AKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

CHP'nin Evrensel Arketipi: Adalet

0 yorum
Mustafa Çölkesen

İnsan bazı kararları salt rasyonel aklıyla değil, insan soyunun yaşadığı olayları onun vasıtasıyla atlattığı, bilinçaltında yerleşik simge ve sembollerin tetiklediği “sezgisel bilgi” vasıtasıyla verir. Siyaset, büyük ölçüde, kavramlarını insanlığın kolektif aklındaki o soyut sembollerle örtüştürebilme sanatıdır.

Örneğin, insanlık, çağlar boyunca “savaşın” insanlığın grup çıkarına olan zararını ve ondan kurtulmanın yegane yolunun “barış” olduğunu bilinçaltında saklamıştır, eskilerin “tufan” dediği “kaos”da böylece gelecek tedirginliği olarak şuuraltında kayıtlıdır, daha iyi bir düzen ülküsü “Cennet” kendi sembolleri ile kolektif belleğimizde yer almıştır..

Din gibi bazı jenerik semboller ya da bir grup, veya ulusun çıkarını tehdit edebilecek ortak “düşman” o sessiz bilinçaltında tetiklendiğinde bir anda kendisini aşan bir güce  kavuşur, Mustafa Kemal’in özel koşullar altında Ümmet arketipinin yerine modern “Ulus” arketipini, ya da AKP’nin Osmanlı dini sembol ve figürlerini nasıl bir siyasi güce çevirdiği ortadadır.

Bunların hepsi Platon’un idea’lar dediği (semboller), psikolog Jung’un ise “Arketipler” olarak adlandırdığı insan soyunun çok hassas ortak bellek havuzudur.

Tarih boyunca halkın yönelimlerini işte bu jenerik arketip kavramlar güçlü bir şekilde tetikler.

Şimdi CHP, bir arketip kavram olarak sadece Türkiye değil, yeryüzünde yaşamış ve yaşayan tüm insan kitlelerinin bilinçaltındaki istencini, “Adalet” kavramını/arketipini tetiklemiş durumdadır.

Fizik yasaları bize büyük sonuçların, küçük ve sıradan ayrıntılar vasıtasıyla gerçekleştirildiğini anlatır,  “Adalet” sembolü de işte böyle her çağ ve konjonktürde siyasi dengeleri beklenmedik ölçüde değiştirecek kadar etkili bir semboldür, herkesin algısında ”huzur, istikrar ve hakkaniyete” işaret ettiğinden birleştirici ve tarafsızlaştırıcıdır.

Agade’li Sargon gibi antik zamanın efsanevi kralları “adalet” dağıtan, düzeni sağlayan sıfatlarına sahiptir, yalnız İsa işgal altındaki Kudüs’te işbirlikçi Ferisilere karşı, Muhammed ise Kureyş oligarşisine karşı “adalet” çağrısı ile kitleleri mobilize etmiştir, Esseniler gibi çeşitli Hıristiyan mezheplerinin peygamberleri “Adaletin öğretmeni” adıyla anılır”, Semavi dinlerinin tanrısı “Rahim ve Rahman” sıfatıyla kendisiyle olanlara adalet dağıttığını yeryüzüne tebliğ emiştir, Kur'an "adaletli olun, çünkü o, Takva'ya daha yakındır.." demiştir.

Evet, insan unutmakla maluldür, ancak bilinçaltı insanlığın grup çıkarı ve düzenini koruma içgüdüsünü bir nevi ilkyardım deposu gibi kendi mecrasında bekletmektedir, Platon “bilgi anımsamaktır” dediğinde olasılıkla insanlığın bu gözükmeyen hazinesine referansta bulunmuştur.

Şimdi CHP, kendisinden beklenmeyecek sade bir yaratıcılıkla, tarihsel ve evrensel bir arketipi devreye sokmuştur, yıllardır kısır tartışmalarla hızla kendi içine kapanan, halkın basit sembollerde somutlaşan eğilimlerini doğru okuyamayan sosyalist solun bir siyasi araç olarak bu arketipten öğrenecekleri vardır…


17.06.2017 

Gezi'den sonra !

0 yorum
Mustafa Çölkesen

Bu yazı, tamamıyla, gündemin çok hızlı aktığı Türkiye'de halen sessizliklerini bozmadan izleyici konumlarını sürdüren toplumsal muhalefet için gelişmeleri tarihsel bağlamına oturtmak amacını taşıyor.

Yazımıza "Türkiye demokrasi tarihinde bir milat olan" Gezi eylemleriyle (1) başlamak uygun olabilir, Gezi eylemleri, sadece bir kamusal alanın müdafaası değil, ama aynı zamanda, Mustafa Kemal'in Laik, Batılı, Modern bir ülke idealine (2) rağmen, Türkiye siyasi tarihinin askeri darbeler ve sermaye yanlısı, baskıcı bürokratik sağ iktidarlar arasında peşpeşe paylaşılmasının uzun tarihsel yıkımlarına ve siyasi yabancılaşmasına karşı da halkın kendiliğinden bir isyanı idi, 1980 faşist darbesinden sonra ekonomik rejim, ulusal öncelikleri umarsamayan, Kar'ı tanrısı yapmış sermaye güçlerinin eline teslim edilirken, el altından islamcılık enjekte edilen siyasi rejim, halkçılık/kamu çıkarlarından hızla uzaklaşıp, adeta toplumun erişemeyeceği bir bürokratik kast seviyesine yükselmişti, buna, artan kentleşmeyle birlikte, toplum/kamu bağlarının hızla erimesi ve bireyin siyasi/ekonomik/toplumsal yalnızlaşması da eşlik ediyordu, ama Türkiye'nin Laik, Demokrat, devrimci yarısı, faaliyetine "Yeni Türkiye" diye başlayıp, oradan islamizasyon tonunu kademeli olarak arttırarak, muhalefete karşı son derece sert bir üslup geliştiren dönemin Başbakanına olan tepkiler üzerinden Gezi Parkı eylemini yurt çapında protestolara yaygınlaştıracak kadar birleşebilmişti.

Türkiye, geleneksel, muhafazakar bir toplumdu, çünkü hem tarihinde binlerce yıllık bir islamcı-Doğu despotu rejimin izini taşıyordu, hem de Batı'daki gibi sanayi devrimi neticesinde köyler yerlerini hızla şehirlere bırakmamıştı, İstanbul başta ülkenin 4 büyük metropolünde bile, nüfusun çoğunluğunu, köylerinden bağlarını tam koparmamış, işçi, geçici işçi, hizmetli vb alt-gelir grupları oluşturuyordu. Kapitalizmin ortaya çıkardığı sınıf yapısı, toplumu sosyolojik olarak kutuplaştıran Çan eğrisi modelinden başka bir alternatif sunmuyor, dünya çapında emperyalist, küresel güç olamamış kapitalizmde, orta ve yüksek gelir grubundan Laik ve modernler, en büyük şehirlerde bile ancak bir azınlık olabiliyordu.

Peki toplumun en alt ve eğitimsiz kesimlerinin, toplumda sayısal bir çoğunluk oluşturarak, seçimler vasıtasıyla Laik ve Modern bir siyasi rejimi eski islamcı köklerine restore edebileceği Mustafa Kemal'in aklından geçmişmiydi, bunu bilemiyoruz, Mustafa Kemal bambaşka tarihsel koşullar altında yaşamıştı, dışarıda emperyal rejimini sağlamlaştırarak, talan ettikleri 3. dünyanın varlığını kendi sınıfları ile paylaşıp göreceli bir demokratik düzen kuran Batı'ya Jön Türklerin hayranlığını referans almıştı, ancak kurucu ilkelerindeki "Halkçılık" ve "Devletçilik" (3) in, kurmak istediği modern toplumda, geleceğin kapitalistlerine karşı yoksulların korumasını üstlenecek, gelir paylaşımını da düzenleyecek ilkelere sahip bir devlete atıfta bulunduğu varsayılabilir, önemli bir coğrafyada 700 yıllık bir doğu skolastisizmi hikayesi olan Osmanlı'nın yıkıntılarından Laik ve Modern bir devletin kuruluşunun son derece zor, savaş ve mahrumiyet koşulları altında gerçekleştiği unutulmamalıdır. Mustafa Kemal bir siyasi mimar ve dönüştürücüdür, ülkenin temellerini atmış, kaba gövdesini oluşturmuş ve ardıllarına sonraki adımları konusunda apaçık yol gösterici ilkeler bırakmıştır.

Kapitalizm sadece bir zümreyi zengin eder, ama bir bütün olarak ülkenin, toplumun zenginliğini hedefleyen bir lider, ekonomisini, ulusal önceliklerini, dış pazarlardaki rolünü "planlamak" zorundadır, Mustafa Kemal zamanında, toplumda tüm değerleri üreten işçi sınıfı henüz güdük bir durumdaydı, ve sınıfın bu çelimsizliği, siyasi iktidarın gelecekte bürokratik bir rejim haline dönüşmesinin nedenlerinden biriydi, Doğu illerimiz ve Anadolu'daki bölgesel geri kalmışlık, kalkınmada bölgesel farklar, ancak ekonomi ve kaynakların ülke çapında planlanması ile mümkündü, bu amaçla sağcı Menderes'in askeri darbeyle yıkılmasını müteakip "Devlet Planlama Teşkilatı" kurulmuştu. Sorun sadece kalkınmada farklılık değil, o kalkınma farklılığının geniş kitleler üzerinde yarattığı cehaletti ve Laik ve Modern Türkiye amacına ulaşmak için, tüm Türkiye'nin köy ve kasabalarındaki halka çağdaş eğitim verecek bir kurum olan "Köy Enstitüleri" kuruluş yıllarını müteakiben 1940'da ve Halkevleri ise 1930'larda kurulmuştu.

Henüz bağımsızlığını kazanmış bir ülkenin eğitimsel, endüstriyel ve askeri bilimsel çalışmalarını yürütecek bir devlet kurumu olan Tübitak, yine 1960 darbesi sonrası, devrimci hükümet tarafından kurulmuştu. Mustafa Kemal'in sancılı kuruluş döneminden hemen sonra iktidar olarak, ABD'nin Eisenhower doktrini ile bir tarım ülkesi olarak sınırlanmasına razı gelen, ülkeyi Kore savaşına sokup, ardından NATO emperyalizminin üyesi yapan, ülkede sivil bir OHAL ilan eden sağcı işbirlikçi Menderes'i (4) yıkan darbe sonrası Türkiye, 10 yıl süreyle Cumhuriyet'in adeta 2. baharını yaşamış, hem ülkenin kalkınmasında kritik rol üstlenecek DPT, Köy Enstitüleri, Tübitak gibi kurumları oluşturmuş, hem de en geniş kesimlerin [nispi] demokratik haklarını anayasal bir temelde halka iade etmiştir, Mustafa Kemal'in "inkilapçılık" dediği şey budur ve Türkiye siyasi tarihinde geleceğe devrimci, aydınlanmacı bir miras bırakan ne varsa işte o 7-8 yıl içinde yaşanmıştır.

Ancak işbirlikçi Menderes döneminde, Sovyetler'le soğuk savaş yaşayan ABD'nin güdüme girmiş Türkiye'nin göreceli bir Aydınlanma ve Ulusal kalkınma hamlesine girmesi Batı'nın hazmedeceği bir şey değildi, bunun tüm 3. dünyaya örnek teşkil etme ve gelişmelerin "gerçek bir halk demokrasisi"ne dönüşme riski vardı, siyasi ajanları, istihbarat örgütlenmesini, ırkçı milliyetçi silahlı sokak çetelerini aydınların, işçi sendikalarının, öğrenci örgütlerinin, sivil toplum derneklerinin üzerine sürerek bir "toplumsal kargaşa" senaryosunu devreye aldılar, 1970 ve 1980 faşist darbelerine zemin kolayca hazırlanmış oldu.

12 Eylül Faşist darbesi, Cumhuriyetin 2. atılımı olan 1960'lı yıllar demokrasisinin tüm kurum ve öncülerini yıkmayı amaçladı, binlerce aydın öldürüldü, on binlercesi hapse tıkıldı, ağır işkencelerden geçirildi, bir kısmı sürgün edildi, bu faşist baskılar karşısında sinmiş halka aceleyle cunta rejiminin gerici anayasası onaylatıldı, tıpkı bugünkü gibi, sendikalar, bağımsız gazeteler, sivil toplum örgütleri, öğretim görevlileri, aydın dernekleri, partiler, dergiler, Cumhuriyete ait ne varsa, halkçı Mustafa Kemal'in 55 yıl önceki şanlı ordusu üzerlerine sürülerek (!) kapatıldı, amaçlanan şey, tarihte eşi benzeri az bulunur bir zulümle Türkiye'yi sermaye oligarşisinin eline teslim ederek, serbest piyasaya uyumlu hale getirmekti, bedeli ise bağımsız kalkınma yolundaki Aydınlık, Özgür Türkiye idealinin yitirilmesiydi..

Türkiye 12 Eylül'den sonraki onlarca yıl boyunca susacak, ancak adalet arayışının susmayacağını bilen emperyalistler ve onların işbirlikçileri özgürlüğün panzehiri olarak "siyasi islamcılığın" devlet eliyle teşvikini devreye alacaklardı, market raflarını dolduran yabancı menşeli ürünler, ya da hızla yükselen plazalardaki modern kıyafetli çalışanlar yeni sağcı rejimin vitrini olurken, toplumsal hayatın asıl dokusunu, köylerden kentlere hızlanmış göçle nüfusu süratle artan ve büyük şehirlerde kendisine bir kimlik arayan, geleneksel, "demokrasi ve bilime tövbeli" cami cemaatinin toplulukları çevrelemeye başlamıştı, zamanla bunlara fonlar akıtıldı, devlet kurumlarında yer açıldı ve bunlar güçlendikçe siyasete teşvik edildi, 12 Eylül'ün korkusu çok geçmeden gelecekteki başka bir korkunun zeminini döşenmeye başlamıştı.

İşte AKP,  büyük şehirlerin kıyısında ve Anadolu'da devlet destekli cemaatleşmeyle palazlandırılan bir karşı-devrimci Emevi İslam (5) anlayışıyla, buradan doğdu, AKP'nin iktidar olmasında Türkiye'de hiç bir siyasi gelişmeyi doğru okuyamayarak, Orduyu tarihsel günah keçisi ilan eden lümpen liberaller kadar, dönemin jeopolitik çıkarları gereği "Türkiye'yi Laik bir islam ülkesi " modeli olarak pazarlamaya çalışan emperyal Batı'nın da büyük katkıları var.

Ancak Batı'nın, yeraltı kaynaklarının ele geçirilmesine dayalı Ortadoğu'ya özel planı, Laik Suriye Devleti'nin emperyalizme boyun eğmemesi, Rusya ve İran'ın yardımına koşması sayesinde ters yüz olarak politik İslam krizini daha da derinleştirdi,  dönemin Batı destekli Başbakanı Erdoğan ise İslam aleminin lideri edasıyla Mustafa Kemal'in "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" ilkesinden vazgeçerek Sünni politik islam'ı Ortadoğu'ya ihraç etme girişimlerine başlamıştı bile, sınırın dibinde yaşlı, kadın, çocuk Kürtleri boğazlayan İşid'e sesini çıkarmıyor, AKP'nin önde gelenleri onları "Ortadoğu'nun asi çocukları" diye yuvarlıyor ve yüz binlerce insanın hayatını kaybettiği, son zamanların en dramatik iç savaşının yaşandığı  "Şam'da namaz kılma arzusunu" dünyaya ilan ediyordu..

Dünyada hava bozup, politik islamcı işid küresel bir ağa dönüşerek laik Batı dünyası için ciddi bir tehdit oluşturmaya başlarken, Türkiye'de Osmanlıcı, Sünni-Emevi zihniyette bir Körfez İslamcılığının restorasyonunu tamamlamak aşamasında olan AKP'nin bir kaç sorunu vardı 1) Türkiye'de gelir dağılımı hızla zenginler lehine bozulmuş, ve iddialara göre, Türkiye o kriterlerde dünyanın en eşitsiz önde gelen ülkesi olmuştu 2) İki faşist askeri darbe ve çoklukla bürokratik sağcı siyasi rejim altında yaşamış olsalar da kuşak kuşak Mustafa Kemal'in kurucu değerleriyle büyümüş ülkenin % 50'si toplumu ayrıştıran bu politik islamcı söylem ve gelişmelerden son derece rahatsızdı 3) AKP yukarıda bahsettiğimiz 12 Eylül'ün islamizasyon politikasının meyvesi, Cemaat denen yaygın bir organizasyondan doğmuştu ve o zamana değin o cemaatin desteğini almış ve onlarla projelerini sürdürmüştü, ama şimdi devlet üzerine bir paylaşım kavgası riski büyümüştü 4) AKP'nin, geçtiğimiz 40 yıl içinde siyasi olarak olgunlaşan Kürtlere yaklaşımı hep kısa vadeli değişen dengeler üzerine kurulmuştu, ayrıntısı halkla paylaşılmayan bir çözüm masası kurulmuştu, ama ayrıntıları ve akıbeti belirsizdi.

Küresel açık dünyanın doğa sevgisiyle dolu, aydın barışçıl gençlerinin en ön saflarda olduğu Gezi Parkı isyanı kanlı şekilde bastırıldı, Türkiye tarihinde ilk kez 13 yaşında bir çocuğun cenazesi terörist damgasıyla yuhalatıldı, tıpkı 12 Eylül öncesi gibi, silahlı sopalı sokak çeteleri halka saldırtıldı, Türkiye tarihinde ilk kez demokrasinin öncü nüvesi olacak "Mahalle Forumları" baskılara dayanamayarak tasfiye oldu, 9 genç öldürüldü ve onlarcası gözünü kaybetti, bu olaylar AB'ye başvuru süreci devam eden bir ülkenin barışçıl halka saldırısı olarak tüm dünyanın gözleri önünde cereyan etmişti.

Artık olaylar hızlanmaya başlamıştı ve devleti paylaşan islamcı Cemaat, AKP'nin 17-25 Aralık'ta kasetlerini ve MİT tırlarını ifşa ederek "benim ortağım yolsuz ve suçludur" mesajını halka vermişti, ama en yoksulların gözünde, politik islamcılığın bir gereği olarak Erdoğan'ı putlaştırmış bu cami partisi, ilginç bir şekilde yolsuzluğu bir mağduriyet ve mahremiyet edebiyatıyla kendi lehine çevirmeyi başardı, Gezi'de devlet baskısına dayanamayan Laikler, CHP'nin yolsuzluk protesto kampanyaları karşısında sessiz kalmayı tercih ederek, AKP'nin ileri atılımına el vermiş oldular. İkinci destek de, içeriği ne olursa olsun, devletin çıkarlarını halkın çıkarlarının önüne koyan sabık komando MHP'nin, Kürtleri bahane edip koalisyona karşı çıkarak, AKP'nin bekasını sağlama kararıydı.

AKP, bir yandan Laikler karşısında, önceleri mağdur şimdilerde egemen güç olarak "ümmetçi" ideolojiyi öne çıkarırken, öte yandan aniden savaş başlattıkları Kürt hareketi karşısında MHP'nin klasik "tek dil, tek bayrak, tek devlet" ideolojik söylemine başvurmaya başladı ve uluslararası itibari tamamen sarsılmış partinin  büyük ani manevraları, bir ayakta kalma taktiği hale geldi, Suriye'deki cihatçı terör örgütü el Kaide'nin kolu El Nusra "Türkiye'nin dostudur" dan, hızlı bir Rusya manevrası ile "Nusra Halep'ten çıkmalıdır"a gelindi ve Mısır'daki Rabia, Müslüman kardeşler, Mavi Marmara dramı bir gecede bir yana konularak, malum israil diplomatik yakınlaşması başlatıldı.

AKP'nin hikayesi, hem bir kaç sayfaya sığmayacak kadar dolambaçlı, hem de ana hatları bir kaç paragrafta özetlenecek kadar yalındır.

1923'den yaklaşık doksan kusur yıl sonra, ayrıntılarını kabaca bahsettiğimiz darbeler ve sağcı bürokratik siyasi rejimlerin arasında geçen uzun ve yıpratıcı yıllardan sonra, artık Mustafa Kemal'in Laik, Modern kurucu değerlerinden geriye sadece sözcükler ve tarihsel hatırası kaldı, Meclis fiilen tasfiye olmuş, Türk Ordusu sünni islamcı siyasi rejimin vesayetine girmiş, Suriye savaşı bir yandan ülkeye sirayet ederken, diğer yandan islamcı gruplara karşı ülkesini koruyan Suriye toprağını o gruplarla işgal etmiş durumdayız, demokrasi ve barışı savunan yüzlerce seçkin akademisyen meslekten ihraç edilirken, şimdi yıkılmış Kürt illerinin ezici oylarla "seçilmişleri" peşpeşe hapsi boylamakta ve meşru makamlarına devlet buyruğuyla kayyumlar atanmaktadır, elbette AKP darbe girişimini de bahane ederek ilan ettiği OHAL hızıyla orada durmayacak ve kendisine muhalif, özgürlük ve demokrasi yanlısı tüm kişi ve kuruluşlara kadar elini uzatacaktı, artık İslamcıların "ya taraf olursun ya da bertaraf" zihniyeti Cumhuriyet Gazetesi'nin kapısındadır..

Hızla çürümüş ve bir şiddet/ kaos eğilimine girmiş küresel dünyada "büyük sözler" anlamını ve güçlerini kaybedeli uzun zaman oldu.  O halde temel soruya ve sonrasına odaklanalım: Peki artık büyük ölçüde kaybedilen Cumhuriyet ve Laiklik, olayların kendi kendini örmesiyle yeniden kazanılabilir mi? Zannetmiyoruz, ülkenin kaderi, hızla kendisini ören bir ekonomik kriz ve bir bölge savaşının eşiğine kadar gelmiştir, bundan böyle fiilen susturulmuş, paralize edilmiş partilerden medet ummak yerine, Mustafa Kemal'in kurucu değerlerinden ilham alan, ama onu gerçek bir halk demokrasisine taşıyacak "Yeni bir Sosyalist Cumhuriyet" için herkesin onun bir neferi olması gerekir, aksi taktirde şahit olacağımız bir felaketler dönemidir..

02.11.2016

(1) Gezi isyanı hakkında daha önce yazdığım bir makale burada bulunuyor  http://dikine.blogspot.de/2014/06/serbest-bir-gezi-yazs.html
(2) Mustafa Kemal'in amaçları konusunda Türkiye tarihçileri de bu kanıdadır, Feroz Ahmad, "Bir Kimlik Peşinde Türkiye" Bilgi Ünv. Yayınları
(3) Kuruluş yıllarından sonra halkçılığın sınıf mücadelesini gizleyen bir söylem olması ve devletçiliğin "devletçi bir kapitalizmin" ötesinde devletin kutsanması olabileceği hususları bu yazının kapsamı dışındadır.
(4) Tamamen dini karaktere bürünen "İmam Hatip Okulları" Menderes Hükümeti döneminde açılmış ve ülke çapında yaygınlaştırılmıştır
(5) Emevi İslam anlayışı, Peygamber Muhammed'in eşitlikçi geleneğine karşı servet, baskı, sefahat ve ötekileştirme politikası izlemek anlamına gelmektedir.




Orhan Gökdemir: İSLAMCI ENTELLEKTÜELİN BİR GARİP ÂDEM OLARAK PORTRESİ

0 yorum
Orhan Gökdemir

Saidi Nursi ve Mehmet Akif İttihatçıydı. Birer Teşkilat-ı Mahsusa üyesi olarak silahlı ve eylemci bir ittihatçı damardan gelmekteydiler. Demem o ki, nev zuhur İslamcılarımızın köklerini unutup önüne geleni İttihatçılıkla ve darbecilikle suçladıklarını görseler kahır edecek kadar militan ittihatçılardılar.

Bahriye’den terk Necip Fazıl onların mücadelesine uzaktı, felsefe öğrenmeye gittiği Paris’te devlet parasıyla bohem bir hayat sürdü. Felsefeden nasibini alamadığını sonraki macerasından biliyoruz. Kumarın dozunu kaçırınca bursu kesildi, dönüp bankacı oldu. İflah olmaz bir düşkündü. Dönemin başbakanına yalvaran mektuplar yazdı, "Sürünmekteyim, 10 bin lira lütfedilirse" diye dilendi, olmayınca "Benim yaptığımı yapanlara hükümetler ve rejimler servetlerini ve nimetlerini yağdırır" diye tehdit etti, her ne yaptıysa! İflah olmaz bir kumarbazdan türemiş iflah olmaz bir yobaz, Tan baskınının manevi lideri, örtülü ödenek memuru ve bir büyük “İslamcı” yazar profilidir.

İşte bu üç şahıs, Türk İslamcı hareketinin üç kaynağıdır. İlk ikisi ittihatçıdır, ikincisi İş Bankası parasıyla dergi çıkaran, başbakandan para dilenen bir devlet memurudur.

Akif, İslami tonu yüksek bir cumhuriyet umuyordu. Olmayınca, gönüllü sürgüne gitti. İstiklal Marşı şairi olarak bilinmesine karşın, marşın şairinin o olmadığı yönünde güçlü iddialar var. Tartışmalı bir hayat sürdü, bedbaht bir insan olarak hayal kırıklığı içinde öldü.

Rivayet o ki ona “Bedi-üz-zaman” lakabını hocası takmıştı. Hiçbir İslamcı Rıza Nur kadar samimi olmadığından, bu hoş durumların art anlamları hakkında bilgi sahibi olamıyoruz. Şurası açık, “zamanın güzelliği”, Said-i Kürdi’ye inanılmaz bir rol hazırlıyordu. 31 Mart kalkışmasında tutuklandı, sonra Rusların elinde esir kaldı. Sırlı bir dille yazdı, o yüzden yazdıklarının sırrı çözülemedi. Hakkındaki değerlendirmeler peygamberlik ile delilik arasında gitti geldi. Yobazizm ve Rus düşmanlığı ile özdeşleştirilmiş anti-komünizmin altyapısı işte böyle döşendi.

Ölümcül bir evlilikti bu; artık İslamcı okuryazarın laik devletle girdiği bütün gayrı meşru ilişkiler hep bu iki kavram üzerinden gerçekleşecekti. Onun son yıllardaki en etkili takipçilerinden olan Fethullah Gülen’in kariyerine Erzurum Komünizmle Mücadele Derneği’nde başlamasını işte bu nedenle rastlantı sayamayız. Böylece hem laik devletin İslamcı devşirme mekanizmasını hem de İslamcılığın laik devlet nezdindeki meşruiyetini üzerine oturttuğu gayrı meşru ilişkiyi ortaya çıkarmış oluyoruz.

Kemalist devrim ne kadar sürdü? Devrimler çağının en uzunu olmadığını biliyoruz. Büyük Fransız Devrimi üç yıl sürmüştü. Ekim Devrimi 1917’de başladı, 1921’de NEP’e geçildi ki, bunu hem bir yeni başlangıç hem de Paris Komünü ruhundan bir geri adım sayabiliriz. Demek, devrimler kısadır. 1923’ü bir başlangıç ve 1926’yı bir son sayabiliriz. Şunun için söylüyorum, Türkiye İslamcıları bu kısa tarihten uzun bir eziyet romanı çıkarmaya çalıştılar; yakın zamanlarda ürettikleri hidayet romanlarından daha acemi ve daha gerçeklikten uzaktır.

Türkiye’de dindarların ve giderek siyasal İslamcıların ezildiği efsanesi, devletin acemi laiklik gösterilerinden doğdu. Bir iki şarlatan “hacı-hocayı” polis zoruyla karakola çekmekten ibaret olan bu gösteriler, geri plandaki gayrı meşru ilişkiyi saklamaya yarıyordu.

Ama teslim etmeli Türkiye’de belli bir dindarlık ezildi, bu dindarlık sistemin baskıcı yanına başkaldıran dindarlıktı. Örneğin İBDA-C sadece devletin laik uygulamalarını değil ortalama İslamcı ile girdiği gayrı meşru ilişkiyi de eleştirmekteydi. Bu nedenle sadece devlet tarafından dışlanmakta kalmadı, İslamcı hareket tarafından da meşru görülmedi. İBDA-C lideri Salih Mirzabeyoğlu’nun AKP iktidarı döneminin en uzun tutuklu İslamcısı olması bu açıdan manidardır. İslamcılığın devletle sert bir çatışmaya giren bu türü, geçmişte kendine referans olacak bir İslamcı pratik bulamamıştır. Çünkü böyle bir pratik yoktur. Nitekim İBDA-C de devletle mücadelesine tarihsel referanslar vermeye kalktığı her aşamada Mahir Çayan’ı ve onun siyasal pratiğini örnek göstermek zorunda kaldı.

Peki, gerçeği ne? Şurası açık; Türk İslamcılığı, kısa devrimci dönemin dışında devlet ile sembiyotik bir hayat sürdürdü. Yeni devlet, dini, kolay bir disiplin aracı olarak benimsemiş, buna elverişli belli bir dindarlığın gelişmesini desteklemişti. Bu sayede daha tehlikeli olduğunu düşündüğü muhalefet hareketlerine karşı sadık bir müttefik kazandı. 2. Dünya Savaşı’nın ardından başlayan Soğuk Savaş bu ittifakın kalıcı hale getirilmesini mümkün kıldı. Anti-komünizm zaten İslamcılığın fıtratında vardı; dinden başka her sebeple komünizme karşı olan devletin de İslamcılığın ikna edici gücünü elverişli bir araç olarak gördüğünü biliyoruz.

1960-1980 arasındaki 20 yıl devlet ile İslamcı işbirliğinin somut örnekleriyle dolu. Bu örnekler, Türkiye İslamcılığının temel motivasyonun laik devlete değil, “Din düşmanı komünistlere” karşı olduğunun delilleridir. Nitekim (!) 12 Eylül’ün darbeci generalleri de bu 20 yılı tamamına erdirmiş, yeni anayasaları ile dini kişisel bir mesele olmaktan çıkarıp kamu hayatının içine düzenleyici bir unsuru olarak sokmuştur. Bunu yaparken sola karşı uyguladığı ölçüsüz şiddet de devletin fıtratına uygundur.

Bugünkü İslamcı iktidarın sembol isminin o yıllarda sokakta kanlı bir mücadele sürerken “MASKOMYAH” oyunu oynaması işte bu tarihin bir “oyunu”dur. Mason, komünist ve Yahudilere karşıymış gibi görünen bu müsameredeki tek sorun, kendini müsamereye kaptıran oyuncunun laikliği de bir Mason-Yahudi-Komünist işi sanmasıdır. Yani devletle aralarında laisizm dışında bir sorun yoktur. Siyasal İslamcı iktidarın yüzüne gözüne bulaştırdığı her işin müsebbibi olarak bir “lobi”yi göstermesinin kökleri 12 Eylül’den önce oynanan işte o “MASKOMYAH” müsameresindedir. Türk İslamcısının tarih, toplum ve siyaset algısı çocuksudur, bir müsamere düzeyindedir.

Bugün, keskin dindarlık müsameresinin arkasında keskin bir sınıfsal kamplaşma hükmünü sürdürüyor. Nedeni basit; kimse dinle karnını doyurmuyor. Dindar iktidar da Marksist analizlerin gösterdiği gibi iki sınıf ortaya çıkardı; Biri kentlileşmiştir, pahalı otomobillere biner, merkezde konumlanmaya çalışır. Diğeri köyden kente yeni göçmüştür, yoksuldur. Örneğin başörtüsü bu iki sınıfın kadınlarının birleşmesini sağlamamıştır. Bu cemaatleşme hali arkaik bir patronaj ilişkisini hortlatmış gibidir.  Şehirli dindar, köylü dindarı sürükleyen siyasal ağın efendisidir. Ona iş bulur, yardım eder ama oyunu kime vereceğine de karar verir. Bu servetin nasıl dağıtıldığının da habercisidir. Modayı yakında takip eden pahalı türbanlılarla terlikli pardösülülerin Allah’ı bile birbirinden farklıdır.

Böylece İslamcıları ezen laik düzen efsanesi yerle bir olmuştur. Artık toplum ortalaması dindarlık kodlarına göre oluşmaktadır. Cumaları camiye giden, namaz kılan, kılık kıyafeti ile dini kimliğini açık eden kişi toplumun ortalamasıdır. Laiklik artık uç bir tutumdur ve laik, devletin hoş görülmesi gereken “öteki” vatandaşıdır. Bu gelişme “laik ordu”nun da bir efsane olduğunu ortaya çıkarmıştır. Özellikle Ergenekon davasından sonra askerin ibadethanelerde üniformalı olarak boy göstermesi gözden kaçmamaktadır. Cenaze namazlarında üniformaları ile saf tutanlar bir yana, “şanlı Süleymanşah operasyonu” sırasında namaza durmuş asker fotoğraflarının servis edilmesi laik ordunun bu yeni halini teyit etmektedir.

Ama öte yandan devletin kucağında büyüyen ve giderek hâkim ideoloji olan yeni din kaçınılmaz olarak kendi eleştirisini de doğurmaktadır. Kuran’a dönüş arayışları ve antikapitalist bir Müslümanlık oluşturma girişimlerini böyle anlamlandırabiliriz. Buradaki en belirgin itiraz, dindar ile piyasa insanı arasındaki farkın giderek kaybolmasıdır. İbadetin, zenginliği oluşturan ve meşru kılan bir gösteri olarak kabul görmesi, mevcut dini öngörmediği bir evrime zorlamaktadır. Hırsızlığı meşru gören ilahiyatçıların sadece laiklerden tepki görmesi, buna karşın dindarlar tarafından kısmi bir sessizlikle karşılanması işte o evrimin tezahürüdür. Bir gösteriye dönüşen din, kendine has sözde bir ahlaka yol açarak kendi meşruiyetini de yok etmektedir. Örneğin muhafazakâr mahallelerde gayrı meşru ilişkilerin laik mahallelerden daha yaygın olması kimseyi şaşırtmamaktadır. İmam nikâhı gayrı meşru ilişkileri meşru kılmanın bir yöntemi olarak kullanılmaktadır veya öyle algılanmaktadır. Özetle, dindarlık daha görünür kılındıkça, ahlaki çürüme de aynı oranda artmaktadır. 

İslamcı okuryazarlar arasındaki Kuran’a dönüş eğilimleri yozlaşmış İslamcılığa haklı bir tepki olarak ortaya çıkmış olsa da, halk nezdinde bir karşılığı yoktur. Kitabi açıdan bakıldığında Türkiye’de geniş halk yığınlarının Müslüman olup olmadığı bile tartışmalıdır. Her ramazanda büyük şehirlerdeki türbeler önünde oluşan görüntüler evliya tapımınım ne kadar canlı olduğunu göstermektedir. Kitabı İslam yaygın ve geniş bir senkretizmi sindirmek zorunda kalmıştır. İslamcı okuryazarın bu senkretizme karşı çıkma cesaretini gösterememiş olması onun pragmatizmiyle uyumludur.

Buna karşın Halk İslam’ı her zaman Kitaptan daha fazlasını barındırmaktadır. Burada kitabi bilgiler, tasavvuf ve tarikatların etkileri, ulemanın teamülleri, halkın eski inanç ve geleneklerinin bakiyeleri, gelenek ve göreneklerin dinsel bir kabuğa bürünmüş halleri iç içe geçmiştir. Burada İslam dininin savaştığı pek çok hurafede dinsel kılığa bürünerek kendine meşruiyet sağlamıştır. Ortadoğu’da IŞİD ve benzeri yapılanmaların bizdeki siyasal İslamcıların gördüğü sempatiye karşılık, bu örgütlerin Türkiye’deki dindarlığı tehdit olarak görmesi de tartışılamamıştır. Örneğin IŞİD’in Mekke’yi işgal edip Kâbe’yi yıkma tehditti görmezden gelinmiştir. “Camide içki içtiler” yalanına bundan daha fazla tepki verilmesi İslamcı iktidarın yarattığı çöl ikliminin sonucudur. Türkiye’de dindarlığın tamamen belli ibadetlerin ne ölçüde yapılıp yapılmadığı ile ilgili olması, büyük bir kültürel yıkımı beraberinde getirmiştir. Türkiye İslamcı iktidarla geçen on yılında bütün ölçülerini kaybetmiş, bütün birikimlerini çarçur etmiştir.

Aslında İslami ölçülere de uymayan bu ortalama dindar, laik devletin de dinci devletin de makbul vatandaşıdır. Bu haliyle vatandaş olamama haline de dalalet eder; daha itaatkâr, daha mazlum, daha sabırlı ve isyankâr olmama halidir çünkü. Devletin, dindarlıktan türeyen siyasal İslamcı akımlara müsamahasına karşın, laisizmden türeyen sol siyasal akımlara karşı çok sert, şiddetli ve tahammülsüz bir tutum takınması bununla ilgilidir. Devlet, asi laikliği kendisi için en büyük tehdit olarak görmektedir.

Kimdir bu dindar ortalama vatandaş? Verilere göre yaşlı, yoksul, erkek ve eğitimsizdir. AKP iktidarı ile birlikte kadına yönelik şiddet eylemlerinin ve cinayetlerin artmasının sosyolojik temeli işte budur. Dindarlık yaşlı, yoksul, eğitimsiz erkeğin ideolojisi olarak yükselmektedir. Yoksullukla dindarlığın bu kadar iç içe geçmesi, derin ahlaki bir çözülüşle birlikte gelmiştir. AKP eliyle yapılan sosyal yardımlar düşkün, asalak ve sözde dindar geniş bir topluluk oluşturmuştur. Yardımların en yaygın dağıtıldığı iller en geniş ahlaki çöküşün yaşandığı illerdir aynı zamanda. Bunlar dinselleşmenin yan etkileridir. Zamanla sistemin bünyesi bunlara alışacak, belli bir bağışıklık sağlayacaktır. Zaten dindar devletin bu yan etkileri sorun etmediği de bellidir. AKP, bu düşkünler toplumunun hem sonucu hem de sebebidir.

Şunu söylemek istiyoruz; Bugünkü dinselleşmenin en önemli belirtileri olarak görülen Diyanet ve zorunlu din dersinin laik devletin icatları olması açıklamaya muhtaçtır. AKP bunları sadece daha da yaygınlaştırmakla yetindi. Laik cumhuriyetin muradı her ne ise onu mantıki sonuçlarına ulaştırdı. Dindar vatandaş devletin arzuladığı bir şey ise, AKP bu vatandaşı yaratmada devraldığı düzenden daha etkilidir.

Devlet dini bir meşruiyet ve rıza üretme aracı olarak kullanmayı planlıyordu. Öyle ki din hem Kenan Evren’in dikta yöntemlerini, hem Özal’ın vahşi kapitalist uygulamalarını, hem de her türlü yolsuzluğu ve hırsızlığı meşru kıldı, bunlara rağmen o politikacılara popülarite sağladı. Hırsız politikacı sırf Cuma namazını bir gösteriye çevirerek kıldı diye mazur görüldü.
Siyasal İslamcı ise, bu derin çözülüşün ortasında 1970’li yıllardaki “MASKOMYAH” müsameresini oynamaya devam ediyor. Son on yılı üzerine oturttuğu “askeri vesayet” kavramı tuzla buz oldu. Aldığı komisyonları paylaşırken iş üzerinde yakalandılar. İnançlarının rüşvet almalarını ve yolsuzluk yapmalarını engellemediği ortaya çıktı. Şimdilerde, bir yalan üzerine kurduğu dinci düzenini korumak için polis şiddetinin arkasına saklanmaya hazırlanıyor.

Bütün bunların ortasında, aynı nedenlerle çökmüş Osmanlı düzeninden ilham alarak Ortadoğu seferine çıkmış olmaları da İslamcı okuryazarın çocuksu algısının en somut tezahürlerinden biri. IŞİD türü çeteleri pervasızca destekleyip çok acımasız bir katliamı kayıtsızca izleyebilmeleri de belli ki bu çocuksu algıyla ilgili.

Şurası açık ki kinleri akıllarından büyük. Dünkü dindar ortaklarını haklamaktaki kararlılıkları bunun delili. Ama buna karşın öteki dindarların da el konulan bir bankaya kefen parasını alıp paraya yatırmaya koşmaları bu yeni sistemin en ilginç sahnelerinden biri. Dinin kutsallığını yitirdiği ama buna karşın bankaların kutsallık kazandığı bir dönemden söz ediyoruz.
Bir garip âdem olan İslamcı entelektüel ortağı ve mimarı olduğu bu yıkımdan ganimet devşirme peşinde. Kapitalizme karşı bir sığınak olma iddiasındaki dinin hızla vahşi kapitalizmin bir maşası haline dönüştüğünün farkında değil. Aymazlık o derece ki, dindar başbakan ve ailesi hırsızlıkla suçlanınca, yandaş gazetede yazan ilahiyatçının biri uzun uzun hırsızlıkla yolsuzluğun ne kadar farklı şeyler olduğunu, bunları birbirine karıştırmamanın ne kadar zararlı olduğunu anlattı. Ama kimse ilahiyatçının bu özeniyle hırsızı mı yoksa yolsuzu mu savunmaya çalıştığını anlayamadı.

Hidayet romanları okuyarak kemale ermiş bir garip âdemdir İslamcı entelektüel. Baştan aşağı ajitasyon ve baştan aşağı komplekstir.

Kariyerine iktidara yaranarak başlamış ve bir iktidar asalağı olarak sonlandırmıştır.

Korkak ve cahildir.

Hep çocuk kalan, hiç olgunlaşmayandır.

Devlete yandaş, Cumhuriyete düşmandır.

Biraz Saidi Nursi, biraz Mehmet Akif ve biraz Necip Fazıl’dır.

07.04.2015 



YENİ BİR CUMHURİYET İÇİN!

0 yorum
Orhan Gökdemir 

Kenan Evren, Turgut Özal, Recep Tayyip Erdoğan. Arada Mesut Yılmaz, Tansu Çiller gibi önemsiz duraklar var ama Türkiye’nin son 35 yılının belirleyici isimleri işte bunlar. 1920’den 1980’e 60 yıllık bir kültür savaşı ve siyasi mücadelenin Cumhuriyet aleyhine sonuçlanmasının hazin hikâyesinin kahramanlarıdır hepsi. Tarihleri, 24 Ocak kararları ile ekonomik olarak intihar etmiş bir düzenin yobazizme uzun yolculuğudur. Dramatik bir askeri darbeyle açılmış, sağıcı-dinci siyasi geleneğin omuzları üstünde ilerlemiştir. Düzenin yobazizme bu kaçışın temelinde 24 Ocak kararları olduğuna göre Türkiye egemenlerinin islama teslim oluşunun hikâyesidir anlattığımız.

Daha geride bir kök bulma imkânımız var mı? Türk siyasal hayatını şekillendiren siyasal akımlardan biri olma iddiasına karşılık, siyasal islamı, muhalif kimliğinden çok devlet kucağında büyümüş olması ile ayırt edebiliyoruz. En büyük referansları olan Saidi Kürdi, dönemin istihbarat teşkilatının içinden geliyordu. Devlet için silahlanmış ve devlet için vuruşmuştu. Onun yerini doldurma iddiasındaki taklitçisi Fethullah Gülen de aynı yolu izledi. Çıkışı Erzurum Komünizmle Mücadele Derneği’dir ki istihbarat saymamızda bir sakınca yoktur. İlk ve en büyük eylemleri ise Kanlı Pazar’dı. O gün ülkenin İslamcıları ABD’ye başkaldıran gençleri linç etmek için harekete geçti. Böylece Türkiye’nin İslamcılarının kayda geçmiş ilk eylemi organize bir faşist şiddet eylemi oldu.

Bütün bu tecrübelerin özeti, soldan ve Kürt hareketinden farklı olarak Türkiye İslamcılığının Kemalist devletin kucağında büyümüş olmasıdır. Doğuşundan itibaren devletinin yakınında oldular, hiç başkaldırmadılar ve hep devletin düşmanlarını düşman bellediler.

Bugün devleti yöneten kadroların içinden geldiği Milli Türk Talebe Birliği de devletin “komünizmle mücadele” projesi içinde şekillendi. Birliğin, başlangıçtaki “milliyetçi” görüntüsünün hızla “mukaddesatçılığa” dönüşmesi de bu programa uygundu. Devlet, daha 70’li yıllarda, tehdidin önüne barikatı milliyetçilik ile kuramayacağını anlamıştı. Bu yüzden birliği temsil eden “bozkurt”un yerini “kitap” aldı. Kitap Kuran’dı ve bu yeni dönemin ruhunu daya iyi temsil ediyordu. Abdullah Gül, Mehmet Ali Şahin, Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç, Beşir Atalay, Ömer Dinçer, Taner Yıldız, Abdülkadir Aksu, Hüseyin Çelik işte o “kitaplı” birliğin getirisi oldu. Artık bozkurdun izinde değillerdi ama komünizmle mücadele, bilinçaltlarında hep diri kaldı.

Erbakan’ın “milli görüş”ü bu antikomünist gençler için zorunlu bir duraktı. Parti hem koruyucu bir şemsiye sağlıyor, hem de ikbal yollarını açık tutuyordu. Ayrıca antikomünizm siyasal İslamcılığın alameti farikasıydı. Kitabın ötesinde, bunlar daha belirgin bir siyasal hat oluşturulmasında etkiliydi.

1960’lı yıllarda başlayan ve 1970’li yıllarda bir iç savaşa dönüşen sol sokak hareketleri, milliyetçi ve dinci siyasal hareketleri devlet için daha çekici kılmıştı. Milliyetçiler elbette tercih edilirdi, ancak cumhuriyetin kuruluşundan bu yana “Türk milliyetçiliği”nin nüfuz alanının siyasal dinciliğe göre çok sınırlı olduğu anlaşılmıştı. Siyasal kamplaşmaların ateşinin düştüğü dönemlerde din halka ulaşmakta daha etkili bir araçtı. Diyanet işleri, devletin bir faaliyetiydi ve uzun zamandır devlet, dini memurları aracılığıyla kontrolünde tutuyordu. Ayrıca siyasal bir rengi olsa da dincilik genel olarak devletin hassasiyetlerini paylaşıyordu.

12 Eylül’ün elinde tuttuğu siyasal islam işte böyle bir şeydi, kullanılmaya milliyetçilikten daha elverişliydi ve ülkeyi sarsan 70’li yıllarda daha geri planda kalarak milliyetçi siyasal hareketten daha az yıpranmıştı.

Darbeci generaller klasik Kemalist laiklik ilkesini terk ettiler ve dini, devletin gözetiminde tekrar kamu yaşamının sınırları içine aldılar. Bunu yaparken dini de belli bir biçimde tarif etmeye çalıştılar. Bu din “Türk-İslam Sentezi” olarak biliniyordu ve ideolojik bir tercih olarak dinci milliyetçiliği sembolize ediyordu.  Devlet için din bundan böyle kalabalıkları hizaya getirmeye yarayan basit, sade bir disiplin aracıydı.

Kenan Evren’in yaptığı işte buydu; konuşmasının arasına ayetler serpiştirerek kalabalıklar nezdinde belli bir meşruiyet sağlıyordu. Bir anlamda yeni dönemde dinin rolünü test ediyordu. 12 Eylül’ün kitlesel popülaritesinin arkasında da işte böyle bir dönüşüm yatmaktaydı. Devletin dini, azınlıkla çoğunluğu yönetmenin bir aracı olarak yürürlükteydi. Bütün bunların ötesinde 24 Ocak kararlarıyla kapağı açılan vahşi kapitalizmi kalabalıkların sindirebilmesinin tek yoluydu din. Yani 24 Ocak kararlarının gizli maddeleri arasında, dinsel dozu arttırılmış bir yönetim ve islamize edilmiş bir halk yaratmak da vardı.

Bunun somut kanıtlarından biri, 12 Eylül Anayasasında dinin bir ferdi vicdan meselesi olduğunu “unutarak” Diyanet İşleri Başkanlığına toplumun bütünleşmesini sağlamak görevinin verilmesiydi. “Türklüğün tarihi ve manevi değerleri” zorunlu din ve ahlak derslerini de gerekli kılıyordu haliyle. Laik devletin anayasası “manevi değer” kılığında dini kutsuyordu.

Artık “Atatürkçü” bir “dinci milliyetçilik” yürürlükteydi. Bu Atatürkçülük anti Kemalist bir yeni Atatürkçülüktü. Atatürk burada Türk-İslam Sentezine göre yeniden tanımlanmıştı. Kurucu önder devlet tarafından imamdan hallice bir politikacı olarak anlaşılıyordu. Bu durumda laiklik de artık din-devlet işlerinin ayrılması olarak anlaşılmayacaktı.

Bu bir anlamda Cumhuriyet’in ölüm haliydi. Laik devlet ölmüştü ve ölü devleti elinde tutanlar cenazeyi kaldırmak için bir imam arayışına girmişti. Necmettin Erbakan eldeydi, ancak yeni duruma uyum sağlayamayacağı çok çabuk anlaşıldı. Kapattılar, yerine Turgut Özal’ı buldular.
Özallı yıllar, bir yandan vahşi kapitalizmin inşasına girişildiği, bir yandan da devletin dinci milliyetçiliğe göre restore edildiği yıllardı. Devlet dinin yetmediği yerde devletin kapısı tarikat ve cemaatlere de açıldı. Özal’ın Anavatan Partisi bir dinciler ve milliyetçiler koalisyonu görünümdeydi. Bugünkü iktidar partisinin pek çok kadrosu da o partinin dinci kanadından devşirildi.

Özallı yıllar boyunca Erbakan’ın dinci partisi sınırlanmış bir alanda bir yan rolü oynamak zorunda bırakıldı. Çünkü Milli Görüş ile AKP arasında derin farklılar vardı. Büyük ölçüde Batıdan beslenmesine karşın Milli Görüş, anti batıcı ve antikapitalist eğilimler taşıyordu. Yeniden tanımlanmış devletlü dine fıtratları uygun değildi.

İmdada 28 Şubat kararları yetişti. Düzen ağırlığını AKP’den yana koyarak Erbakan’ı ve partisini engelledi. Erbakan’ın önü açılan öğrencileri o gün Batıcı ve AB’ci oldu. Cumhuriyeti gömecek son imam için artık ortam hazırdı.

Yani dincileri neoliberal piyasacılara dönüştürmek de yine bir devlet projesiydi. Böylece “millet, milli, selamet, fazilet ve saadet” çizgisi, ak’a dönüşmüş, Erbakan’ın yerini Erdoğan almış, kalkınmacı bir dinsel eğilimden faizci bir İslamcılık türetilmişti.

1997 devlet açısından da bir kırılma noktasıydı. 12 Eylül’ün başlattığı dinci eğilimler artık mantıki sonuçlarına yaklaşıyordu. Eski düzenin kalıntılarını temizlemek üzere “Ergenekon” için harekete geçildiğinde karşı devrimin son hamlesi de yapılmış oldu.

2007’de başlayan bu davaları anti-Kemalist devletin dinci milliyetçi tarihini mahkemeler aracılığıyla yeniden yazma girişimi sayabiliriz. Eski rejimin temsilcileri toplandı ve bir tür istiklal mahkemesinde yargılandı. Mahkûm edilmeye çalışılan şey laik Kemalist cumhuriyetti. Tek tek yargılanan kişilerin geçmişlerine dikkat edilmemesini böyle de anlayabiliriz. İktidarın kontrolündeki “yandaş” basını da basın saymaktan çok bu mahkemelerin bir uzantısı saymalıyız. Genellikle polisin ve savcının rolünü üstlendiler ve zamanla birer infaz kurumuna dönüştüler.

Bir direniş oldu mu, tartışabiliriz. Ancak Ergenekon ve yan davalarında yargılananlar genel olarak dik durdu. Sonunda bu davaların bir cemaatin “kumpas”ına bağlanması ise olup biteni anlamalarını imkânsız kıldı. Çıktılar ve sustular.

Oyunun bozulmasını ise hiç umulmadık bir harekete, Gezi direnişine borçluyuz. Gezi direnişi yenilmez sanılan iktidarı sarstı, korkuttu ve sindirdi. İktidar koalisyonunda cemaat yarılması da ancak iktidarın yüzünde bu korkunun görülmesinden sonra mümkün oldu. Laik ve bilimsel eğitim yürüyüşünü ve arkasında gelen okul boykotunu Gezi’den ayırmıyoruz. Bütün bunlar, dinci milliyetçiliğin sınırlarını da ortaya çıkarmıştır. Devletin ve toplumun islamizasyonu doruğundadır ve bu aynı zamanda sınırla olduğu anlamındadır. Demek ki artık 12 Eylül’ü kapatmanın eşiğindeyiz.

Kenan Evren bir diktatördü, anayasa referandumuna kendini kaynak yaptı ve anayasaya evet diyenler Kenan Evren’in Cumhurbaşkanı olmasına da evet demiş oldu. Hukuksuz bir cumhurbaşkanıydı ve kapı kapı dolaşarak diktatörlüğüne rıza göstermeyenlere küfür etmeyi görev edindi. 

Tayyip Erdoğan da kendini bir referanduma kaynak yaptı ve anayasa değişikliğine evet diyenler onun Cumhurbaşkanı olmasına evet demiş oldu. O da kapı kapı dolaşıyor, kapı bulamadığında muhtarları topluyor ve direnen halka küfür ediyor.

Dinci milliyetçilik dini ve milliyeti bitirdi, geride derin bir çürüme ve derin bir ahlaksızlık kaldı. Teslim etmeli ki çürüyen halktır.

Ancak her çürümeden yeni bir hayat doğar. Eski Mısırlılar bok böceğini işte bunun için kutsamışlardı.


Eylülist dine özgürlük dönemi kapanıyor, şimdi dinden özgürlük zamanı. Laik cumhuriyeti bundan daha iyi ne tanımlayabilir?

AKP SİYASETİ ve ARKETİPSEL İMAJLARIN Sosyal Yapı Üzerindeki Etkisi

0 yorum


Göktuğ Halis

Giriş ve Özet

Bu makale üç bölümden oluşuyor. Temel savlarımı üçüncü bölümde vermeye çalıştım. Bu yüzden özetime son bölümden başlamalıyım.

Öncelikli olarak son 12 yıldır Türkiye siyasetine yön veren temel aktörlerin siyaset yapma tarzındaki “akıl dışılığa” işaret etmeyi hedefledim. Modern dünyaya ve onun bilimsel değerleriyle siyaset yapmayı muteber kılmış pozitif tutumuna tezat biçimde bu yaklaşım kitlelerden güçlü biçimde destek almıştır.

Ben AKP ile yüksek seçmen kitlesi arasındaki ilişkiyi karşılamada, II. Dünya savaşına giden yolda “Yahudi Komplosu”, “Ari Irk” ya da “Yükselme-Dünyaya Hakim Olma” gibi mitik dil kullanan Alman politikacıların işlevsel olduğunu düşünüyorum. Sağ Politika’da mitik dilin belli başlı özelliklerini şu şekilde özetleyebilirim:
1-      Derin bir kuram, teorik bütünlük ve matematiksel karmaşa içermeyen fikirler üzerinden siyaset yapılı.
2-      İşaret-simgeleri kullanır. Sözcükler, mantıksal olarak bir bütün ve anlamlı bir düzen oluşturmak zorunda değildir.
3-   Simge (matematiksel form-şekil-işaret-seslenme-mimik ya da hitap) topluluk tarafından taşınan ve “benlik” düzeyinde değil -bilinç dışında karşılığı olan- anlamlara temas eder. Bu, topluluk ayini ve dini heyecanlarla karşılaştırılabilir tutumlar bütününe işaret eder.

Ben, AKP ve seçmen kitlesi ile ilişkinin “arketipsel” imgelerle ilişkisi ve “sosyal bilinçdışında” sosyal-tarihsel bağlam gözetmeksizin, miras bırakılan kültür-dışı izlerle-simgelerle ilişkili gücünün “otoriter bir yapılaşmaya” giden yolu tetiklediğini, en azında etkilediğini düşünüyorum.

Bu makalede birçokları arasından üç tanesini inceledim: 1-Kahraman arketipi 2- Şeytan 3-Saray.

Jung’un “bireyde” dinin kaynağı olarak gördüğü bu psikolojik güçler, modernizmin ezmeye çalıştığı akıl-dışı ilkelerin en küçük bir fırsatta ortaya çıkma gücü ve eğilimini de gösteriyor. İlgi çekici ve bir başka makalede irdelemeye çalıştığım şey budur: 12 yıllık AKP iktidarında “mit” dilinin sosyal bağlamdaki tek eş değer karşıtı, yine beklenmedik “mitsel bir simge” olan “ağacın” merkeze alındığı gezi parkı direnişinde yaşanmıştır. Mitler, sosyal alana uzanan güç iddialarında bulunmaktadır.

Yazının diğer iki bölümünden ilki, “modern” dünya ve Batı merkezci yaşam algısına ilişkin kimi saptamalar ve felsefi kavramların açıklamalarına ilişkindir. Okuyucu burada, bilimcilik, pozitivizm, modernizm gibi kavramların açıklamalarını bulacaktır. İkinci bölümde ise, Kemalizm’in temsil ettiği Batıcılık ve Bilimcilik şiarının, AKP’nin arketipsel imajları merkeze alan çalışmalarıyla ilişkisinde neden güçsüz kaldığının girişini yapmaya çalışacağım.

1-Pozitivizm ve Modernite

Pozitivizm  moderniteye olguları mutlaklaştırmayı salık verdi. Mutlaklaş-tır-mak ifadesi önemlidir. Zira ilkel dünyadan moderniteye dek, tüm insan topluluklarının bilgi anlayışında, olguların yeri ve değeri zaten belli ölçülerde vardı. Ancak geleneksel-modernite öncesi-bilgi anlayışında olguların yeri, pozitivist kuram açısından yeterli değildir.

Felsefe Sözlüğü pozitivizmi şu şekilde tanımlıyor:

“… Her türden bilgi araştırmasının kayıtsız koşulsuz olgulara ya da gerçeklere dayandırılması gerektiğini savunan (…) deneye açık yasaları esas alan, deneyle denetlenemeyen soruları sözde soru olarak nitelendiren (…) felsefe anlayışı.”(1)

Tanımın yaşamsal bir değeri, hayatta güçlü bir karşılığı var. Pozitivizm, bilime, klasik anlamlarından öte “ölçümlenebilir”lik (deney, gözlem ya da akla uygunluk ölçüsünde) kriteri yükledi. Bu sayede modernite öncesi bilimlerle arasında kesin bir ayrım sunmuş oldu. Günümüzde yalnızca bayağı popüler kültür ürünleriyle su yüzüne çıkmış, bilgelik öğretilerinin, simyanın, astrolojinin, kabala ve ebced gibi okuma yöntemlerinin; ve yine büyü gibi ilkel insanın doğayla kurduğu “sağlıklı” ilişki biçiminin temel simgelerinin; “usun ve usçuluğun”, dolayısıyla “insan aklının evrenin tüm sorunlarını çözmeye muktedir bir güç olduğunu savunan “insan aklının” sosyal alan ve organizasyondan bilim-dışı ya da gerçekliği anlamada yetersiz olduğu gerekçesiyle dışlanışının felsefi temellerine ulaşmış oluyoruz.

Modernizmin bu temel “argümanı”, epistemoloji alanında çok kısa zamanda otorite haline geldi; reddettiği çağların bütüncül düşünme biçimlerini bir kenara iterek. Doğal ve toplumsal olgulara yaklaşımdaki en temel yöntemi, bilim, “onun” sayesinde “modern” takısını alabildi ve yine onun sayesinde Batı medeniyeti doğa, toplum ve bilinç olgularıyla kurduğu ilişkiyi, tüm dünyaya dayatacak cürreti buldu.  

Akıl dışından nefretin “ekonomik” kökenleri

Antik bilimlerin sosyal alandan dışlanışı, pozitif bilim takıntısının “muteberlik” şiarı ve kabulünün dışında kalan akıl-dışı alanlar mitine dayanıyor. Oysaki bu ayrım Batı Merkezci medeniyetin “toplum organizasyonundaki” gerekliliğin ürünüydü. Mistik akla (akıl-dışı/irrasyonalizmi) yapılan bu saldırı; açık biçimde Kapitalizmin üretim ilişkileri için ideal çalışan prototipinin oluşması amacına hizmet etti.(2) Dinin bireysel kaynağına yapılan bu göndergelerin “sosyal” organizasyon ağından çıkması ve daha iyisi bireyden kökünün kazınması ile birlikte “kapitalizm” açısından ideal bir çalışan profili ortaya çıktı. Çalışmayı, otoriteye saygıyı ve sisteme uymayı emreden sosyal dinlerine aksine; yerel dinler, “mistik” ve “büyüsel” nitelikleriyle bu dayatmalara uyma yolunda gönülsüzdü.

Bir ekonomik modelin yarattığı travma

Batı Medeniyeti’nin ulaştığı sosyal refah aşaması, dünyanın neredeyse bütünü için en uygun “yaşam modeli” olarak sistematize edildiği andan itibaren, “batılılaşma”-muteber olma anlamına geldi. Ancak toplumların kendilerine bir yaşam ideolojisi ithal etme çabaları-projeleri, ekonomik ilişkiler duvarına çarptı. Özellikle Türkiye gibi Kapitalist ekonomik ilişkilerin sağlıklı biçimde yürümediği ülkelerde. Olgulara ve olgusallığa verilen Batı Merkezci değer, tüm önceki ve farklı coğrafyalardaki toplumların, ilkel dünyadan aldığı temel düşünme mirasının da inkarıydı. Bu tip bir bilgi kuramı, şayet uygun ekonomik ilişkileri oluşturamıyorsanız, güdüklük yaratıyordu.

Batı Medeniyeti’nin dünyanın bütünüyle kurduğu paylaşım ve bölüşüm süreçlerindeki adaletsiz ilişkinin “doğrudan sömürge” yöntemi olanaklarını yitirdiğinde ideolojik araçlar mutlaklaştı. Bu Batı açısından “kültür” ve “değer” ihracatı seferberliği anlamına geliyordu. Bu girişimde de yalnızca modern değerler üzerinden değil, aynı zamanda geleneksel Batı değerleri-örneğin Hıristiyanlık- de bu aşamada işlevsel rol oynadı. İdeolojik saldırı, “kurulmuş” hegemonik ilişkilerin sürdürülmesini garanti altına alıyordu.

Bu konuda derinlemesine bir inceleme için İsa’nın orijinal öğretisi ile Paulus ideolojisi arasında karşılaştırmalı bir okuma öneriyorum. Paulus’un, Hıristiyan cemaatine katılmak için, kendisine sığınan kölelerin “acilen” sahiplerine iade edilmesini salık veren İncil anlatıları, günümüze dek “ekonomik” açıdan yararını korudu. Hıristiyanlık ne zaman “Batı’nın” elinde bir araç olarak kullanılmışsa Paulusçu ideolojiden yararlandı. Propaganda çalışmaları, başka zamanda olsa “kültürel zenginlik” olarak tanımlayacağımız, karmaşık bir etkileşim yarattı.

Latin Amerika’da buna, Güney Amerika Hıristiyanlığı deniyor; yerel dinlerin ve kabile kabullerinin, ata ruhlarının ve büyünün sıkı biçimde eklemlendiği yeni, ama kesinlikle sapkınlık tınıları içeren. Hıristiyanlığın yerel dinler üzerinde kurduğu baskıcı niteliği okuyabiliriz. İslam üzerinden de bu çerçeveyi genişletebiliriz, Ortodoks İslam ile Alevilik, Anadolu İslam’ı, Mevlana; yahut Hallac ve Nesimi gelenekleri arasındaki ilişkiye bakarak. Tanrı ile birey arasında herhangi bir kurumsal ilişki kabul etmeyen her kaynak söz konusu çatışmanın tarafıdır. Bugün bu değerli akımlar “turistik değer” olmaktan başka çok az anlam ifade ediyor.

Sosyal Bilinçdışı ve insanda saklı arkaik güçler

Bireyin “din” ile ilişkisi ne Marksizmin özetlediği gibi afyon olmaktan ibaret, ne de modernizmin sistemli kabullerinin öngördüğü gibi pek kolayca kesilir cinsten değil. Modernizme yapılan –post-vurgusu aslında kısmen, 3 ya da 4 yüzyıldır dünyayı sarmalayan bir ideolojinin, modernizmin yetersizliğini hedef aldı. Özellikle, new age dinleri olarak popüler kültüre adapte olan, kadim öğretilerin kitlelerden ani biçimde gördüğü ilgi, Ortodoks dinin uzanamayacağı kanallara açık işaretler gönderiyordu. İlk insandan bugüne dek, inancın, insanda yaşamaya devam eden bir gerçeklik katmanı oluşturduğu kesindir. Bu katman, iş süreçlerinden her özgürleşme anında ortaya çıkmaya eğilim taşımıştır çünkü.

Birey ve mit ilişkisi, miras alınan sosyal bilinç-dışı kavramı olarak “arketip”ler (3) kuramı Jung tarafından yetkin biçimde ortaya koyuldu. Bu kavramla Jung, tüm modern dünya bireyini ve onların gelişmiş olarak tasnif ettiği inanç sistemlerini yönlendiren ve izleri insanın “hayvanlık” aşamasına dek sürülebilir bir kaynağa göndermeler yapıyordu.

Bununla birlikte Jung, bu güçlü olanakları sosyal-siyasi alana uygulamakta başarısız oldu. Sosyalizme yönelttiği yetkin olmayan eleştirileri, ideal bir dünya yaratımı için, “kendi iç güçlerini” keşfeden ve baskı sistematiğini dindirmeyi başaran bir uyum ile onları yeniden ele alan, gerçekleşmesi pek zor bir öneride bulundu. Marksistlerin pek sevdiği bir ifadeyle; onun kuramı için koşullar yeterince olgunlaşmamıştı.

Modernizm biterken, Batı toplumunda ve onunla ilişkisini Batılılaşma üzerinden kuran tüm topluluklarda pozitivizmin ve Ortodoks dinin kavramları çatırdamaya başladı. Bunun en karakteristik belirtisi “komplo teorilerinin” ulusal ve uluslararası düzeyde ulaştığı aşamaydı. Siyasi literatürde bu kavramı, ispatlanması mümkün olmayan savların gerçekliğini a-priori olarak kabul ederek, büyük dünya görüşlerine ulaşmak deniyor. Komplo teorileri, bir grubun ya da kişinin, dünyayı açıklamada, hurafenin ya da kanıt dışı gerçekliğin temel edinmesini sağlıyor. Modernizm açısından bir sapmadır bu; bireylerin “akıl hastanelerine gönderilebildiği” geniş bir kontrol sistematiğinin göreve davet edildiğini biliyoruz.

Ancak o görmek istemese de, kuşaktan kuşağa aktarılan dini simgelerin tekinsiz sonuçlarıdır bunlar. Her an dışarıya çıkmaya hazırdır. Bu yükselme, bireyin “mitler” oluşturma-kurma ve onunla karşılaştığında etkilenme-büyülenme eğilimin dışa vurumudur. Campbell’in dediği gibi:
“Düş kişiselleştirilmiş mittir; mit kişisellikten çıkarılmış düştür.”(4)

2-Bilimci Kemalizm karşısında akıl-dışı politikanın gücü

Türkiye, Kemalist devrimin ardından, Batı ile, yukarıda bahsettiğim sağlıksız ilişkiyi pozitivizm ve bilimcilik (5) üzerinden kurdu. Batılı medeniyetler seviyesine ulaşma şiarının, “evrensel” bir anlam ifade etmesini bekledi ilk kurucular. Öyle olmadı; tıpkı Sosyalist teoriyi “bilimsel” biçimde sunmaya çalışan Marks ve engels gibi… Matematiksel bir kuram, gerçek dünyanın, otantik değerlerin duvarına çarptı; Rusya’da Sosyalizmi handikapı, Anadolu da Batı Bilimciliğinin handikapıydı. İlki geri bir toplumdu; bu onda Marks’ın öngörülerinin aksine dikey hiyerarşili parti modelinin mutlaklaşmasına vesile oldu. ikincisinde ise Batı bilimciliğinin giyinmesine olanak veren ekonomik ilişkiler yoktu, hiçbir zaman da kurulamadı. Sömürgeci sistem Türkiye’nin bağımsız ekonomisini oluşturmasına olanak vermedi.  

Türkiye topluluklarında bilimcilik-pozitivizm ideali pek güdük durdu. Zira Ortodoks dinin-merkezi İslam’ın baskısı, anti-komünist propaganda ve çok daha önemlisi bir türlü sağlanamayan iç barış ve yerel-etnik sorunların kuyruğunda, Batı topluluklarının bile modernizm anlayışında yarılmaya neden olan dönüşüme çok daha zayıf yakalandı. Batılıların gülüp geçtiği komplo teorileri “sosyal bir gerçeklik” gibi algılandı; kitlelerde karşılık buldu. Hala Tapınak Şövalyelerinin dünyayı yönettiğine inananlar var.

Batı Bilimi’nin, mitin ve onunla ilişkili bilimlerin bilinç dışındaki karşılığını hiçe sayma çılgınlığının sosyal anlamda bir karşılığı oluşmaya başlamıştır. Türkiye’nin yakın tarihi, Ergenekon gibi davalarda, Agarttha ismine yer verecek bir yargılanma sürecine tanık oldu. Rene Guenon ve diğer Batılı mistiklerin çürüyen bir dünyaya alternatif olarak sunduğu bu Hint miti, ansızın Türkiye’de komplo hazırlığına sebebiyet veren sosyal bir realite olarak görüldü. Bu iddiayı reddedenler, bu hususta yazılan kitapların çokluğuna ve satış rakamlarına yakında bakabilir.

Kitlesel ilginin, modern psikiyatrinin “toplu hayal” olarak nitelemekten çekinmeyeceği bir gerçeklik kültürü yaratışının politikadan spor alanına dek yaygın örnekleriyle tanık olmak şaşırtıcıdır. Ses kayıtları, belgeler ve pozitif dünyanın hakim gördüğü tüm mahkeme süreçlerinden alınmış cezalarına rağmen, Fenerbahçe ve şike davasında “bir komploya” kurban gidildiği fikrine yenildiğini biliyoruz. Kimin haklı olduğu önemli değildir. Önemli olan:
-Bir sanı ya da zannın, pozitif delil unsurunun yerine geçtiğini;
-Bu gerçekleştiğinde ilkinin(mit-komplo ya da toplu halüsinasyonun) ikincisinin (modern hukuk yöntemleri, kriminolojik veriler ve pozitif kayıtlar) karşısında güç iddiasında bulunabileceğidir.

Jung, arketipler ile rüyalarda görünen simgeler arasında ilişkiyi anlatırken, etnografik araştırmalardan da yararlanmıştı. Mit dilinin açık bir biçimde “simge” dili olduğunu ve simgenin “anlamla” ilişkisi sorununu yeterince çözmüştü. Bugün din tarihçilerinin, oldukça aşina olduğu bir konu. Ancak sosyal alanda simgelerin böylesine işlevsel olabileceği kimsenin aklına gelmemişti. Bu hususta “komplo” sözcüğü neredeyse büyüsel hale geldi. Birisinin “bana komplo kuruldu” demesi, “ “acaba masum mu?” şüphesini doğurmaya yeter hale geldi. Bu Türkiye toplumunda kısmen, 12 Eylül ve sonrasında, Devlet’in halka karşı kurduğu “derin devlet” ilişkilerinin beklenmedik birikimidir. Ne olursa, olsun, “gözüktüğü kadar olmasına tahammül edemediğimiz bir dünya için böylesi tahayyüller neredeyse kendiliğindendir.

3-Ak Parti ve kitlelerle ilişkide mitsel semboller

Kemalizmin Pozitif söyleminin güçsüzlüğü uzun yıllar boyunca belli olmadı. Ancak AK Parti ve totaliterleşme yolundaki adımlarının “mitik” niteliği, kitlelerdeki uyuşukluk hali, başarıyı “seçimler” ve “seçimlerde oy alma sayısına” indirgemiş güdük bir demokrasi anlayışının handikapıyla yüzleşince Kemalizm çöktü. Kitleler, Bilimsel-Batılı aklın  değil, akıl dışından beslenen kavramlara akın etti. Bu kimi toplumsal hassasiyetlerin de buluştuğu nokta olarak beklenmedik bir sosyal başarı doğurdu.

AKP siyasetinde kullanılan dilin tarihsel ve entelektüel yeterliliğinin önemi olmadığı ortaya çıktı. Bu durumda, ona karşı verilen mücadelenin “batılı ölçütlere” uygun ve bilimsel aklı merkeze alan niteliği başarısız oldu.

1-Kahraman Miti: AKP liderinin ortaya koyduğu karakterin, kişisel hikayesinin bir “kahraman” arketipine temas eden yönleri vardır ve bilinç dışının bu güç odağı beklenmedik bir sosyal tepki doğurdu. Topluluğun bilinç dışında sahiplenme dürtüsünü güçlendiren “mazlum” vurgularına gerek bile kalmadı

Daha açıklayıcı olması bağlamında Musa, Mısır ve İsrailoğulları öyküsünden yararlanmayı öneriyorum. Ancak hemen başlangıçta, Recep Tayyip Erdoğan ile tüm dinler için saygın bir Peygamber Figürü olan Musa arasında bir özdeşleşim kurmadığımı belirtme zorunluluğu hissediyorum. Anlamamız gereken, toplulukların, zaman ve mekan fark etmeksizin benzer semboller üzerinden “bir yükseliş” öyküsü yazmaya olan eğilimlerinin ortaklaşalığıdır.

Her iki öykünün de odak noktasında, dışlanmış, hor görülmüş ve bir topluluk bulunuyor. Bu büyük ve görkemli bir yükseliş öyküsü için en iyi başlangıç yeridir. Türkiye topluluğu için Dünya hegemonik sisteminin en altında konumlanma, İsrailoğulları için köleliktir. Yine her iki anlatıda da kahramanın öyküsü, bir dışlanma ve sürgün ile başlıyor. Musa, halkından kopmuş, olası dünyaların en kötüsü Mısır Sarayı’na düşmüştür. Erdoğan’ın ise “hapishane” günleriyle karşılaştırabiliriz. Dünyevi ihtişamın simgesi-dünyaya bağlılık söz konusu olduğunda dünyanın zamanının Batı Medeniyeti idi Mısır. Musa’nın reddedişi ve kendi topluluğunu taşımak istediği yerin mitik anlatısı, Erdoğan’ın, alternatif kesimlerce kapalı kapılar arkasında tam tersini yapmış olduğu eleştirisi sunulsa da, Batı ve İsrail gibi temel düşman figürlerinin-one minute olayını hatırlayalım-öfkesini dile getirişinin, kitleler nazarında güçlü bir karşılığı oluştu.

Otto Rank’ın şemasını aktaran Freud, bir kahraman mitinin ana unsurlarını şöyle betimler: 1- Kahraman en aristokrat ana babanın çocuğu, genellikle bir kralın oğludur(Freud bu madde ile “hüküm hakkını kanında taşıyan feodal sistem” kabulünü açığa seriyor) 2- Kahramanın ana rahmine düşmesi çok sayıda güçlüğün ve imkansızlığın ortasında gerçekleşir.(İsa ve Zerdüşt gibi, mucizevi doğumlar) 3- Hamileliğe eşlik eden kehanetler, kutsal esin müdahalesi. 4- Doğan kahramanın dış bir güç ya da unsur tarafından öldürülmek istenmesi. 5- Kahramanın çoban, hayvan ya da mütevazi insanlar tarafından müdafaa edilerek kurtarılması.6- Çocuğun serpilerek, hüküm gücünün farkına varması. (6) Yaptığım karşılaştırmada özellikle 4. Maddeden sonrası dikkat çekicidir.

Musa ismi İbranice’de “suyla gelen” ya da “suyun getirdiği” gibi anlamlar taşıyor. Bu anlam, bir sepet içerisinde nehre bırakılma ve Mısırlı bir prenses tarafından bulunma gibi simgesel açıklamalarla dile getiriliyor Kitab-ı Mukaddes anlatısından (7). Bu örgü Musa’ya ait değil aslında; daha önce de bu biçimiyle mitin kullanıldığını biliyoruz. (8)

Diğer taraftan, sudan gelmenin annenin döl yatağını temsil etme gibi çok daha evrensel karşılığı var. Ancak Musa öyküsünde bu anlamın yersizliği, Freud ve diğer araştırmacıların da dikkatinden kaçmamıştır; o da Mısırlı bir Prensesin nehirden bulduğu çocuğa İbrani dilinde bir isim vermesidir. Bu durumda ismin Mısırca anlamına yoğunlaşılır; bu halde de “moses”-gibi kullanımların genel olarak çocuk anlamına geldiğini öğreniriz. Ancak kutsal kitap bu özelliksiz buluşu görmezden gelmektedir.

Erdoğan isminin, “er-doğmak”-yiğitliğe henüz doğuştan sahip olmak gibi görünür anlamının “isim verme”, “ad koyma” gibi edimlerin değerini, en ilkel topluluklara dek taşıyan kitle bilinç dışında bir etki yarattığını düşünebiliriz. Yine Recep isminin, “heybetli” ve “gösterişli” şeklindeki anlamı için de benzer şeyleri söyleyebiliriz. Bununla birlikte, belki de Musa isminin “sudan gelen” değil de “çocuk” anlamına vurgu yapan “dünyevi” çok daha “heyecansız” yüzü, Tayyip isminin anlamında da bulunuyor. “Avam’a haram olmayıp” Tarikat ehline haram olan anlamına geliyor sözcük. Bir kaynaktan şu ifadeleri okuyabiliyoruz:

Şu kadar var ki, büyük evliya zatlar, avam gibi değildir. Onlar, harama düşme tehlikesi ile mubahların çoğunu terk ederler. Hazret-i Ömer buyurdu ki: (Bizler harama düşmek korkusu ile helallerin onda dokuzundan kaçındık.)(9)

2- Şeytan Miti: Söz konusu figürlerin kullandığı akıl dışı kavramların bilinç dışında temas ettiği yer Kemalizm’in temsil ettiği modernizm ve pozitivizmin karşısında, yalnızca Anadolu halklarında değil, tüm dünya topluluklarında ölmeden kalan bir güce seslenir. Altı bir türlü doldurulamayan “düşman” miti-paralel devlet-, tüm yerleşik dünyanın olasılıkla acı veren kurumlarını aşağılayan dil, “saray” üzerinden yürütülen “mitleştirilmiş” bir diğer kişinin, Mustafa Kemal’in yarattığı düzeni neredeyse hhiç bir teorik açıklama yapmadan karşısına alır. Modernizmin teori ihtiyacına, mit atfında gerek yoktur.

Şeytan figürü aslında tüm modernizm süresince de en azından “uluslararası siyasette” sıklıkla kullanılmıştı. Retorik değişmiş olsa da kesim biçimde tek bir anlam taşıyor. Messadie’nin Şeytan’ın Genel Tarihi’ndeki ifadesiyle “iyiye dönüşmesi mümkün olmayan kötülük” figürünün, paralel devlet açıklamalarıyla ilişkili olarak ne sıklıkla kullanıldığını hatırlayalım. İlgi çekici olan Cemaat Lideri’nin de bizleri Şeytan konusunda uyarmasıdır:

“(Cinler ve Şeytanlar) Dünyanın dört bir yanında” demektedir Fethullah Gülen: “büyük güçler oluşturmakta ve bu güçler vasıtasıyla yine insanlığın huzuru, saadeti adına milyonlarca insanı katlettirmekte ve bütün bunları meşru göstermektedir’ (10) Şeytan’ın politik bağlamda karşıt tarafı karşıladığını biliyoruz: ABD ve Hizbullah’ın birbirlerine ilişkin ifadelerinden gördük. Esseniler’den bu yana politik bağlamda Şeytan figürünün en çok zikredildiği zaman dilimidir modern dünya. Kanımca Messadie’nin tanımından fazlasına ihtiyaç var. Ben, “bana-dönüşmeyen öteki” olarak tanımlamayı öneriyorum.

3- Saray miti. Atatürk Orman çiftliği üzerine yapılan Cumhurbaşkanlığı Sarayı, Mustafa Kemal ile simgelenen “Kemalist Devrimler” sonrasındaki Yeni Türkiye vurgusunun temel sembolleri ile temas kurmayı hedefliyor aslında. Belki bir hesaplaşma, belki “meşruiyet” (gücün meşru kaynaktan alınması) belki de “güç iddası-onun üzerinde bulunma. Mitsel anlamda bu açıklamaların pek  önemi de yoktur; kesin olan Mustafa Kemal’in de Osmanlı’dan miras aldığı “saray-Dolmabahçe gibi ölümünün sembolü olmayı başarmış yapılar gibi-saray geleneğini sürdürmesidir.

Malinovski ‘Büyü, Bilim ve Din” isimli çalışmasında büyü geleneğinin en önemli unsuru olarak “tılsım”ın altını çizmişti . Büyü ediminin uygulayıcı “ilk ata” ile kurduğu temastır, tılsım. Dini inanışların farklı toplumlarında "gücün simgesi" olan tılsım, kaynak kişi ya da öyküden uzaklaşabilir. Yaratıcı kişiden kalma bir beden parçası, saç, kafatası ya da bir kemik; belki de onu anımsatan ve temsil eden apayrı bir eşya. Avcı topluluklarda özellikle kemik ve onun gömülmesine dayanan büyü, tohumun toprağa gömülmesi gibi yeniden doğumu olanaklı kılan dini bir anlam taşır. (11)

Saray Mitinin ilk Ata ile ilişkisi güçlüdür. Okuyucuya, Campbell’in , Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’nda yaptığı bir açıklamayı, gündemdeki saray tartışmalarına başka bir açıdan bakma şansı tanıyarak bitiriyorum:

… Hala mitoloji alanından beslenen her kültür, insan varlığının her aşaması gibi simgesel telkinlerle yaşatılır… Orada burada özel tapınaklar vardır. Nerede bir kahraman doğmuş, edimde bulunmuş ya da hiçliği geçmişse, o yer belirlenir ve kutsanır. Orada mükemmel merkezilik mucizesini belirtmek ve yaymak için orada bir Tapınak dikilir. Çünkü burası bolluğu geçişin mekanıdır. Bu noktada biri sonsuzluğu keşfetmiştir. Bölge bu yüzden verimli bir meditasyona yardımcı olabilir.(…) Tapınak binasına giren ve türbeye doğru ilerleyen kişi gerçek kahramanın eylemini taklit etmektedir. Amacı evrensel kalıbı tekrarlamaktır.(12)

 Notlar:

1) Felsefe Sözlüğü. Bilim ve Sanat. 2003. Ankara. Olguculuk. S.1061…

22) Bu hususta daha geniş bir fikir almak için bk. “Ekonomizm Perspektifinden İlkel Kültür Sorunu”. Yeşil Öfke, sayı 12. Batı Hint Adaları’nın keşfi sırasında yerli halka karşı gerçekleştirilen katliamlarla ilişkili olarak, yerel kültürlerin “inançları” kapitalizmin “ekonomik değeri” merkeze alan yaklaşımına uyumsuz olduğu için, “yerlilerin medeni-uygar hale getirilmesi gerekmişti. Siyah ırkın “hayvanlık” basamaklarındaki ara formlar olarak nitelenmesi, onların ekonomizmin inceliklerinden anlamayacak kadar “ahmak” olduklarını düşünen “beyaz” ırkı kinini yansıtıyordu.

33) Arketip sözcüğünün anlamı ile ilgili olarak Jung, ilk olarak 1938 yılında Eranos-Jahrbuch’de yayınlanan (Rhein-Verlag, Zürih, 1939) "Die psychologischen Aspekte des Mutterarchetypus"-Anne Arketipinin Psikolojik Yönleri isimli makalesinde doyurucu bir açıklama sunar. Düşünürün burada da açıkladığı gibi, Antik Çağ’da da kullanımda olan ve Platon’un “ideasıyla” özdeşleştirilebilir bir anlam içerir. “Tüm fenomenlerin üzerinde olan bir “ilk imge”… Bk CARL GUSTAV JUNG, Dört Arketip, s. Çeviren Zehra Aksu Yılmazer. Metis Yayınları. İkinci Basım 2005, İstanbul.

44) Campbell, J. Kahramanın Sonsuz Yolculuğu. S. 30.  Eylül 2000 İstanbul. Kabalcı.

55) Doğa bilim yöntemlerinin, felsefe, insan ve toplum bilimleri de dahil olmak üzere düm araştırma alanlarında geçerli olan tek yetkin yöntem olduğunu göne süren düşünce. Felsefe Sözlüğü Bilim Sanat, s. 229

66) Freud, S. Mısırlı Musa. “Dinin Kökenleri” s. 235.

75) Kitab-ı Mukaddes, Çıkış Bölümü’ne bakılabilir.

86) Bu konudaki en belirgin örnek, Akad Kralı Büyük Sargon ile ilgilidir. O da Musa gibi, gizli bir doğumla dünyaya gelmiş ve bir sepet aracılığıyla "nehire" atılmıştır. "Törelere meydan okuyan annem bana gebe kaldı!" demektedir bir tablette Sargon, kendisi hakkında. "Beni gizlice doğurdu. Sazdan bir sepete koydu ve göz kapağımı ziftle mühürledi. Beni üzerime taşmayan ırmağa attı. Irmak beni doğurdu..." Alıntı için bk. Gardner, Kutsal Ahit Sandığı’nın Sırları s. 50. Hikayenin devamını Freud’dan alıntılayarak izleyebiliriz: “(…) Nehir beni su çeken Akki’ye götürdü. Su çeken Akki yüreğinin iyiliğiyle beni dışarı çıkardı, beni kendi oğlu gibi yetiştirdi. Su çeken Akki beni bahçıvanı yaptı. Ben bahçıvan olarak çalışırken İshtar bana aşık oldu.” Freud, Mısırlı Musa, s. 235 .


18) Gülen, F. ‘Varlığın Metafizik Boyutu’ kitabından alınmıştır.

19) Bk. Campbell, İlkel Mitoloji s. 289. Kabalcı.

110) Campbell, “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu”, s. 57