kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bir Enternasyonalistin İflası- Sungur Savran

0 yorum

Mustafa Çölkesen

Eski 1402’lik öğretim görevlisi, marksist iktisatçı Sungur Savran, onyıllar önce, 1980’lerin sonlarına doğru Ernest Mandel’le tanışmamızın hemen akabinde, biri akademik, diğeri politik 2 dergi vasıtasıyla tanıdığımız bir troçkist büyüğümüzdür, o dergilerden birisi olan, belki de Türkiye solunun en önemli teorik dergisi olarak anabileceğimiz “Sınıf Bilinci”ni, yayın hayatına son verdiği dönemin bir süre öncesine kadar zaman zaman takip ettik, Ortodoks marksizmle göbek bağımızı kesmeye çalıştığımız 90’lı yılların sonu itibariyle o çevreye olan ilgimizde azalmış oldu, daha sonra bir vesileyle “Devrimci İşçi Partisi” adı altında bir oluşum haline geldiklerini ve Gerçek Gazetesi ismiyle internet sayfalarının bulunduğunu öğrendik, Türkiye solunun yeni yönelimlerinden haberdar olmak üzere zaman zaman sayfalarını izlemekteyiz.

Sungur Savran, sayfasındaki son yazısında, Birgün gazetesine yazdığı bir makaleye gelen 2 ayrı eleştiriye cevap veriyor, biz Birgün gazetesine yazdığı makaleye ulaşamadık, ancak Savran’ın söylemek istediklerini eleştirilere verdiği cevaptan çıkarmaya çalışıyoruz, kaldı ki Savran, cevap yazısının hemen başında, Leon Troçki’nin bir makalesine yaptığı atıf ve vurguyla söylemek istediklerinin özünü net bir biçimde ortaya koyuyor: “Bu dönem milliyetçi, İslamcı dalganın kabardığı bir dönem ve biz emekçilerle aynı dili konuşamıyor, onların ana hassasiyetlerini anlamıyor ve o nedenle onları saflarımıza katmakta zorlanıyoruz, kendimize – Troçki’nin belirttiği gibi- yine Lenin’i örnek alalım, o aynı zamanda ulusal(cı) birisiydi, o halde bizim de ulusal, yerel olana dönmemiz lazım.."

Bir polemik uzmanı olan Savran elbette bizim özetlediğimiz kavramları kullanarak konuşmuyor, konuyu daha üst bir politik kavram olarak “emekçi halkın anti-emperyalist duyarlılıkları” olarak itinayla yuvarlıyor, biz Kurtuluş Savaşı’ndaki fiziksel işgal dışında emekçi halkın anti-emperyalist duyarlılıklarına bu zamana kadar hiç şahit olmadık, bazı küçük politik gruplar olarak örgütlenmiş sendikal hareketlerin cılız seslerinin dışında, kendiliğinden İncirlik Üssü’nün kapatılması, bankaların millileştirilmesi, telekomünikasyon, teknoloji benzeri ulusal stratejik sektörlerin tamamen milli hale getirilmesi, özelleştirmeler v.b hassasiyetlerin mevcut olduğunu da hiç zannetmiyoruz. Bunlar ancak --dünya konjonktüründeki gelişmelere de bağlı olarak- sosyalist çevrelerin uzun soluklu çabalarıyla ortaya çıkarılmaya çalışılabilecek hassasiyetler olabilir.

Büyük Laik ve Modern dönüşümden, Cumhuriyet’in kuruluşundan uzun yıllar sonra toplumsal hayatın önemli bir kısmı dinsel/milliyetçi bir söylemle ele geçirilmiş, özellikle de emekçi kitleler bu akım tarafından fethedilmişken, tüm siyasi hayatını enternasyonalist gelenek içinde geçirmiş, hatip bir marksistin kariyerinin son yıllarında bir anda “yerlileşmeyi” hatırlaması bize örtülü bir “iflas beyanı” gibi gözükmektedir, Savran, bu yeni söylemini toplumsal hayata hızla nüfuz eden teknolojik devrimin dünya halklarını tarihte olmayacak denli "evrensel" hale getirdiği, ulus-devletlerin ise giderek tarihin antik surları gibi bu globalleşme eğilimine set çekmeye çalıştığı, küresel kriz ve radikal İslamcı grupların şiddet eylemleri nedeniyle Batı ülkelerinde de milliyetçi akımların büyüme eğiliminde olduğu, Ortadoğu’nun dinsel/mezhepçi bir boğazlaşma batağı içerisinde olduğu korkunç bir dünya panoraması ortamında dillendirmektedir. Savran, dünyanın, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, Laik-Modern Dünya ile dinsel/milliyetçi/mezhepçi yönelimler arasında bölünmüş olduğu gerçekliğini görmezlikten gelmekte ya da bir nedenle görememektedir.

Anti-emperyalizm konusunda çok uzağa bakmamıza da gerek yok, Gezi protestolarında sokaktaki laik, Kemalistler ellerinde Türk bayraklarının yanısıra, yıllar içinde anti-emperyalizmin sembolü olarak anılan Deniz Gezmiş’in posterlerini de taşımışlardır, Savran’ın şimdiki “yerlileşme projesi” için Deniz Gezmiş’in yanına örneğin Kurtuluş savaşından MHP’lilerin yücelttiği Topal Osman gibi bir figürde mi eklemeliydi gençler?

Savran’ın bu yaklaşımı bize çaresiz bir hastalığa yakalanmış bir kişinin devayı eskilerin tabiriyle “koca karı ilaçlarında”, üfürükçü hocalarda araması gibi gözükmektedir, dünya gerçeğini sadece Rus tarihinde olup bitenler üzerinden anlamayı düstur bellemiş Ortodoks birisi yeni yönelimine illaki putlaştırdığı liderlerinin (Troçki) bir söylevinden gerekçe bulacaktır.

Kaldı ki Sungur Savran’ın kafa karışıklığı sadece bu son yazısı değildir, birkaç ay önce dünyadaki demokratik sokak hareketlerini ele alan bir yazısında, 15 Temmuz’da şu hayli ilginç (!) darbe girişiminde sokağa çıkan siyasal islamcı kesimleri de o demokratik hareketlerin bir parçası olarak saymıştır. Burada, hocası Ernest Mandel’in de, yine hayatının son dönemlerinde en büyük siyasi gafının, yozlaşmış işçi devletlerinde Perestroika’yla Rus devrimini tamamen yıkmak üzere sokağa çıkan kitleleri alkışlaması olduğunu hatırlatalım.

Sosyalizm yüzlerce yıllık bilim ve aydınlanma atılımının evrensel bir çocuğudur, tam da bu nedenle “Evrensellik”, “Adalet”, “Laiklik”, “Eşitlik” çağrısı onun olmazsa olmazlarıdır, emekçilerin dünya tarihininin büyük gelgit dalgaları içerisinde dinsel/etnik/mezhepçi eğilimleri hızla benimsemesi karşısında sosyalistlerin “onları kazanabilmek adına” onlarla ağız birliği yapması insanlığın bölünmüşlüğüne el vermekten başka bir anlam ifade etmemektedir.

Ağabeyini sosyalist mücadele içinde yitirmiş, kendisi bir ömrü sosyalist mücadeleye adamış, hatip bir marksistin- bizim yıllar önce Evrensel Kişiler Çağı’nın açılmakta olduğunu ilan ettiğimiz bir küresel geçiş döneminde- günün birinde adından bile huylandığımız Doğu Perinçek söylemlerine yarım ağızla bile olsa yaklaşması ne büyük bir talihsizliktir?

09.09.2018

Başka bir Dünya Mümkün..!

0 yorum
Mustafa Çölkesen

Geçtiğimiz gün, facebook’da, burjuva ekonomistleri ve siyasetçilerinin, kapsamlı ve tutarlı bir “tarih tezi”nden yoksun olduklarını ve modern çağda bunun sadece Marx’ın “sınıflar” çerçevesinde ortaya koyduğu “tarihsel maddeci” bilimsel yöntemle açıklanabildiğini öne süren kısa bir yazı yazmıştık, bir dostumuz konuyla ilgili düşüncelerini yazmış.

Arkadaşımızın yorumu, internet ile birlikte global iş süreçlerinin "daha esnek, karmaşık ve grift" bir hal almasından kaynaklı bir kafakarışıklığının yanısıra, günümüzde doğudan batıya sağcı, totaliter yönetimlerin peydahlanması öncesi bir ara dönem olan “post-modernist” liberal ideolojinin izlerini taşıyor, şimdi onun yorumunun bir kaçına yakından bakalım:

“…emek, satmak ve zorunda olmak kavramları bana çok göreli, yani neyi emek olarak kabul edeceğiz, satmaktan, özellikle satmak zorunda olmaktan neyi anlayacağız..” diyor arkadaşımız..

Geçimini sağlamak için çalışmak zorunda olan herkes, bulunduğu yer (örn. fabrika, havaalanı, hastane, pastane, plaza vs), sektör, ticari unvan (işçi, uzman, görevli, avukat, doktor, müşteri temsilcisi vs.), nispi gelir düzeyinden bağımsız olarak, sosyolojik tanımıyla, “emekçi”, “işçi” kategorisinde olarak nitelendirilir, bu, antik ve feodal çağlarda emeği karşılığında ayni ödeme yapılan serflerden, ırgatlara, günümüzde sosyal hakları anayasal rejimler tarafından güvence altına alınan Batılı ülkelerin işçi sınıfına kadar değişmez bir sosyal gerçeklik ve bilimsel sınıflandırmadır.

Arkadaşımız, devamında;

“..belki ifadeyi değiştirip en basit haliyle tarih, güçlüler ile zayıflar arasındaki mücadeledir denebilir” diyor..

Peki tarih boyunca gücün aracı olan “servet” nasıl ortaya çıktı o halde?

Antik çağlarda servetin tarih sahnesinde belirmiş yüzlerce farklı savaşçı kavimin yayılmacı siyasetiyle, aslında kendileri de sınıflı toplumlar olan bir başka kavmin gerçekleştirdiği “servete el koyma” ile ele geçirildiği ortadadır, bu savaşçı/yayılmacı toplumlar, daha sonra çeşitli isimler altında birer imparatorluk haline geldiler, ancak hepsinde ortak nokta, imparatorluklarında yoğun “köle emeğini” kullanmalarıdır, toplumları uhrevi krallar, ona bağlı bir askeri-bürokratik seçkinler sınıfı ve tarımsal/ ticari burjuvazi ve halk adı altında anılan “emekçi”lerden oluşmaktadır, köle emeği, antik toplumların dikilitaş anıtlarından, daha Babil döneminde bile “köle sözleşmeleri”nden, Musevilik ve Hıristiyanlık dinlerinin uzun zaman diliminden geçerek, bir örneği yeni dünyadaki şeker plantasyonlarının “yoğun işgücü”nü karşılamak üzere Afrika’dan gemilere doldurularak getirilen siyahi kölelerle batı kolonyalizmine kadar çok uzun bir zaman dilimine yayılır,  Batılı toplumlardaki etnik nüfus ve Afrika ve Hindistan başta olmak üzere 3. Dünyadaki Batılı izler, köleci, kolonyalist birikim geçmişinin en somut örnekleridir.

Endüstri devrimine kadar dünyadaki tüm topluluklar kah istilalar yoluyla “servete el koyma” ve köle, serf emeği, kah da ekonomik literatürde “ilksel sermaye birikimi” olarak anılan, “iç pazara dayalı servet modeli” üzerinden gelişimlerini sağladılar, ancak döneminin işçi sınıfının günde 16 saatlik emeğiyle damgalı ‘Endüstri Devrimi’yle birlikte gerçekleşen devasa kapasite artışı ve sermaye birikimi burjuvazi için ulusal sınırları aşarak dünya pazarlarına da erişebilmeyi mümkün kıldı, ünlü tarihçi Eric Hobsbawn sanayi devrimi üzerine  “Endüstri ve İmparatorluk” isimli eserinde İngiliz gettolarında korkunç bir hava kirliliğinin eşlik ettiği barakalarda perişan halde yaşayan İngiliz işçi sınıfının gündelik yaşamını anlatır bize, diğer batılı sermayeler gibi İngiliz sermayesi de işte emeğe bu dramatik koşulları yaşatan kar hırsı ile hasıl olabilmiştir.

Burada Marx, diğer klasik iktisatçıların es geçtiği bir soruna odaklanmıştı, malların değeri nasıl oluşuyordu, bir malın değerini belirleyen asıl şey neydi? Uzun ve zahmetli çalışmalarından sonra Marx kendi “emek-değer teorisi”ne ulaştı, mallar ancak üretimi ve yeniden üretimi için gerekli olan “emek zaman” ile belirleniyordu, ve işçi, geçimi için emeğini satmak zorunda kalırken, üretim sürecinde kendi gereksinimini karşılayacak olandan “daha fazla değer” üretiyordu, işte sermaye sınıfı, servetini ancak emekçinin ürettiği “fazla/ artık değer”e el koymak suretiyle sürekli genişletebiliyordu, bu ise iş zamanının sürekli uzatılmasıyla “mutlak artık değer” biçimini veya teknolojinin işin içine sokulmasıyla, yani emek üretkenliğinin kesintisiz arttırılmasıyla “nispi artık değer” biçimini alıyordu, Marx, normal hayatta emeğin sıradan alışverişi olarak görülen şeyin aslında kapitalist medeniyetin doğasını gizleyen bir şey olduğunu söylüyordu, emek, hem onu satan alan sermaye tarafından sömürülüyor, hem de emek iş sürecinde parçalara ayrılarak bütüncül doğasına yabancılaşıyordu. Servetin ve uygarlığın tarihi -adeta bir sülük gibi- emeği gasbeden burjuvazinin emeğe karşı örgütlü mücadelesiydi, burjuva, emek dışındaki ana girdilerde (toprak, faiz, hammadde vs) rekabet avantajını sadece belirli sınırlar içinde sağlayabileceği için asıl tasarrufu emekte yapabiliyordu.

Marx’ın emek değer kuramı, paranın tarihi ve işlevini de açıklar, gelişmiş bir kapitalist ülkenin kalifiye emekle üretilmiş ileri teknoloji malları 3. Dünyaya ihraç edildiğinde ve 3. Dünya ülkelerinin “emek yoğun” tarımsal malları o ülkelere ihraç edildiğinde, bu takas işleminden zararlı çıkan 3. Dünya ülkeleri oluyordu, Marx buna “eşitsiz mübadele” diyordu, ve dünya ülkeleri arasındaki kalkınma farkının, büyük küresel şirketlerin (kartel ve tröstlerin) dünyaya zaman içinde hakim olabilmelerinin asıl nedeni buydu.

Marx, bir ömür alan “Kapital” isimli anıtsal eserinde kapitalist medeniyette periyodik bunalımlara neden olabilecek bir başka soruna da dikkat çekiyordu: Sermaye diyordu Marx, yeni pazarları ele geçirmek, rekabet avantajı sağlamak için üretim ölçeğini sürekli büyütmek, böylelikle sabit maliyetlerin oranını azaltarak birim maliyetlerini düşürmek zorundadır, ama bir yandan dünyada faaliyet gösteren toplam sermaye emeğin fiyatı olan ücretleri de düşük tutmak zorundadır, bu çelişki alım gücünün sürekli düşmesi ve piyasada satılamayan aşırı bir mal stoğunun kalması demek olacaktır, Marx’ın bu öngörüsü birkaç yüzyıllık kriz incelemesi yapan Rus iktisatçı Kontradief’in “dalgalar yaklaşımı” ile doğrulandı, kapitalizm dünya savaşlarına da yol açmış olan düzenli bunalım çevrimlerine sahipti.

2. dünya savaşından sonra Avrupa, arkasına uzun kolonyalist geçmişin birikmiş servetini de alarak Keynezyen ekonomi politikasının hakim olduğu bir canlanma dönemine girdi, 1970’lerin ortalarına kadar sürdü bu süreç, ancak petro-dolar krizi ve yeni bir aşırı üretim bunalımı 1980’lerin hemen başında gelişmiş dünyada neo-liberalizm adı altında yeni bir saldırı dalgasını başlattı, emekçiler on yıllar içinde o refah döneminin haklarını birer birer kaybetmeye başladılar, ABD ve Avrupa’da zaman zaman alevlenen toplu grevler işte bu saldırılara karşı emek cephesinin cevapları..

Global şirketler internet vasıtasıyla uluslararası karlarını rahatça gerçekleştirmesine rağmen, 2008’de başgösteren finans krizi hala Avrupa emekçilerini vuruyor, binlerce emekçi dünyanın en büyük endüstriyel kuruluşları, otomotiv, bankacılık sektörü tarafından kapı önüne koyuluyor, peki dünya sermayesi buna nasıl bir çözüm buldu? Rekabet için yine emeği sömürme yolunda üretim hatlarını dünyanın en ucuz emek ücretlerinin olduğu Çin ve Hindistan, Asya ülkelerine kaydırarak… Sadece global şirketler değil, ABD ve Avrupa’da büyük- orta ölçekli sanayi kuruluşları (iPhone, Xerox bile!), internetin sağladığı olanaklar nedeniyle emeğin sosyal haklarından kaçınmak üzere, Müşteri Hizmetleri benzeri operasyonları için kendi ülkeleri dışında yaşayan, Freelance çalışan kişileri tercih ediyorlar. Batılı ülkelerde bile emekçilerin hakları hızla tırpanlanırken, birikmiş para sermayenin toplandığı mali havuz reel üretim karşısında yerel pazarlarda daha yüksek kar arayan spekülatif bir kimliğe bürünmüş durumda, global şirketler rekabet süreçlerinde bir yük olarak gördükleri mavi yakalı emekçilerin rutin iş süreçlerinde yerini kademeli olarak robotların alması için “Yapay Zeka” projelerine inanılmaz büyük yatırımlar yapıyorlar, bu konuda oldukça mesafe kaydetmiş durumdalar ve bu gelişme tüm dünyadaki mavi yakalılar için büyük bir tensikat riski teşkil ediyor.


Farklı coğrafyalarda emeğin bileşen ve biçimleri dönemsel olarak değişebilir, ama değişmeyecek tek şey değeri yaratanın “emek” olduğudur, 3. dünyadan Batılı merkezlere hızlanmış göçler, kitlesel işten çıkarmalar, iflaslarla emek ordusuna katılanlar, ve eskinin işveren meslekleri Avukat ve doktorların bile bugün emeğini satmak zorunda olan meslekler haline gelmeleri de bu gerçekliğin bir parçasıdır.

Bugün dünyanın % 8’lik elit kesimlerinin tüm dünya gelirinin % 92’sini ele geçirmesi halini alan o lanetli piramit yapısı, tarih boyunca kar, gelir, devasa servet sadece Marx’ın ortaya koyduğu emeğin sömürülmesi süreci ile açıklanabilir, dünyada şimdi şahit olduğumuz savaş, kriz, belirsizlik, uluslararası gerginlikler, işid ve El-Kaide gibi cihatçı terör tehditlerinin altında hep bu “Zombi Kapitalizm”in yansımaları bulunmaktadır..

Bunlar dünyaya nüfus edebilmek, halkları, emekçi kitleleri dize getirebilmek için ekonomik faaliyetlerinde kartları yeniden dağıtan, malları, ideolojik manipülasyonları, mali operasyonları yetmediği yerlerde savaşa, silahlara başvuran o tarihsel kapitalizmden başka bir şey değildir.

Bu derin çelişkileri içeren küresel dünya elbette yeni bir gelişmedir, ancak yalnız ve umutsuz değiliz, Occupy Newyork’dan Paris Baharı’na, Gezi’den, ABD’nin çeşitli şehirlerinde küresel ekolojik yıkımı protesto eden yüzbinlere ve Toronto ve Londra’dan sonra yakınlarda G-20’ye “Başka Bir Dünya Mümkün” sloganlarıyla karşı çıkan engin kalabalıklara varıncaya değin emekçilerin de dahil olduğu “Demokratik, Özgürlükçü, Ekolojik” bir küresel itirazımız var, tarihin sonunda değiliz, yeni bir başlangıçtayız..

14.07.2017




Mustafa Çölkesen: Hayatı Iskalarken...

0 yorum


Mustafa Çölkesen

Bir kısmı kapitalizmle, uygarlığın toplumsal örgütlenme biçimiyle, diğeri insan olmanın sınırlılıkları ile ilgilidir, etrafımızı çevreleyen sonsuz nesne ve olgular karşısında işlerimizi hep "parça" larla görürüz, ama hepsi Aklın ürünleri olan tarih bilimi, sosyoloji, felsefe, antropoloji v.b bilimler vasıtasıyla geçmişi ve bugünü oluşturan dağınık parçaları sistemleştirerek "bütünü" görebilme becerisine de sahibiz, Hegel karmaşık felsefi yöntemini en iyi "gerçek bütündedir" sözüyle özetlemişti...

Bilgelik ise, hayatın saklı kurallarını, ayrıntılara odaklanarak değil, parçaların birlikte var ettiği "bütünsel" gövdesi içinde görebilmekti...

Bütün, parçalardan oluşmakla birlikte, her parça son tahlilde bir bütüne aittir, kendi başına özerk bir gaye taşımaz, amacı zaman ölçeğinde kendisinden farklılaşan o bütünsel varlığı oluşturmaya yöneliktir, parça, nitel bir eşsizliğe sahip olmakla birlikte, bütüne yaptığı katkı kadar anlamlıdır, demek ki anlam kendisini hep "bütün"de var eder.

Parça'nın bütüne hizmet etmesi, bütünün asli önemi, biyolojiden, müziğe, matematikten, sanata, mekanikten tarih bilimine kadar kapsayıcıdır, organel gelişim bütüncül canlı formu ile nihai amacına ulaşır, sesler- melodiler ahenkli bir bütüne eriştiğinde anlam taşır, sanatta tasvir bütünsel bir forma ulaştığında ortaya çıkar, mekanikte parçalar bir sistem oluşturmak durumdadır, tarihte sadece belirli bir döneme ait olaylar dizgesinin kendi başına açıklayıcı gücü, anlamı yoktur.

Parça - bütün arasındaki bu ilişki, uygarlığın "işbölümü ve uzmanlaşma" süreçleriyle insanın bütüne bakmasını önlemiş, onu hem bir parçaya indirgemiş, hem de vizyonunu parça ile sınırlamıştır. Marx'ın deyişiyle "insanın bilincini onun maddi varlığı" belirleyerek, köylü hayatını toprak, zanaatkar atölyesi, tüccar malları, bürokrat idari işlerinden ibaret olarak görmektedir, hayatının asıl belirleyenleri olan iktidar, hukuk, egemenlik, mülkiyet ilişkileri v.b onun ufku ve irade alanının dışındadır, onlar bütünü temsil ettiklerinden hiyerarşinin tepesindeki ilahi otoritelerin emri altındadır, parça-bütün diyalektiğinde yabancılaşmanın tarihi uygarlığın ortaya çıkışı kadar eskidir.

Yıkılmak üzere olan eski büyük medeniyetleri fethederek ona geçici de olsa canlılık kazandıranların,  medeniyetlerin dışında, eşitlikçi komün hayatında özgürlüklerini soluyan barbarlar olması bir rastlantı değildir, işbölümü ve uzmanlaşmanın parçalara odaklanan körlüğünü yaşamıyorlardı ve yaratıcılıkları ve cesaretleri henüz medeniyet tarafından sınırlandırılmamıştı. Barbarların sonradan medeniyet tarafından fethedilmeleri başlangıçta o medeniyetleri özgürlükçü ruhlarıyla ele geçirmeleri gerçeğini değiştirmez...

6.000 yıllık serüveninde zamanla aynı "hiyerarşik kurumsal yapıyı" koruyarak karmaşıklaşan uygarlık tarihinde modernizm bunun istisnasımıdır?

Üretimin pazar için yapıldığı, rekabetçi yenilikçilik adına üretim sürecinin daha fazla alt segmentlere bölündüğü, emeğin üretim sürecinde ortaya çıkacak "bütün" (nihai ürün) üzerinde söz sahibi olamadığı, dünya kaynaklarının dağıtımına, emekgücünün tahsisi ve işbölümüne dev tekelci sermaye gruplarının karar verdiği, insanın zanaattan, yaratıcı kişisel becerilerinden koparak devasa bir global üretim makinesi içinde giderek "izole, niteliksiz ve önemsiz bir parçaya" indirgendiği, emeğin üretim sürecinin teknolojisi, termin öncelikleri ve ritmine göre disipline edildiği, iş örgütlenmesinin durağan ve mükerrer yapısı nedeniyle iş ve görevlerin rutinleştiği, emek zamana değil, performans kriterlerine dayalı teşvik sistemleriyle bilcümle kendisini parçalayan, yalnızlaştıran, değersizleştiren bir ekonomi düzeneğinde dramatik bir yaşam mücadelesidir bu...

Bireyin bu dramatik yaşam mücadelesinde yegâne politik faaliyeti ise, yine uzmanlaşmış bir kaç siyasi bürokratın "yukarıdan aşağıya" kendileri namına toplumsal kaderleri hakkında söz sahibi olduğu, uygarlığın kapitalist temellerini "dokunulmaz, sabit bir siyasi düzenek" olarak korumak üzere birbirleriyle sözde rekabet eden yaşlı bürokratlara - 4-5 yılda bir - oy vermekle sınırlıdır; temsili- biçimsel demokrasi koşulları altında, işleyişinde söz sahibi olamadıkları, tepelerindeki bürokratik siyasi aygıta bireysel katkıları, bir oy kadar önemsiz, umutsuz ve işlevden yoksundur böylece...

Böylelikle bireyin yaşamı, hem üretim-çalışma sürecinde, hem de siyasi hayatında edilgen, kurallar ve buyruklarla yönlendirilmiş, parçalanmış haliyle, her türlü özgürlük, irade ve yaratıcılıktan yoksun olarak, sadece Uygarlığın ilerleme amaçlarına tabi kılınmış, feda edilmiş durumdadır.

"Böyle gelmiş böyle gider" halk deyişimiz, insanın kendisine rağmen otoriter bir yaşam düzeneği karşısında kendi bireysel yaşamı konusundaki çaresizliğinin özetleyici bir yansımasıdır.

Çaresizlik, engellenme, sıkışma duygusu tüm nevrozların da kaynağıdır modern toplumda, psikiyatri bilimi hastanın alt bilincinden yansıyan, onun "yegane sorun" olarak gördüğü tekil bir olay karşısında, terapi seansları vasıtasıyla, bireyin geçmişi, çevresi ile kurduğu ilişkiler, hedefleri ve başarı/başarısızlık tablosu ile "hayatının bütününü" resmetmeye çalışarak nevrozun kaynağına inmeye çalışır, psikiyatri de teşhisi kişisel "bütün"de görmektedir, ancak çözümü, bireyin içinde yaşadığı uygarlığın hiyerarşik, otoriter, anamalcı, sınıflara bölünmüş doğasını sorgulamak yerine, onun bu çelişik, yabancılaşmış hayata katlanmasını sağlayan mutluluk hormonu ilaçlarının ötesine geçemez...

Küçük mutluluklar, alışverişler, mal-mülk edinmeler, hafta sonu eğlenceleri, romanlar, diziler vb. hep insanın bütünü temsil eden o acımasız, çarpık hayatı karşısında parçaya sarılarak gerçekten kaçışı ve unutma arzusudur.

Parçayı kurtaran o bütünsel gerçeği, yani şairlerin "insana bir armağan olarak tasvir ettiği" biricik, geri dönüşü olmayan hayatın kendisi karşısında, edilgin, belirlenen, zorlanan, baskı altına alınan, tabi olan ve özgürlükten mahrum kalan olarak ıskalamıştır, kapitalist modernizm karşısında asıl tepe taklak duran, üzerinde "özgürce tasarruf hakkına ve mülkiyetine" sahip olamadığımız "hayatımızın bütünü" idi, parçalara bakmaktan insanın asıl zindanını görmekten çekindik.

Yeryüzünde herşeyin gelip geçici olması bizde sürekli bir "boşluk duygusu" yaratırken, neden tüm mal-mülk edinme, günü kurtarma gayemizden ziyade, bireylerini özgür ve mutlu kılabilecek "yeni, eşitlikçi, özgürlükçü bir uygarlık projesi" için mücadele etmiyoruz, hayatımızın biricikliği nedeniyle ona bir şans tanımak, onu bu lanetli kördüğümden kurtarmak, sıradan tarih içinde ona şahsiyet ve özgürlük kazandırmak uğruna mukaddes bir amacı misyon edinmiyoruz?

Özgürlük, yaratıcılık ve toplumsallık insan doğasının arzusu, mutluluk bileşenleridir, insanın mistik yücelim duygusu ve tamamlanma gereksinimi onları gerçekleştirmekle mümkündür, ama hiyerarşik kapitalist uygarlık, işleyişi gereği, özgürlük yerine "tabi olmayı", yaratıcılık yerine "vasıfsızlaşmayı", toplumsallık yerine ise "bireyciliği" ikame etmiştir.

Anları yaşayabilir, toplumun ayrıcalıklılarının bireysel yaşamlarına gıpta ederek, onların eğlence ve tüketim anlayışlarına öykünerek belki tekil günleri yaşanılabilir kılabiliriz, ancak sorgulamaktan kaçındığımız, kaçınılmaz bir kader olarak gördüğümüz ya da gözlerimizi kapadığımız uygarlığın içindeki çarpık varlığımız hayatımızın ta kendisidir, o ise, birlikte değiştirmediğimiz sürece, ayağımızın altından kayıp giden bir bütündür...

20.11.2014




Türkiye çıkmazının temel dayanakları ve genç kuşaklar için özet bir okuma

0 yorum

Göktuğ Halis 

Türkiye gündemi büyük bir hızla değişiyor; barış süreci, Gezi olayları, AKP yolsuzluk soruşturmaları, Özel Yetkili Mahkemeler, diktatörlük rejiminin kalıtsal etkileri ve son olarak Kobane-IŞİD-Türkiye ve diğer ülkelerde oluşan, sıradan insanlar ve bizler için muğlaklıklardan oluşan çok bilinmeyenli bir denklem…

İstisnai oluşumlar dışında, ülkenin egemen kesimiyle organik ilişki halinde olduğundan artık emin olduğumuz kitle iletişim araçları (KİA) işleyiş sistematiğinin de etkisiyle günceli-gündemi takip etmenin epeyce zorlaştığını söylemek mümkün.

Çok çabuk unuttuğumuzu, bizde büyük etkide bulunması gereken gelişmelerin bizi pek az ilgilendirir hale geldiğini ya da yaşama ve hayatımızı sürdürme gayretimizin ülke sorunlarında yeterince aktif rol oynamamızı engellediğini fark etmiyoruz bile. Pek kolaylıkla unutuyoruz; yeniden unutacağız, asla unutmayız dediğimiz bir çok şeyi olduğu gibi.

Oysa bir umuttu Gezi

Gezi olaylarının ülkenin gidişatındaki birçok mesele için olduğu kadar, toplumsal uyuşukluğun giderilmesi hususunda da bir milat teşkil ettiği düşüncesi, epey bir kabul görmüştü oysaki.

Bu düşünce, sistem şayet kendisini yalnızca idari araçlarla (polis vb) müdafaa etseydi doğru olabilirdi. Ancak ideolojik savunma mekanizmaları çok daha aktif haldedir ve bilinç-beğeni belirleme gücü, hızla değişen gündemin takibini ve yaşanan olayların değerlendirilmesi sürecini etkilemeye devam etmektedir. TV dizileri, sinema ve kitap endüstrisi, entelektüel zenginlik olarak sunulan ve pek çok uzmanın (!) katıldığı tartışma programları, modern mitler ve komplo teorileriyle genişleyen güçlü bir etkileşimin bulanık hale getirdiği ana tablo, gerçeğin anlaşılmasının karşısında çok daha güçlü bir tehdit olarak gözüküyor. Artık kesindir; toplum bu zihinsel keşmekeşle baş edemiyor; edemeyecektir.

Mücadelenin ideolojik yükü çok daha ağırdır; zira meydanlarda yürütülen savaşımın savunuları daha geniş kitlelere ulaşma yolunda polis şiddetinden çok daha güçlü bir düşman ile karşı karşıyadır.

Türkiye ne Gezi süreciyle birlikte yükselen toplumsal muhalefete ne de bu muhalefetin savunularının çok daha geniş kitlelere aktarılması sürecindeki sıkıntılara yabancıdır. Gezi sürecinin 12 Eylül darbesinden sonraki ilk büyük kitlesel karşı çıkışın sembolü olarak okunabileceğini, en azından okunması yolunda hatırı sayılır bir ısrarın öznesi olduğunu biliyoruz. Bununla birlikte semboller ancak ilk anlam ile doğru şekilde ilişkili halde ise açıklayıcıdır. Popüler kültürün tanımlama ya da top 10 listesi oluşturma gibi eğilimlerinin muhalif kesim içinde de aktif halde bulunduğunu görmek bizleri şaşırtır. Haklı ve sağlıklı bir tanımlama işlemini tarihsel sürece bırakmadan, 68 ya da 74 kuşağı gibi göndergelerden beslenen bir 90 kuşağı vurgusunun nasıl çıktığı belli değildir örneğin. Üstelik tarihsel öncellerin muhalefet sürecindeki radikalliğinin, talep ve ifadelerindeki netliğinin karşısında, bilgisayar teknolojilerini iyi kullanmayı bilen genç kesimlerin yalnızca bir iktidar partisi karşıtlığıyla anlamlanan tavrı karşılaştırılabilir olmaktan uzaktır. Bir kuşak tanımı için pek erkendir ve Gezi süreci şayet bir kuşak hareketi olarak nitelendirilecekse bu sonraki kuşakların hakkıdır.

Türkiye’nin devrimci kuşakları

Türkiye yakın tarihi, ’68 ya da ’74 kuşağı gibi ülke problemlerinin gidişatına tavır gösteren radikal karşı çıkışlara sahne olmuştur. DP iktidarının 27 Mayıs’taki askeri müdahaleyle sonlanması ve oluşturulan demokratik anayasanın etkisiyle yükselişe geçen toplumsal muhalefetin ilk yönü, ülkenin uluslararası finans-kapital düzenine biatına tavır olarak ortaya çıkmış öğrenci hareketi olarak tanımlanabilir. Muhalefet ağırlıklı olarak Nato ya da IMF gibi emperyalist kuruluşların ülkedeki etkinliğinin artışının, “bağımsızlık” şiarına tezat oluşturduğu saptamasına ulaşır. Anti-emperyalist mücadele için, Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı bir sembol olarak işlevseldir.

Elbette Kemalizm ve Anti-Emperyalizm vurguları, 70 öncesi ülkede kemikleşen sağ iktidara tepkiselliğin yalnızca bir yönüdür. Bu süreçte özellikle M. Çayan tarafından olgunlaştırılacak, Latin Amerika modelli silahlı mücadele teorisinin kurulduğuna tanık oluruz.

12 Mart darbesi, ülkede radikal sol kültürün yükselişini engelleme gayretinin prototipidir. Ancak bu muhalefet kültürünün dayanakları güçlüdür ve ekonomik-sosyal bilinci yüksek, Kemalist propagandadan tamamıyla arındırılmış bir model oluşmuştur 70 sonrasında. Sosyalizm adına silahlı mücadele kültürü yenidir; bununla birlikte yaygın şekilde rağbet görür. Yasa-dışı örgütler, entelektüel düzeyi yüksek mensuplar barındırır. Bilim, sanat ve felsefe ile ilgilenen, yalnızca ülkenin değil dünya uluslarının problemlerinin çözümüne aktif özne olarak katılmaya gayret gösterir bu kuşak; İsrail işgaline karşı Filistin’den yana tavır konulur, bizzat savaşmak üzere Ortadoğu’ya militanlar gönderilir. Doğru bir tavır ile milliyetçilik ve Kemalizm eleştirileri dillendirilmiştir.

Türkiye ekonomisindeki temel problemler, silahlı mücadeleyi yöntem olarak belirlemiş devrimcilerin çıkış noktasıdır. Marksist ideoloji Türkiye’de 70-80 arasında, Sosyalist bir devrim için koşulların olgunlaşmış olduğu düşüncesindedir. Bununla birlikte, kendiliğinden gerçekleşmeyecek olan bir dönüşüm için “çelişkilerin keskinleştirilmesi” ya da “görünür hale getirilmesi” olarak tanımlanan aşama örgüt ediminin temel motivasyonudur. Dönem yükselen işçi hareketlerine, grevlere, öğrenci protestolarına; IMF politikalarıyla giderek yoksullaşan halkın içten içe büyüyen hoşnutsuzluğuna gebedir.

Dikey hiyerarşili parti modeli

Silahlı örgütlerin ve devrimcilerin, sosyo-ekonomik atmosferin yatkınlığından yararlanması olasıydı. Ancak bunu başaramadılar. Her şeyden önce Marksist-Leninist örgüt yapısı dikey-hiyerarşik bir yapı içeriyordu. Örgütler yöneticilerden oluşuyordu ve tıpkı Bolşevik Parti örneğinde olduğu gibi, alta doğru genişleyen basamaklar içeriyordu. Ast-üst ilişkisinin özgürlükçü bir kurtuluş projesine yatkın olmayacağı şeklindeki Anarşist eleştiri bir tarafa, silahlı örgütlerin sayısındaki artış öncü parti rolü usulünde alternatif bir rekabet doğurdu. Rekabet, yer yer şiddetli çatışma ve tartışmalara yol açınca, silahlı örgütlerin sistemin çelişkilerini keskinleştirmek adına yürüttüğü eylemlerin, geniş kitlelere yeterince ve doğru bir şekilde anlatılması hususunda enerji kaybı yaşandı. Boşluk egemen kesimlerin halkta yaşamakta olan anti-komünist duyguyu besleme politikası ile doyuruldu. Örgütlerin kendilerini halka sağlıklı biçimde ifade etmek bir tarafa, sistemin karalama kampanyası karşısında güçlü bir prestij kaybına uğradığı görüldü. Böylece ortaya, halkın pek de sevmediği ama halk adına savaşım iddiasıyla eylemlerde bulunan örgütlerin merkezde durduğu çarpık bir tablo oluştu.

Tüm bu problemlere karşın 12 Eylül öncesinde liberal sistemin temel diyagramlarına açık bir kitlesel eleştirinin geliştirilmiş olduğunu görmek mümkündür. Bu, devlet içinde katmanlaşmış yasadışı kuvvetlerin tarih sahnesine çıkışını daha etkin ve çabuk kıldı. Egemen sistemin özellikle silahlı mücadele yöntemini benimsemiş devrimci girişimlerin karşısına ülkücüleri piyon olarak sunması iki amaca hizmet etti. Devlet tarafından beslenen Milliyetçi militan gruplar toplumsal muhalefetin yükselmiş olduğu yerlerde açık bir korku unsuru oluşturmaya başladı. Faili meçhul cinayetler, katliamlar; liberal hukuk sisteminin dahi hiçe sayıldığı suçlar silsilesi, devrimci kalkışmanın önüne açıkça dikildi. İkincisi ve çok daha önemlisi, 12 Eylül müdahalesini tasarlayan asker kesimine eylemlerin meşruluğunu savunma olanağı verdi. Askerler, ülkede sağ-sol (kardeş) kavgası bulunduğu savunusunu diline pelesenk etti; çok doğaldır ki, devletin aşırı milliyetçi militanlarca, yükselmekte olan toplumsal muhalefeti ezme amacıyla kullandığından bahsetmedi. Çok daha önemlisi işlenen cinayetler, katliamlar ve yasa dışı edimlerle sivil hayatın terörize edilmesinde devletin payını görmezden gelmesiydi.
12 Eylül ve sonrası: Faşist-Şeriatçı sistemin geçit resmi

12 Eylül müdahalesiyle devrimci avı başladı. Bilim adamları, aydınlar, sanatçılar, politikacılar ya kovuşturmaya uğradı ya da ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Devrimciler askeri mahkemelerde yargılandı; işkence gördü, aşağılamalara maruz kaldı. Alelacele tertiplenen anayasa, ülkede on yıllarca devam edecek anti demokratik uygulamaların temelini attı. Ülkede bilim, sanat ve spor gibi kültürel alanlardan “siyaset” sözcüğü dışlandı. Apolitik bir toplum oluşturma yolunda baskılar, bu idealin devamı hususunda da eğitim reformları işlev kazandı. MEB müfredatı alabildiğine kafatasçı bir eğilim sundu; Türk’ün ve Türk’lüğün nasıl olup da dünyaya kök söktürdüğü, faşizan vurguların sorumsuzca ayyuka çıktığı bir aralık, beklediği nesillere pek kolayca elde etti. Yeni nesiller tüketim kültürünün parçası haline geldi; özelleştirmeler ve devletin ekonomiden elinin bütünüyle çekmesine vesile olan Yeni Dünya Düzenine büyük bir hevesle adapte olundu…

Gezi sürecine dek özellikle 90’lı yıllarda yükselen kısmi öğrenci hareketi bir kenara bırakılırsa, devrimci kuşakların hatırası sözlerde sınırlı kaldı. Bu doğaldır; yenilgi köktendir, 12 Eylül, denizin dibini tarayan trolcüler gibidir. Ülke toprağının verimliliğini acımasızca kesip budamıştır. Özal iktidarıyla başlayan, Anap, DYP ve RP ile devam eden, en sonunda AKP ile noktalanan sağ-milliyetçi-dinci iktidarlar zincirinin ülkeyi sürüklediği karanlığın ana dönemeçlerinden birisi olarak tarih sahnesindeki yerini almıştır. AKP 12 Eylül’ün ülkedeki sosyal-demokratik mücadelenin dipten budanması adına her ne gerekiyorsa yapılması gerektiği yolundaki gayretkeş çabasının ürünüdür. Olası dünyaların en kötüsü, sosyalizm, bu topraklardan çekip gitmeli ve bu fikirler bir daha yeşermemelidir. Çok yakın bir geçmişte yaşananlar cemaatlerin ya da faşist toplulukların 12 Eylül cuntacılarının fikirlerine güçlü biçimde sadakat gösterdiğini doğrulamıştır.


Bugün AKP iktidarından hiç de hazzetmeyen, hoşlanmayan ve belki de nefretle bakan niceleri, çok değil, yalnızca 10 yıl önce, Sosyalist idealler adına mücadele eden aydın insanların fiziki ve zihinsel olarak linç edilişine, sürgülerine ve horlanmalarına nasıl çanak tuttuklarını hatırlamalıdır. 

14.10.2014

Mustafa Çölkesen: Medeniyetin Pençesi: Akıl ve İnanç

1 yorum


Mustafa Çölkesen
Tarihsel ve evrensel bir insan doğasından bahsedebilirmiyiz? İnsanın boyutları nelerdir? Ne ister insan yaşamdan? bu amaçlara hangi araçlarla ulaşır, ya da hangi araçlar bu amaçlara ulaşmak bakımından insan doğası için en uygunudur?

Modern insanın tarih sahnesine kabaca 200.000 yıl önce çıktığını biliyoruz, uygarlığın ön adımları ise yaklaşık 10.000 yıl önce bereketli hilal civarlarında atılıyor, henüz aradaki 190.000 yıllık süre zarfında toplayıcı-avcı, göçebe gezgin eşitlikçi  "komün yaşamının" dışında tarihsel resmi derinleştiremiyoruz.

Son dönem arkeolojik buluşlardan baltanın 2.000.000  yıl öncesinde dahi kullanıldığını öğreniyoruz, bu aklımızın algılamakta zorlandığı uzun zaman diliminde sanki insan aklı, homo sapiens türüne ayrıldığı günden beri icatlar yapmaya programlı, dünyanın keşfi ve basit formüllerine en eski zamanlarda bile ulaşmaya başlamış, kendi kendinin bilincinde doğa olarak Akıl, varolduğundan beri hep insana eşlik etmiş gibi gözüküyor...

Peki insanlık sadece salt akılla mı yürüdü bu uzun tarihsel yolunu? Akıl, etik veya ahlak, veya maneviyat dediğimiz bir değerler bütünün bir tamamlayıcısı değilmiydi? O değerler bütünü ilkel toplulukların kendisini doğanın bir parçası olarak gören, dahası doğayı kendisi önünde yücelten, zaman içinde ruh, mana, me, maat , rta, fa gibi bir dizi ilkeyle onu tanımlayarak aklın doğayı dönüştürücü atılımlarını belki de bu etik yasalara göre sınırlandıran daha öncelikli birşeydi, yaşamlarını sürdürmek üzere doğanın güneş, toprak, su bereketiyle kendilerine ev sahipliği yaptığı, zaman zaman onu kızdırmaları nedeniyle hışmına da uğradıklarını düşündükleri bu eski doğal topluluklar deneyimli yaşlılardan başlayarak, büyücü-şaman, rahip ve rahip krallarına kadar hep dinsel topluluklardı, kutsal olan bitki ve hayvanlardan totemlere, tılsımlardan duvar yazılarına, mağara resimlerinden heykellere kadar hep sembolleştirilmişti, semboller ise arkasındaki derin mitsel mananın bir imgesi ve hatırlatıcısı görevini görüyordu, o semboller onlara evren, kozmogoni, kozmoloji gibi aynı değerlere inanan eski ve tarihsel bir topluluk olduklarını hatırlatıyordu, bütün, parçaların toplamından farklı ve üstündü, kutsal kozmik doğa ve toplumun çıkarları ve sürekliliği öncelikliydi...

Doğanın içinde özgün bir uyum etiği ve bir mantık düzeneği ile yaşayan toplulukların yaklaşık aynı zamanlarda M.Ö 4.000 yılları civarında Amerika kıtasından Hindistan'a kadar bir yatay coğrafi kuşak altında neolitik topluluklar olarak, ama yine -göksel arketiplerin yeryüzündeki karşılığı olan-kutsal tapınak, ziggurat, piramitler ile farklılaşmaya başladığını görüyoruz, artık yerleşiktirler, yazı, madencilik, tarım teknikleri, cam, silindir mühürler, mimari bir anlayış, ayrı kent-devletleri ve dinsel panteonları tedricen geliştirilmiş durumdadır, Aklın farklı coğrafyalarda bu  eşzamanlı atılımının nedenleri hala gizemini koruyor, ama bu teknik atılımına işbölümü ve toplumsal rol ve konumlardaki farklılaşmanın eşlik ettiği görülüyor, bu maddi tarihsel dönüşüm yeni neolitik toplumların mitolojik anlatılarında da Gılgamış'ın zorbalığı, Dumuzi'nin ölümü, İnanna'nın Gılgamışla kavgası, Osiris miti gibi bir dizi dramatik öyküye ve kötücül güçlerin yeryüzünde çoğalmasına bırakıyor yerini, insanlık Aklın gücü ile giderek sınıflı toplum haline gelirken, geçmiş, "Dilmun" gibi kaybedilmiş cennet öykülerinde yaşıyor artık, tanrılar kule yapan insanları dillere bölerek cezalandırıyor ya da değerlerinden sapmış insanlık tanrıların ortak kararı olan Tufan ile yeryüzünden silinmek isteniyor, Aklın ilerlemesinin bir ürünü olan yazılı kayıtlar, gelişen ve karmaşıklaşan toplukların kendi aralarındaki paylaşım kavgasından ve tanrısal tehditlerden ve insanın kötücül yanından daha çok bahseder hale geliyor. 

Zamanda bir kaç adım ötede ise bilginin insanlığın en büyük cezası olduğuyla başlayıp, kutsal tarihinde Kain ile Habil arasındaki ilk kardeş kanından bahseden Kitab-ı Mukaddes çıkıyor karşımıza, İbraniler insanlık tarihinde hata yapmaktan asla vazgeçmeyen nesillere tanrının defalarca verdiği uyarı ve cezalardan bahsediyor ve Yahudi tarihi ise- tıpkı insanlık tarihi gibi- hep yıkımlar ve yeniden başlangıçlarla devam ediyor.

Defalarca işgal ve sürgün yaşamış Yahudi toplumunda Roma işgali ile Mukaddes Kitabın imalarından feyz alan ve bir "savaşçı kurtarıcı" sayesinde yeni bir çağ açılarak kurtulacaklarını vaaz eden büyücü ve kahinler ortalığı kaplarken İsa'nın kısa mucizevi yaşamı ve dramatik sonu, yerini onun "yeniden doğuş çağı" beklentisine bırakıyor, insanlar inançlarını onun havarilerinden ödünç aldıkları bu sevgi odaklı, belirsiz beklenti ile tazeliyorlar, ilk Hıristiyanların eşitlikçi değerleri bağlı oldukları imparatorluklarda artık bir sessiz çığlık olmanın ötesine geçemiyor ve onlarla birlikte yokoluyordu.

Kutsal Roma'dan pagan Batı'ya Hıristiyanlık üzerinden bir ortak dinsel kimlik kazandırılmış oluyor, din hızlı yayılıyor ve kilise giderek güçlenip mutlakiyetçi feodal Avrupa'nın uzun ortaçağına papazları ile ivme kazandırıyor, Akıl, serflerin toprağa dayalı statik yaşamında uzun bir gerileme dönemine giriyordu, Kutsal kitaba göre insan cennetten kovulmanın cezasını ekmeğini güçlükle kazanarak ödeyecekti, Paulus'un saygılı sözleri sonuçta köleleği onaylamıyormuydu? İnanç, serf yaşamını buyurmuştu.

Avrupa'nın önce muazzam gerileyip, din savaşları ve veba gibi felaketleri atlatarak canlanmaya başladığı göreli barış döneminde Akıl, örtülü bir dinsel, mistik bir inançlara sahip yer yer neo-platoncu veya hermesçi dahileri vasıtasıyla "yeniden doğuş" ve "aydınlanma" atılımını yaptı, şimdi sıra Aklın bu yeni atılımına ticaretin hızlanması, Doğu'dan kopyalanan matbaa sayesinde İncil'in okuma yazma bilen kesimlere ulaşabilmesi, barut gibi icatların imha gücünün devreye alınması, zaman içinde palazlanan soyluların şirketleşmesinin eşlik etmesindeydi, Osmanlı üretim yerine haraca gözünü dikmişken Batı tüm bu icatları piyasa için kitlesel mamul haline döndürmenin yolunu arıyordu, diğer yandan kapitalizm Batı'da hızla geliştikçe okyanusaşırı sömürgecilik ve kolonizasyon, yerel toplulukların asimilasyonu ve kadim kültürlerin imhasına da yöneliyordu, teknolojik güç, sade, eşitlikçi yerel toplukları aşağı, yetersiz, cahil halklar olarak damgalayıp otantik inançlarından vazgeçmeye zorluyor, sanki Hıristiyanlık fethedilen topraklarda gelecekteki piyasa ekonomisinin mecburi bir "ön anlaşması" gibi görülüyordu, önce saha, tarihsel, kültürel kalıntılarından temizlenmeli ve yerine bir güç ve yeni ekonomik ilişkiler olan kapitalizmin Ruh-ül Kudüs'ün emri olduğuna inanan yeni insanlar ikame edilmeliydi, Avrupa'da buluşlara, hayatı, yenilikleri bir kazanç alanı olarak gören fırsatçı bir Yahudi zihniyeti eşlik ediyordu ve vatansız Yahudilerin Batı'ya bu anlamdaki katkılarıyla güçlenmeleri engellenemiyordu. Hıristiyanlık atası olan Yahudi dininde bir mutasyon değilmiydi?

Hıristiyanlık seçilmiş bir halkın hikayesini kendine bağlayan ama uzun bir kutsal tarih içinde görece cılız, güçsüz bir ışık gibi duruyordu, bambaşka bir yaşam ve çağ vaad eden İsa'nın zenginleri hor gören, bedeni aşağılayan, sevgiye dayalı ve paylaşımcı tinsel mesajlarından ziyade Batı'lı insanın zihninde sadece sembolik bir nostalji olarak algılanmıştı İsa, tıpkı ilerleyen uygarlık gücünün zaman içinde Kilise'yi etkisizleştirmesi gibi, Hıristiyanlığın kült ve sembolleri değerlere baskın çıkmıştı...

Tüm iyilikleri bilinmeyen bir Tanrı'ya ve kötülükleri de kötücül güce havale eden bir dinsel öğretinin şemsiyesi altında artık piyasa ekonomisi için tüm kapılar sonuna kadar açılmıştı, sanki metaların yaygınlaşmasına en uygun bir dinsel üstyapıydı bu, nasılsa İsa'nın bilinmeyen bir tarihte mucizevi dönüşü ile tüm kötülükler sonlanacak, altın çağ elbet gelecekti, o halde haftalık ayinler haftalık günahları kapatabilirdi. Özel mülkiyetin varlığı ve sınırsız ilerlemesi bu inanç dizgesi için bir sorun yaratmıyordu, varlık ve güç dindışı bir alandı, herkes çalışıyor ve karşılığında kar, rant veya ücretini alıyordu, dünya düzeni tanrısaldı.

Dahası metaların, sermayenin, ticaretin, fabrikaların, emek üretkenliğinin, para dolaşımının artışında önde giden uluslardan biri olan İngilizlerden bir iktisatçı piyasadaki dengeyi Tanrı'nın "görünmez eli" olarak ilan etmişti, artık hırsla güçlenerek dünyayı fethe koyulan kapitalizm için ortada manevi bir kuşkuda kalmamıştı.

Batı'nın sanayi ve siyasi devrim çağlarında yine Aydınlanmacı Batılı bir Yahudi, bir ömür harcadığı çalışmalarıyla, sermaye denen olgunun üzerindeki sahte kılıfı kaldırıp altındaki tüm varlıkların bir "birikmiş emek" olarak emek gücünden çalındığını anlatmaya koyuldu, bu gizli hırsız, tarih boyunca iktidar aygıtını da elde tutarak mevcut dinin söylemiyle sınıf hegemonyasını meşrulaştırıyordu emekçilerin gözünde ve bu hırsızdan ancak gerçek değerin sahibi mağdurların birleşmesi ile kurtulunabilirdi, emekçiler ayrıca üretim sürecindeki giderek karmaşıklaşan işbölümü ve uzmanlaşma nedeniyle kendi emeğinin ürünlerine sahip çıkamıyor, hem maddi hem de ruhani bir yoksunluk duygusuyla kendisine yabancılaşıyordu, emek, burjuvazinin bir icadı olan makinenin sıradan bir avandanlığı haline geliyordu, Marx'a göre çıkış, Yahudi zihninin somutlaşması olarak gördüğü kapitalizmin sosyal bir devrimle ilga edilmesiydi. Sosyal devrim koşulları en uygun olan Batı'da gerçekleşmeli ve oradan dünyaya yayılmalıydı, arkadaşı Engels ile birlikte kaleme aldıkları manifestoları İncil'den sonra dünyanın en çok okunan eseri haline geldi, bu yeni ışık, zaman içinde Rusya ve Çin'e varıncaya kadar hızla taraftar bulmaya başlamıştı.

Ancak Marx, hem toplumsal ilişkiler ve üretici güçlere yoğunlaştığından hemde Bir Avrupa merkezci olarak uygarlığın gelişimini yadsımadığından, imalarda bulunmakla birlikte hızla gelişen kapitalizm içindeki bireyin özel dünyasını ihmal etmişti, kalan boşluk Freud tarafından tamamlandı, Freud, uzun yıllar nörolojik çalışmalara odaklandıktan sonra ruhsal hastalıklara yönelerek, tarih, arkeoloji ve mitoloji çalışmaları vasıtasıyla adım adım "bilinç-dışı" denen alanı keşfe koyuldu, kendisini bireyin gündelik yaşamında hissettirmeyen, ama ansızın içgüdüsel patlamalar, his ve davranışlarda nöbet ve bozukluklarla ortaya koyan gizli, karanlık bir alandı bu, bireyin en doğal yaşam enerjisi olan Libido'nun karşısına uygarlığın kısıtlayıcı duvarları çıkıyor ve özgür istemler zihinde bilinç ile erişilemez olan kapalı bir alana terkediliyordu, Freud, Marx'dan bağımsız olarak, uygarlık ilerledikçe bireyin zihnindeki bu karanlık alanın büyüyerek ruhsal hastalıkları tetikleyeceğini öngörüyordu, din ise bu alanın kendince işleyişini engelleyemiyor, bilakis bu alan onun yadsınmasına bile neden olabiliyordu.

Kapitalizmin istilasına kadar doğayı kozmik bir bütünlük olarak gören Doğu'dan farklı olarak Batı aklı, uygarlık çizgisini, doğayla bütünleşmekten ziyade onu kutsallıktan arındıracak, onda sonuna kadar bir ticari fırsat alanı görecek, doğayı ve varlığı keşfetmeye çalışırken bile onu nesneleştirecek şekilde kurguladı, Batı'nın insan ilişkilerindeki eşitsizlik ve tahakküm anlayışı doğa karşısındaki zafer tutkusu ile uyumlu oldu, Doğu'nun içsel insanına karşın, maddi fırsatlar karşısında rasyonel, kaynaklar üzerinde rekabetçi, güç ve sermayeyi yaşamının asıl hedefi haline getirmiş, alternatif bir toplumsal yaşam idealini karanlık alanına terketmiş umarsız ve bireyci bir insan profili egemen oldu, metalar çoğaldığı ölçüde Batı'lı insanın yalnızlığı daha da derinleşti, bireysel kazanmaya yönlendirilmiş insan, toplum olduğunu unutmak ve geleceği önemsememek durumundaydı ve tüketim toplumunda şimdiki zamanda kazanmak  ve hep tüketerek unutmak Batı'lı insanın gönüllü, kalıcı tercihi haline geldi..

Uygarlık dediğimiz süreç insanın kendi öz doğasından vazgeçmesi ve özgürlüğü uygarlığın istediği zorunlu, önceden belirlenmiş o standart maskeye feda etmektir, benliğinden vazgeçen insan, kendisini "göründüğü gibi olduğuna" inandırır, oysa kendisinden vazgeçmiş ve her yanıyla metalar dünyasına karışmıştır, insan artık yarattığına teslim olmuştur...

Metalar dünyasının zirvesi olan Batı'da, Doğu'nun mistik öğretilerinin ancak yavan karikatürleriyle hayata tutunmaya çalışan Batı'lı bireylerden, New Age dini şeklinde eski, gizemci pagan kültlerine varıncaya dek yeni arayışların canlanmasına tanık oluyoruz, kapitalist şirketlerdeki kariyerlerinin kısa yaşamları için bir zindan olduğunu farkedemeyenler tatminsizliklerinin odağına "hazcılığı" koyuyorlar, karanlık içgüdüler, kitleler halinde cinsel fetişizm, sadizm, mazoşizm, pedefoli, zoofili v.b uçlara savruluyor, ama dünyada Freud'un "ölüm içgüdüsü" olarak tanımladığı yıkıcılık ve şiddet eğilimi de aynı ölçüde artıyor ve dünya geri dönüşü olmayan bir nükleer silah deposu haline geliyor.

İnsan doğası hakkında konuşmak bize aynı zamanda en eğitimli insanların bile iyilik ve mutluluğu anlatan kutsal bir sembol olan Svastika ile Hitler'e destek verdiği korkunç faşizmi ve iki dünya savaşını da hatırlatıyor, olasılıklar dünyası insanın karanlık alanının, bilinç-dışının büyümesi ve yıkıcı tarihin tekerrür edebilme ihtimalini anlatıyor, korkarız ki bu kez insanlığın sonu Tanrı iradesi ile gelen bir tufandan değil, 6 milyar insan arasındaki bir delinin veya zümrenin eliyle de gerçekleşebilir...

27.06.2014 

colkesenm [at] hotmail.com 

Twitter: https://twitter.com/clksnme