Mit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Maskelenmiş köprü : Ölüm ve Din

0 yorum

Mustafa Çölkesen

“..Korku tüm tanrıların anasıdır..” Titus Lucretius Carus, M.Ö 70

“…Aslında uydurma olan hiçbir din yoktur, tüm dinler kendilerine göre doğrudurlar, hepsi, kendine has biçimlerde, insan varlığının verili koşullarını yerine getirirler..”
Emile Durkheim  (1)


İnsanı anlamadan ve tarif etmeden onun din, ideoloji, imge ve sembollerini yorumlamamız mümkün değil, din ve inançlar geleneği eğer insanın ezelden beri gelen tamamlayıcı bir parçasıysa kökenleri nedir, nasıl hasıl olmuştur?

İnsan, öncelikle fizyolojik bir varlık olarak, bir bilinmeyenler ve tehditler, riskler ve fırsatlar dünyasına doğmaktadır, geçici sığınağı anne kucağında temel fizyolojik gereksinimlerini karşıladıktan sonra benliğini keşfetme aşaması ve ilerde sorunlarla kendi başına başa çıkmak anlamına gelecek bireysel bağımsızlık evresinde ise, topluma uyum zorunluluğu olan “eğitim evresi” eşlik edecektir ona, demekki toplum, bireysel bağımsızlığının önündeki ilk ve en önemli engeldir birey için.. Eğer bir cangılda doğanın tüm vaat ve tehditleri ile başbaşa kalmayı değil de, nispi güvenlik sağlayan toplum içinde yaşamaya karar vermişse, kendisine haz veren tüm edimleri, dürtülerini belirli sınırlarda karşılayabilecek şekilde, tüm yaşamı boyunca uyulması gereken ayrıntılı bir kurallar bütününe uyması gerekecektir. Bu sadece uygarlıklar için değil, günümüzde çok az kalmış yaban topluluklar için de geçerlidir.. Topluma eşsiz kişiliği ve yaratıcı potansiyeli ile güç taşıyabilecek birey, daha ona dahil olduğu anda onun gücüyle sınırlanmakta, fethedilmektedir.. (2)

Karnını doyurma, barınma, giyinme, cinsellik, uyku, bedensel sağlığını koruma, hayatta kalma gibi ana fizyolojik gereksinimler karşılandığında toplum içinde bir denge algısı oluşur evrensel bireyde, bu istikrarlı bir varlık duygusudur, ancak karmaşık hayatın akışı içinde belalar, beklenmedik ve istenmeyen durumlar, hastalık, afet, savaş ve ölüm riski her zaman olasıdır ve sezinsel olarak bu riskleri hissetmekte ve bu riskler tüm o tatmin duygusunun “geçici bir denge” olduğu hissiyatını yaratmaktadır, bir afet, savaş ya da krizde aç veya susuz kalabilir, kıtlıkta beslenme kaynakları tükenebilir, bir hastalık ya da kaza,  yaşam koşullarını işlevsiz kılabilir ya da ölümle sonuçlanabilir..

Ancak insanın ezelden beri, en ilkel topluklardan neolitiğe oradan uygarlığa varana değin, en büyük korkusu ölümdür, yüzbinlerce yıldır insan ırkı olarak, sel, tufan, afet, iklimsel değişiklikler, vahşi hayvan saldırıları, salgın hastalıklar gibi doğanın meydan okumalarına ve yıllarca süren savaş ve katliamlara direnebilmiş ve aklın güdümündeki icatlarıyla mucizevi uygarlık kuruluşlarını gerçekleştirebilmiş insanlık, ilkel topluluklardan uygar insana ölüm karşısında hep yıkılmıştır. Henüz yaban topluluklarda ölüm, sadece toplumdaki bir bireyin kaybı değil, o toplumun tüm bireylerinde yarattığı acı, hüzün ve acizlik duygusuyla toplumun birlik temellerini de sarsan bir felakettir..

Ancak toplum, sahip olduğu Akıl sayesinde fizyolojik olarak çözüm bulamadığı ölüme bir savunma mekanizması olarak içgüdüsel ve ivedi bir çözüm geliştirmek zorundadır, yoksa her ölümde yaşanan hayatın geçiciliği ve anlamsızlığı duygusu, o güne değin töre, inanç, ahlak ve yasaklar sistemiyle örgütlediği bireylerde bir dağılma ve tedrici itaatsizliğe yol açabilecek, toplum ilerde giderek bir kaos ortamına dönüşebilecektir.. O halde ölüm, o toplumun ileri gelenleri tarafından manevi olarak dıştalanmalı ve yadsınmalıdır, ölen sadece bedensel olarak ölmekte ve insanın görünmez yanı olan ruhu aslında başka alemlerde yaşamaktadır, işte burası, dinin, insan toplumları varolduğundan beri, onun almış olduğu toplum biçiminden bağımsız olarak varolduğu, insana ölümü yadsıtarak bir toplum ve tarih tesellisi sunduğu yerdir.. (3)

Herşey “insanın ağız tadını bozan” ölüm (4) karşısında ruhçuluk, animizm ile başladı, yabanıllarda ölen ataların ruhu bir tapınç nesnesi haline getirildi (5); şamanlar hastalıklara çare bulmak, kayıp ruhları aramak için yeraltı dünyasına seyahat ettiler, yabanıllar topluluklarına kabul edeceği bireyleri sembolik olarak öldürüp yeniden doğmalarını (6) sağlamak için çeşitli kült ayinleri düzenlediler, neolitik topluluklar kıtlık, afet, hastalık ve ölümden korunmak için tanrılara sunular, kurbanlar sundular, dünyanın bin bir yanında ilahi düzenin kaosa dönmemesi için rahip krallar yaşlandığında öldürüldü ve genç ve yeni krallar tahta çıkarıldı (7), Gılgamış’ın ölümsüzlük arayışı antik Ortadoğu topluluklarının kutsal metni haline geldi, Tevrat’ta ve Gnostik tarikatlarda (8) yaratılmış Adem’e  ruh üflendi, Hindularda ruh enkarne oldu, Mısır’da ölen Osiris, her firavunun öldüğünde onunla özdeşleşeceği yeraltı tanrısı haline getirildi (9), ölüm karşısında ruhçuluk öğretisi Mısır'dan Tibet'e varıncaya değin devasa bir "Ölüler Kitabı" külliyatı haline geldi, Sümer’de ölen ve her yıl baharda bitkilerle birlikte yeniden doğan Dumuzi (Tammuz), tanrıça karısının kıskançlığıyla ölüler dünyasını ziyaret etti (10), İsa öldü ve yeniden dirildi ve azizler, Paulus ve peygamber Muhammed göğe yükseldi, ölümle sonunda toprağa dönecek insan çeşitli dinlerde zaten topraktan yaratılmıştı.. 

Geçtiğimiz binlerce yılda bin bir yaratıcı biçim alarak, Joseph Campbell’in deyişiyle “binbir maske takarak” ölüm karşısında insanın yegane savunma mekanizması işte bu manevi tasarımları üretti..

“..kendilerine yakarılan ve kurbanlar sunulan doğaüstü varlıkların yanısıra toplumda bir de kutsallığın uzmanları vardır..”  diyor ünlü dinler tarihçisi Mircea Eliade “.. ruhları görebilen, göğe çıkıp tanrılarla konuşabilen, yeraltına inebilen, şeytanları ve hastalıkları yenebilen kişiler. Şamanın toplumun psişik bütünlüğünü savunma işindeki temel rolü işte bu noktada belirir: İçlerinden birinin kendilerine yardım etme yeteneğinde olduğundan emindirler. Toplumun üyelerinden birinin ötekilerden saklı ve görünmez şeyleri görebildiğini ve doğaüstü dünyalardan dolaysız ve kesin bilgiler getirdiğini bilmek herkes için rahatlatıcı ve avutucudur..” (Mircea Eliade, Şamanizm, İmge Yayınları, sayfa 554).

Ve bir kez ruhçuluk tasarımı yaratıldığında, insanın yaratıcı imgeler dünyasında hayaletler, kötü ruhlar, melekler, şeytan ve ifritler, kahramanlar ve kurtarıcılar, öte dünyadan haber veren fal, kehanet, büyü gibi araçlar da belirdi, bunların hepsi insanın derin “yaşama içgüdüsü” ile henüz üstesinden gelemediği o kara ölüme karşı bir savaştı..

İnsanlık tarihi bize, çok açık bir şekilde, insanlığın önce kutsallaştırmadan akledemeyeceğini (11) göstermiştir:  bir bebek için baba bir kahraman, anne bir peridir ve yaşam bir masal gibi gözükmektedir, bilimin muazzam ilerlemesinin temelinde gizemcilik, simya ve çeşitli sayı gizemciliğinin olması, ilksel büyü ve otacılıktan hekimliğin, kadim falcılıktan, rahiplerin gezegen ve yıldız gözlemlerinden modern astrolojinin doğması bunun kanıtlarıdır..

Her ne kadar ölüm, dinsel avuntularla toplum için giderilmiş gibi de gözükse, bastırılmış bir tedirginlik olarak insanın şuuraltında yaşamaya devam eder (12), şuuraltı ise dünyanın olağan prensiplerine uymayan özerk bir karanlık alem düzeneğidir, Freud bastırılmış korkuların nevrozlar halinde zıttına atlayabileceğini ve buna saldırganlığın nedeni olan ölüm içgüdüsünün de dahil olduğunu (13) iddia eder.

Dinler, birey ve toplumu derin umutsuzluğa sevkeden yıkıcı ölüme el koyarak onu kutsal alana öteledi, ancak biz teselliyi ölümde değil (14), bizzat “yaşamda” arayan ve onu akıl, vicdan, eşitlik ve adalet ülküsüyle yaşanılır ve değerli kılmak isteyenlerdeniz...

20.08.2017


Notlar:

1) Emile Durkheim, Dini Hayatın İlkel Biçimleri, Ataç Yayınları, 2005, sayfa 19 (İngilizce baskıdan karşılaştırmayla çeviriyi biraz değiştirdim).
 
2) “.. dinsel öğreti ve törenlerin ana amaçlarından biri, dolayısıyla benlik duygusunun olabildiği kadar bastırılması ve katılım duygusunun geliştirilmesidir.. “.. ve son olarak bütün mistik çabalarda esas hedef,  benlik damlasının Bütün’ün okyanusunda erimesidir..” Joseph Campell, İlkel Mitoloji, İmge Yayınları, 1992, sayfa 89.
3) İlkel topluluklarla 2 yıl birlikte yaşayarak onları yakından gözlemlemiş olan Malinowski bu hususu ünlü eseri “Büyü, Bilim ve Din’de” (Kabalcı Yayınevi, 2000) ayrıntısıyla ele almıştır. “İlkellerin İnanç ve Tapımında Yaşam, Ölüm ve Yazgı” bölümüne bakınız.

4) Mircea Eliade, neolitik öncesi en eski mezar buluntularının (Moustier çağı M.Ö. 70.000 – 50.000) simgesel anlamlarını çözümlerken şunları ifade eder: “en eski çağlardan bu yana ölüm sonrası hayata inanç, kırmızı toprak boya kullanımıyla kanıtlanmış gibidir; bu boya ritüel anlamda kanı ikame eder, yani hayatın simgesidir. Cesetlerin üzerine kırmızı boya serpiştirmek bütün yerkürede zaman ve mekan içinde yaygın bir adettir..” ve devamında, bulunan mezar yönlerinin güneşin doğduğu yöne paralel, yani Doğu’ya bakıyor olmasının da bir yeniden hayat umudunu temsil ettiğini belirtir. Mircea Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, Cilt 1, Kabalcı Yayınevi, 2003, sayfa 23 ve 25.

5) Yabanıl hayata, vahşi doğadaki riskler ve kaza, hastalık v.b istenmeyen durumlar nedeniyle hep bir tedirginlik ve “korkunun” eşlik ettiği birçok antropoloğun ortak kanısıdır, yabanıl, ölümün doğal nedenlerden değil, büyüden kaynaklandığı inancındadır:  “..ölülerin ruhları, tehlikeli ruhlar olarak görülür, bunlar, öteki dünyaya gönderilmelerine gücenirler ve şimdi kötü durumlarının intikamını almak için yaşayanların peşine düşmektedirler..”, ve yatıştırılmaları gerekir. Joseph Campell, İlkel Mitoloji, İmge Yayınları, 1992, sayfa 131. Ayrıca bakınız: Sigmund Freud, Dinin Kökenleri, Payel Yayınları, 2002, sayfa 110. Campbell, Afrika’daki neolitik topluluklarda, ruhun asıl yaşadığı yer olduğuna inanılan kafatası kültünü Leo Frobenius’dan aktarır: sayfa 132. Tarımla birlikte, bitkilerin ölüm ve yaşam çevrimi, “bereket tapımı” ve “ölüler tapımını” birbirine yakınlaştırır: (Anadolu’da) “…kafatası tapımı Hacılar’da (M.Ö 7.000) yaygın bir biçimde doğrulanmaktadır. Çatalhöyük’te iskeletler ev tabanlarının altına, cenaze armağanlarıyla birlikte gömülmüştü..” Mircea Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, Cilt 1, Kabalcı Yayınevi, 2003, sayfa 63.

6) Sir James Frazer, dinin totemcilik aşamasında olan ilkel toplumlarda erginlenme ayinlerinin toteme aktarmak üzere gencin ruhunun çıkarılması olduğunu savunur: “..öyleyse bu ayinlerin rolü, insan veya totemi arasında yaşam ve ruhların takas edilmesidir.. “.. genç insan olarak ölür ve yaşama hayvan olarak döner, hayvanın ruhu artık bedenindedir ve onun ruhu ise hayvanın [totemin] bedenindedir…”  James George Frazer, İnsan, Tanrı, Ölümsüzlük, Altınbilek Yayınları, 2014, sayfa 492.

7) Antropolog Frazer’in ünlü eseri “Altın Dal” bu tema ile başlar ve eserinin sonraki sayfaları buna tarihten çokça örnek verir, Sir James Frazer, Altın Dal, Payel Yayınevi, 1990.

8) Gnostik Nag Hammadi metinlerinde Demiurge veya kötücül güçler tarafından yaratıldıktan sonra Adem’in cansız bedeni günlerce ortada kalır, sonra Gizli tanrı Nur aleminden melek göndererek Adem’in bedenine hayat (ruh) üfler. Prof. Dr. Şinasi Gündüz, Gnostik Mitoloji’de Düşük Motifi, 19 Mayıs İlahiyat Fakültesi Dergisi.

9) Plutark ünlü eseri “Isis ve Osiris” de, Osiris’in sadece Mısır değil, dünyaya medeniyet taşıyan insan biçimli bir tanrı olduğunu yazar, ancak Seth tarafından öldürülür ve cesedi parçalara ayrılır.. Plutark, Isis ve Osiris, Ruh ve Madde Yayınları, 2006; Frazer ise Altın Dal’da antik dönem boyunca Ortadoğu’da her yıl Osiris için yas düzenlendiğinden bahseder.

10) Ortadoğu’da çeşitli isimler (Adonis, Attis, Dionysos vs.) altında ve sıkça görülen ölen ve yeniden dirilen bir tanrı figürü olan Dumuzi ya da Tammuz, Sümer ve Babil aşk ve savaş tanrıçası İnanna’nın kocasıdır, İnanna’nın indiği ölüler dünyasından kurtulması için yer altında tutsak kalır, Samuel Noah Kramer ve Mircea Eliade miti yorumlarken benzer düşüncededir: “Mit Ereşkigal’in krallığını fethe, yani ölümü yok etmeye giden aşk ve bereket tanrıçasını uğradığı bozgunu anlatır..” Bakınız: Mircea Eliade Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, Cilt 1, Kabalcı Yayınevi, 2003, sayfa 88, ayrıca bakınız: Samuel Henry Hooke, Ortadoğu Mitolojisi, İmge Yayınları, 2002, sayfa 26.

11) Tevrat’ın yasak bilgi ağacı ile sembolleştirdiği Akıl, doğa ve tarihin şiddetli meydan okumalarıyla sıçramalı bir gelişim izlemiş olmalı, burada önemli olan, önceden icatlar süreciyle doğaya yansıtılmış olan Aklın artık bambaşka bir evrede bulunmasıdır: Bu, Aklın, gen kopyalama ve dahası tehlikeli “yapay zeka” süreci ile “kendini kopyalama (kendi suretini yaratma) evresi”dir, yakınlardaki bir haberde sosyal medya için geliştirilen yapay zeka robotlarının kendi dilini konuşmaya başladıkları duyuruluyordu.!

12) Freud, “Bilinçdışımız dediğimiz şey – ruhsal yapımızın, içgüdüsel dürtülerden oluşan en derin katmanları- negatif hiçbir şeyi,  hiçbir yadsımayı tanımaz, orada karşıtlıklar çatışır..” diyor. Sigmund Freud, Uygarlık, Din ve Toplum,  Öteki Yayınları, Ankara 1995, syf. 84

13) “..Ya da Erich Fromm'un belirttiği gibi, kötülük "yaşamın kendi kendine karşı çıkması" ya da "ölü, çürüyen, yaşamayan ve bütünüyle mekanik şeylere duyulan hayranlıktır..”  Jeffry Burton  Russell, Şeytan, Kabalcı yayınları, 1999, sayfa 19

14) Biyologlar, daha geçtiğimiz yüzyılın başında bile, ölümün nedeni konusunda bir açıklayıcı kuram geliştirmişlerdi, 19. Yüzyıl Alman biyoloğu, ölümün, nüfusu seyreltmek ve insan ırkının genetik yıpranmasını engellemek amacıyla ortaya çıktığını savunmuş, ve çocuk yaşta doğal seçilim kuramını Darwin’den bağımsız olarak keşfettiği belirtilen İngiliz biyoloğu Alfred Russel Wallace’de aynı dönemlerde benzer bir görüşü savunmuştur. James George Frazer, İnsan, Tanrı, Ölümsüzlük, Altınbilek Yayınları, 2014, sayfa 484.




Kurban Kültü ve Arkaik Anlamları üzerine

0 yorum
Göktuğ Halis

Kendini Yahudi-Hıristiyan dizgesinin bir parçası olarak tanımlayan İslam geleneğinde Kurban, imanın temel koşullarından biri olarak kabul edildi.

Kurban ritüelinde İslam geleneği kendini modern tek tanrılı dinlerin kurucu-mitsel atası İbrahim’e dayanan bir söylence-mite dayandırdı. Bu öykünün kökenleri Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin-Yaratılış- bölümüne dek uzanmaktadır. Çokları için tanıdıktır:

Söz konusu anlatıda, yaşamının bu aşamasına dek  "samimi bir imanla" Rab'be bağlılığını ispat etmiş olan İbrahim’in sınamaya tabi tutulduğunu anlarız.  Rab, İbrahim'i sınamak ister; oğlu İshak "Moab diyarında kendisine kurban verilmelidir.

Gerçekten de İbrahim, Rab'bın emrini sorgulamadan yerine getirir. Yanında hizmetçileri ve oğlu İshak olduğu halde Moab'a yönelir. İsa'nın, ölümüne sebep olacak haçı sırtında taşıması gibi İshak da, kurbanın Tanrı'ya adanan kısımlarını yakma işine yarayan "odunlarını" sırtında taşımaktadır.

Mit, İbrahim’in oğlu İshak, Rab'be tam kurban verileceği sırada göksel bir müdahalenin yaşandığını aktarır. Gökyüzünden inen bir melek onu engeller. (1)  Allah yolunda kalan tek oğlunu kurbana hazır olan bir peygamberin içten imanı, ödüllendirilmeye layıktır.

Hıristiyanlık dışında, modern tek tanrılı dinlerin kurban kültünün dayandığı bu öyküde dikkate değer birkaç mesaj bulunuyor.

Bu mesajlara geçmeden önce genel bir ilkeye değinmeliyim: Zerdüşt'ün yaşam öyküsünde de göreceğimiz gibi (2),  bir kutsal törene karşı çıkış yalnızca uygulamaya ya da kareografiye karşı çıkış değildir. Bu kalkışma simgesel bir değer taşır ve çok daha geniş bir kabulün, o ritüeli zorunlu koyan "dinin" reddedildiğini gösterir. En azından bir reform yaşandığı gerçektir.

İbrahim örneğinde bu ilke şu anlama gelir: 

İshak'ın kurban edilişi öyküsü, yalnızca İbraniler için geçerli bir "ritüelin" çağları aşan yaygınlığının kökenini açıklama gayesi taşımaz. Aynı zamanda, özellikle “Çıkış” sonrasında karşı karşıya gelinen Kenan inanışının "çocuk kurbanına" dayanan geleneksel "kutsal törenlerine" karşı bir tavır niteliği taşır (3)

Bereket ve verimlilik amaçlı kurban ritüelinin, Kenan illerinde insan, özellikle çocuk kurbanına varan aşırılıklara vardığı bugün kesin olarak bilinmektedir. Özellikle neolitik topluluklarda, mevsimsel döngülerde ya da verimlilik kaygısının yoğun olduğu sembolik tekrarlarda gerçekleştirilen insan kurbanı uygulaması Avustralya’dan Amerika kıtasına dek uzanan yaygınlığa sahiptir. Neolitik dönem inancının bu belirgin niteliği, J. Campbell’in deyimiyle medeniyetin bir katliamla başladığını gösteren mitolojilerce de doğrulanmıştı (4)

Elbette bu inanç, öldürülen kişilerin Tanrı haline geleceği-ya da öldükten sonra dirileceği-yönündeki bir başka inanç biçimiyle katmanlaşmıştır. Bu İsa’nın ölümü ve dirilişiyle ilişkili çok daha kadim bir izleğin parçasıdır.

Diğer taraftan insan kurbanı göçebe topluluklar için işlevsizdir. Bu toplulukların etkin bir nüfus kontrolü uyguladıkları biliniyor. Bu mücadele ve savaşlar içerisinde yaşayan bir kavmin duyduğu insan ihtiyacı bağlamında da işlevsiz bir uygulamadır. Elbette İbrani öğretisinde Her şeyden önce "çocuk" kurbanı, Tanrı'nın "semereli olun" ve "çoğalın" gibi otantik emirlerine de aykırılık teşkil eder (5)

İnsan ve Tanrı’yı buluşturan ritüelin unutulan anlamı: Eşitlik

Kuşkusuz İshak’ın kurbanı mitosunda geçen iki kurban biçimi -insan ya da hayvan-ne olursa olsun, bizlere bir gerçeği daha hatırlatır. Dini inancın en ilkel biçimlerine dek kurban uygulamasının izlerini sürebiliyoruz ve nerede bu ritüele rastlasak insan ile Tanrı’nın buluştuğu bir anlam dağarcığına temas etmiş oluruz.

E. Durkheim tarafından insanoğlunun ilk dini olarak betimlenen bu dinin kökeni “totem” sözcüğünün  ilk kez 1791 yılında J. Long isimli bir İngiliz tarafından K. Amerika yerlilerinden öğrenildiğini aktarır Freud (6). Kural olarak yenebilen "zararsız ya da tehlikeli olabilen bir hayvan, ender olarak da bir doğa unsuru ya da bitki” olarak tanımlanabilir. 

Türün bütün üyelerinde (örneğin hayvansa, tek bir hayvanda değil) gizli bir güç olarak totem, klanı gözeten varlık, bir nevi atadır.

Yukarıdaki tanımda geçen yenilebilirlik hususu tartışmalıdır. Zira kimi topluluklarda totem etinin yenmesi kesinlikle yasaklanır.

Uzmanlar bu çelişki hususunda kesin bir netliğe ulaşamadı. Bu kabulün toplumdan topluma farklılık gösterdiği açıktır ve bir genelleme yapabilmek oldukça zordur. Türk-Moğol geleneğinde “ata-hayvan” kurbanının bulunmadığı görüşünde olan Roux, buna karşın, kül rengi öküz ve beyaz atın kurbanı ile ilgili bilgiler karşısında şaşkınlığını gizleyemez. Ulaştığı sonuç ise tatmin edici olmaktan uzaktır: “Büyük  bir karışıklık buna yol açmış olabilir. Atlar ve öküzler, gök ve yere kurban edilir. Gök ve yer atalarla karıştırılmıştır. At ve öküzler ise atalar olduğu için ataların kurban edildiği sanılmıştır (7).

En doğru çözümlemenin şu şekilde yapılabileceği kanaatindeyim:

Totem, belli dönemler-özel günler-dışında eti yenmesi kesinlikle yasak olan-bir soy bağının ilk örneğini-ata’yı temsil etmektedir.

Yemek yiyen ve eti yenilen Tanrı sembolizmi

Totemin “yenilebilirliği” konusunda ilerledikçe tüm toplumun katıldığı kutsal ayinlerde, totem hayvanının yeme amacıyla kurban edildiğini saptamak mümkün hale gelir. Totem” dininin dinamikleri tüm toplumun katılmasının şart olduğu törenlerle söz konusu ilahın kurbanıyla ilgili varyasyonlar içerir. 

Freud’un da belirttiği gibi, totem hayvanının kanı, eti ve kemikleri çiğ olarak tüketilirken, klan üyeleri, kutsal hayvana benzer biçimde giyinir; onun gibi hareket eder. Toplumun hiçbir ferdi yeme eyleminden kaçamaz; bu törenlerin amacı, ikilidir. Hem, öldürülen hayvanın kutsallığını özümseme hem de öldürmenin sorumluluğunun reddedilişiyle ilintilidir bu durum. Yani tüm toplumun sevap ve günah ikiliğini ortaklaşa karşıladığı bir eylem olarak gözüküyor

Totem dininde kurban uygulamasına ilişkin analitik çözümlemenin bir boyutunda herhangi bir hayvanın yenebilirliği, yaşam özünün insana aktarılması anlamını içerdiğini de bu aşamada belirtmeliyiz. Uygulamada ilkel inancın, kendini bağladığı ve yaşam gücü sunduğu ilksel atanın gücünün bedene transferi gerçekleşmiş olur.

Herkesin eşit olduğu bir sosyal buluşma: Kutsal yemek kültü

Söz konusu tanım, bu haliyle “ilkel” avcıların hayvanı “baba”-soyun başlatıcısı- olarak görme eğilimi Freud’un ilk kurban olarak baba düşüncesini etkilemiş olabilir.

Bu “yemek kültürü ekseninde” insan türünün, kendi ilahıyla buluşma merasimi; onun gücünün özümsenmesi, arkadaşlığın paylaştırılması sürecidir.

Kurban yemeği sayesinde Tanrı, ona tapanların “sofra arkadaşı” olur. Roux’un aktardığı gibi  “Robertson Smith’den beri kurbanın Tanrı’nın eşlik ettiği bir yemek olduğu bilinmektedir…” Aynı kaynakta “Tanrı’ya sunulan yemek tanrıyla aynı anda yeniden Tanrının sofra arkadaşı oluruz…”  (8).

Totemizm bağlamında kurban, uzmanların da sıklıkla değerlendirdiği gibi eninde sonunda “Tanrı ile kulu”-“Ata ile onun soyundan geleni” yahut “doğanın güçlü ruhları-modern tek tanrılı dinlerde Melek inancına evrilecek güçleri-insan ile aynı sofrada buluşturan bir uygulama olarak tanımlanabilir.

Hiç kuşkusuz bu yemek-sofra-şölen gibi olguların dinler tarihindeki kutsal yeri ve bağlamıyla ilgili farklı bir konuya yönelik analizle desteklenmelidir. Ancak bu noktada şu önemli husus belirtmeliyim: Totem, açık biçimde bir topluluk temsilidir. Topluluğun, kurucu ata miti ve onun gücünün aktarımı, kelime anlamıyla tanrının katıldığı bir sofra edimi bir metafordur. Gerçek anlam ve sembollerde gizli güç, tüm topluluğun, “eşit ve hiyerarşisiz bir biçimde” aynı sofrada buluşmasını öngörmektedir.

Durkheim’in “Tanrı toplumdur” dediği, budur (9).

İsa’ya giden yol

Elbette Neolitik inanç biçimlerine giden yolda Şamanizm’in kurban uygulamalarına da tek cümle ile de olsa değinme zorunluluğumuz bulunuyor:

“Bir av töreni öncesinde, bir hastalığın tedavisinde (10), kayıp ruhun çağrılmasında ya da mevsimsel döngülerin eşiğinde, toprağın ürünlerinde verimlilik sağlamak isteyen topluluklarda kurban, doğanın güçlerini (11),  evrensel ya da lokal doğa ruhlarını insana yardımcı hale getirebilir.

Neolitik döneme özgü kurban ritüelinde anahtar kavramın “verimlilik” olduğunu belirterek ilerleyebiliriz. Yukarıda da kimi yerlerde değindiğim için şimdilik, verimliliğin sağlanması için topluluğun kurban ettiği genç insanların yeniden dirileceğine duyulan inancın asal bir yapı oluşturduğunu tekrarlamakla yetineceğim.

Yeniden dirilen Tanrı motifinin bizler için bilinen en yaygın örneği İsa’dır. Hıristiyan teolojisinde İsa’nın kendini kurban olarak sunduğunu ve tanımladığını biliyoruz. Elbette bu öyküde İsa, ilk günah temasıyla ilişkili bir karakter olarak biçimlenmektedir.

İsa, ilk günah için kendisini kurban seçerken, tüm insanlık adına küskün Baba’yla barışmanın anahtarını sağlamak üzere kendini feda edecek mitsel kahraman rolüne bürünür

Bir diğer deyişle İsa kendisini kurban olarak sunarken, artık babanın yerine geçmek arzusundan vazgeçildiğinin sözünü vermiş olur.

SONUÇ: Yitirilen anlam ve eşitlik ideali

Bu açıklamalar ışığında, modern tek tanrılı dinlerin kurban tanımının bu kurucu ilkeye yönelik ilksel tanımlardan bir kopuş ve geç dönem bozulmalarını içeren bir uzantı olduğunu söyleyebilecek noktadayız artık.

Mitsel anlatılardaki sembolizmin çözümlemesinden uzak yorumcuların, “Tanrı’nın bir sofrada oturup yemek yemesi ya da yaratıcının etinin yenmesi gibi olguları “sapkın-heretik” ya da “pagan” öğeler olarak nitelediğini biliyoruz. Elbette bu yorumların ortodoksi açısından acil bir önem taşıdığı gerçektir. Özellikle İslam gibi, geçmiş dinleri, bozulmuş, kendini de sahih olarak niteleyen bir dini ideoloji için bu tip çıkışların yaşamsal olduğunu biliyoruz. Ancak bu yorumlardaki temel hata, dinin bilinç dışı kökenlerinde yer alan kimi unsurların, dinin temel öğelerini meydana getirdiğini görmezden gelmesidir.

Doğaldır ki, İbrahim’e Lut’un yok edileceğini haber veren üç göksel varlığın inişi ve gerekse Yeni Ahit’te yer alan son yemek sahnesinde görüldüğü gibi, dini ideolojilerin zamansal evrimi, kendini arkaik anlamlardan yeterince kurtaramaz ve bilinç dışı kökenlerin varlığına işaret etmeyi sürdürür.

Bir örnek olarak İsa’nın son yemeğini verebiliriz. Arketipsel bir kaynak olarak Tanrı ile kulların yemeği olgusu, İsa’nın “son yemeği” sahnesinde başarıyla canlandırılır. İnsan türünün türediği düşünülen ilksel varlığın-ilk Ata’nın “törenler” eşliğinde yenmesini ön gören arkaik anlamla temas çok güçlüdür. İncil’in sözleri, Tanrı ile insanı aynı masada buluşturan bu gerçeklik alanının en bilindik örneklerindendir:

“Alın, bu benim bedenimdir” diyerek öğrencilerine verdi. Sonra bir kâse alıp şükretti ve bunu öğrencilerine verdi. Hepsi bundan içti. “Bu benim kanım” dedi İsa, “Birçokları uğruna akıtılan antlaşma kanıdır.” (12)

Günümüz dinlerinin, kurbanın yorumu hususunda, kendini insanlığın ilk günah yükünden arındırmak için kendini kurban eden İsa’nın anıştırdığı ilksel anlamlardan çok uzağa evirildiğini görmek mümkün.

Yeni yorum, yalnızca dini bir emir olarak hayvanların kanının akıtılmasına indirgenmiştir. Tüm ritüeller gibi, gündelik yaşamla ilişkisinin kopmuş, somut amaçsallığın yitirilmiş olduğunu görürüz. (13)  

Oysaki ilkel kültürlerde kurban, Tanrı ile insanı buluşturan bir anlam, bir eşitlik ve verimlilik ilişkisi sunmuştu.

Böylece “ilerlemecilik” ilkesinin eleştirisi için elverişli bir kaynağa daha ulaşmış oluyoruz.

25.07.2017

Notlar:

1)  Ve İbrahim elini uzattı, ve oğlunu boğazlamak için bıçağı aldı. Ve RABBİN meleği göklerden ona çağırıp dedi: İbrahim, İbrahim; ve işte ben, dedi. Ve dedi: Elini çocuğa uzatma ve ona bir şey yapma. Çünkü şimdi bildim ki sen Allah’tan korkuyorsun, ve kendi biricik oğlunu benden esirgemedin. Bkz. Tekvin 22: 10/12

2) Zerdüşt de kendi döneminde rahipler sınıfının sürdüğü yaşam tarzı ve statüsüne yönelik eleştirisine kanlı kurban törenlerini eleştirerek başlamıştı. Zerdüşt’ün eleştirisinin bir çoban olarak hayvanlarla kurduğu yakın ilişkinin beslediği sevgiden türediği yorumları fazla abartılmamalıdır. Zira kesilen etin yoksullara dağıtıldığı kurban kesimlerini desteklediğini biliyoruz. Bununla birlikte onu temel hedefi sosyal yozlaşmanın nedeni olduğunu düşündüğü din adamları sınıfıdır. İsa’dan yüzlerce yıl önce Zerdüşt, yüksek sınıfın sırtını döndüğü zengin din adamları sınıfına öfkelidir. Bir örnek için bkz. Taroparewela 29-1, s. 116.

3) Batı Samileri  kurban şenliklerinde, hala memede olan yüzlerce çocuğu Baal için ateşe atma ritüelini kuşaklar boyunca sürdürmüştü. Paralel bir yorum için bkz. ÖRS, Hayrullah s. 52.

 4) Campbell, tarımcı topluluklarda insan kurbanının yaygınlığı hususunda doyurucu açıklamalar yapmıştır. Bk. İlkel Mitoloji s.291’de: “bitki egemenliğindeki Ekvator bölgesinde gördüğümüz insan kurbanı insan kaderinin bitki dünyasındaki ölümü, çürümesi ve verimli dönüşümü ritleriyle belirlenmiştir…”

5)  İbrahim’in oğlunu kurban etmek yerine, “hayvan” kurbanına yönelişi, kavminin, yerleşik-tarımcı topluluk geleneklerini sahiplenmediği “göçebe-avcı” yaşam tarzına tabi olduğunu vurgulayan simgesel bir anlatım da olabilir. Zira hayvan kurbanı göçebe topluluklarda daha yaygın bir gelenektir.

6) FREUD, S. Totem ve Tabu. (A.T.K Çevirisi), s. 189-190.

7) ROUX. J. P. Orta Asya’da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar s. 330.

8) Roux a.g.e. Roux s. 218.

9) “Çünkü bir toplum yalnızca, kendisini meydana getiren fertler yığınından, onların işgal ettikleri topraktan, kullandıkları şeylerden ve icra ettikleri hareketlerden değil, özellikle de onun kendisi hakkında oluşturduğu idealden meydana gelir..."s. 495... Ayrıca bk: "Tanrı toplumun mecazi bir ifadesinden başka bir şey değildir..." DURKHEIM, E. Dini Hayatın İlkel Biçimleri s. 274

10) Bir hastalığın tedavisinde kurbanın rolü hakkında bkz. KOECHEROWA, L.M. "Şaman Ayini Yeniden Yapılanma Deneyi" s.78,79,80. http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/13/1190/13750.pdf.

11) “Buriyatlarda dağların, nehirlerin, ırmakların, göllerin, ormanları vs’nin uzun zaman önce ölmüş kişilerin ruhları tarafından canlandırıldığı düşünülürdü…” alıntı için bk. Roux s. 33. Şayenlerin, büyük su kütlelerine kurban adama ritüellerini açıklayan bir mit ile ilgili olarak bkz. MARRIOTT, A-RACHLIN;Carol K. Kızılderili Mitolojisi s. 77-83. Bu öyküde bir yılana dönüşen Şayenlinin son isteğinde bahsedilir.

12) Matta: 26 ve sonrası

13) Bunun tek istisnası adak uygulamalarında halen görülmektedir. Bu bir dileği yerine getiren Tanrı’ya sunulan bir armağandır artık.


Göbeklitepe

0 yorum
Göktuğ Halis
Göbeklitepe'nin inanç tarihi içindeki yeri
Nerede bir tapınak varsa orada bir ritüel yaşatılır. Ritüel ise, heyecan veren ilk anlamın yitirilişinden başka bir şey değildir. İlk anlama uzanan kapılar aşılmaz tüllerle örtülmüştür çünkü… Geçen her kuşakla birlikte, ilk anlamın gücü silindikçe, “hareket” ve “kareografi” mutlak anlam haline gelir ve “ilksel duyguyu” hatırlama ereğini yitirir. Artık ritüel “anlamın” kendisidir.  
Çünkü, insanın bilincinin açıklayabileceği davranış modellerinin uzağına düşer ritüel…  Kimse bilmez; mantık ve akıl “neden öyle değil de” böyle sorusunu, “çünkü bu böyledir” yanıtından öteye yanıtlayamaz. Sözle ifade edilemez. Eninde sonunda, “ilk büyük atanın”, peygamberin ya da büyük kurtarıcının eyleminin taklidi, onun emri ve hareketlerinin yinelenişi(tekrarı) açıklamasına sığınır kalırız…
Bilinç düzeyindeki bu silik tabloya rağmen, “evrensel” bir duygu ortaklaşalığı saptayabiliriz elbette. Ritüelin kökenlerine ilişkin- aykırılık ağıyla sistemleşmesi imkansız hale gelen bilinmezlik ağına tezat biçimde- kesin olan bu “davranış modelinin” anlam evrenindeki boşlukta beslenerek taşlaşmış olmasıdır. Topluluğun bu edimin-ritüelin- kendisine yarar sağladığına dair inancı sorgulanamaz düzeydedir. Ritüel “tekil ayinlerden” doğar ve tekil ayinleri amaçlar ve gündelik kaygıların yerini “inanca” dair dogmatik-sorgulanamaz kabullerin aldığı görülür. Daha açık ifadeyle, sembol olarak ritüel, unutulmuş, küle dönmüş anlam ve heyecan ateşini canlı tutmaya, onu anımsamaya yönelik öneridir; ama ironik biçimde onun unutuluş gerçeğidir de. Anlam silindikçe “kutsiyet” ağırlığı artar, dinler böylece kemikleşir ve hatta yozlaşır. Ritüele dayanan her din, ilksel heyecanların yitirilişinin temsilidir.
Ritüelde tekil “ayinin” ruhu, ilksel uygulayıcının hatırası can çekişmektedir o halde… Bireyin ve doğanın yaşamsal-doğrudan güçleriyle bağı çoktan yitirilmiştir. Küle dönüşmüş hüzünlü bir bilinç “mutlak” hale getirilmiş hareket ritminden “selamet” umar. İlkel ayinin ruha esenlik veren gücü yitirilince dogma, onu öte dünyaya, bu gerçeklik algısıyla ulaşamayacağımız, tadamayacağımız zaman ve diyarlara gönderir. Modern toplumlarda cenaze törenlerinin “yaşam heyecanında” yitime neden olması bundandır; dogmatik dinin öte dünya vaadi, içeride bir yerde kuşkuyla karşılanır. Cenaze törenlerinin şölenlerle, ölen kişinin Tanrı’nın çayırlarında ilahi mutluluğa gönderilişi gerçeğinin coşkusuyla kutlanışının üzerinden çok zaman geçmiştir. Ve artık cenaze törenleri, yargılanma gününe dek sürecek sıkıntılı bir bekleyiştir. Sonrasında “yargılama” ve tüm taşlaşmış dinlerin öte dünyaya özgü cennet ve cehennem olasılığı…
Dogma, ritüel, tapınak
Dogmatik din “ritüeli” baş tacı eder; ve bu ritüel için görkemli yapıların inşasına girişir. Nerede bir cami, kilise, havra ya da Budist tapınağı varsa, orada ritüel vardır ve kült yapılar, “ritüelin” ölümü anımsatan donukluğunun karşısına görsel bir heyecan sunar insan ruhuna. Anlam, resim, mozaik, müzik ve mimarinin ton, resim ve şekilden oluşan formlarına dönüşür. Evrensel simgeler otantik anlamlarıyla canlandırılır ki, aslında olan gerçek dini anlamın-ilksel duygu yoğunluğunun ölümünü engellemeye çalışmaktır. Taklit eyleminin “büyüsel” anlamlarına öfkeli olan dogmatik din, “saygılı bir tekrar” öğüdü verir. Ancak tehlike çok yakındır, burası İbrahim’in inşa ettiği ilk evdir; burada İsa vaftiz edilmiş, ekmek ve şarap ayinini burada yapmıştır. Tapınağa giren her kişinin, “kurucu”nun eylemini taklit etmekten çıkarak bizzat kurucu kişi haline geldiği “ilksel taklidin” anlamını öldürmeye çalışır  dogma dini. Zira tarihsel bir bağlam kurulmuştur ve iktidar ilişkileri, “gerçek dini düşüncenin” ölümü olmadan  Dogma dininin yaşayamayacağını gösterir. Dini eylem, koyulan kurallara saygı istedikçe, din taşlaşır.
Yine de ritüel “bu taş yapılara” can verir; o varsa din de vardır. Aksi halde cesede dönüşür ve gömülmesi gerekir. Göbeklitepe Tapınaklarındaki gömülmeyi bu bakış açısıyla açıklamak yalnızca hüzünlüdür. Zira onlar, gömme işlemlerini gerçekleştirenler sonsuz yaşam umudunun militanlarıydı ve gömme eylemlerinin “yaşamsal bir sınırsızlık-devamlılık” sunacağını düşünmüştü.  
Belki de umdukları gerçek oldu; dünya nüfusunun böylesine yozlaşacağını ve uzay teknolojilerinin, doğayı yıkıma götürmeye ant içmiş atom teknolojilerinin “şeytani” gerçekliğine ilişkin en küçük bir fikirleri olmamasına rağmen, “ölçüm ve denetleme araçlarını” koltuk altlarına sıkıştırmış bilim insanları binlerce yıl sonra onların inşa ettiği muhteşem cesede ulaştı. Bu toprakların en azından modern insanların sahip olduğu inançlar kadar kutsal ve korunmaya değer olduğunu düşünmeden “kazmaya”  başladı bilim adamları… Kutsal alana “saygı”, düşüncesizce adına bilim denen bilgi tapıcılığına kurban edildi.
Bir zamanlar bu cesede hareket veren ve onu parlatan ruhtan günümüze ise günümüz dinlerine de silik spekülasyonlar kaldı. Acaba onlardan ne aldık? Dinde evrim diye bir şey var mı? Tapınç nesnelerimizle onlar arasında bir ilişki var mı? Onlar bizim inancımızı etkiledi mi? Ve çok daha önemlisi, onlar tevhid inancına sahip miydi? 
Dinlerin evrimi ve etkileşimi
Göbeklipe Tapınaklarıyla ilişki kurmak suretiyle dile getirebildiğimiz bu soruların yanıtlanması adına, Freud’un çocukluk gerilimleri ya da Jung’un arketiplerinin betimlemeye çalıştığı bir “aşkın” güç, binlerce hatta on binlerce yıla rağmen, görünür dinlerin yerel kabuğu soyulduğunda, inanç alanının şaşırtıcı ortaklaşalığında açığa çıktı, ruhbilim çalışmalarıyla. Bu ekol, dini duyguyu yaratan “psikolojik” olgular ya da dini düşüncenin nedenini tüm dünya için geçerli “din dışı”(pratik ya da ruhbilimsel) kaygılarla açıklayan modellerden yalnızca biriydi. Buna ek olarak, bu statik dinlerin yaratıcısı olarak bir alımlama, etkilenme ve sentez olasılığı bulunuyordu. Psikolojik-antropolojik açıklama sistemleriyle neredeyse hiç ilgilenmeyen modern dinler etkileşim olasılığını, ancak Tanrı-Allah tebliğinin tarih öncesi insanlara yönelik kısmı ile açıklamaya razı oldu. Zira bir evrim ya da etkileşim varsa, dinsizliğe ve sapkınlığa örtük de olsa çağrıdır. Çok daha önemlisi evimerizasyon ve alımlama ile diğerleriyle ortak özellikler, içinde kimi doğrular barındıran ama sapkınca hareketlerle kutsal bildirimden kopan insanların sapkınlığını vermiyorsa, “otantik din meşruiyetini” yitirir. 
Diğer taraftan “Tapınakların”, duvarların içine yerleşmiş insan ya da hayvan fertlerinin ritüelik kareografilerinin bitimiyle taşa dönüşümünde ürkünç bir yan bulunmadığını belirtmeliyim.  Bundan çok daha vahimi, evrensel bir yaygınlık olarak “yok olması gereken” dinlerin, yaşamaya dair inadının dünya coğrafyasına yaşattığı acılardadır. Dinler tarihinin katletmeyle ilişkili yüzüdür bu… Adil olan belki de, ona inanan insanların ihtiyaçlarına yanıt veremeyen bir dinin yok olmasıydı. 
Ancak dinler yok olmaz, en sancılı anlarda dahi “diğerlerinden” yardım alır. 
Buradaki “diğerleri”  ifadesi, şayet “coşkusunu” koruyorsa, “başka” bir dindir. Öyle bir sentez oluşur ki; bu ne biri ne de ötekidir. Bir Latin Amerika Hıristiyanlığı çıkar ortaya örneğin. Ancak hiçbir topluluk, böylesi bir dönüşümden sonra Tapınaklarını ve kutsal merkezlerini yıkmaz ya da toprağın altına gömmez. Yeni biçimler kazanan ritüele uygun şekilde düzenlenen yeni tapınak, “sentetik” dinin ya da “dindeki” evrimin gereklerine uygun olarak dizayn edilir. Yıkım ya da gömülme ancak “kutsal” ile ilişki kurulursa açıklanır; ilkinde bir istila-Tanrı adına katletme- ikincisinde ise bir “ritüel” vardır. Gömme olgusunun “yitirilen” bir dinin işlevsizleşmesiyle açıklama çabası nafiledir; zira uygun olan kaderine terk edip gitmedir. Hiçbir topluluk, “anlamını yitirmiş”, doğal olarak silik hatıralarla temsil edilen “yığına” dönmüş merkezi gömmek için böylesine uzun zaman ve emek harcamaz... 
Çok daha önemlisi, ölmekte olan bir din-topluluğunun sorunlarına çare olamayan bir inanç-alımlama yapacağı coşkun bir din bulamazsa, arketipsel alanlara yönelir. Şamanik İslamın uygulayıcısı olarak Alevilere ve Yahudi Mistisizmine uzanan sentez, orijinal dinin yeniden, yeniden ve yeniden dönüştüğünü gösterir. Bu ise “coşkun” referansların Şamanca rolle temsil edilen “en eski” dinden devşirildiğini gösterir; dini evrimin “ileriye” dönük “yüksek” basamaklarından değil. 
Sapkınlık ve dindarlık
Çünkü, arketipsel sesleniş, yozlaşmış dini kurtarır; zira bu kanal otantik dinin kuruluşunda tüm peygamberlerin de beslendiği, ölümsüz inanç akışından beslenir. Süleyman Tapınağı’nın bir daha dikilmeyeceğini anlayan Yahudi Rabbi’lerin, bir kurtuluş bulmak amacıyla “Kutsal Kitap”ın sayfalarına yöneldiğini hatırlayalım. Yeni bir okuma biçimi doğar buradan. Sözcükler yer değiştirir, gizli anlamlar bulunur ve yeni bir okuma biçimi ortaya çıkar. Gizlide kalmış mesajlarda örülü bu yeni din, yok olmanın eşiğine gelmiş bir sürgün toplumunu ayakta tutmaya yarayan heyecanı salar etrafa… Ve coşkulu bir inanç, toplumlara, yeni yaşam enerjileri sunar. 
Böylesi dönüşümlerin öte yanında dogmatik din, tüm handikaplarına rağmen kendini korumak ister. Taşlaşmış din, dönüşmek istemez; ortaya çıkan bu ucubelere nefretle bakar. İroniktir, inancın olmazsa olmaz gereği olarak öte dünyaya yoğunlaşması gereken bakışı, bu dünyaya, iktidar ilişkilerine, siyaset, ekonomi ve imar faaliyetlerinin ayrıntılarına gömülmüştür. Buradan çıkamaz; bu mutlaklaştıkça benzer şekilde hareket eden diğerleriyle ilişki Vatikan’ı verir ve Halifeliği… Ruhban sınıfı var oldukça, onun hükmetme arzusu, “devlet yönetimine” pek uygun hale gelir. Bu nedenle “öteki” ile olan ilişki hiçbir zaman düşmanca değildir. Ve bu durumda da “öteki” asla “öteki” değildir… 
Gerçek öteki, aslında taşlaşmış dinlerin özünde durmaktadır ve sofu dindarların, Şeytanın kutsanışı gibi aşırı eğilimlerden, dehşet ve korkuyla kaçmak için kendilerine çektirdiği acıların uç-aşırı durumlar olmadığını gösterir. Çünkü “gerçek öteki” dogmatik dini yeniden okuyanlar; sapkınlardır ve ne acıdır ki, Ortodoksi aslında, “kendisinin bozulmuş” olduğunu görebileceği kapıların tümünü kapatmıştır. Çok daha önemlisi iktidarı ele geçirmeden hemen önce, “sapık ilan edip” katlettiği, kazıklara bağlayıp yaktıklarıyla ortaklaşa, o zamanın hakim dini ortodoksisine karşı “özgürlük” için ortaklaşa bir savaşım yürüttüğünü, aynı kaptan yemek yediğini unutmasıdır.
Taşlaşmadan önce, tüm dinlerin beslendiği ortak kaynak saptamasının olgular arası geçerliliği var. Dağ ve tepe kutsallığından, mağara mistisizmine, Tanrı ile görüşmeden, çarmıh, göksel atlarla olgunlaşan “hayvan” tapıcılığına ve Kabe ya da Süleyman Tapınağı ya da Hacer-ül Esved gibi kutsal yapı ve taş tapıcılığına kadar uzanan, bakire ve kurban törenlerine kadar genişleyen izler ancak dogmayla bastırılabilir. Ancak modern psikiyatri, zorla bastırılan her eğilimin  ve ölçülü de olsa kendine bir çıkış bulamayan çocukluk eğilimlerin, bu kez tahribatla dışarıya çıkmaya çalıştığını ispatladı. Her dinin çocukluk dönemlerinde yaşadığı coşkunluk anlarına geri dönme eğilimi azımsanamaz; zira bu o dinin bireyselliğini aşan bir kanala temas eder.
Buradan iktidarı ele geçiren ve siyasi güç olarak dini iktidar için işlevsel bir davranış modeli doğar. En iyi ifadesiyle dünya meselelerine güvenmek ve ortodoksinin taşlaşan katmanlarından sızan “arketipik” güçlere düşmanca saldırmaktır. Bu “heretizmin” tarihine götürür bizi… Cadılar, puta taparlar, Şeytancılar, gnostikler, falcılar, astrologlar, büyücüler, Aleviler, simyacılar ve Kabalacılar… 
Sosyal dinin “ötekini” tanımlarken kullandığı ifadeler değişir ama anlam hep aynıdır. Bunlar, bir iktidar aracı haline gelişine hem rasyonel hem de içgüdüsel düzeyde karşıtlık geliştiren, kişileri tanımlamak için kullanılır. Her biri “Şeytani”dir ve şeytani olan, iyiliğe dönüşmeyen saf kötülüğün ötesinde, “asla bana dönüşmeyendir”.
Göbeklitepe, şaman, rahip
Dinin sosyal boyutu, Şaman’ın dini faaliyet içindeki otoritesinin, “neolitik” döneme özgü ekonomik model ve ortaya çıkan yeni dini algı karşısında değerini yitirmesinden kaynaklandı. Bir katılım ve ortak davranış hali olarak yeni din, “gnostik” dünya görüşünün ilk örneklerinin “kendine biçtiği” seçkin rolün sosyal bağlar içerisinde yitirilmesi yolunda baskı oluşturdu. Maske giydirilen “soytarılar” haline geldi Şamanlar ve kozmik dengede rol oynayan “çevrim ayinlerinin” yalnızca bir parçası olmaya zorlandılar. Prof. Schmidt bu açıdan iyimserdir; zira o “şamanların” din adamlarına dönüştüğünü düşünen yaygın kesimin içindedir. Gerçekte olan ise “şamanın” ve “kendini toplumun üzerinde gören egosunun” aşağılanışıdır. 
Bu dönüşüm, Paleolitik’ten Neolitiğe dönüşümün temel göstergesidir.
Neolitik dinin ilk kült yapılarından biri olduğunu düşündüğümüz Göbeklitepe’de gördük Şaman’ı. Tören alanına sırtını dönme saygısızlığını göstermiştir ve literatüre uygun biçimde bir kuşla-olasılıkla akbaba-ile birlikte canlandırılmıştır. Ancak bunların çok ötesinde “kafası” yoktur ve kalkık fallusuyla “ilkel içgüdülere” dair abartılı bir eğilimi temsil eder… 
Ritüel alanı içerisindeki bu küçücük çizim, onun değerini yitirdiğini gösterir artık ve yaşamsal bağlamda diğerlerine benzer bir role razı olmuştur. Prof. Schmidt’in “T” ya da “M” kafalı figürlerin resmediliş yaygınlığından ve bunun avcı topluluklara özgüllüğüne ilişkin açıklamaları, “tarım” ve bitki kültürünün hassasiyetiyle gelişen yeni dini algının gözden kaçırılmasına yol açabilir. Bunlar “tören alanına” düzenli ve kurallara riayet eder şekilde sıralanır; işlevsel rolleriyle bizler için artık bulunamaz yöneticinin açıklayabileceği hareket ve ritmin parçası haline gelir. Bunlar belki Şaman’dır; belki onların hatıralarının eğretilemeleri olarak Tanrı-ya da Tanrısal varlıklar-, belki de “kurban edilen hayvan ya da insan bedenlerinin taşıyıcısı-kozmik bir ağaç, arketipsel bir haç figürüdür. Tüm bunlar arasında pek fark yoktur; zira eninde sonunda tümü, “ölen ve yeniden” doğan Tanrı mitleriyle ilişkili bir yön taşır. Tıpkı bitkiler gibi yeniden dirilecek, verimliliği yöneten kutsal coğrafyaya adanmış sunuların avcı topluluklara özgü, özgür ve kuralsızlık ritmi yitirilmiştir. Her bir figür yönetici rahip-ler-in kontrolündedir.
Neolitik toplumun bitkiler, kozmos, evren ve gök cisimleri gibi çok daha geniş perspektife yayılan dini algısının, hayvanlar ve sınırlı doğa güçleriyle açıklanan dini hassasiyete özgü güç odaklarına tapınç göstermesi beklenemezdi… 
Göstermedi de. Şaman hayvanı-en azından insanın hayvana dönüşümünün olanaklarını-simgelemekteydi çünkü… Ancak yeni din “insanı” merkeze alıyor ve ona büyük roller veriyordu. Çok daha önemlisi doğa ile uyumlu yaşayan, kan dökme ediminde pişmanlık duyan ve acı çeken Şaman’ın tiyatral sahnelerinin komikliği ve işe yaramazlığından dem vurdu. Yeni dünya, doğanın ve evrenin merkezinde insanın bulunduğu ve dünyanın tüm nimetlerinin insana hediye edildiğini söyleyen kitabi dinlere doğru yol almıştı. 
Göbeklitepe’nin önemi de buradadır; bu kült mekan yalnızca bu yaşam görüşünün değil, bireyin “sosyal organizasyon” karşısındaki Şamanca güç iddiasının yerle bir edildiği tarihsel ilk örnektir. Dolayısıyla, bireysel karşı koyuşun arketipsel temellerine düşmanca bakışı tertipleyen ve heretizmin doğuşunu simgeleyen ilk örnektir…
Yeni bir yaşam biçimi doğmuştur artık… Yerleşik hayatın sunduğu olanaklardan büyük medeniyetlere giden yol, insanın yüzbinlerce yıldır sürdürdüğü göçerlik olgusunu, yaygın olarak sonlandırdığını gösterir.  Göbeklitepe, yeni bir yaşam sisteminin ve dini algının sembollerinden biridir…

Teknolojinin yıkım vaadi: Ölüm ironisi olarak “Her şeyi bir kutuya sığdırmak”

0 yorum
Göktuğ Halis

Yüksek teknolojik ürünlerin pazarlama stratejileri için merkezi bir rol oynayan reklamların bilinç dışına gönderdiği ilk mesajdır “hız”. Bu sunumlarda, ürünün taliplerine, hiç durmadan çalışan beyinlerin-bir grup bilim insanının- yaşamı kolaylaştırma adına sürekli çalışmakta olduğu anlatılıyor. Söz konusu ürünlere sahip olanlar ise seçkinler arasına girme şansını yakalıyor.

Kişinin satın aldığı ürünler aracılığıyla kendini özel hissetmesi, pazarlama stratejisinin olmazsa olmazı.

Bu reklamlardan biri, bir masa büyüklüğündeki mikro küplerin iç içe geçerek, sonunda tek birde birleşmesi kurgusuna dayanıyor. Buradaki her bir küp, sonsuz çeşitlilikteki fonksiyonların temsili; sonda kalan ve tüm diğerlerini bünyesinde toplayan “tek küp” ise, mekân algısının yorucu baskısından kurtuluşa ilişkin bir sadeleştirmeye karşılık düşüyor. Bir taneydi, ama tüm diğerlerinin niteliklerini bünyesini barındırıyordu. Böylece insan “yaşamak için ihtiyaç duyduğu tüm gereksinimlerini-küçük bir kutucuğa sığdırmış oluyordu.

Modernlik sonrasında, ekonomizm merkezli yaşam algısı bu teknolojiye çok şey borçluydu. Yalnızca fabrikaların mekanikleşmesi değil; teknoloji odaklı iş kolları tüm dünyada hatırı sayılır bir istihdam yoğunluğu oluşturmuştu. Yeni bir iş yapma biçimi doğmuştu; dünyanın “küresel köye dönüştüğü bu dönemde” bunun dışında kalmak her şeyin dışında kalmaktı. İçte olmak ise “her şey” ile ilişkili olmaktı. Küçücük ofislerde, yahut 40 metrekarelik kutucuk nitelikli residence dairelerinde yaşayan çok sayıda genç beyin, dünyanın mesajlarını buradan alıyor ve dünyaya buradan mesaj gönderiyordu.

Bir reklam sloganına uygun biçimde, her şey bir kutuya sığmıştı.

Kadın ve kutu-sandık sembolizmi

“Kutu sembolizmi” kadim kültürlerin dağarcığında olumlu bir anlama sahip değil. İçinde bilinmeyen bir şeyleri saklıyor öncelikle. Toplumun bütününe açık olmayan ve diğerlerinin anlamadığı bir ya da birkaç şeyi dışarıdan saran bir kılıf özelliği taşıyor.

Kimi mitolojik örneklerde “kutu” ya da onunla eşdeğer anlamlara sahip sembollerin felaket taşıyıcısı olduğunu okuruz. En yaygın örnek “Pandora’nın Kutusu” öyküsüydü. Anlaşıldığı Kadarıyla Zeus, Prometheus’un kardeşine bir bela göndermek istemiş ve kadını yaratmıştı. Düğün hediyesi olarak verdiği kavanoz-yaygın biçimde kutu olarak bilinir-zamanın bir yerinde açıldı ve dünyaya kötülükler yayıldı.

Kadın ve “kutu” ya da ona dönüştürülebilir sandık-küre-kap gibi semboller arasında önemli işlevsel ve figüratif benzerlikler var. Da Vinci bunu “kupa” simgeselliğiyle karşılamıştı; anlatılmak istenen “çok önemli bir şeyleri saklamaya”, gizlemeye ve koruya yarayan bir hazne barındırmasıydı. Bu açıkça gebeliğe olanak biyolojik donanımla ilgili. Musa ve Sargon gibi tarihsel-mitolojik kişiler, nehre bırakılmış sandukanın içindeki bebeklik yaşamının ardından insanlarca bulunmuştu. Bu ulu kişilerin doğuşu hep aynı evrensel kalıplarda tekrarlanır; zira üstün kişilerin doğumuna görkem katmak istemiştir anlatıcılar. Nehir, sandık-kutu ve çocuk açık biçimde doğum eğretilemesidir.

Kadın, “saklı hazne”-kap-kutu-sandık sembolizmi ile kötülük arasında zorunlu bir ilişki kurmuştu kimi mitolojiler. Kötülüğün, kadın aracılığıyla yayıldığı bir diğer örnek de Kitab-ı Mukaddes’in cennet öyküsüydü. Burada da Yılan, önce kadını kandırmıştı. Yine kimilerine göre yasak ağacın meyvelerinden yeme eylemi, “saflığın yitimine yol açan” bir cinsellik eğretilemesiydi Sonrası ise herkesin bildiği bir felaket: Sürgün ve cennetten kovuluş.

Ne Yunan ne de İbrani metinleri, böylesi bir vurgu için ilk değil. Tarihsel kökenler için doğru adres Mısır ve Mezopotamya idi.  Ereşkigal sevdiği adam kendisine dönmezse “yer altı dünyasının” kapaklarını açmakla tehdit ediyordu insanlığı: Öyle ki ölüler, canlılardan fazla olacaktı.

Söylenceler ise daha eskilere dayanıyor: Açtıkları kutularla fırtına yaratan ve insan etiyle beslenen yaşlı kadınlardan-Cadılardan bahsediyor, Malinezya yerlilerinin mitolojileri…

Kutu açılırsa: Evren ve kötülük

Modern dünyada bilginler “kadına yönelmiş” düşmanca bakışın “sosyal” ve tarihsel kökenleri üzerine yeterince ilgilendi.  Yine de bu araştırmalardan cesaret alarak dini öyküleri “erkek egemen” bakışın metinleri olarak tanımlamak yeterli değil. Mitolojiler üzerine yürütülen çalışmaların yoğun bir sembolizm yığınını aşmak zorunda olduğunu ve sözcüklerin doğrudan anlamlarının pek değersiz kılındığını hatırlayalım. Çok daha önemlisi, XX. Yüzyılın bütününde yürütülen Psikoloji çalışmalarının “mitolojiler” ile “birey ruhunda saklı değerler” arasında paralellikler kurmasıydı.

Belki de ortada ne kadın vardı, ne de kutu…

Farklı kaynakların incelenmesinde meselenin “kadın” olmadığı gözüktü. Mesele “kabın kırılması”, kutunun açılması ya da sandığın içindekini saklayamamasıydı. Kabalacı İsaac Luria’nın evrenin yaratılışıyla ilgili “sim sum”- Tanrı’nın nefes alış verişi anlamında-öğretisi bu yöndeydi. Evrenin yaratılışının Tanrı’nın kutsal ışığını tutan kürenin kırılmasından kaynaklandığını anlarız. Bu kırılmadan “meşhur” Hayat Ağacı çıktı. Böylece Tanrı evrene yayılmıştı…

Kabalacı için felaket burada başladı. Tanrı’nın ışığını toplama işi de bilge kişiye düştü. İnsan, bu öğretide, doğru davranışıyla, “kapların kırılışının” telafisini mümkün kıldı. Bu sayede her şey yeniden tek bir şeye döndü.

Anne karnına dönüş teolojisi

Felaket her şeyin bir kutudan çıkmasıyla başladıysa, selamet “her şeyin” bir şeye-kaynağına dönmesidir. Bu düşünce-tüm şeylerin, tek bir şeye dönüşümü-tüm dünya coğrafyasına yayılmış farklı dini ideolojilerin temel öğretisi. Birçoğu ölümden sonra insanın yaratıldığı kaynağa geri döneceğini savunuyor. Bir diğer deyişle, aslında her şey, tek bir şeydir: Yüce yaratıcının suretinden yaratılmış diğerleri, yalnızca geçicidir. Bu durumda da evrende tek bir şey vardır: Buna felsefede Panteizm deniyor; Tasavvuf’ta Varlığın Birliği…

Sofular ise, yaşamı “acılara katlanılması gereken bir sınama olarak gördü. İnanç gönüllere öyle dirayetli bir dayanma gücü veriyordu ki, bir felaket olarak tanımlamayı hak eden “yaşamdan” kurtuluş, yine bir sandığın içine girmekle mümkün olabilecekti. Tabut ya da gömülme eğretilemesi. Ve toprak “yeniden anne karnı” olarak görüldü.

Ölüler çok sayıda mezarda bu yüzden cenin biçiminde yatırıldı.

Yaratılış ve Big Bang

XX. yüzyılın sonlarına doğru dindarlar, Evrim kuramının yaratılış fikrine alternatif oluşturmadığını, iki düşünce arasında bir aykırılık bulunmadığını savunmaya başladı. En bilindik uyum çağrısını Papa’lardan biri yaptı: Evrim Tanrı’nın en büyük oyunudur…

Bu fikrin savunucuları bilimin “Big Bang”-büyük patlama olarak tanımladığı merkezi aşamayı-yaratılış anı olarak tanımlama yolunda durdurulamaz bir eğilim gösterdi.

Big bang öncesi ise büyük bir muamma… İnsan zihni, anlayışı ve kavrayışına tamamen kapalı. Tıpkı yaratılış gibi; ancak semboller ve çağrışımlarıyla açıklanabilir…

Yaratılış ya da var oluş… Her ne olduysa kötü olmuştu. Kimi Gnostik okullar bu fikrin azılı savunucularıydı. “Yaratılışı”-ya da evrenin başlangıcını,bütünüyle “kötücül” gördüler. Kutu açılmıştı ve Tanrısal hiyerarşide, gözle görülmeyen-gerçek iyi Tanrı ile dünyayı yaratan “kötücül” Tanrı-Ahriman-arasında bir fark gördüler. Gerçek Tanrı’nın dünya ile ilgisi yoktu; ikincisi ise maddenin hükümranlığı üzerinde yükseliyordu: Para hırsı, çok yaşama arzusu, elde etme tutkusu…Bu görüşe göre “kötülüğe” karşı savaşmak için yapılması gereken ilk şey “yaşama iradesinden” vazgeçmekti. Düşünme, inziva ve dünya hırslarından vazgeçmeye yönelik bir yaşama biçimi “insana” hem “gerçek Tanrı’ya ulaşma şansı verecek” düşünsel berraklık sağlayacak hem de kötücül Tanrı’ya karşı en etkili mücadeleyi tanıyacaktı: Onlara göre kötülük, “Yaratılış” anında dünyaya yayılmıştı.

Her şey bir şeye dönüşürse

Tüm bu semboller bir şeye dönüşüyor o halde… “Pandora’nın kutusu”nun açılışı, Kapların kırılışı, Havva’nın doğurganlık kazanması ve big bang… Her şeyin etrafa saçılışının kötümser bir bakış açısıyla yorumlanışıydı.

Her şey, bir şeyde toplanırsa şayet, burada bilgelik vardı yaratılışın aksine. Örneğin bilgeler sessizlikleriyle, zihinlerinde var olan “tüm bilginin” saçılmasını engellediler. Onlar elde ettikleri bilgiyi kutsallaştırdı: Bilgeler sırlarını açığa vermedi. Tao’nun söylediği de buydu: <3Bilen söylemez, söyleyen bilmez.”

Çok daha önemlisi onlar sıklıkla kullandığımız bir deyime “kapalı kutuya” dönüştü.

Teknolojinin vaat ettiği ölüm

Kutu ya da sandık; her biri annenin karnını sembolize ediyor. Bu halde de “anne karnından” toprağın dişileştirmesine uzanan çevrim; ışıkla-kişinin big bangıyla başlayan doğum-yaratılış; bir diğer kutuda-yer altına kurulmuş bir mezar odasında-kutuda sonlanıyordu.

Sözcüklerin ilk anlamları her zaman tehlikelidir. Ölüm bir eğretilemedir ve en belirgin niteliği, “bilinçli bütünlüğün” yitirilmesi ve hissizleşme ise “kalbin durmasını beklemek” ahmaklıktan başka bir şey değil.

Lüks rezidansların 45 metrekareyle sınırlandırılmış bir dünya algısı bundan daha fazlasını vaat etmiyor aslında. Gelişmiş teknoloji ile dizayn edilmiş ekranlar aracılığıyla dünya ile ilişki kuran insan için ölüm belki de gerçekleşmişti. Dünyanın tüm zenginliklerini “tek bir odaya sığdırmak” olarak tanımlanıyordu modern dünyanın nimetleri…

Belki de her şey bir kutuya sığmamıştı; belki de her şey bir kutuya sıkışmıştı; insanla birlikte…