Bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Tarih, Mitoloji ve Modern Dünya

0 yorum
Göktuğ Halis

Popüler Gizemciliğin Tarihsel ve Dinsel Temelleri “, günümüzde giderek büyüyen “toplumsal bir eğilimin” kökenlerine ulaşmayı hedeflemektedir. Bu eğilim, Modern Batı Dünyası’nın XVII. Yüzyılda başlayan “pozitif bilimler” alanındaki sıçrayışıyla birlikte temelleri atılan teolojik ve bilimsel uğraşlar alanındaki keskin ayrışımın kırılmasıyla ilintilidir.

XVII yüzyılda fizik, kimya, biyoloji ve astronomi gibi disiplinlerde yaşanan devrimsel dönüşüm,  Avrupa'yı yüzyıllardır sarmalayan dogmatik “yaşam” algısını, tüm sancılarına rağmen, şiddetle sarsmaya başlamıştır. Bu dönüşüm sanılanın ve günümüz ortodoks eğitim sisteminin gösterdiğinin aksine, kendini pozitif bilimler hayaline adamış, Aristoteles'in otoritesi ya da Kilise'nin baskısıyla anlamlanan Ortaçağ'a öfke duyan tarihsel karakterlerin, hurafenin ya da batıl inanışın yerine bilimsel gerçekleri koyma yolundaki "kahramanca direnişi" şeklindeki açıklamalardan çok daha fazlasını hakeder. Bu dönemeci yönlendirenlerin böylesi bir kırılışı öngörmüş, önermiş ya da arzulamış olmasına imkan yoktur. Her insan kendi çağının ürünüdür. Yine de pozitif yaşam algısının oluşmasında büyük rol oynayan tarihsel karakterleri, batıl inanış sahibi ya da sofu Hıristiyan olarak görmek bizleri şaşırtır. Oysaki gerçek budur, bu kişiler istisnasız biçimde kökenleri Paganizme uzanan inançlara tabidir; Copernicus ve Kepler, Güneş'i Mısırlılarla karşılaştırılabilir kutsal bir öğe olarak görürken, Newton, en bayağı simyacılarla formül alışverişi yapar. Bilim tarihi kitaplarında, Rönesans'tan (genellikle Mısır mistisizmi ya da Avrupa Merkezci açılımlarda Platonculuk ya da neo-Platonculuk olarak anlatılır) kesin bir kopuşu simgeleyen Galileo bile, Westfall'ın belirttiği gibi, doğanın şifreli olarak kaleme alındığını, bunu çözmenin yolunun ise matematik olduğunu söylemektedir; düşünür modern dünyaya damgasını vuracak eylemsizlik yasasını "ideal bir dünya" tasavvuruyla üretmiştir.

Biyoloji biliminin, yaratılış kuramını, fiziğin Aristoteles’in hareket yasalarını ve maddenin özündeki dört öğe öğretisini, astronominin ise “yermerkezli” evren teorisini yerle bir edişiyle birlikte, teolojinin, mistisizmin, batıl inanışların ve Tanrıların sözlerinin, bilimsel alandan tamamen çekiliş sürecinin ilk adımı atılmıştır; ancak süreç tamamlanmamıştır. Başlangıçta hüküm süren gizemci temel, çok geçmeden ana yapıdan dışlanır, okült öğeler bilimsel duruştan tasfiye edilir. Artık pozitif bilimler, bir zamanlar dinsel anlayışların hegemonyasında gerçekleşen açıklama eğilimlerinin üzerinde söz sahibi olacağı alanların çerçevesini çizmede alabildiğine cüretkardır. Diğer bir ifadeyle Avrupa için, bilimsel uğraşların Kitab-ı Mukaddes ile Aristo ve Platon çalışmalarından ibaret sayıldığı dönem geride kalmıştır.

Pozitif yaşam algısı, yalnızca doğanın yasalarını, evrenin işleyiş mekanizmasını ya da insan zihnini yüzyıllardır meşgul eden pozitif sorunları değil, insanın kendisi, bugünü ve geçmişiyle ilgili problemlerde de etkin olduğu ölçüde, kesin bir dönüşümü zorunlu kılmıştır. Tarih bilimi XVIII. yüzyıldan başlayarak kılık değiştirir; en genel ifadesiyle, "Tanrı'nın, Tanrısal işlerin ya da kişiliklerin" tarihinden kopan, halkların, sınıfların ya da bütün insanlığın tarihi, güçlü örneklerle ortaya çıkar. Tarih, sonsuz uzmanlık alanlarına bölünür; profesyonelleşir, akademik dokusuyla kısmen dışa kapalı, uzmanlar arası disiplinlere dönüşür. Bu kaçınılmazdır; zira pozitifleşen tarihin ihtiyaç duyduğu tarihsel veri ihtiyacı bir çığ gibi olmasa da geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde karşılanmaktadır. A. Koyre'nin belirttiği gibi ölü diller çözümlenir, geçmişin gizleri açığa çıkar; eskiden Tanrı'ya bağlanarak tahmini olarak açıklananların insanların ve toplumların ürünü olduğu anlaşılır.

Böylece, Batı yalnızca Yehova'nın seçilmiş kavmiyle ilişkisini anlatan yaygın metnin dışında da kendisini geçmişte görmenin erincini yaşar.

Gerçekten de tüm Ortaçağ boyunca Batı dünyası, Kitab-ı Mukaddes’i en güçlü referanslı tarih kitabı olarak belledi. Kitap, insanın yaratılışından, İsa’nın yaşamına uzanan kapsamıyla; kültürel veriler, yer ve halk adları, tarihi kişiliklerin hayat öyküleri gibi, bugünün tüm XX. Yüzyıl boyunca yerleşen ve nihayetinde üniversitelerde okutulacak şekilde son haline ulaşan “tarih” disiplininin ilgi alanına giren veriler içermekteydi. Ancak fark, pozitif tarih anlayışının “somut” olarak tanımladığı verilerden hareket etme desturundan kaynaklanmaktaydı; Kitab-ı Mukaddes, bu tip bir eğilimden çok sözel geleneğin ürünü olarak sayılabilecek, efsaneler, mitler ya da kaynağı belirsiz “sentetik” nitelikler taşıyan folklorik verilerden beslenmekteydi. Yazılanların “gerçek olup olmadığının” kanıtlanamazlığı bir tarafa, her toplumsal olguya Tanrısal bir müdahale eşlik ediyordu. Tanrı’nın ve kutsal olanın “toplumsal olaylar üzerindeki etkisini” reddeden pozitif tarih anlayışı, tıpkı bilimsel disiplinlerin “yaratılış” ve “ölüm sonrası hayat” gibi sorunlar karşısındaki tutumuna benzer şekilde,  “bilginin olanakları” duvarına çarptı. Kitab-ı Mukaddes, inançlılar için “tarih” kitabı niteliğini hiçbir zaman kaybetmese de, karşıt kutbunda “pozitif tarih” anlayışının yer aldığı “ikili tarih karşıtlığı” içinde saldırılara muhatap olmaktan kendini kurtaramadı.

Bu doğaldır, insanlık çok uzun bir süre tarihi, inanç figürleri ya da mitolojilerle karşılamıştır. Bu eğilimin Batı dünyası için en popüler örneği Homeros Destanlarıdır ki, yalnızca Antik Yunan dünyası değil, kültürel olarak Yunan ile ilişkiye geçen her medeniyet, İlyada ve Odessa Destanları’nı aynı zamanda tarih kitapları olarak okumuştur. Ancak destanların en önemli parçası, Tanrısal müdahalelerdir ki “tarihi”, gerçekleri öğrenmek amacıyla okuyan bireyler “Tanrıların” toplum yaşamına etkin müdahalelerini de “gerçek” olarak algılamak zorunluluğunu taşımıştır. Çünkü mitoloji, artık klasikleşen ifadeyle söylersek, yalnızca çocuklara uyumadan önce anlatılan hikâyeler değil, bir yönüyle o toplumu geçmişe bağlayan simgelenmiş gerçeklerdir. Problem, simgelerin ne olduğu ve nasıl deşifre edileceğidir. Yanlış bir yorumda tarih teolojiye karışır, yerleşik dini sistem ideolojisini doğrular hale gelir. Sınıfsız toplumlarda bunun önemi yoktur belki ama toplumsal bölümlenmeyle birlikte, tarihi mitolojilerle açıklamak “bölümlenmenin” korunmasını amaçlayan araçlara dönüşür.

Dinsel eğilim, pozitif disiplinlerle teolojik uğraşların verileri arasında bir çelişki olmadığı iddiasındadır. Papaların evrimi: “Tanrı’nın en büyük oyunu!” olarak nitelemesi bu gerçeği değiştirmez; antropoloji ya da biyolojinin verileriyle, “yaratılış” problemi arasındaki çelişkiyi gidermek için “emirvari” bir çıkıştan daha fazlasına ihtiyaç vardır. Arkeolojik çalışmalar sonrasında, Kitab-ı Mukaddes’te adı geçen Sodom ve Gomorra’nın küller altından çıkarılışı da, Ararat Dağı’nda Nuh’un gemisinin kalıntılarının bulunuşu da, doğaüstü eğilimler ve Tanrısal müdahalelerle anlamlanan bir tarih anlayışının somut kanıtları değildir. Bunun için de en azından Rab’bın parmak izinin bulunması gibi delillere ihtiyaç vardır.

Eski toplumlarda mitoloji, yalnızca geçmişle kurulan bağlantının araçları değildir. Bir yüzü güncel dünyaya dönüktür; kaygıları vardır. Herşeyden önce toplumsal olanı düzenler, işbölümünü, yetişen kuşakların eğitimini, yaşlıların, düşkünlerin gözetimini belirler. Bir yönüyle günümüz dünyasındaki modern hukuk sisteminin yerine yerleşen mitoloji, günümüz insanına ilkel gelen içeriğine rağmen sosyal alanda etkileyici düzeyde başarılı olur. Malinovski, iki yerli grubu arasındaki toprak sürtüşmesinin, modern dünya insanına basit gelebilecek bir “hikâye” yardımıyla nasıl çözümlendiğini anlatmaktadır Büyü, Bilim ve Din kitabında. Buna göre, uzun süren bir göçün ardından eski topraklarına dönen bir grup yerli, topraklarına yerleşmiş ikinci bir yerli grubunu görür. İkinci grupta yer alan yerliler, bu durumdan hoşlanmaz ve bu verimli toprakları terk etmek istemez. Ancak birinci grup, ansızın tartışmaya vesile olan toprakların gerçekten de kendilerine ait olduğunu ispatlayan bir ya da birkaç “hikâye” anlatmaya girişir. Hikâyeler gerçekten de o yöre ile ilgilidir ve birinci grup yerlinin dünyaya geliş merkezini temsil etmektedir. Hikâyelerin anlatımı bittiğinde, ikinci grup yerliler başka hiçbir tartışmaya girmeden, topraklardan ayrılmak üzere eşyalarını toplamaya girişir. Zira bu toprakların, sonradan gelen yerli grubuna ait olduğuna dair herhangi bir şüpheleri kalmamıştır; mitoloji, günümüz tapu müdürlüklerinde dahi uzun tartışmalar yaratan bir problemi, çok kısa sürede çözme yeteneğine sahiptir.

Mitolojiler, efsaneler, dinsel anlatılar modern dünya ile birlikte, insanlık tarihinin çocukluk çağından itibaren oynadıkları somut rolleri yitirmiştir. Bu kaçınılmazdır çünkü artan nüfus, gelişen sanayi ve teknoloji; kozmopolit bir tabaka yaratmıştır. Yaratılan düzey ve karmaşıklaşan toplum sorunları; artık insan tarafından belirlenen karmaşık hukuk sistemiyle düzenlenmeye çalışılmaktadır. Buna elbette yukarıda belirttiğimiz, tarihsel araştırma yöntemlerinin gelişimini de eklemeliyiz...

Tüm bu yaşananların sonunda Kapitalizm, özellikle iki kutuplu dünyanın yıkılışının ardından reddedilen, istenmeyen ya da hurafe olarak ilan edilen yaklaşımlarla dirsek teması içine girmiştir. Modernliğin sonu olarak tanımlanan kültürel aşama, Modern dünyanın kurduğu dizgesel ayrışımların üzerine çizgi çekmekte, resmi ya da ideolojik olarak değil ama kamusal düzeyde geçmişe dönüşü temsil etmektedir. Bu bize, girişimizin hemen ilk paragrafında betimlediğimiz güncel eğilimi vermektedir. Bu eğilim, mitolojilerin, halk efsanelerinin ya da geleneksel kültüre ait öykülerin ansızın tarihi anlama ve tarihi biçimleme noktalarında oynadığı rolün yükselişidir. Kutsal Kan Kutsal Kâse ve Da Vinci Şifresi ve ondan hareket eden yüzlerce kurgusal metinden elde edilen verilerin, ansızın “yepyeni bir tarih oluşturma” yönündeki potansiyeli elbette dikkat çekicidir. İsa’nın Soyu ve Magdalena’nın onun karısı olduğu şeklindeki “tarihsel olarak” asla doğrulanamayacak iddialar, Papalık Tarihi ya da Tapınak Şövalyeleri gibi tarihsel konuların gerçek öyküleri üzerinde şaşırtıcı bir baskı yapabilmektedir. Böylece pozitif tarih anlayışı üzerinde büyük bir baskı oluşmuş; tarihin yeniden kurulması ve oluşturulması yönünde, metafizik zorlama meydana gelmiştir. Böylece tarih yeniden ve daha doğru(!) bir biçimde oluşturulması gereken bir disipline dönüşür. Tarih disiplini için bu, daha önce görülmemiş düzeyde bir düşüştür.

Amerika’nın keşfinden, Fransız İhtilali’ne dek Tapınak Şövalyeleri’nin, tarihi yönlendiren gizli örgütlerin ya da Tanrı’nın etkin müdahalesiyle gerçekleşen olaylar silsilesi, mitolojinin yeniden “tarihe” dönüştürülüşünün en belirgin örneklerindendir. İnsan medeniyetinin büyüsel savaşlar sonucunda yıkıma uğrayan Atlantis ve Mu kıtalarından son anda kaçmayı başaran bilgeler tarafından yaratıldığı düşüncesi, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar, günümüzde kabul görmektedir.Tıpkı toplayıcı-avcılarda olduğu gibi “geçmişe” öyküler yardımıyla bakılmaktadır. Yalnızca geçmişe mi? Elbette hayır, tıpkı yabanıl dünyada olduğu gibi mitoloji yalnızca tarihe değil, güncel hayata dair de etkin bir güç iddiasıyla karşımızda belirmektedir. Sosyo-ekonomik olgulara yönelik bu tinsel değişim yaşananların anlamlanması ya da görüngülerin çözümlenmesi yolunda “mitosların” kullanılışına tanıklık etmemize yol açar. Kökeni Hindistan’da bulunan bir yeraltı kenti efsanesi olan Agarttha’nın, Türkiye’de bir darbe hazırladığı iddiası, tüm gerçek dışılığına rağmen toplumsal bir tepkinin aracı haline dönüverir. Ergenekon Soruşturması’yla ilgilenen kitleler için ise, politik gerçeklerden ziyade “hayali bir çözüm” ortaya çıkmıştır.  Pozitif-toplumsal bilimlerin yozlaştırılması eğilimi yalnızca tarih alanı ile sınırlı değildir. Alternatif tıp alanındaki cıvıklık, tıp bilimine, Secret tarzı kitaplarla açığa çıkan Kuvantum Felsefesinin “yanlış” yorumuyla Fizik bilimine saygı yitirilmektedir. Benzer bir sonuç, burada her birini saymamıza imkân olmayan disiplinler için de geçerlidir.

Yabanıl dünyadaki insan, yaşaması ve ayakta kalması için gerekli olmayan herhangi bir düşünce ya da fikre sahip değildir. Öykülerinin, felsefesinin, inancına eşlik eden anlatıların, mitolojilerinin; her türlü uygulamasının ve hareketinin, hayati bir amaca kilitlendiğine dair somut bulgular vardır. Tarihi ve bugünü mitoloji ile anlamlandırmak ve düzenlemek, sınıfsız bir toplumun “ortak kaygıları” üzerinde, döneme ilişkin olanaksızlıklar da göz önüne alındığında açığa çıkacak “kesin” bir yaşam biçiminin göstergesidir. Bu doku, insanın her uğraşısına eşlik eden ve ana amacı “toplumu” bir arada ve bir bütün olarak tutmayı amaçlayan “kolektif” bilincin hizmetindedir. Öyleyle, günümüz dünyası ile yabanıl dünya arasındaki, mitolojinin tarih ve güncel yaşamı açıklamak amacıyla kullanılışı şeklindeki basit benzerliğin ötesine geçen “amaçsal” farklılıklar vardır. Günümüz dünyasında, ideolojik manüpilasyon aracı olarak kullanılan bu eğilim, her şeyden önce toplumun bütüncül yaratımı değildir; tamamıyla bilinçli ve tasarımlı olmasa da, sosyo-ekonomik yasalarca yönlendirilen sınıfsal yönlendiricileri ve yaratıcıları vardır. Bu doğrultu da, yabanıl dünyanın aksine amaç toplumu bir arada ve ortak kaygılar perspektifinde bütün olarak tutmak değil, yerleşmiş sınıfsal ayrımları korumak ve farklı dünyevi tasarımları gerçek kılmaya devam etmektir. Belki zorlama olacaktır ama analoji açıktır; ikili dünya kurgusu günümüzde de geniş halk yığınları için farklı, seçkinler için farklı gerçeklikleri göstermektedir. Hurafeler, hikayeler, boş anlatılar ve kendisine anlatılanlarla yetinen geniş kitleler karşısında, uzmanlaşma adı altında sıradan insanların ilgisini defeden seçkinlerin gerçeğin çölündeki edimi... Gnostisizmin toplumsal kurgusu, günümüzde yaşamaktadır.

Modern Gizemciliğin Tarihsel ve Dinsel Temelleri”, zamana yayılmış bir proje olarak “Gizli Bilimlerin Alternatif Tarihi-İlk İnsandan Günümüze Bilim ve Okült Karşıtlığı” ismini taşıyacak kitaba yönelik ön-çalışmayı içermektedir. İnsanlık tarihine bu farklı bakış, başta “Bilgeler Sınıfı Teorisi olarak Hermetik disiplinler” olmak üzere “kayıtlı tarihin etkin analizinden” doğmuş özgün kavramlarımızı okuyucuyla tanıştırmak amacını taşımaktadır. Çalışma, simya, gnostisizm, şeytancılık, yeraltı kentleri, düalizm, kutsal kitaplardaki savaş gelenekleri ya da kabala gibi, günümüzün gizlici tarih anlayışının tarihsel ve dinsel kavramlarını, maddeci perspektiften hareketle açıklama ve tarihsel bağlamına yerleştirme çabası olarak da değerlendirilebilir.

Böylece “tarih bilimine” günümüz dünyasında saygınlığını sarsan okült kavramlarla hesaplaşma olanağı tanınmış olacaktır.


BATI'NIN MODERN BİLİM MİTOLOJİSİ

0 yorum
Göktuğ Halis

1. Bölüm: Üvey evladın gerçek yüzü:Copernicus

Batı için Ortaçağ bitiyordu. Bir diğer deyişle Karanlığın Çağı...

Karanlığın çağı mı? Sarsıcı bir tanımlamadır bu...

Sarsıcı olduğu kadar da inandırıcılıktan yoksundur. Ortaçağ'dan-Karanlığın Çağı'ndan çok, bu çağı tanımlayanların trajedisin yansıtır gibidir.

Bir çağ kendi içinde topyekün bir karanlık barındırmaz, mümkün değildir. Onu bu şekilde görmek isteyenler vardır öyleyse. Açıktır ki bu tarih aceleyle, görgüsüzce ve dünyevi hırslar adına acemice yapılmış bir tarihtir. Bir tarihi yapmaya yönelik girişim, eninde sonunda şimdiye ve geleceğe dair gayeler içermektedir. Avrupa için de böyle olmuştur. Karanlıktan Pozitif Bilimler atağıyla çıkılmış ve aydınlığa kavuşulmuş olduğu iddiası, geçmişi bir oyuna indirgemekten başka bir şey değildir. Çocukçadır belki ama, çocuk bir kral ise ve tüm dünyaya korku salarsa, onun söyledikleri zorba bir tasavvurun gerçek kabul edildiği bir yanılsamaya denk düşer. Bu kurguda, Batı'yı karanlıktan çıkaran tarihsel kahramanlara sıklıkla yer verilir. Ancak bunlar, tıpkı mitoslarda adı geçen karakterler gibi kararlı bir karartmayla mümkündür. XVII. yüzyıl dönüşümüne imza atan tüm tarihsel karakterler, yeniden yaratılmış, mitolojik bir kılıfla yeniden giydirilmiştir.

Copernicus, bunlardan birisidir ve onun kahramanlığı, hangi resmi tarih tezinde olursa olsun, Kilise'nin karşısına pozitif bilimler adına dikilmiş bir karakter tasavvuruyla yanyana sunulur. Gerçekten ise Copernicus'un düşünsel desteği ve entelektüel referansları, Batı'nın istediği ve umduğu yerlerde değildir. Batının reddettiği karanlık ve pagan dünyanın çağlarından kalma dizgeler ve öğretilerdedir. Batı'nın tarihi her şeyden önce modern bilimin kapısını açan bireylere yüklediği üstünlük payesi ve "mitolojik bir kahraman" yaratma yolundaki çabaları, tarihsel verilerce de doğrulandığı ölçüde abartılıdır. Özellikle XV. yüzyılın ikinci yarısında Polonya'da dünyaya gelen Copernicus ekseninde bu kurgu alabildiğine eksiktir; karşımızda hiç de öyle gerçekleri hayatı pahasına savunan, baskıya, gerici otoriteye ve tahaküme karşı çıkan, güçlü bir karakter dikilmemektedir. Copernicus, alabildiğine zayıf, güçsüz ve kırılgan tutumunu, Papa'ya yazdığı mektubunda şu şekilde dile getirmektedir:
"Aziz peder, kitapta yazılanları okuyanların hemen reddedeceklerini biliyorum. Ben ömrüm boyunca çevremin düşüncelerine aldırmayan, fikirlerini savunan biri olamamışımdır. Etrafın tepkisinden, başladığım hususlardan vazgeçmeye niyetlendiğim olmuştur. Fakat çekingenliği üzerimden atarak çalışmalara devam ettim. Yazdıklarımı tenkit edenler olursa onlara aldırmayacağım ve saçma kabul edeceğim...(1)
Copernicus'un hayatına yönelik bu gerçeklik, karikatürleştirilmiş bir manzarayı, elbette resmi eğitim kurumlarınca değil ama alternatif kanallarca, günümüz dünyasına dek açıkça taşımıştır. Tıpkı Galileo'nun Pisa deneyi gibi, böyle bir şey hiç olmamıştır ama nedense vardır diye kabul etmek neredeyse zorunludur. (2) Mizahi kurgu doğal olarak Copernicus'un aşağılandığı bir yapı içermez; ince bir zeka, yalnızca hayatını kurtarmayı arzulayan ve kendisini sorgulayanlardan çok daha büyük bir dünya görüşünün gölgelerinden açığa çıkar. Kurguda Copernicus bir kazığa bağlanmış, yağlanmış odunlar etrafına saçılmış, cellatın odunları tutuşturacak kıvılcımı bırakmasını beklemektedir. Mitos öykülerinde olduğu gibi son, beklenmedik olgulara gebedir. "Güneşin dünyanın etrafında döndüğünü reddediyor musun?" sorusunu soran Engizisyoncu, Copernicus'un: "Madem ki yakılacağım, hayır reddetmiyorum!" yanıtıyla şaşkına döner. Hikaye gereği sapkınlıktan son anda da olsa dönen ve odun yığını arasından çıkarılan Copernicus, kimsenin duyamayacağı kadar ince bir fısıltıyla: "Ben kabul etsem de etmesem de, Dünya Güneş'in etrafında dönmeye devam etmektedir..." diyerek hikayeden kendisine düşen kutsamayı çıkarır ve onu kuşaklara armağan eder.
Batı, toplumsal bölümlenmenin, sınıfsallaşmanın, sosyal katmanlaşmanın ilk versiyonundan itibaren süregelen eğilime uymuştur: Mitoslar yaratmayı bırakmamıştır; ama Mitos yaratma edimini halktan alıp, egemenlere vermiştir. Geçmişin dayanaklarının, gelecek hedefini tehtit edecek zeminlere kurulmasının sakıncaları vardır ve Copernicus'a yönelik manüpilasyonların ana nedeni budur. Copernicus'u  ne Aristocu, ne de Platoncu, ama Copernicusçu olarak niteleyen Rosen'den onun matematiksel zeminini İslam kaynaklarında özellikle de XIII. yüzyıl alimi Nasreddin Tusi'ye dayandığını iddia eden yakın döneme ait bilim tarihçilerine dek saklanmaya çalışılan bir şeyler vardır.(3) Bu kadarı yine de buz dağının görünen kısmıdır ve onunla ilgili olarak gizlenenlerin açığa çıkışı, karşımızda hiç de modern bilimin anladığı anlamda bir bilim şampiyonunun bulunmadığını, aksine, gözbağcılığına ve büyüye inanan bir astronomun, geçmişten bugüne dek izini sürdüğü olasılıklara doğru anlamlar verdiğini göstermektedir.
Hiç kuşkusuz Copernicus, Batılı bir eğitim almıştır. Dönemin önde gelen okullarında okumuş, din sistemiyle haşır neşir biçimde yetişmiştir. Öyleyse Copernicus'un söz konusu kuramının "gökten zembille" inmediğini anlamak zor değildir. Özellikle Rönesans'ın hakim Neo-Platoncu ve Hermesçi yapısı, Copernicus'u açıkça etkilemiştir. "Göksel Cisimlerin Dönüşleri Üzerine" isimli başyapıtında, dönemin Avrupa Coğrafyasında, neredeyse elden ele dolaşan Corpus Hermeticum'dan yaptığı alıntı dikkate değerdir: "Güneş: Yani ihtişamından ötürü çoğu filozofun ikinci Tanrı ismini verdiği" göksel cisim. (4)
Güneş, yani görünen Tanrı... Etkileyici bir betimlemedir ve Corpus Hermeticum'un risalelerinden yapılan bu alıntı (5)Copernicus'un referanslarını anlamamızda kritik bir rol oynamaktadır. Copernicus'un, Kilise ve egemen dogmatik fikirler karşısındaki desteğini, İtalyan Üniversiteleri'nde aldığı felsefe eğitiminin de gösterdiği yol ile Hermetik metinlerden aldığına kuşku yoktur. (6) )Bu kaçınılmazdır, zira dönemin hakim bilimsel dokusu açık bir şekilde Copernius'un çıkarımlarını spekülatif kılmaktadır. Zaman içinde doğrulanacak büyük keşifler kendi çağlarının alay konularıdır. Copernicus'u döneminin dizgesel çıkarımlarının dışına iten ise açık bir şekilde kuşkudur. Ama kuşku böylesine bir direncin tek itici gücü olamaz; Bilim Adamı yanıbaşında daima eski dünyadan gelen bir güç görmektedir. Bu güç Corpus Hermeticum'dur...

Copernicus elbette saltık bir hissiyatın peşinden sürüklenmemiştir. Hiç kimse, kendisine öğretilen evren tasavvurunun yanlış olduğunu, yalnızca hissiyattan hareketle söyleyemez. Bununla birlikte Corpus Hermeticum'un kimi risalelerinde Merkez olarak Güneş'e yapılan atıflardan haberdar olan düşünür, özellikle Platon'un Timaios Diyaloğu'nda dikkat çektiği gibi, bu kürenin işlevsel nitelikleriyle de merkezi bir rol oynadığına kanaat getirmiş olmalıdır. Francis Yates'in 1964 yılındaki sözlerinden alıntı yapan M. Bernal da bu etkinin altını çizmekte, Copernicus'un kökenleri konusunda girişilen anti-Mısırcı kampanyaya dikkat çekmektedir. Ancak ne olursa olsun Copernicus; "Bu görüşe (Güneşin evrenin merkezinde bulunduğu görünüşüne), onu matematiksel olarak tanıtlayabildikten epey önce ulaşmıştı. " Görüldüğü gibi Copernicus'un bu görüşü XV. yüzyılda hakim olan neo-Platoncu görüşlerin merkezinde yer almaktaydı. (7) )

Copernicus'un Hermetik yönü kitabının henüz ilk adımındaki cür'et ile takip edilebilir. Aristoteles'in gerçek bilimi "ilk nedenlerin bilimi" olarak tanımlamasına karşıt olarak (8) Copernicus, Astronomi'yi en yüksek bilim olarak tanımlamaktadır. (9) Yalnızca Aristoteles mi? Hayır, Copernicus öylesine cesurdur, yoluna ışık tutan gerçeklikten öylesine emindir ki Ptolemaios'u da karşısına almaktan çekinmemektedir. Belki Ptolemaios, bu en değerli bilimi mükemmel hale getiren kişidir ancak, artık onun zamanı geçmiştir çünkü, onun zamanında bilinmeyen yeni devinimler bulunmuştur. Geçmişle ve geçmişin kahramanlarıyla hesaplaşmak, bu alanda bayağı bir kabadayılık değildir. Belki Aristoteles ve Ptolemaios hayatta yoktur ama Copernicus'un alıntıları, mevcut koşulları hareket geçirir boyutlardadır. Tüm dayanaksızlığına rağmen, Copernicus da, Platon gibi, evreni bir küre şeklinde tanımlamaktadır. Elbette herhangi bir dayanağı yoktur; sadece küre tüm biçimlerin en mükemmelidir ve evrenin de en mükemmel şekile sahip olması gerekir.  Copernicus'un çıkarımları, bayağı gözlemler bir tarafa, akıl yürütmelerle ilintilidir. "Yeryüzü devinimini kabul etmede neden cesaretsiziz?" diye sormaktadır düşünür ve ekler: " Gökyüzünde görülen günlük dönüşün aslında Yeryüzü devinimine bağlı olduğunu niçin ileri sürmüyoruz?" Ona göre, böylesine büyük bir evrenin, sınırları belli bir dünya etrafında dönmesini düşünmek akılsızlıktır. Copernicus'un mantığı belki eksiktir ama etkisi büyük olmuştur.

Ne olursa olsun, karşımızda, Modern Bilimin en önemli dönemecinde bizlere sırıtık bakışlarıyla gülen Hermetik Metinler, bugünün büyücü ve falcılarını cezbeden felsefi metinler mi vardır? Kesinlikle... Mitolojiler ve hayaller, büyük bilimsel dönüşümün temellerinde uyuyan, ama kesinlikle istenmeyen, dışlanmaya meyil taşıyan üvey evlatlardır. Peki sonrası: Galileo, Kepler ve Newton... Batı'nın utancı yeğin olmalıdır; çünkü hurafelerin açtığı kapılardan giren aydınlık beyinli insanlar, kültürel kökenlerinde bulacaklarını ya değiştirecekler ya da kendi acıları içinde kıvranıp duracaklardır.

Dipnotlar:

1-kaynak:"http://tr.wikipedia.org/wiki/Nicolaus_Copernicus
2-Ünlü Bilim Tarihçisi Koyre, Galileo'dan daha önce yapılmış olan Pisa deneyinin Galileo'ya mal edilmeye çalışmasını çarpıcı bir dille açıklamaktadır. KOYRE, Alexandre. Yeniçağ Biliminin Doğuşu, s. 161-162-163.Gündoğan.
3-Bernal, herşeye rağmen Copernicus'a temel olarak sunulan bu yapılarda Güneş merkezli bir evren kuramının bulunmadığını belirtmekte, Copernicus'un kökenlerinin Corpus Hermeticum'da aranması gerektiğini iddia etmektedir. Bernal, Kara Atena. s. 240. Kaynak.
4-Copernicus, Gökselcisimlerin Dönüşleri Üzerine, s. 21. Yapı Kredi.
5-Corpus Hermeticum XVI. risale güneşin Merkez rolünü vurgulamakta, Asclepius' 29. bölümde ise ikinci tanrı olarak görülmektedir. Bir diğer metinde ise, "Güneş Görünen Tanrı'dır!" ibaresi yer almaktadır. FREKE, Timothy & GANDY Peter. HERMETİCA. Hermes'in Kayıp Sözleri, s. 16. Ege Meta...
6-Mısır uzmanı E. Hornung da benzer görüştedir. Bk. Ezoterik Mısır, s. 118. Kırmızı Kedi.
7-M.Bernal, Kara Athena. s. 239-240.
8-Aristoteles. Metafizik, s. 86.Sosyal.
9-Copernicus.a.g.e. s. 21

(Bir sonraki bölüm: Deneycilikten Matematiksel Evren Tasavvuruna: Galilei Galileo)


İnsana Karşı Marksizm

0 yorum

Orhan Gökdemir

Althusser’in kehanetlerinden biridir; felsefe bölücüdür. Bilim birleştirir ve bölmeksizin birleştirirse, felsefe böler ve bölmeden birleştiremez. Şöyle devam eder bu; İşte, şimdi Lenin’in gülümsemesi anlam kazanıyor: felsefi bildiri yoktur, felsefi tartışma yoktur. Şundan; eninde sonunda felsefenin nesnesi kavramlardır, onu bölücü yapan da, önermelerini kararsız kılan da budur. Bir felsefi önermeyi onaylarsınız ya da onaylamazsınız ama onu ne doğrulayabilir ne yanlışlayabilirsiniz. Eğer felsefenin içinde kalma niyetindeyseniz, birleşmek isteyen, bilimin sınırları belli ve kesin alanında kalmalıdır.

Biz şimdi, bir “insan hakları felsefesi” geliştirmenin ötesindeyiz. Varsa, bilimsel verilere bakmanın daha yararlı olacağı bellidir ve bu yazı, bölmeksizin birleştirebilecek bir payda peşindedir.

“İnsan hakları” söylemi etrafındaki patırtının Türkiye’de hala ilgi çektiği açıktır, başka yerlerde de böyleydi. Ancak örneğin Avrupa’da, bunun anlamlı olmadığı bir dönem yaşandı, sefalet koşullarının ortadan kalkmasıyla devrim ajitasyonu yapmaya uygun koşullar ortadan kalktı, kapitalizmin hümanist açıdan eleştirisi önem kazandı. Meta fetişizmi, yabancılaşma, şeyleşme, batılı aydını daha bir heyecanlandırır oldu. Marx’ı böldüler, genç Marx’ı, olgunun önüne çıkardılar.

Hümanizme, insana bu vurgu, her durumda kesin bir biçimde sınıfın geri plana itilmesine, unutulmasına yol açtı. Sınıftan bu kaçış ve insana bu sığınış, insan hakları üzerine herhangi bir tartışmanın yapılabileceği tek alan olan Marksizmi sakatladı, anlaşılma ve tartışılma olanağını ortadan kaldırdı.

Oysa Marksizm insandan değil, sınıftan yola çıkar; insan, toplumsal bir çözümleme aracı olarak Marksizmin bir aracı değildir. Özgürlük ve eşitlikten sözettiğimizde, hangi sınıfa ait bir kavram olduğunu açıklama zorunluluğumuz vardır ve sınıfı atlayarak “insan özgürlüğü” üzerinden konuşmak bizi doğrudan ideolojik bir tutum almaya götürür.

Dolayısıyla düzeltmeye bu çok açıkmış gibi görünen “Hümanizm” kavramıyla başlama gereğimiz var. 

Bu düzeltmenin ilki Marksizmin bir hümanizm olmadığı noktasındadır; evet bir “Marsist hümanizma” yoktur. Daha ilerisi Althusser’in o güzel formülasyonuyla “Marksizm teorik bir anti-hümanizmdir.”

Bu düzeltme bizi “teorik bir sorun”un kapısına getirip bırakır. Söz konusu olan “insana karşı olmak” değildir, çünkü o bir ideoloji olarak insancılığa karşıdır. Çünkü “genel olarak insan” tanımı ve tanımdan kaynaklanan hümanizm, belli bir sınıfın bakışını ve yanılsamasını ifade etmekle sakattır.
Şundan; hümanizmin kaynağı, burjuva toplumla birlikte ortaya çıkan “doğuştan gelen haklar” düşüncesidir. Buna göre, toplumsal konumlarından soyutlanmış olarak ele alınan insana doğarak elde ettiği bir takım haklar ithaf edilir. Yalnızca doğmuş olmakla elde edilen bu haklar da burjuva özgürlük anlayışının temellerini oluşturur. Yani burjuva özgürlük anlayışının ayırıcı özelliği sınıfa değil, genel olarak insana dayanıyor görünmesidir. Hakkı “insan hakkı” olarak ifade ettiğimizde onu sınıfsallığından, bu tek yanlılığından kurtarmış değiliz. Ama öte yandan, bu anlayışın bir kandırmaca olduğu iddiasında da değiliz; bir sorun var ve elbette teorik bir sorundur bu.

Yani genel kanın tersine insan kavramı üzerine temellendirilen bu özgürlük ve eşitlik tanımının “sahte” olduğu söylenemez, onu tartışmak için bu özgürlüğün gerçek olup olmadığından değil, varsayımlarından yola çıkmak gerekir. Oysa bu varsayımlar burjuva bakış açısının dışındadır, ona örtük olarak içerilmişlerdir ve tartışılmayı talep etmezler.  Bunları felsefi olarak tartışmak da mümkün değildir.

Marx’ın “Bir yanlış bilinçlilik olarak ideoloji” önermesi de burjuva bakış açısının bu konumlanışından kaynaklanır. Bu bakış açısı, düşünür tarafından bilinçli olarak yürütülen bir süreçtir ama kendisini harekete geçiren itici güçler kendisince bilinmez bir şey olarak kalır. “İnsanın hakkı olmalıdır” diye düşünür, sonra onu temellendirmek için çabalar. İnsanın bir karşılığının olmadığının farkına varmaz, onun içini doldurmak için çabalamaz; insan, filozofun bir kurgusudur aslında. İnsan kavramının içeriğini tarihin kendisinde araştırıp göstermez, kendi kendisinin ya da kendinden öncekilerin felsefi ideolojisinden ödünç alır. Sırf düşünme yoluyla üretilmiş bir şey olarak, örneğin “insan” kavramını hiç bakmadan kabul edip, onunla iş görür. Düşünceden bağımsız, nesnel, elle tutulabilir bir kaynağı yoktur ama en nihayet elinde “düşnümeye dayalı” bir malzeme vardır. Böylece “İnsan”, saf bir düşünce malzemesi olarak, felsefenin alanında sorunsuzca iş görür, üstünde başka malzemelerin imal edinmesine izin verir, onu destekler.

Locke’da, Hobbes da, Rousseau da düşünürken tamı tamına bu yolu izler. Gerçekte, bütün bunların altında “pratik bir zorunluluk” yatar; ait oldukları sınıfın, kendi çıkarını bütün sınıfların çıkarı olarak gösterme zorunluluğu. Dolayısıyla, “insan” kavramının, bütün diğer sınıfları burjuva sınıf yararına kapsamak gibi pratik bir yararı vardır ve bu çıkar nedeniyle onun, ne “insan”la, ne “insancılık”la, ne de özgürlüğü ve eşitliği mümkün kılan “haklar”la bir çelişkisi vardır.

Hukuka bakalım; “insan” bu sınıfın hukukuna “kişilik” olarak girer. Her insan bir kişiliktir ve bir kişilik olarak vazgeçilmez, devredilmez haklara sahiptir. Tıpkı, insan kavramının ayırım yapmaması gibi, kişilik de her tür ayırımdan yalıtılmış görünür. Bu hukuk, ilke olarak kişinin zengin veya yoksul, proleter veya burjuva oluşu ile ilgili değildir. Bu hukuki tanım, kendi başına ele alındığında pratikten bağımsız, birleştirici ve eşitleyicidir.

Oysa kişiliğin asıl itici gücü hukukun çerçevesi dışındadır; onu bir kavram olarak mümkün kılan piyasadır, dolaşım alanıdır, bütünün toplamı olan piyasa toplumudur. İnsanı, somut konumundan soyutlayarak bir kişi haline getirmek için, düşünmenin işini görmesinden önce piyasının işini görmesi gerekir. Burjuva kendi ayrıcalığını, doğuştan gelen ayrıcalıkları ortadan kaldırıp, yerine paranın ayrıcalığını geçirerek kurar. Bunun ilk koşulu, bütün insanları birer alıcı ve satıcı kimliğine büründürmektir; piyasa, birer alıcı ve satıcı ise insanın sosyal konumu ile ilgili değildir. “Her iki taraf da bir ‘kişi’dir. Aralarındaki biçimsel (resmi) ilişki, eşit ve özgür mübadelecilerin ilişkisidir. Bu biçimin bir yanılsama ve aldatıcı bir yanılsama olduğu hususu, hukuki ilişki açısından bakıldığında, tümüyle dışsal bir konudur.” Yani, piyasa ve dolaşım alanı, bu düzenin gerçek özgürlükler âlemidir; insanı ve kişiyi mümkün kılan da budur.

Bu düzen eşitlikçidir, çünkü doğuştan gelen ayrıcalıkları ortadan kaldırarak kendini ayrıcalıklı kılar; özgürlükçüdür, çünkü ancak özgür insanlar birbiriyle mübadele ilişkisine girer. Toprağa bağlı köylü ile modern proleter arasındaki fark da budur; işçi sermaye karşısında bir tüketici ve bir ödeyici olarak, bir para sahibi biçiminde, para biçiminde, basit bir dolaşım odağı biçiminde çıkmalı, yani özgür olmalıdır.  Emeğine zor aracılığıyla el koyulmamalıdır, kendi emek gücünü kiralayıp kiralamamaya tamamen kendi özgür iradesiyle karar vermelidir. Öte yandan işçi burada,  sonsuz sayıdaki dolaşım odaklarından biri olarak işçi belirlemesini yitirir, bir alıcı veya satıcı kimliğiyle, piyasadaki herkesle eşit olur. Dolaşım alanının “sonsuz” olanakları olmadan eşitlik ve özgürlük olmaz.

Bu mükemmel mekanizmanın bir tek sorunu vardır; bütün hikâye boyunca üretim alanı, fabrika, sürecin dışında bırakılmıştır. Tartıştığımız bu alan, piyasanın, dolaşımın alanıdır; zaten burjuva ideolojisi de dolaşım alanında üretimi unutur. Demek ki, burjuva karekterli özgürlüğü tartışabileceğimiz yer, bunun bir kandırmaca olmasında değil, dolaşım alanıyla sınırlanmış olmasındadır. Üretim alanına geçer geçmez bütün bu özgürlük görüntüsü sona erer ve zorunlulukların egemen olduğu gerçek somut bir dünya, sınıflı bir dünya başlar. Üretim alanında ne eşitlik ne de özgürlük vardır; çünkü emekçi, emek gücünü daha işin başında sermayedara kiralayarak devreden çıkmıştır. Emek gücü, insanın bu yeteneği kiralanarak insandan ayrıldığı, devredildiği için “emek” biçimine bürünür. Oysa insandan ayrılmış bir “emek” yoktur, emek insanın yaratıcı yeteneğidir, potansiyel gücüdür. Problem de tam bu alana, üretim alanına aittir; yoksa dolaşım alanı, emek gücü alım-satımının sürüp gittiği bir garip âlem insanın doğuştan gelen haklarının tam bir cennetidir. Burada egemen olan yalnızca özgürlük, eşitlik, mülkiyet ve çıkardır. Özgürlüktür, çünkü emek gücü dâhil bütün malların alıcı ve satıcıları yalnızca özgür iradeleri ile hareket eder. Tamamen özgür kişiler olarak anlaşmaya varırlar ve bu ortak iradelerinin yasal ifadesinden başka bir şey değildir. 

Eşitliktir, çünkü taraflar bir meta sahibi olarak ilişki içindedirler ve eşdeğeri eşdeğerle değiştirirler. Mülkiyettir, çünkü taraflar kendi malları üzerinde tasarrufta bulunurlar ve çıkardır, her iki taraf da yalnızca kendi çıkarını düşünür. Demek ki burada ilke olarak hiçbir sınıfın ayrıcalığı yoktur; hukuk burada ayrıcalığın yerini almıştır.

Mevcut bireyleri insan olarak tasarlamak, demek ki, sınıfsal bir ilişkinin varlığına rağmen, özgür ve eşit bir toplumdan sözetmenin imkânını yaratıyor, ezilen sınıfın yanılsamasını destekliyor, derinleştiriyor. İnsan ve hakları bir kez oluştukları tarihsel dönemden soyutlandılar mı, onları tarihin ve toplumun üstünde asılı duran gerçekler olarak, zeki insanların keşifleri olarak algılamak kolaydır. Düşünmenin ürünü olan eşitlik ve özgürlük gerçekte tartışılmazdır, bunun üstüne ne söylenirse söylensin belirleyici olan hepsinin düşünmenin ürünü olmasında, tarihsel bir karşılığının bulunmamasındadır.

Burada “ideal bir model” kurabilir ve bunun üzerine söylebileceklerimizi sıralayabiliriz. Öyleyse, hümanizm ve ayrıcalığın yerini almış bir hukuka dayanan insan hakları, burjuva toplumun yapısıyla çelişmez, tam tersine, o bunları geliştirdiği oranda güç kazanır. “Burjuva toplumun ürünü olan modern devlet, kendi başına, insan haklarını ilan ederek kendi öz köken ve kendi öz temelini tanımaktan başka birşey yapmaz.”  İşte bu yüzden, modern devlet tarafından insan haklarının tanınması, ilkçağ devleti tarafından köleliğin tanınmasından farklı değildir. Çünkü “özgür insan” burjuva toplumun temelidir. Marx’ın dediği gibi, insan hakları insanı dinden kurtarmaz, tam tersine ona din özgürlüğü sağlar, onu mülkiyetten kurtarmaz, tam tersine ona mülkiyet özgürlüğü sağlar; onu yaşamını kazanma zorunluluğundan kurtarmaz, tam tersine ona girişim özgürlüğü sağlar. Öte yandan mülkiyet edinme özgürlüğü, mülkiyet edinememe özgürlüğünü içerir ki, mülkiyetten arındırılmış geniş kitleler için teorik olarak girişim özgürlüğünün tanınmasının hiçbir zararı yoktur.

Din özgürlüğü de bu tablonun tamamlayıcı parçasıdır. Emek gücünden başka satacak birşeyi olmayanların hangi tanrıdan yardım isteyeceği ilke olarak burjuva sınıfı ilgilendirmez. Çalışmanın yüceltilmesi yeterlidir; tembellik hakkı ise öteki dünyaya ait bir değer olarak alttan alta varlığını sürdürür. Bütün dinlerin bu dünyada çalışmayı kutsamasına karşılık, öteki dünyada tembellik vaad etmesi, bu tepetaklak âlemin en somut belirtisidir.

Oysa bizim, özgürlük derken, üretim alanında özgürlükten sözettiğimiz açıktır. Bizim özgürlük talebimiz, onların özgürlüğünden kategorik olarak farklıdır. Üretimde özgürlük; işte insan ancak bu koşul altında mümkün olabilir.  Marksist toplumsal kurtuluş projesi, sınıflara bölünerek varlığı ortadan kaldırılan insana yeniden insanlaşma önerisidir. Çünkü uygarlık tarihi, insanlığın sınıflara bölünmesi ile birlikte ve bu bölünme sonucu ezilen sınıfların ruhsal ve fizik sefaletleri yerine, ezen sınıfların toplumsal bilinçlerinin ve önyargılarının ikamesi, onun bu bilinç ve ön yargılar altında “yapaylaştırılması” ve giderek doğayla insanlığın serüveninin ayrılmasının tarihidir. Sınıflı toplumların birer ürünü olan aile, din, ahlak, devlet, çeşitli ideolojik hegemonyalar ezilen sınıfın insandışılığını pekiştirmiş, onu çok çeşitli açılardan sınırlandırmış, onun kendi özgürlüğünün yerine din özgürlüğünü, vicdan özgürlüğünü, çalışma özgürlüğünü, emek-gücünü satma özgürlüğünü vb koymuştur. Bütün bunlara karşı sınıfsız bir toplum isteği, bireyin toplumla, toplumun bireyle barıştırılması, onu sınırlayan bütün kurumların kaldırılması, bireysel eğilimlerin özgürce geliştirilmesi, cinsel özgürleşme, emeğin yaşam ile aynılaştırılması, yani “insanın doğallaşması, doğanın insanlaşması” talebidir.

Böyle bakıldığında sınıflı toplumlar tarihinin bütün ihtişamına rağmen insan açısından pek az mesafe katettiği görülecektir; bu tarih insanlık tarihinin tarih öncesidir. Asıl başlangıca önsözdür.  Tarih boyunca yaşanan büyük altüst oluşlara rağmen onun temel eşitsizlikçi karakteri değişmemiştir. Onun için toplumsal bilincin çeşitliliğine ve değişimine rağmen, ancak sınıfsız bir toplumun kurulmasıyla son bulacak bir takım ortak biçimlerin bilinç biçimleri halinde kendini göstermesi doğaldır.

Ne hümanizm, ne de insan hakları bu ortak biçimlerden uzaklaşamaz; her ikisi de sınıflı bir toplumun ürünü olmasının sınırlayıcı damgasını yemiştir. Filozofların bütün özgürlük ve eşitlik şamatasına rağmen, kölelik ve eşitsizlikler varlığını sürdürür, filozofların inadına derinleşerek sürer. Bir sınıf olarak proletarya, “insan”a dâhil değildir; proletarya insanı sırtında taşır. Bu düzenin insan üzerinde yaptığı tahrifat ve özgürlük ihtiyacıdır bize sınıfsız toplumun yolunu açan.  Bu hukuk ve bu ideoloji insanın yabancılaşmasını ve iç sıkıntısını ortadan kaldırmaz; tam tersine ondan beslenir. Ama işte, burjuva devlet artık eskimiş bir biçim olarak bu görüntüyü taşıyamamaktadır. Egemen sınıfın içinde bulunduğu durum, bir ideoloji olarak hümanizmi gereksiz ve olanaksız kıldığı gibi, hukukun yeniden ayrıcalığın hukuk olmaya yönelmesi onun himayesi altında gerçekleşmektedir.

İşte bu yapı bize hukuku, eşitliği ve özgürlüğü önermektedir. Onu bir komediye dönüştüren tarihin işini görmüş olmasına rağmen, bu talebin sahibi görünmeyi becermektedir. Varsayımları tartışılmadan yapılmış her özgürlük vurgusu ilerici değildir. Sosyalizme en sağ eleştirilerin bu kılıkta yapıldığı unutulmamalıdır. Kavramlar masum, sınıfsal kirlenmeden azade değildir. Temizlik gereklidir ve bunu yapmayanın aklı kirlenir. Evet, özgürlük ve eşitlik istemekte haklıyız, evet modern devlet kendi hukukunu çiğnemektedir. Ama öte yandan onun varlık sebebidir bu. “Modern ancien regime, sahici kahramanları ölmüş bir dünya düzeninin komedyeninden başka bir şey değildir. Tarih aslidir ve kendi eskimiş bir biçimini mezara götürürken birçok evrelerden geçer. Dünya tarihinde bir biçimin son evresi onun kendi komedisidir.” Devrimci Fransa’nın yerine Amerika Birleşik Devletleri, Rousseau’nun yerine Fukuyama; komedi budur.

Evet, Marksizm teorik bir anti-hümanizmdir ve “aslında teorik olan bu sorunun” açılımı şöyledir: “Sosyalist devrim, geleneksel mülkiyet ilişkilerinden en köklü biçimde kopmadır; kendi gelişimi içinde geleneksel düşüncelerden de en köklü biçimde kopma olacağına şaşırmayalım.”


07.10.2007

Simya Nedir? Simyacı Kimdir?

0 yorum

Göktuğ Halis

Çok sayıda hermetik disiplin gibi simya da iki farklı perspektifin açılımlarına maruz kalmıştır. Her zaman ve her mekanda, bu uğraşların güç, para, tatmin yahut başarı gibi dünyevi amaçlarla anlamlanan tarafı, Hermetik felsefenin gizlici yüzüne karşıt bir yapı oluşturmuştur. Hermesçi uğraşının bu anlamlı yüzü daima ve her yerde "bütüncül" olana kavuşmakla ilintilidir. Simya'nın, yüzyıllar boyunca "adi madenleri altına çevirme" yeteneği olarak sunuluşu, kuşkusuz Hermetik felsefenin sadık savunucularından çok dönemin koşullarını kendi lehine çevirmek isteyen düzenbazların ve çaresizlerin trajedisini yansıtır. Gerçek bir simyacının amacı asla çok zengin olmak, madenleri altına çevirmek veya bu yolla dünyayı ele geçirmek değildir. Bir simyacının felsefi kaygısı, bütünün işleyişini anlamak ve bu bütüne müdahale etme yetkinliğine ulaşmaktır. Modern dünyanın simyayı arsız bir servet anlayışı olarak görmesi en iyi ihtimalle parayı en yüksek değeri yapmış bir zamanın çapsızlığının işareti olabilir.

Günümüzde modern bilimin, bazı madenleri uygun laboratuar koşullarında altına dönüştürebilme olanağı vardır. Ancak örneğin kurşunu, bu tip koşullarda altına dönüştüren bir bilim adamını, bir simyacı olarak nitelememizin önündeki engel tam da Hermetik felsefenin söz konusu içeriği ve anlayışıdır. Modern dünyanın bilim adamı bir simyacının felsefi donanımından yoksundur ve laboratuar düzlemindeki başarı, kendinden ayrı bir madde üzerinde ulaştığı başarıdır. Katı maddenin yasalarını anlamaya çalışan ve onları anladığı oranda değiştirmeyi başaran bir modern bilim uygulayıcısının, özne-nesne arasında koyduğu temel ayrımın simyacı için anlamı yoktur. Madde üzerinde yaşanan değişim, uygulayıcının benliği üzerinde dönüştürücü ve geliştirici bir etki sağlamıyorsa, simyacı, modern kimyacının aksine, kendisini başarılı saymayacaktır. Öyleyse başlangıç olarak belirtmeliyiz ki bir simyacı için adi maddenin altına dönüşümü sadece araçtır. Evrenin bütünlüğünü kurmuş bir simyacı için doğadaki herhangi bir dönüşüme katılım mümkündür ve bu dönüşüm onun kendi dönüşümüdür. Kurşun altına dönüştükçe, simyacının ruhu da değerli bir aşama kat etmiş olur. Doğal olaylara müdahaledeki bu cüret aslında Hermetik çok sayıda uğraşı, semavi dinler bağlamındaki "olumsuz" yargılamanın kökenine götürür. Bir simyacı ölümsüzlük, bilgi ve güç gibi konularda uğraşırken kendisine örnek olarak TANRI'yı alır. Tanrı gibi olmak, ya da onunla bir olmak hiç kuşkusuz modern bir bilim adamının sınırlarını aşan felsefi bir dizgenin parçasıdır. "Büyük Eser" tanımının anlamı budur.

Kökeni simyaya dayanan pozitif bir bilim olarak kimyada da, birkaç temel bileşenin etkileşerek ikincil bir katman üretme eğilimi kabul edilir. Element tabloları bu durumu ayrıntılı olarak gösterir. Bununla birlikte bu ilkesel benzerlik ayrıntılardaki farklılıklarla sarsılır. Modern kimyanın yüzün üzerindeki elementine karşılık, simyacının elinde, hava, toprak, su ve ateşten oluşan dört element vardır. Hiç kuşkusuz bu elementleri cevherler olarak adlandırmak yerinde olur. Çünkü onlar ilkesel ve ideal oluşları bağlamında soyut unsurlardır. Bir diğer ifadeyle bunların hiç biri gerçek hayatta, soyut düzlemde olduğu gibi saf halde değildir. Kendisine katışmış diğer öğelerle anlamlıdır. Bunları "yaşamın kökeni" olarak adlandırır bir simyacı. Simya, bu elementlerin yönetimini içerir. Evrendeki her varlığın kökeninde, değişik oranlardaki bu dört elementsel sentez bulunuyorsa, bunların yönetimi varlıkların yönetimi anlamına gelir nitekim. Simyacı, sahip olduğu bu bilgiyle, doğanın işleyişine yardımcı olur ve en yüce olasılıkların zamanlamasında belirleyici bir rol oynar. Bu kutsal amaç hiç kuşkusuz sistemli ve hummalı bir çalışmayı içerir. Tüm Hermetik disiplinler gibi simya da, katışıksız ve zorunlu bir çileli çabayı gerektirir. Deney ve modern anlamda laboratuar çalışması olarak tanımlayabileceğimiz aşama, söz konusu ideal açısından gerekli bir araçtır.

Simya, temel amacı doğrultusunda metaller üzerindeki deneysel çabadan yararlanır. Tüm metaller, kükürt, cıva ve tuzdan oluşur. Tıpkı ana ilkeler gibi bu ilkeler de sentez halinde metallerde bulunur. Cıva, pasif ilke olarak ruh 'u simgelerken, tuz ise maddenin sembolüdür. Kükürt ise ortaya çıkan bütünlükteki enerjiyi, hareket ilkesini temsil eder. Her maddede geçerli olan denge sabiti, bize Altın Oran'ı vereceğinden, cıva, kükürt ve tuzun uygun oranı da altını verecektir bir simyacıya göre.

Altın yukarıda da değindiğimiz gibi, sistemli ve güçlü bir semboldür. Simyacı için altına ulaşım, maddi ilkeden çok, bağıntılı olduğu ruhsal dönüşümle ilgilidir. Altın üzerine geliştirilen felsefe dizgenin kökeni Mısır'a dek takip edilebilir. Altının, göz alıcı güzelliği, şekil verilebilir ve paslanmaz niteliklerini, değişim ve mübadele aracı olarak değerini çok sayıda uygarlık gibi anlayan Mısırlılar aynı zamanda, Güneş'in özdeşimini yaparken inanç sistematiğinden yararlanmışlardı. Altın içinde hiç bitmeyen bir ışığa sahiptir. Ateşli elemenin sıradışı yükseklikteki oranı metafiziksel çağrışımları kaçınılmaz olarak besleyecektir. Süreç içinde Yunan'da özellikle Platon ve Aristo sistematiğinde, ateşe biçilen değerle ilişkili hale geldi. Onlara göre, ateş, yerküresel bir element olmasına rağmen, göksel bir gerçekliğe en çok yaklaşan elementti. Bu nedenle içinde hiç sönmeyen bir ateş barındıran altının göksel kürelerin en muhteşemi güneş ile özdeşimi kaçınılmazdı.

Altının içerdiği ateş, herşeyi canlı bilen Mısırlının düşünsel dizgesinde büyük bir can buldu. Yerkürenin rahminde büyüyen metaller, yavaş ama kesintisiz bir biçimde, her varlık gibi mükemmelliğe doğru yol almaktaydı. M. Eliade, Türkçe'ye Babil Simyası olarak çevrilen kitapçığında, simyacının uğraşını, toprağın doğurganlığına bir müdahale olarak tanımlarken tam da bu noktaya parmak basmaktaydı:

"İnsan, doğa ile işbirliği yapabileceğini, toprağın derinlerinde meydana gelen büyüme süreçlerine yardım edebileceğini hisseder, yeraltında gerçekleşen bu yavaş olgunlaşmanın ritmini sarsar ve hızlandırır. Hakları insana ait olmayan bir alana, Toprak Ana'nın derinliklerinde yavaşça yoluna devam eden mineral gebeliğin gizemleriyle birlikte yeraltı dünyasına gitmeyi göze aldıklarını hisseder..."

Böylece simyacı, bir din adamı gibi kutsal bir çabayı üstlenir. İlksel yaşam enerjilerinin idaresiyle dünyayı dürterek, sonu çabuklaştırır. Bir metalin mükemmelliği ulaşımı sürecini hızlandırmak, kaçınılmaz olarak kişinin kendi ruhsal mükemmelliğiyle ilişkilendirilebilir. Çünkü doğal kusurlar, rahatsızlıklar, bir metalin temel amacına ulaşmasını nasıl engelliyorken simyacı ona yol gösteriyorsa, dünyevi bir batakta sarsılan ruhu için de aynı kurtuluş mümkündür. Metal, simyacının laboratuarında mükemmelliğe ulaşırken, simyacının ruhu yaşamıyla bu mükemmelliğin takipçisidir. Her ikisi de sonu gelmez ateşlerde yanmak zorundadır mükemmellik için.

Altının göksel bir küreyle özdeşleşimi kuşkusuz diğer elementler için de geçerlilik taşımaktadır. Astroloji ve simyayı birbirine bağlayan bu yapıda, güneş altın'ı, ay gümüş'ü simgelerken, göklerdeki diğer 5 gezegenle birlikte, ortaya 7 metal 7 yıldız simetrisi çıkar. Makro-micro kozmos ilişkisini oluşturan bu dizgeye göre en hızlı gezegen Merkür, cıva ile, Venüs bakır ile, Mars demir ile, Jüpiter kalay ile, Satürn ise kurşun ile ilişkilendirilir. Bunlardan Jüpiter ve Venüs benzeşiminin neden olduğu bilinmese bile bilinen, elementlerin gelişiminin hamisi olunan göksel küre tarafından yönlendirildiği bilinmektedir. Her gezegen kendi ayırt edici erdemini ortaya koymaktadır.

Simyanın felsefi bir dizge olarak geniş çizgileri kendisini en belirgin şekliyle Felsefe Taşı kavramında gösterir. Oldukça yoğun ve soyut anlatımlara sahiptir ki felsefe taşı... Örneğin 16. yüzyıldan kalma bir metin felsefe taşını şu şekilde anlatır:

"Genç ya da yaşlı, tüm insanlara tanıdık gelir, Tanrı'nın yarattığı her şeyde bulunur, ama hepsi tarafından hor görülür. Zengin fakir herkesin elinden her gün geçer. Hizmetçiler tarafından sokağa silkelenir. Oysa kimse değerini bilmez. İnsan ruhundan sonra, yeryüzündeki en güzel ve krallarla prensleri alaşağı etme gücüne sahiptir..." Büyü, Gizem Bilim. sf 102)

Simyacı için temel amaç, mükemmelliğe ulaşmaksa, temel araç ise felsefe taşıydı. Felsefe Taşı, İsa'nın Graal'i gibiydi. Altın değildi ama Tanrı'nın dokunuşu gibi, değdiği her şeyi iyileştirirdi. Kusurları gideren bu güç, cennet çağının habercisiydi. Kaya veya taş ile oldukça az anlatımlarda özdeşleştirilir. Kimi metinlerde "kırmızı bir toz" şeklinde tanımlanırken, kimi anlatılarda "nüfuz edici su" olduğu gözükür. Bazen ilaç, bazen ölümsüzlük besini olarak tanımlanan felsefe taşı, bazı ilginç simgelerle de ifade edilir: "Bir şişenin içinde kalmış, kırmızı renkte bir Kral" olarak. M. Maier'in verdiği örnek ise çok daha ilginçtir:

"Bir erkek ve kadından önce bir çember, sonra bir kare, sonra bir üçgen, son olarak da bir çember yaparsan Felsefe taşını elde edersin..." (Büyü, Gizem Bilim sf 102)

Simyacının dilindeki kapalılık ve simgesellik şaşırtıcı değildir aslında. Ortalama anlayışın eleştirisi bir tarafa, gereklidir. Modern bilim adamının, kesin konuşan tarzı yerine simyacı, olasılıkları hesaba katar. Hakikatin ikinci elden anlaşılamazlığını savunurdu. Gerçeklik istense bile asla anlatılamazdı. Kitlelere, hatta yolun başındaki ustalara dahi bu bilgelik götürülemezdi. Açık ifadelerde gözleri kamaştırır, büyük yıkımlar getirir, hazırlıksız kişilere zarar verebilirdi. Simya, tüm Hermetik disiplinler gibi çeşitli kaygılarla gizli bir disiplin haline geldi. Çok sayıda üstad, araştırma sonuçlarını birbirlerine büyük bir gizlilikle götürdü.

Simyacı için yolun başı kuşkusuz önemli bir ayrıştırmadan geçer. Laboratuarında onun yola çıkış noktası "ilk maddedir. İlk maddeye ilişkin tasavvurların farklı oluşu, işleme geçmeden önce, nereden başlanması gerektiği konusunda çok sayıda farklı tutuma yol açar. Çok sayıdaki girişimdeki başarısızlık ise, genellikle İlk Madde'nin bulunamayışıyla açıklanır. Dışkı, çamur, tükürük ya da toz gibi çok sayıda madde kullanılmıştır. Aristoteles'in kimi çıkarımları, özellikle biçimden yoksun madde çok sayıda simyacıyı etkilemiş olmalıdır. Ona göre, ilk maddenin herhangi bir özelliği yoktur. Özelliksizliği saptanmış bir maddenin ilk aşamada öldürülmesi gerekir. Siyah aşama, ya da maddenin öldürülmesi aşaması Nigredo olarak adlandırılır. Maddenin ölümü, bir sonraki aşamada maddenin diriltilmesi olarak da bilinen beyaz aşama, yani Albedo ya, oradan da Kırmızı aşama, yani maddenin beslenmesi, Rubedo aşamasına geçecektir. Hıristiyan felsefesindeki yaşamın ölümden doğma diyalektiği, simyacıların çoğunu, İsa örneğinden hareketle etkilemiş olmalıdır. Maddenin ölümü, yani tüm özelliklerinden arındırılması onun içindeki ilahi kıvılcımı, ilk koşullandırıcıyı, ya da ilkten öncekinin açığa çıkmasını sağlayacaktı. Serbest kalan ilahi kıvılcım, simyacının avuçlarına düşecekti.

Bir maddenin öldüğünden emin olmanın çeşitli yöntemleri vardır. Madde yakıldıktan, toz haline getirildikten, cıva ile karıştırıldıktan sonra, kara bir madde yumrusu olarak karşımıza çıktığından, ceset gibi kokar. Kurt tarafından kemirilen ölü kral, çarmıha gerilen yılan, ya da parçalanmış ceset gibi çok sayıda simgesi bulunmaktadır. Madde öldürüldükten sonra, yeniden doğum aşaması gelir. İlk madde, bir sıvı solüsyona batırılır. Doğru yapılmışsa işlem, kara yumruyu beyaz bir taşa dönüştürürdü. (Vahiy kitabında üstüne yeni bir isim yazılmış beyaz taş olarak görülebilir)Lekesi veya karası olmayan gerçek kristal taş diye adlandırır Michael Maier. (Simgesi ay altında yıkanan insan) Simya bu aşama içinde bizzat yer alır, bu kez mistik diriliş ve yeniden doğuşa geçerdi. Son aşama, beyaz taşın altına, yani felsefe taşına dönüştürüldüğü aşamaydı. Rubedo aşaması. ... Kurban kanı ve olgunlaşmayı akla getirir. Beyaz taşın simyacı tarafından beslenmesiyle oluşurdu. Beslenme sırasında bal veya insan kanı gibi şeylerle karıştırılabiliri. Anlaşılan taşın, uzun süren işlemler sırasında güce ihtiyacı vardı. Bu nedenle beslenmekteydi taş. Beyaz taş sonunda felsefe taşı ile ilişkilendirilen kırmızı bir toza dönüşürdü.

Simyacının ulaştığı ölümsüzlük aşamasının temel maddesi olan felsefe taşı, çileli bir yolculuğun sonucudur. Simyacı için asla bir ayrıcalık değildir, ölümle kesilmemiş bir yaşam bütünlüğü simyacı için daha sistematik bir bilgi olanağına açılan bir kapıdır. Bu anlamda, kişisel hayatını zengin ve muhteşem kılacak "felsefe taşı formülüne" sahip olmasına karşın, gerekli gördüğü haller dışında onu, adi madenleri altına dönüştürme yolunda kullanmaz. Simyacı için felsefe taşı, maddi bedenin engellerinin aşılması yolunda kullanılır. Bunun en önemli aşaması ise, yaşlanmayı ve çürümeyi engelleyen Ab-ı Hayat iksiri kullanımıdır.

Sahip olduğu bilgi, simyacıyı yeraltına iter. Gölgede kalmak, evrenin sırlarını isteyenin ayrıcalığıdır, ona göre. Popüler olmamaya özen gösterir, sıradan, herkes gibi bir hayat oluşturarak dikkat çekmemeye çalışır. Paracelsus, St. Germain Kontu gibi yarı mistik şahsiyetlerin yanı sıra, Locke, Newton gibi, bilim ve felsefe dünyasının popüler isimlerinin de yer aldığı "simyacı" listeleri inandırıcılıktan uzaktır. Çok sayıda hermetik disiplin gibi, simya da, öğretmen öğrenci ilişkisi temelindeki gizlici ve dışa kapalı bir yöntem olarak, kuşaktan kuşağa aktarılır.

01.10.2010

Bilim ve Din

0 yorum
Orhan Gökdemir

Din ile ilgili büyük soruların sorulduğu çağ çok gerilerde kaldı. Yerleşik dini eleştire eleştire dinsizliğin denizine yelken açan son dönem Aydınlanma filozofları, bilim için dinden kurtulmanın şart olduğu kanısını yaygınlaştırdılar. Büyük Fransız İhtilali’nin kilise karşıtı girişimleri ise bu konudaki radikalizmin doruğu oldu.

Oysa Aydınlanma filozoflarının çoğu derin bir biçimde dinseldiler. Kiliseye olmasa bile, kaybolmuş bilgeliğe inanıyorlardı. Laboratuarlarında aradıkları şey bilimden çok, simya sihirbazlıklarıydı. “Müspet bilim”in kurucusu sayılan Newton’ın bir ayağı büyünün alanındaydı. Büyük Fransız ihtilali ise, kiliseyi saldırırken yerine kendi bilim kilisesini kurmayı amaçlıyordu.

Peki, bilim nereden çıktı öyleyse? Bilim, örgütlenmiş din ile eski inançlara bağlı tarikatların çatışmasından çıktı. Ama bu, bilinçli bir çabanın sonucu değil, bir kaza eseriydi. Simyacıların, büyüye ulaşmak için denemekten başka yolu kalmamıştı; onlar da deneye deneye kimyacı oldu.

Aydınlanmanın sırf rasyonel ve bütünüyle din dışı bir düşünce geleneği olduğu yargısının nasıl oluştuğunu incelemek ilginç sonuçlar verebilir. Mısır’a duydukları derin bağlılık nedeniyle, oradan Musevizme, İsevizme ve Muhammediliğe kalan büyük mirası sezmişlerdi. İbadetler, inançlar, davranışlar, temele inildiğinde bütünüyle Mısır çıkışlı görünüyordu. Oruç, abdest, sünnet, tek tanrı gibi birçok inancın ve davranış biçiminin kaynağı orasıydı. Dahası, Hıristiyanlığın teslisi ile İsis-Osiris-Horus üçlemesi arasındaki bağı görmek için bilgin olmak gerekmiyordu. Öyleyse, “rasyonel” Aydınlamacılar için “eski orijinal dine geri dönmek” doğru bir davranış olacaktı. Çoğu bunu yaptı. Bruno, Galilei, Copernik gibi öncüler, tanrının “Güneş” olması gerektiğini biliyorlardı. Güneşi tanrı yaptılar. Evrenin merkezine güneşi oturturken ve dünyayı onun etrafında dönen basit bir gezegen derecesine indirgerken, inançlarının da gereklerine uymuş oluyorlardı.

Bu konumları nedeniyle, insanlığın entelektüel serüveninde büsbütün bir sapma gibi görünen şeye, “antik Yunan düşüncesine” saplanmadılar. Yunanlılar, Mısır’dan almışlar, ama onu kendi dillerine çevirmekle yetinmişlerdi. Öğrendikleri şey, kültürleri ve yetenekleri derecesindeydi ve ne yazık ki, Yunanlılar öğrenme yaşı gelmemiş çocuktular. 2500 yıldır Batıyı ve Avrupa’yı uğraştıran bu sapmadan, Aydınlanmışları koruyan şey de işte buydu.

Dolayısıyla Hıristiyanlık da bu sapmanın dogmatik ve örgütlenmiş bir biçimi olarak göründü. Hermetik metinlerde hep daha fazlası vardı ve “heretik” tarikatlar onun taşıyıcısıydı. “Bilim”de masonluğun üstlendiği rolün hala gün yüzüne çıkmaması şaşırtıcıdır. Masonlar, Mısır kültürünü ısrarla korudular. Dogmalara karşı bir tür efsun görevi gördüler. Sonra kendileri de bir tür dogma haline geldiler.

Bilimin nereden çıktığı sorusuna, “bilim neyi başardı” sorusunu eklemek ise bizim borcumuz. Son üç yüzyılda attığı adımlar, onun din olmadan iş görebileceğini göstermiş midir?

Milattan Sonra üçüncü yüzyılda yaşadığı sanılan Antik Yunan felsefe tarihçisi Diogenes Laertios, Mısırlı hiçbir “filozof”a gönderme yapmamasına karşın, Mısır felsefesi hakkında şunları yazar: “Mısırlıların tanrılar ve adaletle ilgili olan felsefeleri şöyledir: onlara göre evrenin başlangıcında madde varmış, sonra bundan dört öğe ayrılmış ve kimi canlılar oluşmuş. Güneş ve ay birer tanrıymış, birinin adı Osiris, öbürü İsis’miş… Onlara göre evren oluşmuş bir şeymiş, bir gün yok olacakmış ve küre biçimindeymiş; yıldızlar ateşmiş ve yeryüzündeki her şey bunların ısısıyla oluşmuş; ay tutulması, ayın dünyanın gölgesi üzerine düşmesiyle oluşuyormuş; ruh ölümden sonra da yaşar ve başka bedene geçermiş; yağmur havanın değişmesiyle oluşurmuş; Hekataios ve Aristogoras’ın anlattığı gibi, başka şeyleri de doğaya dayanarak açıklıyorlarmış; adalete dayalı ve Hermes’e yakıştırdıkları yasalar çıkarmışlar, yararlı hayvanları tanrı sayıyorlarmış. Geometriyi, astrolojiyi ve aritmetiği onların bulduğunu söylerler.”

Bundan sonra Platon’u, Aristo’yu, Sokrat’ı düşünün. Felsefede laf ebeliği görünen şeyin nedeni işte bu büyük boşluktur ve bilim dediğimiz şey de bütünüyle o felsefenin içinden çıkmıştır. Başarıları ortada ama 2500 yılı Leartios’un kaybolmuş bir geçmişe değin anlattıklarına ulaşmak için harcamamızın da bir açıklaması yok.

Bilimi de, dinleri de yaratanlar bizleriz. Dinde olduğu gibi bilimde de bir “anlayış” sorunumuz var. Tarih, aydınlık din adamlarının ve dar kafalı bilim papazlarının mümkün olduğunu gösteriyor. Anlayışımızı daha kapsayıcı kılmak, dinde olduğu kadar bilimde de dar kafalılığa düşmemek hepimizin temel ödevi.

Arkadaşım Murat Utkucu, bizde az yapılan bir şeyi, din eleştirisini, üstelik onun kutsal kitabına dayanarak yapmak gibi zor bir işi üstlendi. Yazma sürecinde, benim temel eleştirim ise dayandığı yere, bilime dikkat etmesi gerektiğiydi. Bilim, hiç olmazsa bizim anladığımız haliyle dini eleştirmeye yetkili değildir. Dogma, dogmadır; dogmatiği dogmatik olmamaya çağırmak ise eninde sonunda onu dinin dışına çağırmaktır.

Kuran’daki tutarsızlıklar, bilime aykırılıklar onun doğasındandır. Çünkü o bir inanç sistemidir; malzemesi ise eski inanışlardır. Sünnet olur, çünkü Yahudiler de sünnet olmaktadır. Abdest alır, çünkü Sabiler de yıkanmaktadır. Meleklere inanır, çünkü eskiler çok tanrılıdır. Müslümanların bir göktaşına tavaf etmeleri, inanç sahibine bilimsel olarak nasıl anlatılabilir ki?

Benim dediğim, bir Hıristiyan veya bir Müslüman, dünyanın düz ve öküzün boynuzları üstünde olduğuna inandığı için kınanamaz. Ancak ve ancak bir Hıristiyan veya Müslüman olduğu için kınanabilir.

Bilim ile yürümek, verilmemiş yanıtlarla yürüyebilmektir. Bu gerilimi kaldırmak ise bilimsel bir terbiye ister. Din, sonsuz evren karşısında, kısa hayatımızı rahatlatacak basit cevaplar sunuyor bize. Deyim yerindeyse “nefsimizi körletiyor” ancak.

Din karşısında Voltaire gibi durmak gereklidir; bu eleştiri yapılmalıdır. Ama bizim için esas olan onun karşısında Marx gibi durmaktadır. Dinde, insanın acıları karşısında derin bir iç çekişi var, ama bu sefil hayata karşı bir protesto da… Bilim onun acılarına çare bulamadığı sürece, din afyon olmaya devam edecektir. 

Dine karşı o küstah tutumu gösteren eski devrimci sınıf, mevzilerini çoktan terk etti. Onun bilimi ile dini arasında artık bir fark görülemiyor. Bizim ise, bu iç çekişi eleştirirken anlamaya çalışmaktan başka çaremiz yok. Dini eleştirmek isteyen, önce onu mümkün kılan dünyayı eleştirmelidir…