uygarlık tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uygarlık tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Göbeklitepe ve Tapınak olgusallığı tartışmaları hakkında bir analiz

0 yorum

Göktuğ Halis 

Göbeklitepe ve Tapınak olgusallığı arasındaki paralellikler son dönemlerde, özellikle çalışmaları yönlendiren bilim insanları tarafından temkinli bir biçimde reddedilmeye başlandı.

Bu reddiyeye karşın, Göbeklitepe’nin tapınak olgusallığı içinde ele alınması önerisini dile getiren benim gibi araştırmacılar için kavramların doğru biçimde ortaya koyulması zorunluluk olarak doğmuş gözüküyor.

Bunun için önce Tapınak kavramının kullanımı ve anlam dağarcığına göz gezdirmeyi öneriyorum. Bu araştırmada disiplinlerin kendine özgün tanımları ve literatüre uygunluğun hesaba katılacağını belirtmek isterim

Önce genel tanımdan başlayalım. Türk Dil Kurumu ‘Tapınak’ sözcüğünü ‘ibadet edilen, tapınılan yapı” olarak tanımlıyor. Bugünkü anlamıyla ibadethane ve ibadetgah gibi karşılıkları da bulunuyor.[1] Ancak gündelik kullanımdaki asal değer bir mabet vurgusu içeriyor. Açıkçası “yüce bir varlığa tapınılan” ve bazı diğer dini ritüellerin gerçekleştirildiği bir yapı olarak gözüküyor.[2]

Arkeoloji Sözlüğü ise Tapınak sözcüğünü ‘Tanrı Ya da Tanrılar için inşa edilmiş yapı olarak tanımlıyor.[3] Anlaşıldığı kadarıyla bunların en eski örneklerinin üstü açıktı.[4] Bu kaynakta bilinen en eski tapınakların Mezopotamyalılar tarafından inşa edildiği gibi hatalı bir vurgu bulunuyor. Ancak bu arkeolojinin ve belki de bilimciliğin temel handikaplarından biri. Zira bir yapının Tanrı ya da Tanrılar Için yapılmış olduğunu kesinleştirmek için yazı ya da somut kalıntılar gibi kesinlik sunan araçlara ihtiyaç duyuyor.

Oysaki bu ihtiyaç olmazsa olmaz değildir. En azından tapınak olgusallığının çözümlenmesine bu kadar yaklaşmışken. Paragrafın hemen başındaki “kutsal alan” vurgusunu derinleştirerek dahi bir sonuca ulaşmak mümkündü.

İnsanoğlu için kutsal varlıklara inancın ve dinin, dolayısıyla ritüelin kökenlerini tahmin dahi edemiyoruz. Böylesine eski bir tarih üzerine konuşurken de bilim dışına çıkma tehlikesi yanı başımızda bekliyor. Bu tehlikeye karşın insanın kutsal” algısı ve bu kutsal algısının kalıtlaşmasının sembolü olarak ‘ritüel alanı’nın izlerini sürmek için kimi olanaklara sahibiz.

Ancak bu olanaklar bilim insanları tarafından ikincil ya da daha alt düzeyde önemsiz görülmüş olmalı. Kazılarda önemli bir rol üstlenen Dr. Lee Clare Göbeklitepe’nin Tapınak olarak yorumlanışının “problemli” olduğunu vurgulamaktadır.[5] Ek olarak Tapınak olgusallığının eklerini-elbette hatalı biçimde-aktarmaktadır:

“Bu terim mevcut haliyle Tanrıların ve eğitimli ruhban sınıfının varlığını varsayar. Ayrıca tapınakların bir tür ekonomik güç olarak kullanıldığı anlamına gelir. Bu yorum İ.Ö. 10. Ve 9. Bin yıllarında yaşayan Taş Devri toplulukları için tamamen gerçek dışıdır.”

Çok daha önemlisi Dr Clare, kendi tanımları ölçüsünde Tapınak olgusallığının Kalkolitik/Bronz Çağı’na kadar ortaya çıkmadığını bildiriyor.

Dr. Clare’nin Tapınak tanımı ya da Tapınak için gerekli olan eklere yönelik eğilimi “inanç tarihi” açısından ciddi problemler barındırıyor. İlk olarak “Tanrı-Tanrılar inancı” ya da “eğitimli ruhban sınıfı” ve “ekonomik ilişkinin parçası olarak” Tapınak tanımı sonsal örnekler üzerinden yürütülen bir yargı niteliği taşıyor. Açıkçası bir yapıyı ya da buna benzer nitelikli bir merkezi Tapınak olarak nitelendirebilmek için yukarıda sayılan bağlamlar hiç de zorunlu değil. Öyleyse “Tapınak olgusallığı için gerekli olan iki şeyi aktararak devam edebiliriz

-     Kutsalın tezahürü-İnsan tarafından algılanan ve dinsel coşkunluk kaynağı olarak gördüğümüz ilksel temas-ile oluşan “kutsal yer” deki öncül deneyimin temsili yenilenmesi. (Anlam aktarımı-Coşkunluğun korunması)
-     İlksel deneyimden doğan dini düşüncenin merkezi figürü-insanı aşan coşkunluk deneyiminin yeniden canlandırılması-Ritüel Merkezi.

Bu iki maddenin sonul önerisi şudur: “Kutsal ile ilişki kurmuş insan tarafından-kutsalı anma-yüceltme ya da kutsal ile kurulan bağın kazanımını sürdürme-devam ettirme adına/ilksel ayinin tekrarlandığı(ritüel) bir merkez inşası. Kutsal Yer olarak doğa unsurunun temsili tekrarı-İnşa sanatı.(Burada kastedilen İlk Tapınak’lar olarak ‘doğa unsurları’nın yeniden kurulumu)[6]

Göbeklitepe kazılarını sürdüren kişilerin karşılaştıkları verileri nasıl yorumlayacakları hususunda kimi belirsizlikler yaşadıklarını gösteren bu ifadelerin devamında daha da sorunlu bir noktaya ulaşıyoruz. Tapınak olarak Göbeklitepe’nin problemli yapısı karşısında bilim insanlarının önerisi “buluşma noktası” olarak Göbeklitepe idi. Dr Clare burayı inşa eden toplayıcı-avcıların yılın hangi döneminde burada buluştukları şeklindeki soruya net bir yanıt veremese de “bu sorunun araştırma sürecinin önemli parçalarından biri olduğunu” vurguluyor. Ancak buradaki esas problem “buluşma” ya da “toplanma” eylemini motive eden gerçekliği-insanları toplanmaya iten sebebin arka planına ilişkin spekülasyondan kaçınmasıydı. İnanç tarihinin ilk ritüellerinden birinin toplanma-buluşma-topluluk oluşturma gibi güveneceğimiz etnolojik veriler bulunuyorken-ticaret ve evlenme-gibi dünyevi hedeflerle buluşmakta olan bir topluluk imgesinin dayanakları zayıftır. Elbette nüfusun böylesine yükseldiği bir dönemde etnolojik çalışmaların muhatabı olan modern ilk insan topluluklarının referans alınamayacağı açık. Ancak buluşmayı yönlendiren motivasyon şayet dini değilse boşluğun çok zor dolacağı da öyle…[7]

Tapınak olgusu acaba ‘kutsal yer’ olgusunun evriminden mi doğmuştu? Dinler Tarihi uzmanı Prof. Dr. Ömer Faruk Harman ‘kutsal yer”i, kutsalın tecelli ettiği mekan  olarak tanımlamaktadır. Kudüs sözcüğünün etimolojisine ilişkin değerlendirmesinde “kutsal” karşılığını kullanan Prof. Harman[8] Kuran-ı Kerim literatürüne ilişkin değerlendirmesinde -tek-kutsal varlık olarak Allah, “ilahi kelamın” geldiği kişi yani vahyi alan kişi ve vahyin geldiği mekanın kutsallığına değinmektedir. Prof. Harman bu konuşmasında mekanın kutsiyet kazanmasına ilişkin açıklamasının örneği olarak da Musa’nın ayakkabılarını çıkardığı sahneyi örnek gösterir. Şöyle söylüyor Prof. Harman:

“Musa’ya ilk vahiy geldiğinde, Kur’an Taha süresi, Ayakkabılarını çıkar, çünkü sen Tuva adlı mukaddes vadidesin”[9]


Kutsal yer ve tapınak ilişkisinin anlaşılması açısından kritik öneme sahip bu ifadelerinin devamında Prof. Harman:

“Bakın burası bir ev değil. Dağ, vadide, yamaçta. Ama burası kutsal. Neden? Çünkü burada ilahi hitaba mahzar olduğu için… Demek ki kutsiyetin kaynağı, ilahi kelam, ya da Dinler Tarihi açısından uluhiyetin tecelli ve tezahür ettiği yer, mekan ve zaman kutsaldır.”[10]

Kudüs’te Kral Süleyman döneminde inşası tamamlanan Tapınak’ın toplum muhayyilesindeki sabit imgesi açık biçimde ‘kutsal olan ile kurulan bu bağın” devamı, temsili ve tekrarı niteliğiyle mümkün olmuştu. Zira bundan böyle bu topraklardaki herkes Rab ile ilişkisini bu yapı aracılığıyla sağlamaya devam edecektir. Kesin emir bundan böyle Tanrı’ya yakaracak her insanın Tapınak denen statikleşmenin kapılarından içeri girmesini dayatmaktaydı.

Kutsal yer-kutsal mekan ile Tapınak arasındaki ilişki kesin çizgilere sahiptir. Bu bağıntıya karşın kutsal aktivitenin merkezi role bürünmesi ve ilksel heyecanların statikleşmesi gibi burada ele alması olanaksız bir inceleme alanına tabidir

Göbeklitepe’de Tapınak olgusallığı bizzat Klaus Schmidt tarafından da ele alınmıştı. Kitabını “En Eski Tapınağı Yapanlar” başlığı altında hazırlayan Schmidt buna karşın “literal” bir Tapınak kavramı üzerinde kimi çekincelere sahipti. O da ‘tapınak’ sözcüğünün tartışılabilir niteliğine vurgu yapmıştı. Şöyle söylüyor Schmidt:

“Tapınak kavramının bütünüyle dini bir yer olma işlevi ile ilgili yönünü bir yana bıraksak bile-alışıldığı üzere-en azından bir bölümü yukarı doğru kapatılmış bir bina için geçerli olduğu gerçektir…” [11]                                                                                                                                                                                                                                  Klaus Schmidt’in bu temkinli yaklaşımı biraz ileride ‘Tapınak’ kavramı için “en azından” bir bölümü yukarı doğru kapatılmış bir bina için kullanımına yönelik vurgusu benzer karmaşanın yaşandığını ve Tapınak’ın asal niteliklerinin yok sayıldığını gösteriyor. Biraz daha ileride bu bulanıklık, ‘kutsal alan” ya da tapınak terimlerinin birbirinin yerine geçecek şekilde kullanımıyla daha da büyümüş izlenimi veriyor.

Arkeoloji alanında Tapınak teriminin kullanımı ve anlamı konusunda ‘kalıp yargıların’ bulunduğunu son dönemlerde kamuoyuna yansıyan açıklamalardan anlıyoruz. Anlaşıldığı kadarıyla ‘tapınak’ sözcüğünün ‘anlamı’ kestirilemeyen yapı ya da yapı gruplarını en azından gerçek yapı kimliği anlaşılıncaya kadar ve geçici nitelikte kullanmak gibi yayın ve statik bir kullanım geleneği bulunuyor ve bu özellik bizzat bu bilimi sürdürenlerce rahatsız edici görülüyor.

Çok daha vahimi belki ‘tapınak’ sözcüğünün arkeoloji literatüründeki anti-patik tasavvuru, belki de ‘arkeoloji bir kan davasıdır’ sözünü -bağlamından kopmuş da olsa- bizlere yeniden anımsatan bir tavır ile Klaus Schmidt’in tezlerine yönelmiş akıl-dışı bir reddiye tepkisinden hareketle, araştırmacıların kimi bulguları çarpıtma eğilimiydi. Clare, Kinzel, Sönmez ve Uludağ tarafından kaleme alınan “Göbekli Tepe: Unesco Dünya Miras Alanı ve Değişen Yaklaşımlar” isimli makalede ‘tapınak’ tanımına ilişkin itirazlar, yine yanı başındaki çok sayıda soru ve bilimci tutuma yakışmayan boşluklarla beklemektedir.[12]

Bu makalenin “Değişen Perspektifler” isimli bölümünde ‘dünyanın ilk tapınakları” nitelemesinin Schmidt ve hocası Hauptmann’a kadar geri gittiği vurgusu ile “eskide kalan” yenilenen bulgular çelişkisinin henüz başlangıçta hak etmediği bir güçle ortaya çıkması istenmiş gibi gözüküyor. Göbeklitepe ve tapınak olgusallığı ile ilgili şu yorum dikkate değer

“Ancak Göbekli Tepe’nin yalnızca ritüel amaçlı kullanıldığına dair yorumlar özellikle son yıllarda gerçekleştirilen kazıların sonuçları ve daha önceki yıllarda kazılmış alanlara dair kayıtların yeniden değerlendirilmesi sonucunda sorgulanmaya başladı.”

 Bu heyecanlı ve pek hızlı girişin ardından yazının ritmindeki kayıp ve tartışmanın odağından kopuş dikkat çekiyor. “Taş Devri Tapınakları” teorisinin iki temel argümanı olan domestik faaliyetlere dair verilerin yokluğu ve “ritüel gömülme” ilkelerinin son buluşlarla yıprandığını anlatmaya çalışan yazarlar özellikle ‘ritüel gömülme’ meselesinde neredeyse evlere şenlik bir değerlendirme sunuyor. Klaus Schmidt tarafından açıklanan ve benim de desteklediğim[13] şekilde yapıların içlerinin ‘ölen bir yakının’ gömülmesi şeklinde bir kapatma eyleminin reddedildiği bu makalede Klaus Schmidt’in  ‘yapı içlerinin doldurulması sürecini” taşınmış, akmış bir dolgunun dolması gibi bir olay yerine “ritüel senaryosu ile açıklamayı tercih ettiği vurgulanıyor. “Tercih etme” ve senaryo gibi küçümseyici ifadelere takılmadan ilerleyebilirsek ‘bilimcilikle pek bağdaşmayan’ şu sonuca ulaşıyoruz:

“Fakat şimdi, bahsi geçen olasılık daha dikkatli bir yeniden değerlendirmeyi gerektiriyor. Yakın çevredeki yamaçlardan buraya toprak ve malzeme akması nihayetinde yapı içlerinin dolması, yapılarının kullanım ömrü sürecinde birden fazla kez yaşanan doğa olayları ile ilişkili olabilir…”


İlk madde ise bu kadar bayağı biçimde kenara itilmiyor makalede. Yazarlar burada domestik faaliyetlere dair verilerin yokluğu meselesinde Schmidt’e yüklenmeye devam ediyor.[14] Schmidt domestik bir yerleşimin varlığına dair gerçekçi bir gösterge tespit edememişti zira burada kalıcı bir yerleşim olma olasılığını en yakın su kaynağının kilometrelerce uzakta olmasına bağlamıştı. Ancak kuzeybatı çukurunda gerçekleştirilen bir sondajda açığa çıkarılan kalıntılar büyük olasılıkla domestik faaliyetleri işaret etmektedir.[15]

Diğer taraftan son dönemlere ait bulgular su ihtiyacının giderilmesine olanak tanıyan hatırı sayılır mimari kalıntılara işaret etmişti. Özellikle kuzeybatı çukurda yer alan büyük ve derin çukur yapı, yağmur suyunun depolanması ile ilgili bir faaliyeti çağrıştırıyordu. Benzer nitelikte bir kaç bulgu daha bulunmuştu.

Aslında Klaus Schmidt bu bulgulardan ‘Tapınak’ fikrini destekleyen veriler olarak faydalanmıştı. Ancak bu teoriyi söz konusu iki ilke üzerine kurmamış olmalı. Klaus Schmidt’in temel vurgusu “ritüel” merkez olarak Göbeklitepe idi ve bu doğrultuda da çok sayıda argüman oluşturmuştu. Onun ritüellerle ilgili incelemelerini hemen aşağıda inceleyeceğim.

Ancak hemen öncesinde Tapınak kavramını Göbeklitepe için rahatlıkla kullanan bir diğer otorite olarak Prof. Dr. Mehmet Özdoğan’dan faydalanmalıyım. Prof. Özdoğan isminin esas önemi alanında uzman olması bir tarafa kavramların “ilişkili disiplinler”deki karşılığına etkileyici biçimde hakim olması. Kişisel yazışmalarımızdan birinde[16] ‘kutsal yer” ile “kült yapıları” Tapınak’lardan ayrı biçimde ele aldığını dile getirmişti. Prof. Özdoğan’ın başarılı analizinde kült alan-mekan inanç ile ilgili herhangi bir törenin ya da uygulamanın yapıldığı yer olarak tarif edilmişti.[17] Bu durumda Tapınak nedir?

Prof. Özdoğan’ın tapınak tanımı “bu amaç için” inşa edilmiş ‘tanımlı ölçülere uygun” yerler şeklindeydi. Plan tipinin asal olarak öne çıktığı bu analizde Göbeklitepe’nin de içinde bulunduğu geniş bir alanda[18] benzer yapı özellikleri öne çıkıyordu: “Yere gömülmüş, duvarlar paye ve nişlerle bölünmüştür. Taban sıvı geçirmeyecek, dikilitaşlar, duvar boyaları ve sekiler.” Daha Batı’da örneğin Çatalhöyük’te ‘Tapınak’ın bulunmadığı ancak zamanla içinde kutsal işlev kazanıp değişebildiği gibi kritik bir bilgiyi bize aktaran Prof. Dr. Özdoğan: “Göbeklitepe kültürüne ait kült yapıları da bu anlamda bir Tapınak’tır…” ifadelerini kullanıyor.

Tüm bunlardan şu anlaşılmalı: Kutsal yerlerden farklı olarak bu alanlar şekillendirilmiş ve kutsal olanla bağ kurmaya olanak tanıyacak şekilde ve bir plan ölçüsünde dizayn edilmiştir. Bu tanım ise ‘mağara’ların ilksel Tapınaklar olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği şeklinde bir diğer tartışmalara göndermeler taşımaktadır. Özellikle Urfa’da düzenlenen Medeniyetler Beşiği Mezopotamya Sempozyumu’na katılan akademisyenlerle ‘ilk Tapınak olarak Göbeklitepe’ sloganına karşı sunduğum itirazların ana dayanağı da mağaraların “tapınak” olarak görülmesi yönündeki ısrarımdı. Bir diğer yazışmamızda Prof. Mehmet Özdoğan da ‘Tanımlı Tapınak’ kavramının 36 bin yıllık olduğunu belirtmiş ve şu ifadeleri kullanmıştı:

“Kiminde basit ritüeller olarak, kimide de çok tanımlı sutsal alanlar, seçkin sanatkarların betimleri ile yapılmış yerler gibi…”

Ancak bu tartışmayı burada sonlandırmayı düşünüyorum.

Bundan sonra Göbeklitepe’de bir ritüel-inançla ilgili bir uygulama ve tekrarları-aradığımız açık. Zira bu olgu ‘Tapınak’ olgusallığı ile Göbeklitepe arasındaki bağı kuracak ve elbette utangaç akademisyenlerin çekingenliğini giderecektir

Prof. Schmidt Göbeklitepe’nin “kült merkezi” olarak rolüne ısrarlı bir vurgu yapmıştı. Temkinliği ve doyurucu açıklamaları içinde “Ölüler Kültü” ile kurduğu bağlantı dikkate değerdi. Bölgede dikkati çeken ilk unsur ilk Neolitik yerleşkelerde yer alan unsurlardan birine rastlanmamasıydı. “Kadını betimleyen resimler ve kilden yapılmış figürinler”. Bu bulguların noksanlığı ince bir akıl yürütme ile Schmidt’i belirgin bir noktaya doğru sürükledi: “Şayet kadın bereketin sembolü ve yaşam ile ilişkili yan anlamları taşıyor ise, onun yokluğu yaşamın yokluğudur. Bir diğer deyişle “ölüm”. Belki de bu Göbeklitepe” ile ölüler kültü arasındaki bağıntının kurulmasına olanak tanımıştır.[19]

Biraz daha ileride tüm belirsizliklere karşın Schmidt’in elverişli ‘tarihsel’ örneklerden hareketle hiç de azımsanamayacak bir fikir inşa ettiğini görürüz. Batı’da yaygın olmayan bir ölü gömme yöntemlerinden birine İran’da ulaşmıştı.(dakhmah) ismi verilen  bu tip mezarlarda ölen kişinin gökyüzünün altına-doğrudan kayalara bırakılması yöntemi uygulanmaktaydı. Bunu Güneşe Gömme olarak isimlendiren Schmidt böylece, şu sonuca ulaşır:

“Dakhmahlar su ve bitkinin olmadığı yüksek yerlere yapılır… Özellikle leş yiyici kuşlar ve rüzgar ve diğer hava koşulları ölünün çabuk çürüyen bölümlerinin ortadan kaldırılmasını üstlenir. Geriye kalan kemikler ise kayaya oyulmuş çukurlara ya da astodan denilen taş sandukalara konur…”[20]

Kemiklerin ve kafataslarının kutsallığı, ağaçlara asılması ve çürüyen kısımların ayrılmasının ardından kavim tarafından toplanmaya başlaması meselesini “Simgebilim Perspektifinden Göbeklitepe Tapınakları” kitabımda incelediğim için tekrarlamayacağım.[21] Ancak Göbeklitepe’nin “ritüel” amaçlı kullanımı ve Tapınak niteliğinin doğrulanması açısından önem taşıyan bir diğer incelemenin daha analiz edilmesi gerekiyor.

Göbeklitepe’de ele geçirilen ve insan kafataslarına ait olduğu anlaşılan kemik parçaları üzerindeki çalışmalar 2009 yılında antropolog Dr. Julia Gresky tarafından değerlendirilmeye alındı. Gresky çalışmalarını 2018 yılında tamamladı[22] Bu araştırmanın sonuçları dikkate değerdir.

Makaleden anlaşıldığı kadarıyla insan mezarlarının bulunmadığı Göbeklitepe’de çok sayıda parçalanmış insan kemiği bulunmuştu. Toplam 3 kafatasında ait parçalar üzerinde modifikasyonların saptandığına işaret eden makalede, benzerlerine farklı kazı alanlarında da ulaşılan ve sahibine “mistik itibar” bağışlayan renklendirmelerle ilişiklik sağlanmıştı.

Öncelikli olarak Göbeklitepe”de bu zamana dek bilinmeyen bir kafatası modifikasyonu-değişimleri belirlendi. Makaleye göre oyulmuş kafataslarının bulunduğu ilk bölge olarak Göbeklitepede oyuklar sagital yönelimli olarak tanımlanmakyadı. Yani alın boyunca geçen çoklu kesim faaliyetleri kafatasının arkasına kadar uzanıyordu. Özel analiz yöntemleri de oyma ve kesme işlemlerinin litik aletler kullanılarak gerçekleştiğini doğrulamaktaydı.

Makalede Göbeklitepe’de bir ‘kafatası kültü’ uygunluğu için kriter sınaması da sunuluyor. Arkeoloji literatüründe kafatası kültü
-     İnsan kafataslarının kasıtlı motifikasyonu
-     Seçilmiş bağlamlar ile toplanması ve biriktirilmeleri şeklindeki tanıma bağlı kalmıştı.

Ancak Göbeklitepe bu ilkeler itibarıyla kimi noksanlıklar içeriyor. Bu sebeple kafatası kültü için iki veri asal alınmıştı:
-     Dini bir bağlam
-     Kafatasları üzerinde iyileştirme-düzenleme ve çoklu kafataslarında tekrar eden uygulamalar.

Makalede Göbeklitepe”nin bir ritüel merkez olarak görülmesi fikri tekrarlanıyor. Bu hususta da monolitik T şekilli kireçtaşı direkler, kabartmalar, heykeller ve yerel bölgenin belirgin konumunda yer alması gibi unsurlar destekleyici veriler olarak sunulmuştu.

Göbeklitepe ile kafatası kültü arasındaki bağıntı elde edilen heykeller aracılığıyla da güçlenmişti. D Tapınağı’Ndaki başsız insan figürü, kafası kopmuş insan heykeli ve “hediye taşıyıcısı” olarak isimlendirilen ve elinde insan kafasını taşıyan diz çökmüş bir figür bu bağıntıları güçlendirmektedir.

Kafatası bulguları eksik de olsa kimi sonuçlar sergilenme ihtimalini gündeme getirdi. Özellikle 1 numaralı kafatası parçalarındaki sarı izin yerleştirilmesi nesnenin özel önemini vurgulamaktaydı. Kafatası ayrıca sol paryetalde delinmiş bir delik taşıyordu ki bu da kafatasının dik biçimde asılabilmesi ve askıya alındığında öne doğru bakabilmesine olanak tanıyacak şekilde tasarlanmıştı. [23]

Tüm bunlar ne anlama geliyor?

Göbeklitepe’nin bir ritüel merkezi olarak niteliği bu çalışmalar ile öncelikli olarak güçlenmiştir.  Kafatası kültü açık biçimde bağlantı taşıdığı “atalar kültü-ölüler tapınımı” olgusallığıyla bağlantısını daha önce vurgulama olanağı bulmuştum. [24] Julia Gresky’nin makalesinde de paralel sonuçlara ulaşıldı. Kafatasları atalara ait kafataslarının biriktirilmesi ya da düşmanların sergilenmesi gayesiyle yapılmış olabilir. Bu iki tipteki uygulamada amaç negatif ve pozitif cenaze sanatı olarak değerlendirilebilir.

Bu kafatasları ölüm sonrası muameleleri gösteriyor ve toplum için özel statü taşıyan kişilerin kafataslarına uygulanan işlemleri açığa seriyordu. Olumlu cenaze sanatında toplumlar için özel anlam taşıyan önemli kişilerin anılması ve bir tür güç aktivitesi yaratma, olumsuz cenaze sanatında da yine bir güç transferi, prestij ya da düşmanın ruhunun intikam amaçlı geri dönüşlerini engellemeye yönelik girişimle karşı karşıya kalabiliriz. Göbeklitepe özelindeki bu uygulamada da kafatasının bir kordon ile asılması gibi bir işlemle karşı karşıya olduğumuz söylenebilir.

Kafatası kültü, cenaze sanatı ve ölülerin gömülmesi gibi olgular yaşayanların kutsal varlıklarla ilişki kurma ve bu ilişkiyi sürdürme adına “kutsal bir merkez” olarak Göbeklitepe”nin şekillenişindeki kuşkuların ana verilerini oluşturdu. Uzmanların gündelik kısır çatışmalar içindeki halleri bir tarafa bırakılırsa dinler tarihinin “kafatası” kültünden “verimlilik” kaygısına, buradan “ata tapınımı” ve sonrasında da “kaya” ve “dağ” gibi doğal unsur sembolizmine uzanan kesintisiz ritmini hissetmemek neredeyse olanaksız. Bundan sonrası ise ROUX’un değindiği gibi “bir ölüden” bir Ata yaratma ilişkisinin kaçınılmazcasına uzandığı kurban ritüeli ile ilişki kurmaktan ibaret

Bu konuya yeterince değindiğim için yinelemeyeceğim. Ancak çok yakın zamanlı buluşların “kurban” ritüeli ile ilgili kesin kanıtlara ulaşacağına dair inancımı yinelemeliyim.


[1] http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&arama=gts&guid=TDK.GTS.5c59a71d53d3c4.89977785
[2] Tapınak sözcüğü Öztürkçe olmalı. Tapınmak sözcüğünden türemişti. http://www.wikizero.biz/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvVGFwxLFuYWs
[3] TEKÇAM, Tamay. Arkeoloji Sözlüğü, s. 218 ALFA. Kasım 2007.
[4] Açık hava tapınakları bkz. TEKÇAM, s. 218.
[6] Kutsal dağ temasının tekrarı olarak Zigurratlar, Mısır’ın ilksel tepeciğinin temsili olarak Piramitler, ana rahminin temsili ve mezar eğretilemesi olarak mağaralar vb…
[7] Toplanma ve buluşmanın ritüel değeri üzerine Modern Tek Tanrılı Dinler ve mabet algısı açık bir paralellik sunuyor. I. Süleyman Tapınağı’nın buluşma ve toplanma niteliği Kitab-ı Mukaddes’in sayfalarında açıkça izlenebiliyor. Yine “cemaat” olarak Kilise ve Allah’a ibadet için toplantı çağrısının karşılığı olarak cami benzer bir anlam dağarcığında yer almaktadır.
[8] Fatih Altaylı’nın Teke Tek programındaki bu ifadelere 02.00 ‘ıncı dakikadan sonra ulaşmak mümkün. Daha geniş izlenim için. https://www.youtube.com/watch?v=17q0BnnSL3w
[9] Kuran-ı Kerim Taha Suresi 12. Ayet. Karşılaştırmalı tercümeler için http://www.kuranmeali.com/AyetKarsilastirma.php?sure=20&ayet=12
[11] Alıntı için bkz . SCHMIDT, Klaus. Göbekli Tepe-En Eski Tapınağı Yapanlar, s. 14. Arkeoloji ve Sanat, İstanbul 2014
[13] Bu konudaki açıklamalarım için bkz. Simgebilim Perspektifinden Göbeklitepe Tapınakları s. 114. Ozan. 2016.
[14] Örneğin bkz: “Platonun batı yamacında keşfedilip belgelenen platodan yağmur suyunun tahliye olduğu ana güzergah üzerinde kayaya oyulmuş sarnıçlar ve ilişkin kanalları varlığı da onu bu düşüncenin aksini düşünmeye yönlendirmemişti…”
[15] Bunlar doğal kireçtaş plato üzerine inşa edilmiş oval planlı yapı gurubunu oluşturuyordu. Kuzey Suriye’de Fırat kenarında yer alan çanak çömleksiz neolitik dönem yerleşmesi Jerf el Ahmar’da kilere benziyordu.
[16] Prof. Dr. Mehmet Özdoğan, ile “Simgebilim Perspektifinden Göbeklitepe Tapınakları” kitabımın yazım sürecinden bu yana aralıklarla da olsa yazışmalarımız devam ediyor. Bu yazışmalar sırasında öylesine önemli şeyler söylemektedir ki bir kısmını yalnızca bilgiyi yayma amacıyla kullanma girişiminden dolayı affına sığınıyorum.
[17] Doğrudan alıntılıyorum: “Bu bir yatır, kutsal ağaç ya da o amaç ile kullanılan bir mekan olabilir…”
[18] Çayönü, Güsir, Hallan Çemi, Nevali Çori ve Tel Qaramel vs.)
[19] Ayrıntı için bkz. SCHMIDT, s. 123 ve sonrası.
[20] Alıntı için bkz. SCHMIDT s. 133 ve sonrası.
[21] Ayrıca Göbeklitepe ile Altay Türkleri’ndeki uygulamalar, gömme, sergileme ve vahşi hayvanlara bırakma gibi karşılaştırmalar için ROUX Jean Paul. Altay Türklerinde Ölüm s. 217 ve sonrası. Kabalcı Kasım 1999 İstanbul.
[23] varolan alternatif bir delik de dekoratif amaçlı ya da maske giydirme işlevi olarak duyurulmuştu.
[24] Habertürk gazetesinde yayınlanan söyleşinin eksik ve yanlış anlaşılmaya gebe ifadelerinin düzeltilmesi adına hazırladığı kamuoyu duyurusuna http://dikine.blogspot.com/2017/06/goktug-halis-gobeklitepe-basn-acklamas.html linkinden ulaşılabilir.

Duyuru: Göktuğ Halis "Medeniyetler Beşiği Mezopotamya Sempozyumu"na katılıyor

0 yorum


Duyuru: Yazar Göktuğ Halis, Türk Dünyası Vakfı tarafından 08.12.2017 tarihinde Şanlıurfa’da düzenlenecek “MEDENİYETLER BEŞİĞİ MEZOPOTAMYA SEMPOZYUMU”nun saat 16:00’da gerçekleştirilecek 2. günkü oturumuna konuk konuşmacı olarak katılacaktır.

Aydınlanmadan Bağnazlığa: Orhan Gökdemir’e Açık Mektup..!

0 yorum
Mustafa Çölkesen

Dünyanın hali gereği, koca bir ülkede yaşasanız bile, sosyalistler bir bakıma aynı mahallenin çocukları gibidir, tıpkı onlar gibi, geçtiğiniz sokakları, mekanları değiştirseniz bile, günün birinde bir anda yüzyüze gelmekten kaçamazsınız.. O halde, pek istekli olmasanız bile, “akacak kan damarda durmaz” misali, bir hesaplaşma da kaçınılmazdır.

Daha önce hakkında bir veda yazısı yazdığımız eski yazarımız Orhan Gökdemir, yakınlarda, Gezi döneminden bu yana haklarında bilgi sahibi olduğumuz sıra dışı bir hareket olan Anti-Kapitalist Müslümanlar hakkında “kibirli bir eleştiri” yazısı kaleme aldı, bütünü itibariyle yazı, anti-kapitalist müslümanların çıkış noktasını ve ilham kaynağı olan figürleri ayrıntılı bir şekilde tasvir ediyordu, buraya kadar bir itirazımız yok, hatta Gökdemir, makalesinde, anti-kapitalist islami hareketin ideolojik dayanaklarını, o satırları ilk kez okuyan bir sosyalistin şaşıracağı, hatta etkisinde kalabileceği kadar tarafsız yansıtmıştı:

Ali Şeriati’nin islam geleneği içindeki devrimci duruşunu tarif ederken Orhan Gökdemir şunları yazıyordu: “Arkasında bıraktığı inanca göre Muhammed yalnızca bir din değil, aynı zamanda sınıfsız ütopyaya doğru sürekli bir devrim yaşayan dinamik bir toplum kurmak için gönderilmişti. İmam Ali’nin ilk halifelere karşı çıkmasının nedeni, onların otoriteyi gasp etmelerinin yanı sıra, kodamanlarla uzlaşarak asıl davalarını satmalarıydı. Öyleyse aydınlara düşen görev devrimci İslam’ın temel niteliğini yeniden keşfetmek ve diriltmekti…” (1)

Buradaki objektif tasvirine karşılık, yazının hemen devamında, kapitalizmin bu anlayışı pazar ilişkileriyle silip süpürdüğünü ve değerli ilahiyatçı İhsan Eliaçık’ın, Ayetullah’ın Türkiye versiyonu, vekil Eren Erdem’in ise Ali Şeriati’nin bir tür enkarnesi olduğunu söyleyerek “sizin tuttuğunuz yol, yol değildir..” diyecek kadar şımarık bir hadsizlikten, karşılıksız bir kibirden kendini alamıyor yazar.

Peki Orhan Gökdemir o eleştirdiği kesimi hangi saflara davet ediyor ya da yazar sosyalist gelenek içinde hangi siyasi anlayışı temsil ediyor? İşte burası, bize göre, aslında yazarınen savunmasız olduğu” yer, ve zaten yazar, sosyalizm gibi bir “üst başlıkla” sözü  de yuvarlıyor orada..

Orhan Gökdemir, Anti-kapitalist Müslümanlara “sizin savunduğunuz değerler piyasa koşulları altında sonunda yozlaşmaya, şimdiki Emevi islam anlayışına mahkumdur” derken, bir süre önce şemsiyesi altına girdiği TKP’nin dünya çapında, fiilen, yozlaşarak yıkılmış bir despot rejimin, Stalinist Sovyet bürokrasisinin ideolojik enkarnesi olduğunu unutuyor, unutturmak istiyor. Kaldıki, eğer Gökdemir dünya tarihini objektif bir şekilde kavramış olabilseydi, haklarında eleştiri yazısı yazdığı Anti-Kapitalist Müslümanlara varıncaya dek, şimdi şahit olduğumuz her türden siyasi islam dalgasının bir zamanlar sosyalizm etiketi taşımış, ama hızla kendi ideolojisine ihanet etmiş bir ucube rejim olan Sovyet bürokrasisinin çökmesinden kaynaklanan ideolojik, manevi boşlukta yeşerdiğini de akledebilirdi...

Peki asıl olarak bu çağrı kimedir? Lenin’den hemen sonra onun en yakın mücadele arkadaşlarını, SBKP’nin Merkez Komitesi’nin yarısından fazlasını kurbanlıklar gibi boğazlayan ya da Sibirya’da ölüm sürgününe yollayan, köylülerin elinden silah zoruyla zulmederek toprak alan, “burjuva ve proleter dogmasıyla” halkın en temel hak ve özgürlüklerini, bilimi, felsefeyi, sanatı, sol muhalefeti kısıtlayan, ülkenin tüm yaratıcı enerjisini bir yasaklar, devlet fetişizmi ve istihbarat takipleriyle boğan, yukarıdan aşağıya örgütlenmiş bir bürokratik komuta ekonomisi ve ayrıcalıklı sınıfların (Nomenklatura) gözetiminde dev bir karaborsa piyasasının eşlik ettiği korkunç bir kıtlık dünyası oluşturan, 3. Enternasyoneli kapatıp, “tek ülkede sosyalizm” doktriniyle kendi ideolojik memuru haline getirdiği ülkeleri topla, tankla, işgalle hükmetmeye çalışan  o milliyetçi, asker üniformalı diktatörlüğe mi?

Orhan Gökdemir, kendince çıkmaz sokak olarak nitelendirdiği Anti-Kapitalist Müslümanları, tüm insanlığın başka bir dünya özlemini yıkmış olan, ideolojik taraftarı olduğu işte bu Stalinist diktatörlüğe çağırmaktadır.

Hikayeyi birde 20. yüzyılın tarihi konusunda bir başyapıt, eşsiz bir eser kaleme almış ünlü Marksist tarihçi Eric Hobsbawm’ın kendi sözlerinden dinleyelim:

“..SSCB’nin bu dönemi ardından gelen Demir Çağı’na hükmeden Stalin, denebilir ki benzersiz, vahşi, acımasız ve hiçbir şeyden çekinmeyen, olağanüstü bir otokrattı. Pek az adam bu kadar yaygın bir terörü tek başına yönlendirmiştir..” (2).

“..Bu noktada sistem, Stalin’in yönetimi altında bir otokrasi, yurttaşlarının hayat ve düşüncelerinin bütün yönleri üzerinde tam bir denetim kurmaya çalışan, onların bütün varlıklarını, yüksek otorite tarafından tanımlanan ve belirlenen hedeflere mümkün olduğu kadar tabi kılan bir sistem haline geldi. Marx ve Engels’in tasarladıkları kesinlikle bu değildi..” (3).

Özetle, yanlış yerde duranın ötekileri “yanlış yerde duruyorsunuz buraya gelin..” diyerek başka bir Muaviye, monarşi rejimine çağırdığı bir saçmalıktır bu (4), (5).

Kaldı ki, Gezi’den beri tüm muhalif girişimlerin içinde yer almış, islami kesimden de olsa ideolojik hatlarını, sosyalizmin dinsel bir ifadesi olan “Mülk Allah’ındır” diyerek,  iktidar, servet ve kapitalizm eleştirisi üzerine kurmuş, dinsel reformcu bir tevhid anlayışına bu bağnaz önyargının gerekçesi nedir?

Bilim yaşlanmayı insan vücudunda zihinsel ve biyolojik süreçlerin tersine çalışması olarak kabul eder, yaşlanmayla birlikte özgür zihinden daha dogmatik bir dünya algısına geçiş tipiktir, Orhan Gökdemir, siyasi bağnazlık yerine, aydın zihinlerin büyük fazileti olan “eleştiri silahını” önce kendisine ve hicret ettiği, bir despotun Türkiye’deki ideolojik enkarnesi TKP çevresine çevirmelidir, yoksa daha öncede söylediğimiz gibi (6), akıbeti, bir siyasi iflas olan hocası Yalçın Küçük ya da yıkıntılarından şimdiki dinci, mezhepçi, ırkçı gericiliğin hortladığı çökmüş Sovyet rejimi gibidir..

03.09.2017


Notlar:


(2) Eric Hobsbawm, Kısa 20.Yüzyıl, 1914 - 1991 Aşırılıklar Çağı, Sarmal Yayınevi, 1996, sayfa 439.

(3) Eric Hobsbawm, Kısa 20.Yüzyıl, 1914 - 1991 Aşırılıklar Çağı, Sarmal Yayınevi, 1996, sayfa 446.

(4) Sözcükler insanı sınırlar, daha geniş anlamları gizler ve siyaset, iktidar hırsı adına bazı gerçeklerin perdelenmesidir, Stalin’in bir gerici otokrat olduğunu Orhan Gökdemir’in bizzat kendisinden duymuştuk, ama siyasi sorumlulukları gereği (!) bu konudan ulu orta bahsetmeyecektir.

(5) Rusya’da Stalinist diktatörlük konusunda çok geniş bir kaynakça var, dileyen şu ayrıntılı online kaynağa da bakabilir: http://www.gunzileli.com/2009/12/25/bitmeyen-tarih-ersen-olgac/

(6) Dikine’den ayrılmasını müteakip Gökdemir için şu yazıyı kaleme almıştık: http://dikine.blogspot.ca/2017/07/orhan-gokdemir-icin.html




          

Başka bir Dünya Mümkün..!

0 yorum
Mustafa Çölkesen

Geçtiğimiz gün, facebook’da, burjuva ekonomistleri ve siyasetçilerinin, kapsamlı ve tutarlı bir “tarih tezi”nden yoksun olduklarını ve modern çağda bunun sadece Marx’ın “sınıflar” çerçevesinde ortaya koyduğu “tarihsel maddeci” bilimsel yöntemle açıklanabildiğini öne süren kısa bir yazı yazmıştık, bir dostumuz konuyla ilgili düşüncelerini yazmış.

Arkadaşımızın yorumu, internet ile birlikte global iş süreçlerinin "daha esnek, karmaşık ve grift" bir hal almasından kaynaklı bir kafakarışıklığının yanısıra, günümüzde doğudan batıya sağcı, totaliter yönetimlerin peydahlanması öncesi bir ara dönem olan “post-modernist” liberal ideolojinin izlerini taşıyor, şimdi onun yorumunun bir kaçına yakından bakalım:

“…emek, satmak ve zorunda olmak kavramları bana çok göreli, yani neyi emek olarak kabul edeceğiz, satmaktan, özellikle satmak zorunda olmaktan neyi anlayacağız..” diyor arkadaşımız..

Geçimini sağlamak için çalışmak zorunda olan herkes, bulunduğu yer (örn. fabrika, havaalanı, hastane, pastane, plaza vs), sektör, ticari unvan (işçi, uzman, görevli, avukat, doktor, müşteri temsilcisi vs.), nispi gelir düzeyinden bağımsız olarak, sosyolojik tanımıyla, “emekçi”, “işçi” kategorisinde olarak nitelendirilir, bu, antik ve feodal çağlarda emeği karşılığında ayni ödeme yapılan serflerden, ırgatlara, günümüzde sosyal hakları anayasal rejimler tarafından güvence altına alınan Batılı ülkelerin işçi sınıfına kadar değişmez bir sosyal gerçeklik ve bilimsel sınıflandırmadır.

Arkadaşımız, devamında;

“..belki ifadeyi değiştirip en basit haliyle tarih, güçlüler ile zayıflar arasındaki mücadeledir denebilir” diyor..

Peki tarih boyunca gücün aracı olan “servet” nasıl ortaya çıktı o halde?

Antik çağlarda servetin tarih sahnesinde belirmiş yüzlerce farklı savaşçı kavimin yayılmacı siyasetiyle, aslında kendileri de sınıflı toplumlar olan bir başka kavmin gerçekleştirdiği “servete el koyma” ile ele geçirildiği ortadadır, bu savaşçı/yayılmacı toplumlar, daha sonra çeşitli isimler altında birer imparatorluk haline geldiler, ancak hepsinde ortak nokta, imparatorluklarında yoğun “köle emeğini” kullanmalarıdır, toplumları uhrevi krallar, ona bağlı bir askeri-bürokratik seçkinler sınıfı ve tarımsal/ ticari burjuvazi ve halk adı altında anılan “emekçi”lerden oluşmaktadır, köle emeği, antik toplumların dikilitaş anıtlarından, daha Babil döneminde bile “köle sözleşmeleri”nden, Musevilik ve Hıristiyanlık dinlerinin uzun zaman diliminden geçerek, bir örneği yeni dünyadaki şeker plantasyonlarının “yoğun işgücü”nü karşılamak üzere Afrika’dan gemilere doldurularak getirilen siyahi kölelerle batı kolonyalizmine kadar çok uzun bir zaman dilimine yayılır,  Batılı toplumlardaki etnik nüfus ve Afrika ve Hindistan başta olmak üzere 3. Dünyadaki Batılı izler, köleci, kolonyalist birikim geçmişinin en somut örnekleridir.

Endüstri devrimine kadar dünyadaki tüm topluluklar kah istilalar yoluyla “servete el koyma” ve köle, serf emeği, kah da ekonomik literatürde “ilksel sermaye birikimi” olarak anılan, “iç pazara dayalı servet modeli” üzerinden gelişimlerini sağladılar, ancak döneminin işçi sınıfının günde 16 saatlik emeğiyle damgalı ‘Endüstri Devrimi’yle birlikte gerçekleşen devasa kapasite artışı ve sermaye birikimi burjuvazi için ulusal sınırları aşarak dünya pazarlarına da erişebilmeyi mümkün kıldı, ünlü tarihçi Eric Hobsbawn sanayi devrimi üzerine  “Endüstri ve İmparatorluk” isimli eserinde İngiliz gettolarında korkunç bir hava kirliliğinin eşlik ettiği barakalarda perişan halde yaşayan İngiliz işçi sınıfının gündelik yaşamını anlatır bize, diğer batılı sermayeler gibi İngiliz sermayesi de işte emeğe bu dramatik koşulları yaşatan kar hırsı ile hasıl olabilmiştir.

Burada Marx, diğer klasik iktisatçıların es geçtiği bir soruna odaklanmıştı, malların değeri nasıl oluşuyordu, bir malın değerini belirleyen asıl şey neydi? Uzun ve zahmetli çalışmalarından sonra Marx kendi “emek-değer teorisi”ne ulaştı, mallar ancak üretimi ve yeniden üretimi için gerekli olan “emek zaman” ile belirleniyordu, ve işçi, geçimi için emeğini satmak zorunda kalırken, üretim sürecinde kendi gereksinimini karşılayacak olandan “daha fazla değer” üretiyordu, işte sermaye sınıfı, servetini ancak emekçinin ürettiği “fazla/ artık değer”e el koymak suretiyle sürekli genişletebiliyordu, bu ise iş zamanının sürekli uzatılmasıyla “mutlak artık değer” biçimini veya teknolojinin işin içine sokulmasıyla, yani emek üretkenliğinin kesintisiz arttırılmasıyla “nispi artık değer” biçimini alıyordu, Marx, normal hayatta emeğin sıradan alışverişi olarak görülen şeyin aslında kapitalist medeniyetin doğasını gizleyen bir şey olduğunu söylüyordu, emek, hem onu satan alan sermaye tarafından sömürülüyor, hem de emek iş sürecinde parçalara ayrılarak bütüncül doğasına yabancılaşıyordu. Servetin ve uygarlığın tarihi -adeta bir sülük gibi- emeği gasbeden burjuvazinin emeğe karşı örgütlü mücadelesiydi, burjuva, emek dışındaki ana girdilerde (toprak, faiz, hammadde vs) rekabet avantajını sadece belirli sınırlar içinde sağlayabileceği için asıl tasarrufu emekte yapabiliyordu.

Marx’ın emek değer kuramı, paranın tarihi ve işlevini de açıklar, gelişmiş bir kapitalist ülkenin kalifiye emekle üretilmiş ileri teknoloji malları 3. Dünyaya ihraç edildiğinde ve 3. Dünya ülkelerinin “emek yoğun” tarımsal malları o ülkelere ihraç edildiğinde, bu takas işleminden zararlı çıkan 3. Dünya ülkeleri oluyordu, Marx buna “eşitsiz mübadele” diyordu, ve dünya ülkeleri arasındaki kalkınma farkının, büyük küresel şirketlerin (kartel ve tröstlerin) dünyaya zaman içinde hakim olabilmelerinin asıl nedeni buydu.

Marx, bir ömür alan “Kapital” isimli anıtsal eserinde kapitalist medeniyette periyodik bunalımlara neden olabilecek bir başka soruna da dikkat çekiyordu: Sermaye diyordu Marx, yeni pazarları ele geçirmek, rekabet avantajı sağlamak için üretim ölçeğini sürekli büyütmek, böylelikle sabit maliyetlerin oranını azaltarak birim maliyetlerini düşürmek zorundadır, ama bir yandan dünyada faaliyet gösteren toplam sermaye emeğin fiyatı olan ücretleri de düşük tutmak zorundadır, bu çelişki alım gücünün sürekli düşmesi ve piyasada satılamayan aşırı bir mal stoğunun kalması demek olacaktır, Marx’ın bu öngörüsü birkaç yüzyıllık kriz incelemesi yapan Rus iktisatçı Kontradief’in “dalgalar yaklaşımı” ile doğrulandı, kapitalizm dünya savaşlarına da yol açmış olan düzenli bunalım çevrimlerine sahipti.

2. dünya savaşından sonra Avrupa, arkasına uzun kolonyalist geçmişin birikmiş servetini de alarak Keynezyen ekonomi politikasının hakim olduğu bir canlanma dönemine girdi, 1970’lerin ortalarına kadar sürdü bu süreç, ancak petro-dolar krizi ve yeni bir aşırı üretim bunalımı 1980’lerin hemen başında gelişmiş dünyada neo-liberalizm adı altında yeni bir saldırı dalgasını başlattı, emekçiler on yıllar içinde o refah döneminin haklarını birer birer kaybetmeye başladılar, ABD ve Avrupa’da zaman zaman alevlenen toplu grevler işte bu saldırılara karşı emek cephesinin cevapları..

Global şirketler internet vasıtasıyla uluslararası karlarını rahatça gerçekleştirmesine rağmen, 2008’de başgösteren finans krizi hala Avrupa emekçilerini vuruyor, binlerce emekçi dünyanın en büyük endüstriyel kuruluşları, otomotiv, bankacılık sektörü tarafından kapı önüne koyuluyor, peki dünya sermayesi buna nasıl bir çözüm buldu? Rekabet için yine emeği sömürme yolunda üretim hatlarını dünyanın en ucuz emek ücretlerinin olduğu Çin ve Hindistan, Asya ülkelerine kaydırarak… Sadece global şirketler değil, ABD ve Avrupa’da büyük- orta ölçekli sanayi kuruluşları (iPhone, Xerox bile!), internetin sağladığı olanaklar nedeniyle emeğin sosyal haklarından kaçınmak üzere, Müşteri Hizmetleri benzeri operasyonları için kendi ülkeleri dışında yaşayan, Freelance çalışan kişileri tercih ediyorlar. Batılı ülkelerde bile emekçilerin hakları hızla tırpanlanırken, birikmiş para sermayenin toplandığı mali havuz reel üretim karşısında yerel pazarlarda daha yüksek kar arayan spekülatif bir kimliğe bürünmüş durumda, global şirketler rekabet süreçlerinde bir yük olarak gördükleri mavi yakalı emekçilerin rutin iş süreçlerinde yerini kademeli olarak robotların alması için “Yapay Zeka” projelerine inanılmaz büyük yatırımlar yapıyorlar, bu konuda oldukça mesafe kaydetmiş durumdalar ve bu gelişme tüm dünyadaki mavi yakalılar için büyük bir tensikat riski teşkil ediyor.


Farklı coğrafyalarda emeğin bileşen ve biçimleri dönemsel olarak değişebilir, ama değişmeyecek tek şey değeri yaratanın “emek” olduğudur, 3. dünyadan Batılı merkezlere hızlanmış göçler, kitlesel işten çıkarmalar, iflaslarla emek ordusuna katılanlar, ve eskinin işveren meslekleri Avukat ve doktorların bile bugün emeğini satmak zorunda olan meslekler haline gelmeleri de bu gerçekliğin bir parçasıdır.

Bugün dünyanın % 8’lik elit kesimlerinin tüm dünya gelirinin % 92’sini ele geçirmesi halini alan o lanetli piramit yapısı, tarih boyunca kar, gelir, devasa servet sadece Marx’ın ortaya koyduğu emeğin sömürülmesi süreci ile açıklanabilir, dünyada şimdi şahit olduğumuz savaş, kriz, belirsizlik, uluslararası gerginlikler, işid ve El-Kaide gibi cihatçı terör tehditlerinin altında hep bu “Zombi Kapitalizm”in yansımaları bulunmaktadır..

Bunlar dünyaya nüfus edebilmek, halkları, emekçi kitleleri dize getirebilmek için ekonomik faaliyetlerinde kartları yeniden dağıtan, malları, ideolojik manipülasyonları, mali operasyonları yetmediği yerlerde savaşa, silahlara başvuran o tarihsel kapitalizmden başka bir şey değildir.

Bu derin çelişkileri içeren küresel dünya elbette yeni bir gelişmedir, ancak yalnız ve umutsuz değiliz, Occupy Newyork’dan Paris Baharı’na, Gezi’den, ABD’nin çeşitli şehirlerinde küresel ekolojik yıkımı protesto eden yüzbinlere ve Toronto ve Londra’dan sonra yakınlarda G-20’ye “Başka Bir Dünya Mümkün” sloganlarıyla karşı çıkan engin kalabalıklara varıncaya değin emekçilerin de dahil olduğu “Demokratik, Özgürlükçü, Ekolojik” bir küresel itirazımız var, tarihin sonunda değiliz, yeni bir başlangıçtayız..

14.07.2017