeren küresel dünya elbette yeni bir gelişmedir, ancak yalnız ve umutsuz değiliz, Occupy Newyork’dan Paris Baharı’na, Gezi’den, ABD’nin çeşitli şehirlerinde küresel ekolojik yıkımı protesto eden yüzbinlere ve Toronto ve Londra’dan sonra yakınlarda G-20’ye “Başka Bir Dünya Mümkün” sloganlarıyla karşı çıkan engin kalabalıklara varıncaya değin emekçilerin de dahil olduğu “Demokratik, Özgürlükçü, Ekolojik” bir küresel itirazımız var, tarihin sonunda değiliz, yeni bir başlangıçtayız..

14.07.2017




Mustafa Çölkesen: Hayatı Iskalarken...

0 yorum


Mustafa Çölkesen

Bir kısmı kapitalizmle, uygarlığın toplumsal örgütlenme biçimiyle, diğeri insan olmanın sınırlılıkları ile ilgilidir, etrafımızı çevreleyen sonsuz nesne ve olgular karşısında işlerimizi hep "parça" larla görürüz, ama hepsi Aklın ürünleri olan tarih bilimi, sosyoloji, felsefe, antropoloji v.b bilimler vasıtasıyla geçmişi ve bugünü oluşturan dağınık parçaları sistemleştirerek "bütünü" görebilme becerisine de sahibiz, Hegel karmaşık felsefi yöntemini en iyi "gerçek bütündedir" sözüyle özetlemişti...

Bilgelik ise, hayatın saklı kurallarını, ayrıntılara odaklanarak değil, parçaların birlikte var ettiği "bütünsel" gövdesi içinde görebilmekti...

Bütün, parçalardan oluşmakla birlikte, her parça son tahlilde bir bütüne aittir, kendi başına özerk bir gaye taşımaz, amacı zaman ölçeğinde kendisinden farklılaşan o bütünsel varlığı oluşturmaya yöneliktir, parça, nitel bir eşsizliğe sahip olmakla birlikte, bütüne yaptığı katkı kadar anlamlıdır, demek ki anlam kendisini hep "bütün"de var eder.

Parça'nın bütüne hizmet etmesi, bütünün asli önemi, biyolojiden, müziğe, matematikten, sanata, mekanikten tarih bilimine kadar kapsayıcıdır, organel gelişim bütüncül canlı formu ile nihai amacına ulaşır, sesler- melodiler ahenkli bir bütüne eriştiğinde anlam taşır, sanatta tasvir bütünsel bir forma ulaştığında ortaya çıkar, mekanikte parçalar bir sistem oluşturmak durumdadır, tarihte sadece belirli bir döneme ait olaylar dizgesinin kendi başına açıklayıcı gücü, anlamı yoktur.

Parça - bütün arasındaki bu ilişki, uygarlığın "işbölümü ve uzmanlaşma" süreçleriyle insanın bütüne bakmasını önlemiş, onu hem bir parçaya indirgemiş, hem de vizyonunu parça ile sınırlamıştır. Marx'ın deyişiyle "insanın bilincini onun maddi varlığı" belirleyerek, köylü hayatını toprak, zanaatkar atölyesi, tüccar malları, bürokrat idari işlerinden ibaret olarak görmektedir, hayatının asıl belirleyenleri olan iktidar, hukuk, egemenlik, mülkiyet ilişkileri v.b onun ufku ve irade alanının dışındadır, onlar bütünü temsil ettiklerinden hiyerarşinin tepesindeki ilahi otoritelerin emri altındadır, parça-bütün diyalektiğinde yabancılaşmanın tarihi uygarlığın ortaya çıkışı kadar eskidir.

Yıkılmak üzere olan eski büyük medeniyetleri fethederek ona geçici de olsa canlılık kazandıranların,  medeniyetlerin dışında, eşitlikçi komün hayatında özgürlüklerini soluyan barbarlar olması bir rastlantı değildir, işbölümü ve uzmanlaşmanın parçalara odaklanan körlüğünü yaşamıyorlardı ve yaratıcılıkları ve cesaretleri henüz medeniyet tarafından sınırlandırılmamıştı. Barbarların sonradan medeniyet tarafından fethedilmeleri başlangıçta o medeniyetleri özgürlükçü ruhlarıyla ele geçirmeleri gerçeğini değiştirmez...

6.000 yıllık serüveninde zamanla aynı "hiyerarşik kurumsal yapıyı" koruyarak karmaşıklaşan uygarlık tarihinde modernizm bunun istisnasımıdır?

Üretimin pazar için yapıldığı, rekabetçi yenilikçilik adına üretim sürecinin daha fazla alt segmentlere bölündüğü, emeğin üretim sürecinde ortaya çıkacak "bütün" (nihai ürün) üzerinde söz sahibi olamadığı, dünya kaynaklarının dağıtımına, emekgücünün tahsisi ve işbölümüne dev tekelci sermaye gruplarının karar verdiği, insanın zanaattan, yaratıcı kişisel becerilerinden koparak devasa bir global üretim makinesi içinde giderek "izole, niteliksiz ve önemsiz bir parçaya" indirgendiği, emeğin üretim sürecinin teknolojisi, termin öncelikleri ve ritmine göre disipline edildiği, iş örgütlenmesinin durağan ve mükerrer yapısı nedeniyle iş ve görevlerin rutinleştiği, emek zamana değil, performans kriterlerine dayalı teşvik sistemleriyle bilcümle kendisini parçalayan, yalnızlaştıran, değersizleştiren bir ekonomi düzeneğinde dramatik bir yaşam mücadelesidir bu...

Bireyin bu dramatik yaşam mücadelesinde yegâne politik faaliyeti ise, yine uzmanlaşmış bir kaç siyasi bürokratın "yukarıdan aşağıya" kendileri namına toplumsal kaderleri hakkında söz sahibi olduğu, uygarlığın kapitalist temellerini "dokunulmaz, sabit bir siyasi düzenek" olarak korumak üzere birbirleriyle sözde rekabet eden yaşlı bürokratlara - 4-5 yılda bir - oy vermekle sınırlıdır; temsili- biçimsel demokrasi koşulları altında, işleyişinde söz sahibi olamadıkları, tepelerindeki bürokratik siyasi aygıta bireysel katkıları, bir oy kadar önemsiz, umutsuz ve işlevden yoksundur böylece...

Böylelikle bireyin yaşamı, hem üretim-çalışma sürecinde, hem de siyasi hayatında edilgen, kurallar ve buyruklarla yönlendirilmiş, parçalanmış haliyle, her türlü özgürlük, irade ve yaratıcılıktan yoksun olarak, sadece Uygarlığın ilerleme amaçlarına tabi kılınmış, feda edilmiş durumdadır.

"Böyle gelmiş böyle gider" halk deyişimiz, insanın kendisine rağmen otoriter bir yaşam düzeneği karşısında kendi bireysel yaşamı konusundaki çaresizliğinin özetleyici bir yansımasıdır.

Çaresizlik, engellenme, sıkışma duygusu tüm nevrozların da kaynağıdır modern toplumda, psikiyatri bilimi hastanın alt bilincinden yansıyan, onun "yegane sorun" olarak gördüğü tekil bir olay karşısında, terapi seansları vasıtasıyla, bireyin geçmişi, çevresi ile kurduğu ilişkiler, hedefleri ve başarı/başarısızlık tablosu ile "hayatının bütününü" resmetmeye çalışarak nevrozun kaynağına inmeye çalışır, psikiyatri de teşhisi kişisel "bütün"de görmektedir, ancak çözümü, bireyin içinde yaşadığı uygarlığın hiyerarşik, otoriter, anamalcı, sınıflara bölünmüş doğasını sorgulamak yerine, onun bu çelişik, yabancılaşmış hayata katlanmasını sağlayan mutluluk hormonu ilaçlarının ötesine geçemez...

Küçük mutluluklar, alışverişler, mal-mülk edinmeler, hafta sonu eğlenceleri, romanlar, diziler vb. hep insanın bütünü temsil eden o acımasız, çarpık hayatı karşısında parçaya sarılarak gerçekten kaçışı ve unutma arzusudur.

Parçayı kurtaran o bütünsel gerçeği, yani şairlerin "insana bir armağan olarak tasvir ettiği" biricik, geri dönüşü olmayan hayatın kendisi karşısında, edilgin, belirlenen, zorlanan, baskı altına alınan, tabi olan ve özgürlükten mahrum kalan olarak ıskalamıştır, kapitalist modernizm karşısında asıl tepe taklak duran, üzerinde "özgürce tasarruf hakkına ve mülkiyetine" sahip olamadığımız "hayatımızın bütünü" idi, parçalara bakmaktan insanın asıl zindanını görmekten çekindik.

Yeryüzünde herşeyin gelip geçici olması bizde sürekli bir "boşluk duygusu" yaratırken, neden tüm mal-mülk edinme, günü kurtarma gayemizden ziyade, bireylerini özgür ve mutlu kılabilecek "yeni, eşitlikçi, özgürlükçü bir uygarlık projesi" için mücadele etmiyoruz, hayatımızın biricikliği nedeniyle ona bir şans tanımak, onu bu lanetli kördüğümden kurtarmak, sıradan tarih içinde ona şahsiyet ve özgürlük kazandırmak uğruna mukaddes bir amacı misyon edinmiyoruz?

Özgürlük, yaratıcılık ve toplumsallık insan doğasının arzusu, mutluluk bileşenleridir, insanın mistik yücelim duygusu ve tamamlanma gereksinimi onları gerçekleştirmekle mümkündür, ama hiyerarşik kapitalist uygarlık, işleyişi gereği, özgürlük yerine "tabi olmayı", yaratıcılık yerine "vasıfsızlaşmayı", toplumsallık yerine ise "bireyciliği" ikame etmiştir.

Anları yaşayabilir, toplumun ayrıcalıklılarının bireysel yaşamlarına gıpta ederek, onların eğlence ve tüketim anlayışlarına öykünerek belki tekil günleri yaşanılabilir kılabiliriz, ancak sorgulamaktan kaçındığımız, kaçınılmaz bir kader olarak gördüğümüz ya da gözlerimizi kapadığımız uygarlığın içindeki çarpık varlığımız hayatımızın ta kendisidir, o ise, birlikte değiştirmediğimiz sürece, ayağımızın altından kayıp giden bir bütündür...

20.11.2014




Helenofil Marksizm

0 yorum
Orhan Gökdemir

Marx, ilerlemek için geriye bakıyordu. Geriye baktığında gördüğü şey büyük ölçüde 18. Yüzyıldı. Aydınlanmanın bu son demlerinde, ışığı sönmeye yüz tutmuş aydınlık, her halde hüzünlü görünüyordu. Hele, onun sosyal ihtilalinin bayraklarını yere düşürdüğü düşünülürse, böyle göründüğünden kuşku duymamak gerek. On sekizinci yüzyılın kavramları hüzünlüdür, heyecanını kaybetmiş her devrim biraz hüzündür.

Marx, baktığı yerde hüzün görüyorsa, işini yeni bir heyecan dalgası yaratmak olarak saptamış olmalıdır. Tarihe ve topluma bütünüyle yeni bir bakış atmadan 18. Yüzyılın ölü kabuğundan kurtulmak mümkün değildi; bunu da anlamış olmalıdır. Yeni bir bakış ve yeni bir heyecan; Marksizmi “doğru kavramak” belki de budur. Marksizm, yeni ve büyük bir heyecan yaratma teşebbüsüdür.

Teorisinde hiç hüzün olmaması, çekilen onca acıya rağmen bu yüzdendir. Bir insan türü bitmektedir ve arkasından hüzünle bakmak yerine bitişin nedenlerini anlamak daha önemlidir. Bu yüzden önce Ricardo’ya, sonra da kendisine karşı yöneltilen “insana karşı ekonomiyi öne çıkardığı” suçlamalarını ciddiye almaz. Evet, bütün dikkati tek tek insanlar yerine “üretici güçlerdeki gelişme” de toplamalıdır. Marksizm, kuru, keskin ve derindir. Hüznün panzehiri bunlardır. 19. yüzyılda, bitmekte olan hüzünlü çağa bakarak yeni bir heyecan yaratmak; Marksizm şimdi bizim için büyük ölçüde budur.

Peki, Aydınlanma ışığını yitirmiş ve sosyal ihtilali de yenilmişse nereye bakacaksınız? Yeni bir ihtilal için, yeni bir sınıf bulmaktan, o sınıfla bir büyük yürüyüşü planlamaktan başka yol yoktur. Benzetme yerindedir, umudunu yitirdiği zamanlarda, halkına arkasını dönüp, yeni ve devrimci inanışlarını sürdürmek üzere İbrani köleleri alıp Mısır’dan çıkan Tutmose gibi, Marx da kendi “köle ulus”unu bulmuştur. “Firavun”u lanetleyen saraylıdır. Mısırlı Musa Firavun’a, Yahudi Marx Yahudiliğe başkaldırmıştır. Başkaldıranlar, dayanacak yeni bir güç bulmaya mecburdur.

Marx bulmuş mudur? Kölelerin, yeni heyecanlar için uygun bir sınıf olduğu, herhalde Marx için bir sır değildi. İlerlemek için geriye bakıyoruz; geriye baktığımızda “Kendi İbrani peygamberlerinin peşinden giden Yeni Mısır’ın köleleri” düşüncesi yeni ve heyecan vericidir. Denklemde dinsellik her zaman var ve “dinsiz bir tarih”, ancak kendi geçmişinden ürkütülmüş Doğunun kuruntusudur.

Marksizmin dinden etkilenmediğini söylemek saçmadır; Hegelci dönemlerinin ana tartışma konusunu Hıristiyanlığın oluşturduğunu biliyoruz.




Tarihsel Marksizm / İktisadi ve Felsefi Aklın Eleştirisi

0 yorum
Orhan Gökdemir

ÖNSÖZ

Bugün anladığımız anlamıyla İktisat ve felsefe, burjuvaziyle birlikte doğdu. Bu yeni sınıf, doğa ile insan arasındaki ilişkide yepyeni bir pozisyon almıştı. Burjuva, insan-doğa ilişkisini aracısız kuruyordu, çünkü tanrıya ihtiyacı yoktu ve kuşkusuz bu devrimci bir durumdu. İktisat ve felsefe işte yeni sınıfın bu yeni pozisyonun ifadesidir.  İkisi de insan doğa ilişkisini tanrının aracılığı olmadan açıklar. Çıkış noktası “insandır” ve “insan” kökeni itibariyle de burjuvanın ta kendisidir.

Onun için Marksizm canlı, yaşayan, somut insandan yola çıkmayı önerdi. Somut insan, genel, belirsiz insan kimliği altında toplanamaz bir şeydi çünkü. Onun doğa karşısındaki konumu birbirinden farklıydı. Genel olarak burjuvalar ve proleterler olarak tanımlanmışlardı ve bir proleter, gerçekte, hiçbir şekilde felsefenin ve iktisadının insanı ile örtüşmüyordu. Bu durumda insanın özgürlüğünden değil, ancak ve ancak doğa karşısında bağımlılığı arttırılmış insanın özgürlük ihtiyacından söz edebiliriz ki, bu gerçek, felsefenin gerçeği değildir.

Evet, iktisatta da bir “insan” söz konusudur ama bu da mülkiyet aracılığıyla oluşturulmuş bir kurgudan ibarettir. Önce üretim alanı ile dolaşım alanı birbirinden ayrılır. İşçinin üretim alanındaki bağımlılığı, bir alıcı veya satıcı kılığında dolaştığı piyasada silikleşip kaybolur. O artık, bir para sahibi olarak sonsuz sayıdaki dolaşım odaklarından birine dönüştürülmüştür. İşçi, ne alıp satacağına kendi karar veren, “özgürleşmiş” ve görünüşe göre burjuva ile eşitlenmiş bir “birey”dir artık.

Marksizm işte bu zihniyetin en sert ve acımasız eleştirisi olarak doğdu. Sonra bir kaza oldu, Marksist iktisat ve Marksist felsefe doğdu.

Gramsci kesinlikle haklıdır; eğer Kapital’de bir iktisat teorisi varsa ve burada iktisat disiplinine bir katkı bulunabiliyorsa, onun burjuvazinin kitabı olması kaçınılmazdır. Marksizm’in temel metinlerinde açık bir biçimde yapılan felsefe ve iktisat reddiyesi, çok kısa bir süre içinde hızla restorasyona uğradı ve her ikisi de hiçbir şey olmamışçasına yollarına devam etmeyi denedi. Oysa bu bilim, sınıfsal tavrını daha yolun başında göstermiş ve iktisat denilen şeyin ikiyüzlü bir kara çalma, mevcut üretim düzenini mazur gösterme aracı olduğu anlaşılmıştı. Onun üstünde durduğu “toprak, emek, sermaye” - “rant, ücret, kâr, faiz” formülleriyle Marx’ın alay etmesi boşuna değildir; ciddiye alınacak bir yanı yoktur.

Şimdi “ekonometri” adı altında, matematik formüllere sığınarak daha soyut bir hal alması ve nesnesinden büsbütün uzaklaşması da gösteriyor ki bu bilimin işlevi açıklamak değil gizlemek, anlama imkânlarını büsbütün ortadan kaldırmaktır.

Emek, toprak, sermaye... Hakkını teslim edelim; bu evreni ve tarihini iktisadın bu kurgusundan daha iyi ne anlatabilir? Toprak ve sermaye mülk edinilerek emek, daha doğrusu ücretli emek doğa karşısında çırılçıplak bırakılmıştır. Doğa, insanın onu dönüştürmek için kullandığı üretim araçlarıyla birlikte mülk edinilerek, insanın doğayla ilişkisi özel mülkiyetin aracılığına tabi kılınmıştır. Doğa, proletaryanın kullanımına kapatılmıştır. Bu yüzden o, toprak ve sermayeyle bir “anlaşma” yapmaya zorunludur. Böylece o, hem özgür emekçi olarak var edilir hem de bu özgürlüğü onun kendisini yalnızca ücretli emekçi olarak üretmesini olanaklı kılar. O doğayla ancak özel mülkiyet aracılığıyla ilişkiye geçebilir ve artık ilişkiye geçtiği şey doğa değil, özel mülkiyettir.

Üretim araçları ve doğa, insanın onu dönüştürme sürecine birer üretici ve dolayısıyla pay sahibi olarak girer ve üretilen şeyden kendi payını ister. Rant ve kâr, insanın doğayla girdiği bu özel ilişkinin, mülkiyetin ürünüdür. Bu özel ilişki aracılığıyla sermayedar ve toprak sahibi kendilerini egemen sınıf olarak var edebilir.

Özel mülkiyet dolayısıyla ortaya çıkan bu konumlanış, üretimde ikili yapı yaratır. Mülk edinilmiş doğa ve üretim araçları, mülkiyetsiz özgür emekçiyle buluşabilmek için bir dolaşım alanına muhtaçtır... Özel mülkiyet varsayımı altında bu üç üretim faktörünün ilişkisi, “özgür ve eşit” bir biçimde ancak dolaşım alanında kurulur.

“Emek-değer teorisi” de dâhil, klasik iktisadın sonraki evrimi göz önünde bulundurulursa bütün iktisadın geveleyip durduğu şey budur. Emek-değer teorisinin de buraya dâhil edilmesi, ona bütün iktisadi formüller arasında özel bir önem verilmesi nedeniyledir. Oysa bu formül bir kez kabul edildikten sonra, değerin emekten mi, topraktan mı, sermayeden mi doğduğunun ne bir önemi vardır, ne de buradaki sorunu ve soruyu değiştirecek gücü. Burada asıl tartışılması gereken bu formülün varsayımıdır. Varsayılan mülkiyettir ve emeğin diğerlerinden ayrı bir şey olarak düşünülmesi de bu varsayımdan dolayı mümkün olabilmektedir. Emek-değer teorisinin, Kapital’deki önemli buluşlardan –en önemlisi?– biri olduğu iddiası, işte iktisadın bu bakışından doğmaktadır.

Kapital’de bir ekonomi teorisi var mı? İsteyenin bunu bulmakta zorlanmayacağını biliyoruz. “Marksist iktisat” bu kolaycılıktan çıkmıştır ve pratik bir yararlılık gösterememiş olmasına rağmen, saflarımızdaki güçlü yerini hâlâ korumaktadır.

***

"Felsefi Aklın Eleştirisi" (1), iktisat eleştirisinin ortaya çıkardığı bu temelden hareketle oluşturuldu. "Aydınlanma Tarikatı" (2) ve "Helenizm, Siyonizm, Türkçülük" (3) bir anlamda bu ilk çalışmanın ürünü oldular.

Bu çalışma yayımlandığında, gelen eleştiriler arasında benim için en önemli olanı “felsefeyi eleştirdiğim ama buna karşın felsefenin içinde kalmaya devam ettiğim” yönünde olanıydı. Felsefi Aklın Eleştirisi, gerçekten de bir yanıyla felsefi bir çalışmaydı. Bir yandan “tarih”i yardıma çağırıyor ama öte yandan “tarih”, bu çalışma içinde hâlâ felsefi ideolojinin bir türevi olarak durmaya devam ediyordu. Ama “felsefenin de bir tarihi olduğu” yönündeki saptaması önemliydi ve ona bu tarihi göstermek üzere giriştiğim çalışmalardan iki yeni kitap doğdu.

Öte yandan, bu çalışmalar felsefenin ve giderek felsefi aklın çok “Batılı” bir şey olduğunu ortaya çıkarmıştı. Döne dolaşa “Eski Yunan” bataklığında takılı kalan bu fikir yürütmelerde olağan olmayan bir yan vardı. Bernal’in Kara Atena’sı bu noktada tam bir yol gösterici oldu. “Eski Yunanistan”ın büyük ölçüde 19. yüzyıl başlarında imal edildiği tezi, felsefeye değin önemli bir kapıyı da aralıyordu. Bu kültürün kendi kendisinin babası olarak kurgulanması düpedüz Avrupa ideolojisinden kaynaklanıyordu ve bu tartışmayı da felsefe içinde kalarak yürütmek mümkün değildi.

Burada, daha çok Marksizm çerçevesinde yürütülen tartışmanın bir Avrupa ideoloji çerçevesine oturtulması, Marksizm için de önemli sonuçlar doğuruyordu. İlki, Marksizm’in de bu Helenist ve Avrupa merkezci bakışın içinde olmasıyla ilgiliydi. Onun tanımladığı “Doğu sorunu”, dolayısıyla ancak bir “Batı sorunu” olarak anlaşılabilirdi ve bu da Marksizm içinde var olan oryantalist eğilimin tartışılmasını gerektiriyordu. Bu sorunlar etrafında oluşan Aydınlanma Tarikatı, Batı felsefesinin hep ihmal edilmiş “inanç” yönüne de dikkat çekiyordu.

Helenizm, Siyonizm, Türkçülük’te ise Avrupa ideolojisinin oluşmasında Osmanlı-Türk tarihinin yeri bir kez daha tartışma masasına yatırılmaya çalışıldı. Batı’nın Helenizm’i, büyük ölçüde Helenlerin Osmanlı’yla mücadelesi içinde gelişmişti ve Mısır, hem ideolojide ve hem de pratikte bu oluşum içinde kendi yerini almıştı. “Biz” Navarin’de yenilmeseydik ve Helenlerin ayrılması mümkün olmasaydı farklı bir felsefe tartışıyor olacaktık. Sonuncusunun ana fikri budur.

Ama Felsefi Aklın Eleştirisi, buradaki temel sapmanın anlaşılması açısından önemini korumaya devam ediyordu. Kendisini “tarih üstü” olarak kurgulayan bu düşüncenin tarihselliği apaçık ortadaydı. Felsefe, Batı tarihinden ayrılarak anlaşılması mümkün olmayan bir düşünceler yığınıydı. Dolayısıyla bu düşünceyle hesaplaşma, ancak felsefenin dışına çıkarak ve tarihin içine girerek yapılabilirdi.

Felsefi Aklın Eleştirisi, on yıl sonra, bu eleştirinin nereye evirildiğini gösteren iki ekle bir kez daha elinizde. Hâlâ tartışılmaya ihtiyaç duyan birçok noktası olmasına karşın, çok iyi tahkim edilmiş bir duvarda açtığı küçük deliği önemsiyorum. Felsefi Aklın Eleştirisi, yeni bir aklın oluşmasına katkıda bulunabilirse işlevini de tamamlamış olacak.

***

Doğuculuk mu? Kazanan saygı görmeyi de hak eder. Son üç yüzyılda Batı hep kazandı. Diğerleri ise kaybetti. Henüz kazanabildiği zamanlarda Osmanlı da saygı görüyordu. 1700’lü yıllardan, izleyen yüzyılın başına kadar “Türkler” Avrupalı sayılmaktaydı. Normaldir, çünkü Osmanlı önemli bir güçtür. Bir kez yenilmeye başladıktan sonra alıcı olmaya başlarsınız. Osmanlı saygınlığını kaybettikten sonra hep alıcı oldu. Ordu ile ilgili düzeneklerin alıcısı, yeniliklerin alıcısı, eğitimin alıcısı, bilimin alıcısı... 

Bugün hala almaya devam ediyoruz. Üniversitelerimiz de bilgi üretmek için değil, bilgi almak ve aktarmak üzere örgütlenmiştir. Tarihimiz de, felsefemiz de, fiziğimiz de büyük ölçüde aktarmadır, alıyoruz. Son yıllarda bu kurumlar o fonksiyonlarını da hızla yitirmektedir. Çeviriciydik, artık çeviri işini de yapamaz duruma geldik. Aldığınız şeylerin bir kısmı ikinci derecedendir. Ama aldıklarımızın bir kısmı bütün düşünüş şeklimize de belirlemektedir.

“İlerleme” zihniyeti böyle bir şeydir örneğin. Bunu mutlak bir gerçek olarak kabul ettiğinizde, siz “ilerleyememiş” olduğunuzu da kabul edersiniz. İlerlemiş olan ise Batı’dır ve tek çareniz onun gibi ilerlemektir. İlerleme iyiyse, o zaman tarihte ilerlemiş tek uygarlık olan Batı da müthiş bir idol haline gelir. Unutmayın “yeni olan iyidir” şeklindeki bakış açısı 1700’lü yılların ürünüdür. Batı ilerliyordu ve bunun iyi olduğunu gördü. Örneğin Çin ordusunu, donanmasını yendiler. Çinliler savunmadaydı, İngiliz donanması da kapitalizmin yarattığı büyük iştahla saldırıda. Batının dışındakiler işte bu iştah karşısında yenildiler. Bu iştahı Çinliler bilmiyordu, biz de bilmiyoruz. Belki o yüzden de ilerleyemiyoruz.

Ama medeniyet ile açgözlü bir saldırganlığın birleştirilmesi yepyeni bir durumdur. Çinliler Çin Seddi’ni yaptılar, topraklarını savunmak için. Oysa her zaman saldırganlarından daha güçlü, daha marifetli ve daha bilgiliydiler. Mısır 10 bin yıl boyunca doğal bir Çin Seddi’ne sahipti. Seddi aşıp, bir işgal hareketine girişmeyi akıl edemediler. Asya’nın Mısır’a sızması da bütünüyle Mısır’a yönelik işgal girişimleri ile olmuştur. Çoğaltabiliriz. Kabul, Batı’nın dünyanın geri kalanını kendi eklentisi haline getirmesiyle ilgilidir. “Batılı yaşam tarzı” her yana sızıyor. Onlar gibi oluyoruz, onlar gibi yaşıyoruz, onlar gibi tüketiyoruz ve onlar gibi düşünüyoruz. Gibi olmak, bir benzeme haline işaret ediyor. Ne kadar benzese de aslı işte şurada, karşımda.

Ama “ilerleme” artık eskisi kadar saygı görmüyor. Toplumu üretimin, piyasanın eklentisi haline getiren, ona tabi kılan sistem sınırlarına geldi dayandı. Doğayı bitirdiler, gökyüzünü yırttılar, havayı, suyu pislettiler. Ve karşılığında da insan soyuna mal edilebilecek bir mutluluk veremediler. Bakın dünyanın kaçta kaçı bu “ilerlemiş toplumlar”da yaşıyor. İlerleme, bir avuç insan dışında hepimizi mutsuz kılmıştır. “Batılı yaşam tarzı” yıkıcılık anlamında ancak veba ile karşılaştırılabilir.

Sanayi devrimi ile başladı bu kirlenme ve bugün hala sürüyor. 3 yüz 5 yüz yıllık bir düzenden söz ediyoruz. Nil nehrinin kıyısında 10 bin yıllık bir uygarlık var oldu. Nil nehrini kirletmediler. Dolayısıyla neyin “ileri” olduğu noktasında yeni ölçütlere, hem de şiddetle ihtiyacımız var. Medeniyet meselesinde durumumuz budur. Kültür ise daha tartışmalıdır. Dünyanın bütün varlığını mülkiyetine geçirmiş bir uygarlığın bir kültür yaratması şaşırtıcı değildir. Devasa bir yığın ile karşı karşıya olduğumuz tartışmasızdır. Ama aynı nedenle sakat bir kültürdür bu. Kaldı ki artık kendini yeniden üretmekte de zorlanmaktadır. Ekonominin emrine girmiş bir toplumun karşı karşıya kaldığı tıkızlıktır bu. Romanı bitiyor, edebiyatı tükeniyor, fiziği krizde, felsefesi ise boş bir gevezelikten başka bir şey değil. Batı, kendini yenileyecek dinamikleri de kurutmuştur.

“Devrim”i de artık bu kapsamda algılamalıyız. Bu iktisadi düzeni yıkmadan, insanın yaratıcı yanını özgür kılmamız da mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla, en temel biçimiyle ekonomiyi yeniden toplumun emrine vermek zorundayız hepimiz. “Plan”, artık her zamankinden daha yakıcı bir sorunumuzdur. Üretimi planlamak, doğal kaynakların kullanımını planlamak, toplumu planlamak artık bir varoluş sorunudur. Geçmişte buna sosyalizm deniyordu, kapsamı genişlemiştir. Ne yazık ki başka bir adlandırma da bilemiyoruz. Vurguyu toplumdan yana yapmak anlamında hala geçerliliğini sürdürmektedir sosyalizm. Kapitalizmin tahrip ettiği toplumu yeniden kurmalıyız. “İlerleme”, hatta haddini aşmış bir ilerleme bize başka bir yol bırakmamaktadır. İşte “doğuculuk” budur.

***
Avrupa İdeolojisi çok geniş bir alanı kapsamaya çalışan bir kavram. Ayrıntıda bir takım sıkıntılarla karşılaşması kaçınılmazdır. En azından kıta Avrupa’sı ile ada Avrupa’sı arasında önemli farklılıklar var. Bu bir genelleme, bu yanıyla da genel bir eğilime işaret ediyor. Ancak Avrupa da kendisini genellemeye çalışmaktadır. Bu Hint-Avrupa veya Hint-Hitit tanımlamaları Avrupa’yı “birleştirmek” için yapıldı. Kendilerine ortak bir kök aradılar ve bu ortak kök onları diğerlerinden de ayırdı. Bu hem ırki hem de kültürel bir ortak köke işaret ediyor. Hepsi 1800’lü yıllardan sonra icat edilmiştir. Romantik Helenizm de o yılların ürünüdür. Mısır’a yönelik referanslar “Afrikalı bir köken”i ima ediyordu. Romantizm dönemine bol geldiği bellidir. Helenizm ise hem devasa bir kültür mirası hem de steril bir ırk tasavvuruna izin veriyordu. Avrupa’yı Avrupa yapanlar bunlardır. 

Yoksa “Avrupa” coğrafi bir ayrıma denk düşmüyor. Asya’nın bir uzantısıdır Avrupa. Kendilerini hem kültürel hem de soy olarak ayıra ayıra kıta oldular. Daha doğrusu kıtaları böldüler. Bunun için de uçlarda, uzun savaşlar vermek zorunda kaldılar. Osmanlı-Mısır ikilisi ile Birleşik Avrupa orduları arasında yapılan savaşlara artık bu yönüyle de bakabilmeliyiz. Ve Osmanlıya karşı Yunan ayaklanmasında da Avrupa’nın parmağı hep vardı. Yunan Krallığı kurulduğunda Avrupa’nın sınırları da belli olmuştu. Şimdi kurulmaya çalışılan birleşik Avrupa’nın sınırları da hala o sınırlarla kesişmektedir. Dolayısıyla “batılılaşmak isteyen”ler sadece AB mevzuatına değil bu tarihe de bakmalıdır.

Mustafa Kemal de batılılaşmak istiyordu ve bu nedenle Hititlerin Türk olduğunu ısrarla iddia etti. Batıya dâhil olmak istiyorsanız ya Türkleri Hitit, ya da Hititleri Türk yapacaksınız. Başka yolu yoktur. En azından Avrupa İdeolojisi hükmünü sürdürdüğü sürece yoktur. Şimdi de Türklerin birliğe dâhil olmasının önünde pratik sorunlar kadar ideolojik sorunlar vardır. Boylu boyunca Asyalı ve doğuluyuz biz. Avrupa İdeolojisi güçlüdür çünkü genel bir kabulle karşılanmaktadır. Tarihimizi de onlar yazdı ve biz onlardan öğreniyoruz. Doğu yüzyıldan fazla bir zamandır ilgi alanımızın dışında. Latin alfabesini inanılmaz bir rahatlıkla aldık kabul ettik. Tarihinde 16 alfabe değiştirmiş bir kültürün rahatlığıdır bu. Ama bizi ne kadar tıknefes yaptığını da tartışmalıyız artık. Bunlar bizi batılı yapamadı ama bunlar yüzünden doğulu da olamıyoruz. Uçlardayız hala, biraz o, biraz buyuz. Bu belki bir avantaja çevrilebilir. Uçlar her zaman merkezlerin de kaderini belirler. Biz bu tartışmayı ilerletebilirsek Batının kibrini de kırabiliriz. Doğunun kompleksini kırmak ise daha zordur ama imkânsız değildir.

***
Marksizm mi? Hiçbir düşünür anasının karnından yeni düşüncelerle doğmuyor. Her düşünür bir yere kadar içinde yetiştiği kültürün ürünü. Marx'ın yaşadığı çağ hem romantizmin hem de helenizmin çağıydı. Batı düşüncesinin bilinçaltında bunlar vardı. Dolayısıyla o da bu bombardımandan kendi payını almıştır. Eğitimine Helen düşünürleri ile başlamıştı, sonra bu konuda radikal sorular sorması imkânsız hale geldi. Marx, çok derin bir biçimde helenofildir. Öte yandan Marx, kapitalizmin sınırsızca ilerleyebildiği bir çağda yaşadı. Kurulan düzendeki tehditleri görüyordu. Ama her ne olursa olsun bu düzenin yarattığı yıkımda bir ilerleme de vardı. İngiliz emperyalizminin ilerlemeci yanına övgüler düzdüğünü biliyoruz. İlerleme varsa, gerileme de olmalıdır. Doğu gerileyen yandı. Asya tipi üretim, hidrolik toplum, doğu despotizmi gibi safsatalar “siz gerisiniz”in Avrupai halidir. Dikkat edin hiçbir zaman Avrupa tipi üretim tarzı gibi bir laf telaffuz edilmemiştir. Çünkü bu teorilerin “ideal modeli” batıdır. Dolayısıyla doğuda hep bir despot ve onun tebaası tablosu çizilmiştir. İşçi sınıfı ve burjuva sınıfı gibi ayrımlar bile batıya haz özellik gibi görüldü. Oysa Osmanlı bir “Cumhuriyet”ti. Bir sülale devamlılığı olmasına karşın, sultan hep seçimle gelirdi. Kaybedenler ise öldürülürdü. Bunun dışında, Osmanlı sarayında hiçbir zaman mutlak bir iktidar olmadı. İktidarın paylaşıldığını biliyoruz ve Çandarlı ailesi gibi bir soylular sınıfı da hep oldu.

Marksizm’de ise bunlar yoktur ve “doğu sorunu” diye yazdıklarında hep bir “batı sorunu” kendini hissettirmektedir. Batı kendi dışında olanlara şaşı bakmaktadır ve bu şaşılık ne yazık ki doğu söz konusu olduğunda Marksizm içinde de teşhis edilebilmektedir. Büyük bir bölümü artık çöpe atılmalıdır.

Marksizm, insanlığın entelektüel serüvenin en önemli parçası ama onu eleştirmezsek “ilerleyemeyiz.” Helenizm ise bütünüyle Avrupa ırkçılığının bir icadıdır. Tarihte kendi kendisinin babası olan hiçbir kültür yok. Belki Çin’i ayırabiliriz. Onun ötesinde herkes birbirinden öğrendi; Yunanlılar da Fenike’nin ve Mısır’ın çocuğudur. Aksini iddia etmek düpedüz ırkçılıktır. Bunun ötesinde “Yunanlılar çocuk oldukları için olağanüstü bir kültür yarattılar” demek de çocuksudur. Mısır’ı, Fenike’yi inkâr ederseniz buna inanmak durumunda kalırsınız. Marksizm’de yer alan bu konudaki iddialar da çocuksudur.

***

Peki, “aydınlanma”yı ne yapacağız. İlki şu; Seküler akım bir kaza ürünüdür. Dolayısıyla aydınlanma başlangıçta derinlemesine mistiktir, çıkış noktası da Yunanistan değil Mısır’dır. Yunanistan’ın öne çıkması Aydınlanmışlar ile kilise arasında ortaya çıkan yeni konsensüsle mümkün oldu. Her şeyi ama her şeyi Yunanistan’dan başlatmak bir 19. yüzyıl Avrupa icadıdır. Ondan önce hep Mısır vardır ve Mısır hayranlığı Napolyon’un Mısır Seferi ile sona ermiştir. Bu tarihten sonra Mısır bilimi de yeni ideolojinin gereklerine uyduruldu. Felsefesi yok edildi, matematiği inkâr çukuruna atıldı. Mimarisi, sanatı yok sayıldı. Ama Mısır’da eğitim görmemiş bir Yunan filozofu bulamazsınız. Sokrat bir Etiyopyalıdır ve karadır. Onun ötesinde Yunan felsefesi ve hatta Hıristiyanlık kadim inanışların yanlış anlaşılmasıdır.

Yunanlılar gerçekten çocuktular ve öğrendikleri düşüncelerin kendi dillerine çevirebildikleri kadarını aldılar. Aydınlamanın Hıristiyan dogmaları ile sorunları vardı. Mücadele ettiler. Ancak güneşi evrenin merkezine yerleştirirken aynı zamanda kendi inançlarının gereğini de yerine getiriyorlardı. Unutmayın güneşe ve yıldızlara tapınma insanlığın en eski inanışlarıdır. Aydınlanma, Mısır kaynaklı inanışların yeniden ayağa kalmasıydı. Yerleşik düzene ve dine acımasızca saldırmalarının nedeni budur. Yeniden doğuş ama eskinin yeniden doğuşu. Çıkışında bir “tarikat” izi var; yeni bir yol aramıyorlardı ama yeni bir yol oldular.

***
Bu kitap, iki kitaptan oluşuyor. İlki iktisat eleştirisidir, ikincisi daha fazla felsefidir. 20’li yaşlarımın sonunda ve 30’lu yaşlarımın başlarında yazıldılar. Gençtirler. “Tarihsel Marksizm” işte bu iki genç eleştirinin getirisidir.

“Tarihsel materyalizm”i bilerek kullanmıyorum, bu artık Marksizm’dir.

***
Genç heyecanın kokusu kalsın istedim, diline ve kurgusuna dokunmadım. Dilerim yeni tartışmaların doğmasına vesile olur.

Orhan Gökdemir

13 Ocak 2013

Notlar:

1. Felsefi Aklın Eleştirisi - Orhan Gökdemir-Göçebe Yayınları

2. Aydınlanma Tarikatı - Orhan Gökdemir - Destek Yayınları


3. Helenizm, Siyonizm, Türkçülük- Chivi Yazıları