Hermesçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hermesçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Eric Hornung'un Hatalı Mısır İmgesi

1 yorum
Göktuğ Halis

XX. yüzyılın son on yıllık diliminde Doğu Bloku ülkelerinin çözülüşü, düşünsel düzeyde beklenmedik etkiler yarattı. Başta Batı olmak üzere kapitalist sistemlerle yönetilen ülkeler, Sosyalizmi ve bunun yanlış uygulanışındaki hatırı sayılır zaman dilimini "nihai bir sonucun" ve kaçınılmaz bir yazgının ifadesi olarak görmeye dair "sistemli bir çalışma" yürüttü. Yaşanan son ekonomik krize dek, kapitalizmin yaşamaya muktedir "tek ekonomik sistem" olduğu iddialarını reddedenlerin yalnızca "romantikler" olduğu, ince bir alayla dile getirilmekteydi. Son küresel krizle birlikte ise Marksizmin kavramlarına geri dönüş sürecinde yaşanan popüler eğilim, içi boş niteliklerine karşın, kapitalizmin de tek kutuplu bir dünyada yaşamayı başarabilme iddiasının üzerine çullanmaya başladı.  

Tüm yüzeysel eleştirilerin ve fanatik taraftarlığın dürtüleriyle yapılan savunuların ötesinde en temel yanılgı, Kapitalizm ya da Sosyalizm karşıtlığının özünde, maddi alana uzanmış bir yönetim ve işletim mekanizmasının ya da toplumsal kaynakların kullanımı, üretimi ve paylaşımı sürecindeki "yöntemsel" farklılığın bulunduğu iddialarında yatmaktaydı. Yaşanan tüm başarısızlıklara karşın, kapitalizmin alternatif sistemi olarak sosyalizmin en kritik niteliğinin, tarihsel olarak geleceğe taşıdığı yepyeni bir toplum, insan ve yaşam umudu olduğu atlanmamalıydı. Sosyalizmin saltık bir ekonomik donanım olmadığını atlayan realistler(!) konuyu uzmanlar arası iktisadi tartışmalara indirgeyen yaklaşımlarıyla, ortalığı bulandırmaya çalışsa da, Marksizmin açtığı yolun "gelecek umuduyla" açıkça ilgili olduğu gerçeğini değiştiremedi.

Reel-sosyalizmin ortadan kalkışının düşünsel düzeydeki beklenmedik etkilerinin başında, popüler gizem kültlerinin hortlayışı geldi. Elbette bu dönemecin, insanlık tarihinin neredeyse hiç kesintisiz biçimde yürüyen ve değişen zaman ve koşullara rağmen, öyle ya da böyle yaşamaya devam eden eğilimlerinin "miladı" olduğunu söylemek istemiyoruz. Ama XVII. yüzyıldaki bilimsel açılımlarla girilen yolun, çok geçmeden "özündeki" mistisizmi dışlayarak, bilgiyi pozitifleştirme noktasındaki ısrarının, gizemci okulların ve öğretilerin "evrensel düzeydeki" geçerlilik iddialarını önemli oranda sarstığı açıktır. Bunun sonucunda da Batı'nın, yarattığı yeni tür bilim aracılığıyla kendi köklerine ve özellikle Mısır'a karşı yürüttüğü ideolojik mücadelede önemli bir avantaj yakaladığını söylemek mümkündür. Bu elbette bilinçli bir çaba ya da sonuç değildir; zira bugün bizlerin Bilimsel Dönüşüm Çağı ya da Bilimsel Devrim Çağı  olarak adlandırdığımız dönem, Batı-Merkezci tarih teorilerinin oluşumundan aşağı yukarı iki yüz yıl öncedir. Üstelik, tüm bu bilimsel atılımların kökeninde kesin ve tarihsel olarak izlenebilir, Afrika ve Mısır merkezli öğretiler bulunmaktadır. Ancak ne olursa olsun Batı bilimi çok geçmeden bu mistisizmi dışlamıştır. XX. yüzyılın ortalarında yeterince olgunlaşan pozitif bilimler ağı içinde artık söz konusu mistisizme ve dünyaya ilişkin felsefi tasavvurlara yer yoktur... Sağda solda dolaşan örgütler, iddialar ya da kurgular; ancak cemaat içi gerçeklik alanları olarak değer görmüştür...

Batı Bilimi, başta Mısır kökenli felsefeler ya da gizemci öğeleri dışlarken, kökenleri XIX. yüzyılda atılan Batı-Merkezci teorilerin "Avrupa'nın üstünlük" iddialarını destekleyen veriler de sunmuştur. XIX. yüzyıl manipülasyonu ile, kendisini geçmişe bağlayan "nahoş" çıkarımları bir kenara bırakan Avrupa, izlediği yol ile dünyanın geri kalanıyla kıyaslandığında ulaştığı üstün aşamayı hakettiği projesini biçimlemede başarılı olmuştur. Bununla birlikte bu başarı, kısa sürelidir.

XX. yüzyılın sonu ve XXI. yüzyılın içinde yaşadığımız ilk on yıl , XIX. yüzyılın ikinci yarısında artık tamamıyla oturmuş bir nitelik kazanan "pozitif dünya algısının", bireylerine "Hıristiyanlığın umudunu aşmayan" ama hayatın tam içinde sistematik bir çalışma temposunu yükleyen zorunluluk kültürünün zorlama sonuçlarının inkarını vermektedir. Geçmişi, bugünü ve geleceği, Tek Tanrılı dinlerin vaat ettiklerinin dışında ve büyük bir oranda onlara karşıt olarak, mitolojiler, halk efsaneleri ve kurgusal çıkarımlarla anlamlandırmaya çalışan genel ve popüler eğilim bize; XVII. yüzyıl kırılışının öncesindeki yaşam algısının tekrarını mı vermektedir?  Sosyalizm tehdidinin ortadan kalkması ve diğer taraftan seçilen yolun "hiç de üstün bir yol olmadığının" üzerinde ısrarla duran tarihsel gerçeklerle birlikte Batı ansızın, inkar ettiği annesinin kucağına oturuvermeye mi başlamıştır? Kapitalizmin bu teorilerin ve eğilimlerin yaygınlaşmasındaki kazancı ya da bu yaratımlardaki rolü ayrı bir tartışmanın ürünüdür. Açık olan, günümüzde, toplayıcı-avcılardan itibaren Batı'nın bilimsel devrim atağının çizdiği yola girene dek kesintisiz biçimde yaşadığı "tarihi ve bugünü", toplumsal, ekonomik ve doğal olguları, mitolojiler ve otantik halk öykülerinden açıklama eğilimine geriye dönüldüğüdür. Bu ise istemli olsun ya da olmasın "Batı'nın" Mısır ya da bir bütün olarak Doğu merkezli gizem kültleriyle yeniden içli dışlı olmaya başladığını gösterir. Öyleyse, Batı'nın Mısır ile arasına koymaya çalıştığı mesafenin yeterince güçlü olmadığını ve 300 Spartalı filminin son sahnesinde kahramanın, "Şu mistisizm belasını dünyadan silin!" haykırışının taşıdığı umut, hayata geçememiştir. Liberal dünya, tıpkı tarihsel olarak adaletsiz sosyo-ekonomik oluşumlar gibi, hayatın umudunu eninde sonunda, o alabildiğine küçümsediği Mısır'ın avuçlarında aramaktadır.

Batı Merkezci Tarih Teorisi, yalnızca pratikte ve sosyo-ekonomik koşulların bir dayatması olarak değil, kurgusal olarak da ciddi karşı çıkışlara yanıtlar geliştirmek zorunda kalmıştır. Martin Bernal'ın Türkçe'ye Kaynak Yayınları tarafından çevrilen "Kara Atena-Antik Yunanistan Uydurmacası Nasıl İmal Edildi" isimli çalışması, kimi ülkelerin entelektüellerini ayağa kaldıracak ve devlet mekanizmasını işletmeye varacak düzeye dek etki yaratmıştır. Ancak Bernal'a gelinceye dek, Batı-Merkezci Tarih Teorisi, azımsanmayacak eleştirilere uğramış, yanıtlaması gereken soruların ağırlığında çöküşe zorlanmıştır. Bununla birlikte yapılan eleştirilerin ağırlığı, başta Mısırbilim olmak üzere bilim adamlarının ve uzmanların yardıma çağrıldığı yeni bir dönemin başladığını göstermektedir.

Batı Merkezci Tarih Teorisini eleştiren Afrika Merkezciliği "modalaşma" iğnelemesiyle küçümsemeye çalışan Mary Lefkowitz'in, "Afrika Merkezci bir yazarın, Yunanlılara atfedilen icatların aslında Eski Mısırlılara ait olduğunu savunduğu bir makalenin yayınlanmadığı bir haftaya zor rastlarsınız!" şeklindeki sözleri, ulaşılan aşamanın derecesini gösterir. Lefkowitz gibi tartışmaya batı perspektifinden bakan araştırmacılar ve uzmanlar için büyük bir sorun oluşturan M. Bernal ve benzeri Afrikamerkezci karşı çıkışı değerlendiren, dünyanın önde gelen Mısırbilimcisi Erik Hornung’da, benzer bir tavır takınmaktadır. Türkçe'ye Kırmızı Kedi Yayınları tarafından “Ezoterik Mısır” ismiyle çevrilen kitabında Hornung, Bernal'ın perspektifini "çarpık" olarak nitelemektedir. Bir sonraki adımda ise bu çarpıklığın Hornung'a göre nedenini anlarız: Çünkü Bernal, tüm bilgeliğin Afrika kökenli olduğunu savunmaktadır.

Hornung, Afrikamerkezcilik kapsamındaki değerlendirmesinin bir yerinde, neredeyse zoraki olarak "Mısır'ın insanlık için bir başlangıç" olduğunu kabul etmektedir. "İşte insanlığın tarihinde Mısır bir başlangıçtır. Bu tarihin ilk yarısına, İÖ 300’ den yaklaşık 500’e kadarki döneme neredeyse yalnızca Mısır ve Mezopotamya damga vurur. Başka kültürler politik ve düşünsel sahnenin ön planına ancak bu tarihten sonra çıkar..." demektedir Hornung, ancak Mezopotamya ile birlikte isminin anılışı Mısır'ın öncü rolünün etkisini azaltmaya yönelik gözükmektedir. Bu bir tarafa Hornung, Afrikamerkezciliğe atfettiği "yanlış" tarihsel saptamalara; onun ifadesiyle uydurmalara alabildiğine eleştirel yaklaşırken, değerlendirmesinin hiçbir yerinde Batımerkezcilik'ten bahsetmemekte, bu tanımlamayı tek bir yerde bile kullanmamaktadır. Peki Afrikamerkezcilik, Batımerkezcilik bilinmeden ve değerlendirilmeden sağlıklı olarak değerlendirilebilir mi? Bu noktaya hiç değinmemeyi tercih eden Hornung, Bernal'ın kitabının "elimize gelen yeni Mısırbilim kanıtları ışığında" yeniden değerlendirilmesi gerektiğini belirterek, topu "taca" atmaktadır.

Hornung, başta Bernal olmak üzere Afrikamerkezci yapının, Antikçağ Yunanistan'ında oluşturulan bir Mısır imgesini kullandığını söyleyerek, üstü kapalı da olsa şunu söylemeye getiriyor: "O çok kızdığınız ve küçümsediğiniz Yunan dünyası, sizin teorinizin özünü oluşturuyor!" Hornung'un kanısı tarih içerisinde Romantik akımın önde gelen temsilcilerinden Herder tarafından da dile getirilmişti. Herder de, Mısır'ın tüm bilgeliğinin kaynağı olduğu fikrinin, Yunan kaynakları olmasaydı "zor gelişecek bir fikir" olduğunu belirtmişti. Lefkowitz'in de tartışmaya dahil oluşuyla birlikte, Eski Mısır'a yönelik değerlendirmelerinde Yunanlıların hata yapmış olabileceği şeklindeki geleneksel savlardan birisi de yeniden sahneye çıkmış oldu. Lefkowitz'in "orada ya da burada söylenen sözlerden hareketle oluşturulmuş bir Mısır imgesinden" değil de, "ne ise o olan" bir Mısır'dan söz etmenin doğru olacağı şeklindeki savunusunun güçsüzlüğünün farkında olan Hornung, bir uzman öğretmenin babacan bilgeliğiyle, "kendi başına bir eski Mısır kültürü yoktur!" derken, tartışmayı ansızın tarihsel veri boşluğuna getirir. "Yalnızca bizim Mısır hakkında ürettiğimiz bir Mısır imgesi vardır!" diyen Hornung, bizim üretimimize destek çıkan tarihsel verileri de küçümsemek suretiyle "Mısır'ın öncü rolünü" kabul etmek istemeyişini göstermektedir. Hornung, Firavunlar Mısır'ı ile, Ezoterik Helenistik Mısır imgeleri arasındaki tezata da dikkat çekmektedir. Yine de, Mısırbilim alanındaki gelişmelere karşın Mısır kültürüne yönelik bilinmeyenlerin çokluğunun, Hornung gibi tarihçileri "sakınımlı" davranmaya itmesi başka bir şey, tarihsel bir kanı oluşturmada birincil kaynakların yokluğunda değer kazanan ikincil kaynakların yetersizliğini ideolojik bir kuşkuyla hiçe saymak başka bir şeydir. Görüldüğü gibi Mısır'ı özgün ve Avrupa kültürünün yaratıcısı olarak görme eğilimlerini besleyen kaynaklar, Batımerkezci yapı tarafından açıkça reddedilmektedir. Hornung'un yaptığı tam da budur ve kuşaktan kuşağa geçen ve bugüne dek gelen Mısır imgesinini hayali, uydurma ve Yunan'ın yanlış anlayışından ibaret olduğunu göstererek, klasik bir Batı savunusuna girişmektedir. Hornung, tarafsız bir tarihçi olduğunu iddia etme noktasındaki falsolarını görmezden gelerek sormaktadır: "Adolf Erman'ın Mısır imgesi neden Diop'un Mısır imgesinden daha doğru olsun ki? Hiç kuşkusuz ikisi de geçmişe aittir, Ancak Mısırbilimde Eski Mısır'a ilişkin bugün haim olan gimge de bir geçiş noktasından ötebir şey değildir. Kesin ve nihai bir imge herhalde hiçbir zaman geliştirilemeyecektir..." Evet belki Sorbonne Üniversitesi'nde Mısır'ın ilk büyük Afrikalı-zenci kültür olduğu tezini ancak üçücü sunuşunda tezi kabul edilen Diop ile Erman'ın Mısır imgesinden hangisinin daha doğru olduğunu anlamaya, günümüzde imkan yoktur ama, Hornung'a göre, Mısır'ın "kültürel bir başlangıç oluşturduğu tezini" mümkün olduğunca kıyıya köşeye itmek, olası dünyaların en iyisidir.

Bir ileri adımda, Afrikamerkezciliği ırkçı yakıştırmasına zoraki biçimde uyarlamaya çalışan uzman, söz konusu karşı çıkışın "Afrikalı medeniyetini ve Afrikada doğan herkesi zenci (siyah derili değil)" olarak görme eğilimi taşıdığını belirtmektedir ... Afrikamerkezci yapının siyah derili insanları öne çıkarış eğiliminin emperyal yayılım çağı öncesinde Afrika'yı, Hindistan'ı ve dünyanın değişik bölgelerini sömürmeye hazırlanan Batı dünyasının olası sakınımlarına karşı, siyah derili insanları aşağılık bütünlüklerine yöneli vurgularına alternatif olarak geliştirildiğini de unutmuş gözükmektedir. Diğer taraftan belki bilinçli, belki de bilinçsiz bir şekilde Ezoterik Helenistik Mısır imgesini, Afrikamerkezci teorinin özüne oturtarak hata yapan Hornung, ana kuramın "Afrika'nın Yunan ve Roma dünyasına" önceliği ve esinleyici rolü olduğu gerçeğini bilerek bulandırmaktadır.

Hornung'un temel çabası, uzmanlığın da güçlendirdiği babacan otorite ve samimiyetle(!) Eski Mısır'da yaşayan yüksek kültür ve bugünkü Afrika arasındaki binlerce yılı açıklayacak güvenilir kaynak ve belgenin yokluğunun ortaya serilerek birbirine karıştırılmış Ezoterik Mısır imgesi ile, Afrikamerkezci teorilerin bulamaç haldeki bütünlüğünü eleştirmektir. Hornung'un tarihsel veri hassasiyetine katılmakla; Ezoterik Mısır imgesinin ilerleyen toplumlarda oynadığı psikolojik role karşın Mısırbilim ışığında oluşmaya başlayan Firavunlar Mısırı ile arasındaki farkın çizilmesi kaygısını paylaşmakla birlikte, Batı Merkezci Tarih anlayışının eleştirisi olarak biçimlenen Afrikamerkezci karşı koyuşun özünü, Okült dizgelerde bulma çabasının yanlışlığının altını çizmek gerekmektedir. Kuşkusuz bu tartışma özelinde Hornung'un sözde bilimsel tavrının ana problemi, Afrika kültürünü "küçümseyen" ve göreli olarak "başka kültürlerden de beslenen" bir yapı olarak sunuş çabasını, kendi kişisel gözlemleriyle de genişleyen kanıtlar silsilesiyle geliştirmesidir. Afrikamerkezciliği "yeni bir Siyah Afrika kimliği" oluşturmak olarak özetleyen Hornung, Hıristiyanlık ve İslamiyet'in hiçe saydığı siyahların ruh sağlığının, kendisine bilinmeyen zamanlarda dayanak arar hale geldiğini belirtmektedir. Bir ileri adımda ise Hornung, Afrika için bambaşka bir güncel tehlike sunmakta, "yaşanan Müslümanlaşma'nın Afrika'daki pagan uygulamalar ve inançlar üzerinde büyük bir tehdit" oluşturduğu kanaatindedir. Öyleyse Batı baskısı ve sömürgecilik, hiçbir şekilde Afrika ültürü üzerinde tehdit oluşturmamaktadır. Zaten anlatılanlardan anlaşıldığı kadarıyla, Afrika kültürü de İbrani kültürüyle bir hayli karışmıştır.

Hornung, Mısır'a duyulan bu saygının Yunan'da yaratılan imgeden kaynaklandığını belirtse de, ilerleyen her toplumun, kendine has bir Mısır yarattığını ve ona inandığını söylemektedir. O halde günümüzdeki Batımerkezciliği eleştiren teorileri de bu bağlamda değerlendirmek gerekmektedir, sonucunu hiç zorlanmadan çıkarabiliriz. Bu yapıyı, sosyo-psikolojik bir akıl yürütmeyle de delilleyen Hornung'a göre, dünyanın gidişatından umutsuzluk duyan insanların her zaman ve her yerde, geçmişte yaşamış saf bir bilgeliğe umut bağladığını bildirmektedir. Bu toplumsal formasyon günümüzde de tarihin daha önceki tekrarlarına benzer bir oluşum ortaya çıkarmıştır.

Bir disiplin konusundaki uzmanlaşmanın, yetkinlik ve otorite bağlamında azımsanmayacak değere sahip olduğu açıktır. Bununla birlikte tıpkı Sokrates'in "bilge insan arayışında karşılaştığı meslek mensuplarının her birinin kendinden emin biçimde hayatın diğer alanlarına ilişkin ahkam kesişleri gibi", modern bilimin uzmanlarının "tarihin ilerleyiş ve işleyiş yasalarına ve disiplinler arası ilişkide köprüyü, kendi alanlarında olduğu kadar büyük bir başarıyla kuramadığını, Hornung örneğinde de görmek mümkündür.


Hermesçilik

0 yorum
Göktuğ Halis

a- Hermes'in Memfis Teolojisindeki Kökeni

Kadim Mısır dini içindeki en sistemli teoloji M. Eliade'ye göre Memfis'te kurulmuştur. 1. Hanedanlığın başkentinde yaşayan yapı, Tanrı Ptah'ın merkezinde yükselir.  Söz konusu teolojide Tanrı Ptah'a verilen öncü rol çok açıktır, nitekim Heliopolis teolojisindeki Atum'un, Ptah karşısında güç kaybettiği görülür. Ptah ,ilksel okyanus Nun ile özdeşleşir, Tanrısal sözü ile Atum-Re ve diğer tanrıları var eder...

"Büyük taht üzerindeki Ptah,
Ptah-Nun, Atum'a baba olan baba
Ptah Naunet, Amun'u doğuran ana;
Büyük Ptah, odur Dokuzlunun yüreği ve dili
Tanrıları doğuran..." (1)

İ.Ö. 3000 'lere dek geriye giden bu yapı, özellikle Kitab-ı Mukaddes'e etkileri bağlamında çok sayıda din tarihçisinin özel ilgi alanını oluşturur. Ptah'ın yaratım yönteminin "söz" oluşu ve herşeyi yarattıktan sonra dinlenmeye çekilmesi henüz başlangıçta saptayabileceğimiz benzerliktedir. Söz ile yaratma eylemine paralel olarak oluşan bir diğer önemli figür, süreç içerisinde çok daha uzun süreli ve büyük bir tartışmanın merkezine oturacaktır. "THOT"...

Memfis Teolojisi, M. Bernal'a göre, Avrupa Merkezci ideolojinin Mısırlıların soyut ve felsefi düşünme yeteneğine sahip olmadığı iddiasını çürütmesi açısından da önemlidir. Yazarın açıkladığı gibi "Ptah dünyayı zihninin evi olan kalbinde yaratır. Dilinin yardımıyla, yani söz ile, onu gerçek kılar." Thot figürünün incelenmesi ile Bernal'ın savı güçlü bir dayanak daha kazanır. Nitekim Thot'un kozmogoni içinde Ptah'in dili ya da kalbi (özdeş olduğu şekliyle zihni) olmak gibi önemli bir görevi vardır. Süreç içinde gelişen teolojilerde Thot figürü güç kazanır ve yazının mucidi, matematiğin başlatıcısı ve tılsımlı sözlerin ustası, Tanrıların birbiriyle ve insanlar ilişkisini kuran, retorikçi ve dünyanın yaratıcısı olarak çok sayıda kültür ve din sistematiğinde karşımıza çıkar. İletişimi kurma ve aracılık rolleri Thot'un, ölüler dünyasının yol göstericisi Anubis ile yan yana anılmasını getirir.  M.Ö. 3 binli yıllara dayanan "Piramit Metinleri'nde" bu iki Tanrının ölülerin yargılanması işiyle birlikte ilgilendikleri görülürken, Yunan Hermesçiliğinin etkisiyle iki Tanrı'nın birleşmesi gerçekleşir.

Kökene ilişkin yolculukta, Hermes tapımının seçkinci, halka kapalı bir bütün arz ettiği görülür. Henüz Memphis ve Teb'deki tapınaklarında Hermes'in öğretisi gizli olarak rahipler arasında gerçekleşmektedir. Üyelerin sırlardan derece derece haberdar olabilmeleri sağlanır. İnsanların bilmediği sırlara sahip olan bu seçkin topluluğun temel yöntemleri, iç yolculuk, sezgi ve kavramsal bilgidir. İskenderiyeli Clemens, bu yapıdan bahsederken, katılımcıların Hermes'e ait olduğu söylenen 42 kitap tarafından aydınlatıldığını belirtmektedir. 18. sülale zamanında revaçta olan "Ölüler Kitabı" içinde sık sık Thot ismi geçmektedir. 19. sülale zamanına ait incelemelerde "Kütüphanede bulunan Thot'un yazıları" na ilişkin vurgular atlanmamalıdır. Görünüşe göre, Hermetik Metinler'in tarihlendirilmesine ilişkin çabaların atlamaması gereken, Thot-Hermes özdeşliği ve Thot'un yazıları geleneğinin Hermesçilik üzerinde Ari etkisini bulmaya çalışan araştırmacıların tarihlendirme manipülasyonunu değersiz kılacak güçlü ve kadim bir zaman dilimi bulunmaktadır.

b-Hermesçi Metinler ve Teoloji

Thot ve pratik-teorik sistematiği, bünyesinde barındırdığı unsurlarla "çöküş" dönemi sonrasında kadim Mısır dininin en önemli yaşam alanını oluşturacak "felsefi-dinsel" bütüne evrilmiştir. Thotcu Kuram, özellikle M.S. 130-230 arasındaki yüzyıllık dönemde hızlı, şaşırtıcı ve egzantirik çöküşü sonrasında Mısır dini unsurlarının nüfuz ettiği ve oluşumunda büyük rol oynadığı diğer disiplinler "Yeni-Platoncuk" ve "Gnostisizmden" kritik şekilde ayrılıyordu. Gnostisizm çok geçmeden kendini Hıristiyanlık içinde buldu. Yeni-Platonculuk ise büyük oranda Hellen kökenliydi.

Hermes dininin "bütünselliğini" oluşturacak dönem koşullarına geçmeden önce, belirtilmesi gereken kritik bir nokta bulunmaktadır. Thot sistematiği, çöküş dönemindeki etkiler bir tarafa, çok eskiye dayanan kökenlerin üzerinde yükselmektedir. Hermes dini, büyük oranda Mısırlıdır, "Corpus Hermeticum" metinlerinin de doğruladığı ölçüde, bu önkabul gerçekleşmeden, Hermesçiliğin doğru anlaşılması mümkün olmayabilir.  Okulun "Hermesçilik" olarak adlandırılması, sözcüğün Yunanlı kökeni nedeniyle henüz başlangıçta bu "yanlış anlaşılma" potansiyelini güçlendirir. Bununla birlikte, Mısır'ın özellikle arka arkaya gelen Pers-Yunan-Roma işgalleri dönemlerinde ana dini unsurlar kendilerini korumakla birlikte, sentetik bir kültüre maruz kaldığı söylenebilir. İç içe geçmiş dini unsurlar bulunmaktadır ve bu koşullarda, hegomonik güç olarak Yunan'ın tanımlamalarının ilerleyen süreçte söz konusu kültürün Yunan kökenli olması kuşkusunu yaratması mümkün ama yanıltıcıdır.

M.Ö. 6-M.S. 2. yüzyıl aralığına ait Hermesçi Metinler, bu dinin "kutsal yazıtları" olarak değerlendirilebilir.(2) Yapıtların hemen hemen tamamı, Hermes'e veya ondan hareketle oluşturulmuş okullara aittir. Söz konusu tarih zamansal köken bağlamında da fikir verebilirse de tartışmalıdır. Örneğin M. Eliade'ye göre Hermesçi külliyata ilişkin başlangıç M.Ö. 3., bitiş ise M.S. 3. yüzyıl’dır. Nitekim özellikle Pers işgali ve İskenderiye kütüphanesinin yağmalanması gibi olaylardaki veri kayıpları bu konuda daha net bilgi edinebilmemizin önüne geçmiştir. Nitekim bu yazının konusu olmamakla birlikte değinmekte fayda vardır ki Hermesçi Metinler'in tarihlendirilmesi, Batılı düşünürleri bir hayli meşgul etmiş olan bir tartışmanın önemli bir unsurudur. Bu tartışmaya göre, başta 17. yüzyılın önde gelen metin eleştirmenlerinden birisi olan Casaubon'un, Kitab-ı Mukaddes'in, Hermetik Metinlerden önceliği savunusu büyük bir değer taşımaktadır. Önce olanın, köken olduğu yolundaki pozitivist tutuma paralel olarak,  Kitab-ı Mukaddes'in ya da batı felsefesinin temel dayanak noktaları olan Pythagoras ya da Platon'un fikirlerinin kökenlerini Mısır'da bulmak batı merkezci fikir için katlanılabilir değildir. Hangi tarihlendirmeyi kabul edersek edelim zamandisinsel açıdan en eski metinlerin "Halk Hermesçiliği" ya da "Popüler Hermescilik " olarak bilinen yapıya aittir. Hermetik külliyatın bu ilk grubu, başta astroloji, büyü, gizli bilimler ve simya gibi çalışmaları içermektedir.  "Corpus Hermeticum" olarak adlandırabileceğimiz "Seçkin Hermesci" külliyat ise göreli olarak geç dönemlere ait kabul edilir. Konuları itibariyle felsefi ve dini metinlerdir (3) "Corpus Hermeticum", "Aslklepius, Kore Kosmou, Poimandres ve Thot Kitabı" isimleriyle anılan kimi metinleri içermektedir. Yazın tarzı olarak, Platon'un diyalog yöntemi takip edilmiştir. Bununla birlikte bu etki aldatıcıdır. Hermesçi Metinler'in önemli bir kısmı Platon'dan önceki dönemlere ait olduğu, hatta kimi hatırı sayılır tarihçilere göre Zerdüşt etkisinin Mısır dinine sızmasına yol açacak olan M.Ö. 6. yüzyıldaki Pers işgaline dek geriye götürülebilir. 1868 yılında ilk kez Paris'te yayınlanan "Turis Papirüsünde" Thot Kitabı'na ilişkin imalardan hareketle, metinlerin kökeninin Platonla kıyaslanmayacak derecede eskiye dayandığı ortaya çıkar. Buna göre, 32 Mısır medeniyetinde kutsal sayılan tüm ilimlerin kökeninde Thot Kitabı işaret edilir. (4)

Aynı şekilde 7 özgür sanat da Hermes-Thot tarafından bulunmuştur. Herşeye rağmen, tüm bu dağınık metinlerin kim tarafından ve ne zaman bir araya getirildiği bilinmemekle birlikte bu başarıda Yunan kültürü hesaba katılmalıdır.  Hellenistik dönemin çok sayıda yazarı, Hermesçi metinler hakkında kafa yormuştur, özellikle Mısır'ın çok sayıda kanlı ayaklanma ve yağma eylemlerine sahne olduğu bu dönemde, bu ilgi Hermetik metinlerin günümüze ulaşması açısından önemli kazanım sunmuştur. M.Ö. 1. yüzyıl ve M.S. 2. yüzyılı kapsayan süreç, söz konusu külliyat açısından kritiktir. Nitekim bu süreçte, Yunanca ve Grekçe'ye çeviriler sistemli olarak yapıldığından, bugüne ulaşan metinlerin büyük bir kısmının Yunanca ve Latince olması şaşırtıcı değildir.  M. Eliade'nin belirttiği gibi tüm Hermesçi külliyat, Hermes Trismegistos tarafından vahyedilmiş olarak kabul edilir. (5)  

1914 yılında Bousset'in saptadığı gibi Corpus Hermeticum'da iki farklı ve birbiriyle uzlaşamaz teoloji yer almaktadır Bunlardan ilki, iyimser bakış açısıyla, evrenin Tanrı'dan taşıdığı parça itibariyle ona duyulan saygıyı biçimler. İnsan, huşu yoluyla Tanrı'ya ulaşır. Göksel şeylere hayranlık duyup tapınmak ve yersel olanları da yönetmek insanın temel işlevidir. Bu sayede yaratılış zorunlu tamamlayıcısı rolünü oynar. Öbür taraftan kötümser teori, karmaşık bir Tanrısal hiyerarşik yapı oluşturur. Bir "dünyayı yaratan Tanrı, maddi evrenin yaratıcısı Demiurgos" bir de Demiurgostan da güçlü, "gizli Tanrı" sistematiği bulunmaktadır. Gizli Tanrı, Demiurgos tarafından yaratılan maddi aleme hapsolmuştur ve yeniden kendine ulaşmak için maddeden kurtulmaya ihtiyacı vardır.

" Dünya, İlk Tanrı'nın eseri değildir, çünkü bu ilk Tanrı her türlü maddenin sonsuz derecede üstünde kalır. Varlığının gizemi içinde saklı durur. Bu nedenle Tanrı'ya anca dünyadan kaçarak ulaşılabilir, dünyada bir yabancı gibi davranmak gereklidir. " ( alıntı, bkz sf 338 M. Eliade. a.g.e.)

Hermetik dinin ana yapıları, iyimser ve kötümser perspektiften şu şekilde toparlanabilir:

İyimser Hermetik felsefenin savunusu:

·                     Alem iyidir, çünkü Tanrı'dandır. Görünmeyen Tanrı, doğa aracılığıyla kendisini gösterir.
·                     Alemin güzelliğine yönelik ilgi ve takdir, sahibini ulvi bir aşamaya ulaştırır.
·                     Tanrı bir'dir ve herşeyi yaratan o dur.
·                     Bu felsefenin ilk ayağı Tanrı'yı, ikinci ayağı Doğa'yı kapıyorsa, üçüncü ayakta da insan bulunur. İnsanın amacı, son halkayı tamamlamak, huşu ile evreni takdir etmektir. İbadet gereklidir insan için.

Kötümser felsefenin savunusu ise şöyledir:

·                     Alem, doğa, madde kötüdür.
·                     İlk Tanrı'nın işi değildir. İlk Tanrı, aşkındır, varlığın sınırları içinde gizlenmiştir. Dolayısıyla Tanrı'ya ulaşmak isteyen doğayı terk etmelidir.
·                     Dünya kötülüklerle dolu olduğundan, bu dünyaya yabancı olmak gerekmektedir.
·                     Nefislerinden kurtulmayan kişilerin ona ulaşma şansı da bulunmamaktadır. Herşeyden önce erdemli bir ruha sahip olmak gerekmektedir. 

İç dünyaya dönme ve inziva-i perhizler, sıradan insanların aksine "Demiurgos'un" ötesindeki "gizli Tanrı'ya " olaşmak noktasında bilgenin olmazsa olmaz yöntemidir. Bu tavır özellikle, aracı sınıfların reddi ve Tanrı'ya doğrudan ulaşma noktasındaki etkin edimiyle bireyin Tanrısal tözünü önkabulü itibariyle Hıristiyanlık dinine zıttır. Zerdüşt ve Mani etkisiyle biçimlenen inanç sistematiğini yaşayan Cathar'ların Kilise'nin düzenlediği bir Haçlı Seferi'yle yok edildiği düşünüldüğünde, bu teorik çatışmanın boyutu hakkında daha fazla fikir sahibi olabiliriz. Bu arada Yahudiliğin ezoterik kolu Kabala, Üstad'ın Tanrı'nın Sarayı'na yolculuğunu mümkün kılışı itibariyle Hermesçi dokuyla benzerliği bulunmaktadır. Ancak, gerek İ.Ö. 6. yüzyılda Mısır'ın karşılaştığı Pers işgalinden sonraki gelişmeler ve gerekse Kabala'nın Yahudilerin Babil Sürgününden kurtuluşları sürecindeki deneyimleri itibariyle, Tanrı ile doğrudan görüşme, iletişim kurma ve bilgiye ulaşma sistematiğinin Zerdüşt etkisiyle oluştuğunu söylemek, sanırım yanlış olmaz. Buna rağmen Zerdüşt dininin aksine Ruhban sınıfına rastlanmaz, hiyerarşik bir örgütlenme görüntüsü bulunmamaktadır.

c- Tarihsel Süreç

Mısır dini, gerek iç karışıklıklar ve gerekse dış istilalarla sık sık önemli baskılarla karşılaşmıştı. M.Ö. 2200 yılında yaşanan iç savaş bu anlamda önemli bir örnektir. İnsanlar, daha önce Tanrı olarak gördükleri Firavunlara isyan eder, kutsal mabetler yağmalanır ve ölü soygunculuğu başlar. :

" Bütün geleneksel kurumların yıkılması bir yandan bilinemezcilik ve kötümserlik, diğer yandan da derin umutsuzluğu gizlemeyi başaramayan bir zevk yüceltimi şeklinde yansır.. Tanrısal krallığın yaşadığı fetret dönemi kaçınılmaz olarak, ölünün dinsel değerini yitirmesine yol açar. Firavun bedenlenmiş bir tanrı olarak davranmadığı için, her şey yeniden sorgulanır." (6)

M.Ö. 1674 yılına denk gelen Hyksos istilası ise Mısır Dini üzerinde büyük bir oynama yaratmıştı. Mısır Dini'nin kendisine yönelik yükseklik sanısı darmadağın olmuştu. İstilacılar bir süre sonra ülkeden kovuldu kovulmasına ama milliyetçilik ve yabancı düşmanlığı yükseldi. Bununla birlikte "içtekinin yüceliği" fikrinin aldığı yara, dışa ilgi gösterilmesi sonucunu dayattı. Çok sayıda yabancı Tanrı ile tanışıldı ve bu Tanrılar, Mısır Dini'ne nüfuz etti. Kimi din tarihçisine göre bu sızmalar Mısır Dini'nin çöküşündeki önemli etkenler olarak nitelenir. M. Bernal'a göre ise, yönetimin doğrudan istilacıların eline geçtiği dönemler de dahil Mısır dini kendini korumayı bilmiştir. Mısır dini geçmişte yaşanan  çalkantılı süreçlere rağmen Din, Mısırlı olmaya devam etmişti. (7) Bununla birlikte istisnai dönem, özellikle Hıristiyanlığın etkin hale gelmeye başladığı dönemdi. Mısır dini, çok sayıda istilaya ve dış dinlerin etkisine maruz kalan güçlü yapı, Hıristiyanlığın baskısına dayanamayarak, 1 yüzyıldan kısa bir süre içinde çökmüştü. Mısır, tüm Roma vilayetlerinden daha önce, büyük bir istekle Hıristiyanlığa geçmişti.

Çeşitli nedenlerle Hıristiyanlığın baskısına direnemeyen Mısır Dini'nin kısa süre içindeki çöküşü, özellikle tarihsel dinamikler göz önüne alındığında aslında hiç de şaşırtıcı değildir. Tüm dünyanın "Roma'nın" bayrağının dalgalandığı tek bir imparatorluk çatısında toplanışı, kuşkusuz "tek-Tanrıcı" dini sistematiklerin içerdiği avantajları arttırmış olabilir. Nitekim bu etkide Yahudilerin büyük bir katkısı bulunmaktadır. M. S. 1. yüzyıla gelindiğinde Yahudiler Roma İmparatorluğu nüfusunun %5-10 luk bölümünü oluşturmaktadır. Yine de Yahudi etkisini abartmamak gereklidir. Nitekim Mısır'daki uzun süreli varlıklarına rağmen, Yahudi dini unsurlarının Mısır Dini'ne nüfuz etmesi mümkün olamamıştır.  Bununla birlikte M.S. 2. yüzyılda, Mısır yönetiminde söz sahibi olan seçkin Yunanlı ve Mısırlı aristokrat sınıfların, iki dinin kaynaşmış unsurları içinde yaşamlarını sürdürmekte oldukları görülür. M. Bernal'ın belirttiği gibi, Mısır Dini'nin uluslarasılaşma eğilimi, uzun yıllar " milliyetçi bir yanılgı içinde üstünlük savunusunda bulunan" ruhban sınıfının konumunu zayıflatmıştır. Yine de tüm bu unsurlar içinde kanımca en önemlisi, aristokrat ve ruhban sınıfının debdebeli zenginliği içinde yaşayarak, yüzyıllardır Mısırlı bir bireyin üstünlük sanısını güçlendiren değerlerin ezilmesiydi.

"Hıristiyanlık, Filistin'den gelmiş olmasına ve bilinçli bir şekilde uluslararası nitelik taşımasına rağmen, putperest bir dine sahip olan Helenleşmiş kozmopolit yukarı sınıflara karşı, yoksul ve orta sınıf Mısırlıları temsil etmeye başladı..."(8)

Mısır dininin yıkılışını getiren sosyo-ekonomik koşullar, M.S. 2. yüzyıla gelindiğinde ilginç bir tablo sunmuştu. Başta felsefe olmak üzere, manevi yönlü disiplinlerde önemli oranda güç kaybetmeye başlamıştı. Platon ve Pithagorasçılığın yeniden canlanması gerçekleşse bile, söylenen sözlerin ustalarınkinden öteye gidememesi kritik bir yarılma doğuruyordu. Bununla birlikte, Doğu felsefelerinin Yunan-Roma kültürüne sızmaya başladığı görüldü. Yunan felsefesinin yanıtını veremediği sorular, aydınların başta Mısır olmak üzere, doğu felsefe ve dinlerine eleştirel yaklaşmaları sonucunu doğurmuştu. Mısır dininin çöküşünü hazırlayan en önemli etki olan Yunan kültürü desteğini Mısır'dan alacaktı. Bununla birlikte yıkım dönemlerinin Mısırlı bireyin psikolojisi üzerinde karakteristik bir etki yaptığı söylenebilir. Kuşkusuz Hermesçi Kuram'ın ana dayanakları Mısır Dini'nde bulunur. Süreç içindeki revizyondan ve örneğin firavuna duyulan saygının yitimi gibi değişimler hesaba katılmalıdır. Tanrısal Töz'ün ve gücün, herkes içinliğe bürünmesi en önemli sonuçlardan birisidir. Hıristiyanlık ve Yahudilik dinlerinin felsefi-ezoterik kimi yorumları dışında kabul etmediği, insanın Tanrı'dan parça olduğu ya da ona ulaşabileceği fikri, Hermesçiliğin temel hareket noktalarından birisini oluşturur.  Firavun'un öldükten sonra Osirisleşmesi şeklinde, Mısır'da bulunan inançtaki seçkinci noktanın yitimidir bu. Bernal'a göre, bu fikir "demokratikleşmiştir". Önemli bir dayanağını buradan alan Hermesçi görüş yine de Hıristiyanlık, Yahudilik ya da Müslümanlıkta olduğu gibi ayrıcalıkları herkes için mümkün kılan bir yapı oluşturmaz. Ayrıcalıklı sınıf ve seçkinlerin, özellikle kadim Mısır Dini'nin savunucularının yer altına çekilişlerinin devamı olduğu surette, büyük bilgiye sahip oldukları, onları korudukları ve oluşturdukları mürid-mürşid sistematiğiyle "gizlici" öğretilerin temelini oluşturduğu söylenebilir. Seçkin sınıfın bilgisinin, karşıt kutupta, sıradan insanların zihninde "batıl inanç" sistematiği olarak karşılık bulduğunu söylemek mümkün. Sıradan insanların söz konusu bilgiye ulaşmak noktasında herhangi bir olası isteği ise, oluşturulan katı yapının duvarlarına çarpar, hatta dünyanın başka bir coğrafyasındaki benzer bir oluşumun, "yeraltı kütüphanesinin sırlarını, yeterli donanımı olmadan isteyenlere verilen büyük cezaların hala devam ettiği" şeklindeki bildiriminden takip edegeldiğimiz üzere tehditlerle karşılaşır. Yeryüzünden, baskılar ve istilalarla çekilmek zorunda kalmış bir yapının, yeni yaşam tarzında bu tip önlemler alması mantıklıdır. M. Eliade'ye göre, İmparatorluk döneminde halk Hermesçiliğinin oynadığı rolün altında, çağın dayatması bulunmaktadır:

"Kaderin, her şeye yeten gücü karşısında dehşete kapılmış bir çağda bu metinler, "doğanın gizleri'ni açıklıyor ve mağus bu metinler sayesinde doğanın gizli güçlerine sahip oluyordu. "(9)

Yaşananların gösterdiği ölçüde, insanın eksikliği, kutsal değerlere saygısızlığı ve maddi ölçütlere verdiği paye Hermesçiliğe, daha sonradan Platon'da da takip edeceğimiz düalist teorinin dayanağını sağlar. Düalist teori aynı zamanda, Bousset'in altını çizdiği ölçüde kötümserdir. Bilgeler için "gnosis"i, sıradan insanlar için ise "yalnızca görünenin bilgisini" getiren ayrışım, böylelikle daha iyi anlaşılır. Halkın yıkım dönemlerinden çıkardıkları sonuç, sıradan insanların maddi dünyanın yaratıcısı Demiurgos'un  dışındaki bilgiye sahip olamayacakları yönündedir. Bir Tanrı istemediği sürece, insan, doğanın bilgisine, gizlere nasıl ulaşabilir ki?. İnsan tüm yıkım dönemlerinde olduğu gibi güçsüzlüğünün üzerine gidiyordu. "Gizli Tanrı" ya da " adı ağıza alınmayacak olan' a" yönelik yüce duyguların ve bilgilerin koruyucusu olarak "bilgeler" bir yönüyle geride kalanı savunma işlevini üstlendi. Kimden savunma? Değerbilmez, sahip oldukları yüceliklere saygı duymayan sıradan insanlara ve kadim bilgileri yok etmek amacıyla sıradan insanlar arasına gizlice sızan düşmanlara karşı...Eskatik yaşam Hermes öğretisinde bu anlamda kaçınılmazdır.

Felsefi Hermesçilik, M.S. 2. yüzyılda gelişir. Yukarıda da belirttiğimiz üzere bünyesinde Yahudi, Mısır, İran ve Platonculuk etkisi taşır. Herşeye rağmen Hermesçi metinlerin, Mısırlı olma iddiası kesinlikle atlanmamalıdır. Özellikle Hermesçilik üzerindeki Hellen etkisinin abartıldığı görülür. Bu eğilimin temel kaynaklarından birisi Herodot'tur. Yunan Tarihçi Herodot, Yunanlıların Mısırlılardan aldıkları kültürel verilerin analizini yaptıktan sonra sözü Hermes'e getirir. Yunanlılar, tüm borçlarına karşın, phallos'u kalkık Hermes figürünü Mısırlılardan öğrenmemişlerdir. Yunanlı tarihçiye göre bu konudaki temel kaynak Pelgasglardır ve onlardan Atinalılara, oradan da diğer Yunanlılara geçmişti. (10)Bununla birlikte Herodot, M. Eliade'ye göre, Hermes'in Thot ile özdeşleştirildiğinin farkındadır.


d-Semavi Dinlerde Hermes

Thot'tan hareketle oluşturulmuş görkemli yapı, Hıristiyanlığın ilk üç yüzyılında tamamen ayakları üzerine oturmuştu. İsmini Yunan Tanrısı Hermesten almasına rağmen köken Mısır'a aitti. Özellikle Hermetik Metinler, üç semavi din üzerinde tartışmasız bir etki yapacaktı. Bu ilk adımda Hermes'e biçilen rollerin kadim Mısır dinindeki rollerini anımsamakta fayda var:

·                     Tanrıların babası ve yüce zihin, gizli Tanrı
·                     Harekete geçirici zihin ya da konuşma eylemi olarak Demiurgos
·                     İletişim, aracı rolü. Tanrının diğer iki öğesini birleştiren ve ayıran Kutsal Ruh.
·                     Ölülere yol gösteren, rehber, evrenin mucizelerini açıklayan haberci, retorikçi.

Dönemin en ilginç geleneği pagan Tanrılarının üslubuna göre yeniden tanımlanmasıydı. M. Bernal'a göre, bu bir ehlileştirme işlemiydi. Tek Tanrılı inanç sistematiklerinin etkin bir hale bürünmesiyle oluşan, kadim dinlerde Tanrısal rol oynayan figürlerin kabul edilemez yönlerinin budanmasıydı. Bununla birlikte, Tek Tanrılı dinlerin, kendilerini kadim kökene bağlama noktasında önemli bir araçtı bu eğilim. Örneğin Horus-Perseus denklemi Hıristiyanlığa Aziz Yorgi olarak dahil olurken, Tanrıça Neit-Athena, Azize Katerina'ya dönüşmüştü. Bu sonuçtan  Hermes de kendisini kurtaramadı. Zamanla Thot, özellikle üç semavi dinin anlayışında olgunlaşacağı şekliyle bir "insan" ve "bilge" haline dönüştürüldü. Hermes, Tevrat'ta altıncı kuşaktan bir peygamber Hanok'a dönüştü.

Kitab-ı Mukaddes, Yaratılış 5:18-24 arasında Hanok'tan bahsedilir. Daha sonraki dönemde İslam inanışında da görebileceğimiz gibi, 24'te, Tanrı'nın onu yanına aldığından söz edilir:

"Yar.5: 18 Yeret 162 yaşındayken oğlu Hanok doğdu.
Yar.5: 19 Hanok'un doğumundan sonra Yeret 800 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu.
Yar.5: 20 Yeret toplam 962 yıl yaşadıktan sonra öldü.
Yar.5: 21 Hanok 65 yaşındayken oğlu Metuşelah doğdu.
Yar.5: 22 Metuşelah'ın doğumundan sonra Hanok 300 yıl Tanrı yolunda yürüdü. Başka oğulları, kızları oldu.
Yar.5: 23 Hanok toplam 365 yıl yaşadı.
Yar.5: 24 Tanrı yolunda yürüdü, sonra ortadan kayboldu; çünkü Tanrı onu yanına almıştı. " (11)


Hermes özellikle öğretisi itibariyle Hıristiyanlıkla kat-i bir çatışma içine girmişti. Hermetik akımlar ve gizlicilik, özellikle gnostik yönleriyle Hıristiyanlığın ve resmi kurumlarının büyük tepkisini çekmişti. Bunda hiç kuşkusuz, Mısır'a dek geriye giden putperest görüşlerinin büyük önemi bulunmaktaydı. Yine de kimi kaynaklarda Hermes'in Hıristiyanlıkta Aziz Kristofer şeklinde yaşamaya devam ettiği yazar.

Kur'an-ı Kerim'e göre de Adem ve oğlu Şit'ten sonra gelen üçüncü peygamber İdris olduğunu biliyoruz. İslam kültüründeki İdris ile Hermes arasındaki özdeşimin dayanağı, ilk olarak Yunan kaynaklarıdır. Yunan kültürü hakkında eşssiz bir birikime sahip olan İslam alimleri, Yunan Tanrısı Hermes'in izini, Mısır Tanrısı Thot'a dek sürmüştür. İkinci olarak da, Kur'an-ı Kerim'deki ayetlere paralel olarak İslam dini yorumcularının altını çizdiği ölçüde, Kitab-ı Mukaddes'te geçen anlatılarla paralellik arzetmesidir. Buna göre, İdris de Enoch gibi, yeryüzünde 365 gün yaşar, dindarlığı ile yaratanın takdirini kazanır ve ölmeden gökyüzüne çıkartılmıştır.  Çok sayıda İslam alimi, Enoch-Hermes-İdris sistematiğine dikkat çeker. (12)

Kur'an-ı Kerim'de İdris ismi iki yerde geçer. Bunlardan ilki Meryem Suresi'dir:

" Kitab'da İdris'i de an; çünkü o, çok doğru bir peygamberdi. Onu yüce bir yere yükseltmiştik." (13)

İdris, Kur'an-ı Kerim'de ayrıca Enbiya Suresi'nde anılır:

" İsmail'i, İdris'i, Zu'l-Kifl'i de an; hepsi de sabredenlerdendi. Onları rahmetimize soktur, çünkü onlar salihlerdendi." (14)

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Kutsal Kitap'ta iki noktada gerçekleşen değinime rağmen, İdris Peygamber,  İslam alimlerinin üzerinde çalıştığı önemli isimlerden bir tanesidir. Onun hakkında yapılan araştırmalar ilginç bilgiler içermektedir. Kimi kaynaklarda "Hermes" sözcüğünün dönüşüme uğrayarak İslam literatürüne "Tanrı'ya ulaşmış kişiye atfedilen "Ermiş" şeklinde girdiği belirtilir. Bir diğer taraftan günümüzde hala yaşamakta olan bir ritüelin temel öznesi "Hızır Peygamber'in", İdris/İlyas birleşiminden doğduğuna dair fikirler bilirdirilir. Kuşkusuz Ortodoks İslam'ın çoğu bilgiyi, kaynağı İsrailiyat olarak nitelemek suretiyle reddettiği görülür.

 Yine de İdris'e yönelik "göklerin esrarını bilen" tanımı, kuşkusuz Thot'un kökenine ilişkin bilinenlere uyuyor. Tanrının İdris'i gökyüzüne yanına aldığına inancı ise, İsa'dan önceki Tevrat geleneğinin Müslümanlıkta da sürdürüldüğünü gösterir. İslam Alimleri, İdris'in gökyüzüne alınması olayıyla bir haylı ilgilenmiştir. Bu konuda değişik fikirler bulunsa da özellikle, Azrail'i oyuna getirerek cennette kalmayı başardığına benzer mit'ik anlatılar dışında, İdris'in yükseldiği yer hakkında anlaşılan genel fikirler vardır. Bunlardan en ilginç olanı, gökyüzünün dördüncü katına yükseldiği ve H.z. Muhammed'in Mi'rac gecesi İdris'i burada gördüğüdür.

İdris, İslam sisematiği içinde de herşeyden önce bir kültür kahramanıdır. İslam Kaynaklarına göre İdris'ten önce tüm insanların hayvan derisi giyiyor olması, günümüzden beşbin yıl önce yaşayan Hermes'e yüklenen " terzilik " mesleğinin anlamını açıklıyor gibidir. Abdullah Aydemir'in, İslami Kaynaklara Göre Peygamberler kitabında belirttiği gibi, yedi esnaf derneğinden birisi olan terzilerin Piri olarak İdris'in kabul edilmesinin nedeni budur. Bununla birlikte büyük nitelikler taşımaktadır:

" Bir nebi olarak ilk defa ata binip, Kabil'in müfsid ahfadına karşı, " Allah yolunda" cihada girişen de odur. Cebrail'in ilk vahip getirdiği nebi İdris'tir, kendisine 30 suhuf verilmiştir..." (15)

e-İslam'da İdris ve Güneş yakınlığı

Güneş kültünün özellikle yaşam verici güç olarak Mısır'da ayrıcalıklı bir yere sahip olduğu biliniyor. Tüm kopuşa rağmen, Bernal'ın belirttiğine göre kimi Hermetik Metinler güneş merkezli kozmolojiler tasarlayarak kadim din ile paralelliği korumuşlardı. Copernicus'un, güneş merkezli bir kuramı savunurken, matematiksel ispatlardan yoksun olması, ünlü bilim adamının döneminin modasına uygun olarak Hermetik Metinler'e ve güneş kültünün önemi bağlamında Mısır'a sırtını dayadığı fikrini güçlendirir.

Yukarıda bahsettiğimiz gibi, tek Tanrılı dinler  kadim dinlerin Tanrılarını kabul edilebilir sınırlar içinde yeniden tanımlarken, kuşkusuz en ilginç bütün Thot'a İslam dininde biçilen rollerle ilgilidir. Anlatılan rivayetlerden birisinde İdris, güneşin kızgın harareti kendisini rahatsız edince, Allah'tan her gün bu sıcakta 500 senelik ol yürüyen güneş meleğinin de işine gelecek şekilde, sıcağın hafifletilmesini ister. Güneş meleği, onu güneşin doğduğu yere kadar götürür ve orada Azrail ile görüştürür. Ama Azrail, İdris'i isteğini yapacak güçte değildir. Ama ölüm meleğinin kendisinin ölüm gününü bildirmesine izin verilir. Ölüm meleği ise listesini açıp bakar, fakat İdris'in ölüm tarihini bulamaz ve bunu İdris'in tam güneş doğarken ölmesi gerekeceği şeklinde izah eder.

İdris'in söz konusu rivayette de gözüktüğü gibi, güneş ile olan yakınlığı kadim din unsurlarının, semavi dinlerde yaşamaya devam ettiğinin önemli örneklerinden birisidir. Bununla birlikte ortodoks İslam'ın bu tip vurgularda haklılık payı bulması pek mümkün değildir. Aydemir'in belirttiği gibi, Tefsirler de dahil olmak üzere bazı İslami kaynaklarda, İdris'in güneş mülkünün sahibi olduğu vurgusunun gerçeklik payı yoktur ve bu vurguların kökeninde( ölmeden önce cennete giren Hanok, ebedi hayata ermiş kişi gibi) İsrailliyat bulunmaktadır. 

f-Gizli Bilimlerin Kurucusu ve din

Hellenistik dönem yazarları için Thoth tüm ilimlerin koruyucusuydu. Korkunç bir büyücü, yazı sanatının (dönem itibariyle hiyerogliflerin) kurucusuydu. Söz'ün gücüyle dünyayı yaratandı. Yıkım dönemlerinin karakteristik baskısının ilk ayağında sıradan bireylerin kendilerine duyduğu güçsüzlüğün bulunduğunu saptamıştık. Bununla birlikte, özellikle doğanın gizlerini elde etme yolundaki büyüsel uğraş, Hermetik dokuya dahil olmuştu. Yıldızlardan yararlanma, astroloji, doğa olaylarını sempati ve antipatiyle açıklama eğilimlerinin paralelinde, kötü kaderi değiştirmeye yönelik gayret, gizli ilimlere dair eğilimleri doğurmuştu. Bu uğraşlar özellikle Halk Hermetizminde oldukça yaygındı. Kore Kosmou'da (aslını oluşturan metin M.Ö. 3. yüzyıla aittir) Ruhların yaratılışı bir simya işlemi olarak betimlenir örneğin.

M. Eliade'ye göre içrek hikmetlerin aktarımında yeni bir model bulunmaktadır karşımızda. Hiyerarşik-gizlici bir donanım ilk bakışta gözükmese bile, simyacılara benzer erginlenme içeren kapalı grupların varlığı zorunlu olarak değerlendirilmelidir. Her şeye karşın, kendine özgü bir dinsel hava ve ritüel davranışları ayırt edilebilir. Müritler bir tapınakta toplanır sessizlik kuralına uyar ve vahiyler hakkındaki sırları saklarlar. Din eğitimi törensel bir ciddiyet içinde gerçekleştirilir. Gerekli olan, Corpus Hermeticum'un içeriğinde vahyi anlamaktır, bu anlama çabası ise erginlenme ile eşdeğerlidir. Gerekli olan tek şey, özenle arındırılmış birkaç mürid ve metinlerin anlamlarını kendilerine aktaracak bir hocadır.

Toparlayalım: Toplumsal olarak büyük dönüşümlerin yaşandığı, eski, yıkılmaz, sonsuza kadar süreceği düşünülen değerlerin darmadağın olduğu bir çağda biçimlenmiştir Hermesçilik. Kökenleri, kadim Mısır dinine, İ.Ö. 3. bine dek uzanan Thot kültüne dek gitmektedir.  İ.Ö. 6 ve İ.S. 2. yüzyıla ait Metinler zamansal olarak fikir vermekle birlikte, bu konuda, tıpkı bu metinleri kimin ve ne zaman bir araya getirdiği noktasında olduğu gibi açıklık yoktur. Bununla birlikte Hermesçi Metinler, açık bir şekilde kendilerini Mısırlı görmektedir.  Mısır dini, İ.S. 2-3. yüzyıllar arası hızlı bir biçimde çökerken, Neo-Platonculuk, Gnostisizm ve Hermesçilik'te yaşamaya devam etmiştir. Ancak Mısır dininin etkisi en yoğun haliyle Hermesçilik'te yaşamıştır. Hangi felsefi dizgenin diğeri üzerinde çok daha etkin olduğu net değildir. Bununla birlikte, Neo-Platonculuğun kökeninde, Helen felsefesi üzerinde etkili olmaya başlayan Doğu dinlerini bulmak yanlış olmaz. Gnostik felsefe zamanla kendini Hıristiyanlık içinde bulurken, bizzat Hıristiyan kurumlarınca ezilmekten de geriye kalmayacaktır.

Hermesçilik, özellikle gizlicilik ve yeraltına çekilmişlik noktasındaki kökeninde hareketle, gnostik ve düalist bir yapı oluşturur. Seçkinci bir yapı olan Hermesçilik, kozmosun sırlarına vakıf hocaların, bilgileri "imtina" ile verdiği bir noktaya dayanır. Bu yönleriyle, günümüze dek ulaşan gizlicilik eğilimine köken oluşturduğu rahatlıkla söylenebilir.

Kaynaklar:

1-S. Hooke, Ortadoğu Mitolojisi sf 87
2-Bkz, M. Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi,  cilt 2 sf 339.Başta Reitzenstein ve Geffcken olmak üzere kimi bilginler, Hermesçiliği dinsel bir tarikat olarak görmüş Corpus Hermeticum'u bu tarikatın kutsal kitabı olarak tanımlamışlardır.  Bununla birlikte özellikle yazının ilerleyen bölümlerinde de göreceğimiz gibi, bu saptamayı yapmamızı engelleyen bazı sorunlar var. Örneğin, iki farklı ve birbirinin tam zıttı olan öğreti bulunmaktadır... Bununla birlikte inanca ilişkin çoğu pratik bilgiden de yoksundur eserler.
3-M. Eliade, a.g.eCilt 2 sf 236
4-kaynak: http://www.hermetics.org/hermetik.html
5-M. Eliade a.g.e.  cilt 2 sf 238
6-M. Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi Cilt 1 sf 128
7-M. Bernal, Kara Atena sf 296-297
8- a.g.e. sf 198
9-M. Eliade a.g.e. sf 337)
10-Herodot, Tarih, Türkiye İşbankası Yay. İkinci Kitap, 51 sf 106
11-http://www.incil.info/incil-eskiceviri/Yar.htm
12-ayrıntı için bkz http://www.hermetics.org/hermetik.html
13-Kaynak: Meryem Suresi, 56, 57 Kur'an-ı Kerim ve Yüce Meali, Prof Dr. Süleyman Ateş , Kılıç Kitabevi
14-kaynak: a.g.e Enbiya Süresi 85-86

15-Abdullah Aydemir İslami Kaynaklara Göre Peygamberler, Türkiye Diyanet İşleri Vakfı sf 43

BATI'NIN MODERN BİLİM MİTOLOJİSİ

0 yorum
Göktuğ Halis

1. Bölüm: Üvey evladın gerçek yüzü:Copernicus

Batı için Ortaçağ bitiyordu. Bir diğer deyişle Karanlığın Çağı...

Karanlığın çağı mı? Sarsıcı bir tanımlamadır bu...

Sarsıcı olduğu kadar da inandırıcılıktan yoksundur. Ortaçağ'dan-Karanlığın Çağı'ndan çok, bu çağı tanımlayanların trajedisin yansıtır gibidir.

Bir çağ kendi içinde topyekün bir karanlık barındırmaz, mümkün değildir. Onu bu şekilde görmek isteyenler vardır öyleyse. Açıktır ki bu tarih aceleyle, görgüsüzce ve dünyevi hırslar adına acemice yapılmış bir tarihtir. Bir tarihi yapmaya yönelik girişim, eninde sonunda şimdiye ve geleceğe dair gayeler içermektedir. Avrupa için de böyle olmuştur. Karanlıktan Pozitif Bilimler atağıyla çıkılmış ve aydınlığa kavuşulmuş olduğu iddiası, geçmişi bir oyuna indirgemekten başka bir şey değildir. Çocukçadır belki ama, çocuk bir kral ise ve tüm dünyaya korku salarsa, onun söyledikleri zorba bir tasavvurun gerçek kabul edildiği bir yanılsamaya denk düşer. Bu kurguda, Batı'yı karanlıktan çıkaran tarihsel kahramanlara sıklıkla yer verilir. Ancak bunlar, tıpkı mitoslarda adı geçen karakterler gibi kararlı bir karartmayla mümkündür. XVII. yüzyıl dönüşümüne imza atan tüm tarihsel karakterler, yeniden yaratılmış, mitolojik bir kılıfla yeniden giydirilmiştir.

Copernicus, bunlardan birisidir ve onun kahramanlığı, hangi resmi tarih tezinde olursa olsun, Kilise'nin karşısına pozitif bilimler adına dikilmiş bir karakter tasavvuruyla yanyana sunulur. Gerçekten ise Copernicus'un düşünsel desteği ve entelektüel referansları, Batı'nın istediği ve umduğu yerlerde değildir. Batının reddettiği karanlık ve pagan dünyanın çağlarından kalma dizgeler ve öğretilerdedir. Batı'nın tarihi her şeyden önce modern bilimin kapısını açan bireylere yüklediği üstünlük payesi ve "mitolojik bir kahraman" yaratma yolundaki çabaları, tarihsel verilerce de doğrulandığı ölçüde abartılıdır. Özellikle XV. yüzyılın ikinci yarısında Polonya'da dünyaya gelen Copernicus ekseninde bu kurgu alabildiğine eksiktir; karşımızda hiç de öyle gerçekleri hayatı pahasına savunan, baskıya, gerici otoriteye ve tahaküme karşı çıkan, güçlü bir karakter dikilmemektedir. Copernicus, alabildiğine zayıf, güçsüz ve kırılgan tutumunu, Papa'ya yazdığı mektubunda şu şekilde dile getirmektedir:
"Aziz peder, kitapta yazılanları okuyanların hemen reddedeceklerini biliyorum. Ben ömrüm boyunca çevremin düşüncelerine aldırmayan, fikirlerini savunan biri olamamışımdır. Etrafın tepkisinden, başladığım hususlardan vazgeçmeye niyetlendiğim olmuştur. Fakat çekingenliği üzerimden atarak çalışmalara devam ettim. Yazdıklarımı tenkit edenler olursa onlara aldırmayacağım ve saçma kabul edeceğim...(1)
Copernicus'un hayatına yönelik bu gerçeklik, karikatürleştirilmiş bir manzarayı, elbette resmi eğitim kurumlarınca değil ama alternatif kanallarca, günümüz dünyasına dek açıkça taşımıştır. Tıpkı Galileo'nun Pisa deneyi gibi, böyle bir şey hiç olmamıştır ama nedense vardır diye kabul etmek neredeyse zorunludur. (2) Mizahi kurgu doğal olarak Copernicus'un aşağılandığı bir yapı içermez; ince bir zeka, yalnızca hayatını kurtarmayı arzulayan ve kendisini sorgulayanlardan çok daha büyük bir dünya görüşünün gölgelerinden açığa çıkar. Kurguda Copernicus bir kazığa bağlanmış, yağlanmış odunlar etrafına saçılmış, cellatın odunları tutuşturacak kıvılcımı bırakmasını beklemektedir. Mitos öykülerinde olduğu gibi son, beklenmedik olgulara gebedir. "Güneşin dünyanın etrafında döndüğünü reddediyor musun?" sorusunu soran Engizisyoncu, Copernicus'un: "Madem ki yakılacağım, hayır reddetmiyorum!" yanıtıyla şaşkına döner. Hikaye gereği sapkınlıktan son anda da olsa dönen ve odun yığını arasından çıkarılan Copernicus, kimsenin duyamayacağı kadar ince bir fısıltıyla: "Ben kabul etsem de etmesem de, Dünya Güneş'in etrafında dönmeye devam etmektedir..." diyerek hikayeden kendisine düşen kutsamayı çıkarır ve onu kuşaklara armağan eder.
Batı, toplumsal bölümlenmenin, sınıfsallaşmanın, sosyal katmanlaşmanın ilk versiyonundan itibaren süregelen eğilime uymuştur: Mitoslar yaratmayı bırakmamıştır; ama Mitos yaratma edimini halktan alıp, egemenlere vermiştir. Geçmişin dayanaklarının, gelecek hedefini tehtit edecek zeminlere kurulmasının sakıncaları vardır ve Copernicus'a yönelik manüpilasyonların ana nedeni budur. Copernicus'u  ne Aristocu, ne de Platoncu, ama Copernicusçu olarak niteleyen Rosen'den onun matematiksel zeminini İslam kaynaklarında özellikle de XIII. yüzyıl alimi Nasreddin Tusi'ye dayandığını iddia eden yakın döneme ait bilim tarihçilerine dek saklanmaya çalışılan bir şeyler vardır.(3) Bu kadarı yine de buz dağının görünen kısmıdır ve onunla ilgili olarak gizlenenlerin açığa çıkışı, karşımızda hiç de modern bilimin anladığı anlamda bir bilim şampiyonunun bulunmadığını, aksine, gözbağcılığına ve büyüye inanan bir astronomun, geçmişten bugüne dek izini sürdüğü olasılıklara doğru anlamlar verdiğini göstermektedir.
Hiç kuşkusuz Copernicus, Batılı bir eğitim almıştır. Dönemin önde gelen okullarında okumuş, din sistemiyle haşır neşir biçimde yetişmiştir. Öyleyse Copernicus'un söz konusu kuramının "gökten zembille" inmediğini anlamak zor değildir. Özellikle Rönesans'ın hakim Neo-Platoncu ve Hermesçi yapısı, Copernicus'u açıkça etkilemiştir. "Göksel Cisimlerin Dönüşleri Üzerine" isimli başyapıtında, dönemin Avrupa Coğrafyasında, neredeyse elden ele dolaşan Corpus Hermeticum'dan yaptığı alıntı dikkate değerdir: "Güneş: Yani ihtişamından ötürü çoğu filozofun ikinci Tanrı ismini verdiği" göksel cisim. (4)
Güneş, yani görünen Tanrı... Etkileyici bir betimlemedir ve Corpus Hermeticum'un risalelerinden yapılan bu alıntı (5)Copernicus'un referanslarını anlamamızda kritik bir rol oynamaktadır. Copernicus'un, Kilise ve egemen dogmatik fikirler karşısındaki desteğini, İtalyan Üniversiteleri'nde aldığı felsefe eğitiminin de gösterdiği yol ile Hermetik metinlerden aldığına kuşku yoktur. (6) )Bu kaçınılmazdır, zira dönemin hakim bilimsel dokusu açık bir şekilde Copernius'un çıkarımlarını spekülatif kılmaktadır. Zaman içinde doğrulanacak büyük keşifler kendi çağlarının alay konularıdır. Copernicus'u döneminin dizgesel çıkarımlarının dışına iten ise açık bir şekilde kuşkudur. Ama kuşku böylesine bir direncin tek itici gücü olamaz; Bilim Adamı yanıbaşında daima eski dünyadan gelen bir güç görmektedir. Bu güç Corpus Hermeticum'dur...

Copernicus elbette saltık bir hissiyatın peşinden sürüklenmemiştir. Hiç kimse, kendisine öğretilen evren tasavvurunun yanlış olduğunu, yalnızca hissiyattan hareketle söyleyemez. Bununla birlikte Corpus Hermeticum'un kimi risalelerinde Merkez olarak Güneş'e yapılan atıflardan haberdar olan düşünür, özellikle Platon'un Timaios Diyaloğu'nda dikkat çektiği gibi, bu kürenin işlevsel nitelikleriyle de merkezi bir rol oynadığına kanaat getirmiş olmalıdır. Francis Yates'in 1964 yılındaki sözlerinden alıntı yapan M. Bernal da bu etkinin altını çizmekte, Copernicus'un kökenleri konusunda girişilen anti-Mısırcı kampanyaya dikkat çekmektedir. Ancak ne olursa olsun Copernicus; "Bu görüşe (Güneşin evrenin merkezinde bulunduğu görünüşüne), onu matematiksel olarak tanıtlayabildikten epey önce ulaşmıştı. " Görüldüğü gibi Copernicus'un bu görüşü XV. yüzyılda hakim olan neo-Platoncu görüşlerin merkezinde yer almaktaydı. (7) )

Copernicus'un Hermetik yönü kitabının henüz ilk adımındaki cür'et ile takip edilebilir. Aristoteles'in gerçek bilimi "ilk nedenlerin bilimi" olarak tanımlamasına karşıt olarak (8) Copernicus, Astronomi'yi en yüksek bilim olarak tanımlamaktadır. (9) Yalnızca Aristoteles mi? Hayır, Copernicus öylesine cesurdur, yoluna ışık tutan gerçeklikten öylesine emindir ki Ptolemaios'u da karşısına almaktan çekinmemektedir. Belki Ptolemaios, bu en değerli bilimi mükemmel hale getiren kişidir ancak, artık onun zamanı geçmiştir çünkü, onun zamanında bilinmeyen yeni devinimler bulunmuştur. Geçmişle ve geçmişin kahramanlarıyla hesaplaşmak, bu alanda bayağı bir kabadayılık değildir. Belki Aristoteles ve Ptolemaios hayatta yoktur ama Copernicus'un alıntıları, mevcut koşulları hareket geçirir boyutlardadır. Tüm dayanaksızlığına rağmen, Copernicus da, Platon gibi, evreni bir küre şeklinde tanımlamaktadır. Elbette herhangi bir dayanağı yoktur; sadece küre tüm biçimlerin en mükemmelidir ve evrenin de en mükemmel şekile sahip olması gerekir.  Copernicus'un çıkarımları, bayağı gözlemler bir tarafa, akıl yürütmelerle ilintilidir. "Yeryüzü devinimini kabul etmede neden cesaretsiziz?" diye sormaktadır düşünür ve ekler: " Gökyüzünde görülen günlük dönüşün aslında Yeryüzü devinimine bağlı olduğunu niçin ileri sürmüyoruz?" Ona göre, böylesine büyük bir evrenin, sınırları belli bir dünya etrafında dönmesini düşünmek akılsızlıktır. Copernicus'un mantığı belki eksiktir ama etkisi büyük olmuştur.

Ne olursa olsun, karşımızda, Modern Bilimin en önemli dönemecinde bizlere sırıtık bakışlarıyla gülen Hermetik Metinler, bugünün büyücü ve falcılarını cezbeden felsefi metinler mi vardır? Kesinlikle... Mitolojiler ve hayaller, büyük bilimsel dönüşümün temellerinde uyuyan, ama kesinlikle istenmeyen, dışlanmaya meyil taşıyan üvey evlatlardır. Peki sonrası: Galileo, Kepler ve Newton... Batı'nın utancı yeğin olmalıdır; çünkü hurafelerin açtığı kapılardan giren aydınlık beyinli insanlar, kültürel kökenlerinde bulacaklarını ya değiştirecekler ya da kendi acıları içinde kıvranıp duracaklardır.

Dipnotlar:

1-kaynak:"http://tr.wikipedia.org/wiki/Nicolaus_Copernicus
2-Ünlü Bilim Tarihçisi Koyre, Galileo'dan daha önce yapılmış olan Pisa deneyinin Galileo'ya mal edilmeye çalışmasını çarpıcı bir dille açıklamaktadır. KOYRE, Alexandre. Yeniçağ Biliminin Doğuşu, s. 161-162-163.Gündoğan.
3-Bernal, herşeye rağmen Copernicus'a temel olarak sunulan bu yapılarda Güneş merkezli bir evren kuramının bulunmadığını belirtmekte, Copernicus'un kökenlerinin Corpus Hermeticum'da aranması gerektiğini iddia etmektedir. Bernal, Kara Atena. s. 240. Kaynak.
4-Copernicus, Gökselcisimlerin Dönüşleri Üzerine, s. 21. Yapı Kredi.
5-Corpus Hermeticum XVI. risale güneşin Merkez rolünü vurgulamakta, Asclepius' 29. bölümde ise ikinci tanrı olarak görülmektedir. Bir diğer metinde ise, "Güneş Görünen Tanrı'dır!" ibaresi yer almaktadır. FREKE, Timothy & GANDY Peter. HERMETİCA. Hermes'in Kayıp Sözleri, s. 16. Ege Meta...
6-Mısır uzmanı E. Hornung da benzer görüştedir. Bk. Ezoterik Mısır, s. 118. Kırmızı Kedi.
7-M.Bernal, Kara Athena. s. 239-240.
8-Aristoteles. Metafizik, s. 86.Sosyal.
9-Copernicus.a.g.e. s. 21

(Bir sonraki bölüm: Deneycilikten Matematiksel Evren Tasavvuruna: Galilei Galileo)