Popüler Kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Popüler Kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Evrensel kalıpların gölgesinde saklı bir öykü: AŞIK

0 yorum

 Göktuğ Halis 

 “Âşık”(Arapça: âşik), “aşk” sözcüğündün türüyor. Köken Arapçadır… Türk Dil Kurumu bu sözcüğü “aşırı” sevgi ve bağlılık durumu olarak tanımlıyor.

Kurumun resmi internet sitesinde sözcüğe yönelik aramalar ise komik zorluklar içeriyor. Çünkü sözcüğü “Âşık” değil de “aşık” olarak aratırsanız anatomik bir ifadeye ulaşıyorsunuz: Aşık kemiği gibi… Âşık kimsenin, kaskatı kesilmiş ruh halinin bir eğretilemesi olarak bu da doğrudur elbette…

Âşık sözcüğü ise TDK tarafından birkaç madde ile açıklanıyor. İlki pek doğal olarak yukarıdaki “aşk” tanımından türeyen bir anlam: Aşırı sevgi ve bağlılık durumunu yaşayan kişi… Elbette “vurgun” ve “tutkun”… TDK’nın sunduğu ikinci anlam ise biraz tartışmalı, çünkü kültür ve sanat tarihinin pek etkileyici teması olarak “âşık” olma durumunu “kadına oranla erkeğe” yakıştırıyor.

Türk Dil Kurumu’nun 5 maddelik “âşık” açıklamasının üçüncüsü “halk ozanı” ibaresi içeriyor. Bu durumda bir “cins isimdir”.  Geleneksel kültürde anlam bulan bir statü olarak “cins” oluşturacak genel şemsiyenin altında toplanan kişilerin tümünü karşılar. Antik dünyadan bu yana özel bir önem taşıyan söz söyleme ve anlatma sanatını yaygın olarak “şiir” biçiminde ve Anadolu’daki haliyle “saz” (elbette musiki) eşliğinde icra eden kimseleri…

Elbette bu tanım eksik; özellikle sözcüğün çağrışımlardan çok ilk anlamını mutlaklaştıran-literal anlama özel önem veren-moderniteye özgü “tanımlama” eğilimini baz alacaksak. Tanımın tamamlanabilmesi için “gizemli alanlara” bulaşmak gerekiyor; zira “Âşık”a ait niteliklerin açığa serilmesi için bu zorunlu… Bir diğer deyişle “âşık” kişiyi besleyen “akıl dışı” kaynakların analizine ihtiyaç var.

Pek tabiidir ki bilim insanının, bilim insanı tavrıyla davrandığı sürece beceremeyeceği bir iştir bu; hissiyatın ötesinde bırakın “pozitif tutumu” “aklın” hiçleştirildiği bir parantezdeyizdir artık… Sözcüklerin görünenin ardındaki –gizli- anlamlarının, “çağrışımlarda” ve “alt anlamlarda” bulunması gereken bir düzeydir bu…

Aşık ve Veysel

Bilal Babaoğlu’nun, 30 Aralık’ta vizyona girecek ilk sinema filmi “Âşık”ın senaryosu, Cumhuriyet sonrasında Anadolu insanı için “ozan” ya da “âşık” denince akla gelen ilk isim olan Veysel’in gençlik yıllarının yorumundan hareketle oluşturulmuş. “Âşık”ın yaratıcısı, basın toplantısında filmin bir “kurgu” olduğunun altını çizdi. Böylesi iyidir kuşkusuz, “tarihsel bir dönem” ya da karakteri bire bir yansıtma iddiasını “belgesel” taşıyabilir ancak. Öbür taraftan bu işe girişen nicelerinin “kurgu” sözcüğünü önsel bir savunma aracı olarak kullandığını biliyoruz. Bu sayede tarihsel aykırılıklara vurgu yapan bilim insanlarının saldırılarına da direnmiş olursunuz ve bir sanat eserini icra ederken sanatçının yapmayı istediği şeyin ötesinde-pek gereksiz olarak tanımlayabilme olasılığının bulunduğu alanlarda da-söz yığının sarf edilmesinin önüne geçmiş olursunuz… “Çok saçma olmuş; Kanuni hiç de böyle birisi değildi…”gibi…

Diğer taraftan Âşık Veysel, “popülaritesiyle” göz alıcıdır. Bilal Babaoğlu’nu film henüz proje aşamasındayken “Veysel”i seçerek kolaycı davranmakla tenkit ettiğimi hatırlıyorum. Temel mesele Veysel’in “popüler kültür” ürünü olarak-olabilecek olan diğerlerine kıyasla-en elverişlisi ve akla ilk gelen olmasından kaynaklanıyordu. Bu durumda da “Aşık Veysel”in merkezde yer aldığı bir film çalışmasına yönelen kişinin olması gerekenin çok altında “yaratıcılık” örneği gösterdiğini iddia etmiş oluyorsunuz. 

Ancak bu eleştirileri dile getirirken “Âşık Veysel”den esinlenen bir film çalışmasını göze alan kişi için oluşturduğu “tehdidi” hiç hesaba katmadığımı itiraf etmeliyim. İnternet üzerinden “Âşık” filminin fragmanlarının altına yazılan yorumları okuyana kadar da aklıma gelmemişti. Bu yorumlara temas ettiğimde şunu fark ettim: Böylesine bilindik bir örneği beyaz perdeye taşıma gayesi “kolaycılığı” ölçüsünde “riskliydi” de… Zira herkes “bu karakteri” biliyor ve tanıyordu. Bu durumda da anlatı, herkesin bildiği bir “karakteri”, hangi izlenmeye değer niteliğiyle işleyecekti? Bir diğer ifadeyle sanatçı, kimsenin görmeyi başaramadığı bir gerçekliği “nasıl anlatacaktı”? 

Aşık ve mit

Karşılaştırmalı mitoloji çalışmalarının tüm dünyaca tanınan otoritelerinden J. Campbell, dini alanın kültürel ifadelerinin “dinin orijinal bağlamından kopması” olarak değerlendirdi. Campbell’in ifadeleri, C. G. Jung’un “arketipler” fikrinden besleniyordu; kurama göre dinin özü “coşkunluk” yaratan ilk an’daydı. Dinin sosyal bağlamı ise bu anın ötekilere anlatılması ve aktarılması sürecinde kullanılan araçların-çoğunlukla sembollerin-bu coşkunluğu aktarmasındaki güçsüzlüğünden oluştu. Bu durum kalıtlaştıkça, ortodoksi doğdu ve ritüel mutlaklaştı. Semboller ise ilk anlamı koruma ve kollama olarak tanımlanan işleve ek olarak yeni bir işlev üstlendi; “katmanlaşmanın” ve statikleşmenin aracı haline geldi.

Campbell’in kuramı açısından “o ya da bu zamanda” “o ya da bu coğrafyada” oluşan dini bir sistemin-dinin orijinal bağlamı açısından-pek değeri yoktu. Zira dini alan “evrensel” bir çağrışımın-her bir bireyi harekete geçiren ve coşkunluk yaratan gücüne temas eden-olasılıkla ezoterik yönleri- dışında yalnızca “yerel” ve “kültüreldir”. Erich From’un da sıklıkla vurguladığı gibi kültürel ve dolayısıyla yetersiz anlam ise “ancak” sembollerin derinleştirilmesiyle aşılabilirdi. Bir diğer ifadeyle “her dinde gözüken ortak sembollerden” hareketle kesintisiz bir bağ kurulabilir ve “kültürel iddiaların yozlaşmış belirtilerinin ötesine geçebilir…

Bilal Babağoğlu’nun “öyküsü”, “kutsal” alanla ilişkisi kurulmadan açıklanamayacak tarihsel bir karakteri ele alıyordu. Ancak “evrensel bir mesaj” ve “kozmik tekrar içeren bir yol öyküsü için” hikayenin merkezine “Veysel”i oturtmama inceliğini gösteriyordu; merkezdeki açıkça “Aşık”tı, Ama Veysel kılığındaydı... Daha açık bir ifadeyle kurgu, “yerel bir öyküden”, kültürel bir biçimden, evrensel “bağlama” erişme ve bu bağlamı yakalama denemesiydi. Bu durumda ise Bilal Babaoğlu “popüler kültür” çerçevesinin pek uzağına düşen ikinci bir sınamanın altındaydı: Sembollerin kurgudaki kullanımı ve bunların karşılaştırmalı mitolojiden bilinç dışının karanlık dehlizlerinde yatan çağrışımlarının-arketipsel karşılıklarının-bilinç düzeyine nasıl çıkacağı sorunu…

“Aşık” filminin senaryosunun ilk versiyonları-ki defalarca değiştirilmiş, üzerinde düşünülmüş ve kimi zaman çok önemli addedilen sahneler ertesi gün değersiz sayılmıştır-sembolizmin kullanımı ve felsefi bağlam açısından çok daha güçlüydü. Filmin senaryosunda İslam’ın ezoterik yorumundan beslenen bir tarikat ferdi olarak Veysel’in yaşamını olduğu kadar “beslendiği derin mi derin kaynağa-en azından nüfuz etme adına da hatırı sayılır bir çaba sarf eden Babaoğlu, senaryonun sembolizmi ön plana çıkaran versiyonlarından kısa sürede vazgeçti. Zira bu haliyle yapıt, sinema seyircisi için uygunluğunu belli ölçülerde yitiriyordu.

Bir denge gözetmeye çalışmıştı Aşık filminin yaratıcısı. Bunu başarıp başaramadığına seyirci karar verecek. Benim kanaatime göre senaryo, bu kararla değer yitirmişti. Ancak senaryodaki değişiklik sonrasında kurulan dengenin, kahramanın açıkça dini alan ile ilgili bir düzey olan bir “Aşık”lığa ulaşacağı bir yol kurgusuna dayanan senaryosunun “soyut” bağlamdan koparılması adına önemli bir avantaja kavuştuğu da bir gerçek. En azından karşımızda, felsefi düzeyi tüketilebilir hale indirgenmiş bir sinema filmi belirmişti.

Aşık ve Aşık

Aşık filmi, dünyevi-tensel bir aşkın peşinden giden kişinin “uhrevi” bir mertebeye ulaşması öncesindeki “mayalanma” aşamasını mesele ediyor. Böylesi bir hedefi “bilinç” düzeyine indirgemenin zorluklarından bahsetmeye bile gerek yok. Neyse ki ilkel kültürlerden günümüze dek kullanılan kimi kalıplar-anlatılardaki ortaklıklar-modern anlamda sanat anlayışının yardımına yetişti. Bilal Babaoğlu anlatısını bu kalıpların içine yerleştirme gerekliliğinin, en başından beri farkındaydı. Ortaya “bir arayış”, “kahramanın yolculuğu” ve “yol” öyküsü çıktı. İzleğin, toplayıcı-avcılardan modern dünyaya ait inanç biçimlerine uzanan “arkaik” ve evrensel tekrarlardan oluşması gerekiyordu.

Peki, Bilal Babaoğlu bunu yeterince başardı mı? Yanıt: Kesinlikle hayır…

Ancak merkezi kutsalın “piyasaya sürülen metanın tüketimi” ve inkar edilemez biçimde “para” merkezinde örgütlenmiş kurumlarca oluşturulduğu bir dünyanın “sanatçı” üzerinde oluşturduğu baskıyı hiçe sayarak hiçbir yere ulaşamayız.  Kesin bir karar verebilmek için yönetmenin bundan sonraki çalışmalarının izlenmesi gerekecek…

Kesin olan Bilal Babaoğlu’nun “kahramanının” yolculuğunun sonunda mertebe kazandığıdır. Modern dünyada buna “itibar” denmektedir. Budunbilim araştırmacılarının tercihi ise “erginlenme”dir. Ben ise ilkel kültürlerin tanımını tercih ediyorum: Kozmik güç…

 Veysel öyküsünde bu “kozmik güç” “âşıklıktır.” Avare ve aklı bir karış havada kişilere yöneltilmiş küçümseyici seslenişlerle karıştırmayalım bunu; zira Tanrısal bir esinin alanıdır bu…

Bir kutsal söz söyleme sanatıdır artık onun imtiyazı; bir kişinin söylediği sözün uçmadan, hiçliğe karışmadan kuşaklara ve yüz yıllara direnmesi nasıl mümkün olabilir ki? Hangimizin sözleri, diğerlerini aydınlatan bir ışığa dönüşebilir?

 Veysel değersizdir artık. Yol onu kutsal-esin dolu bir tarihin-parçası haline getirmiştir. Veysel gitse de sazı kalır artık…


26.12.2016

twitter: @goktughalis 

Doğasına rağmen Kadın..!

1 yorum
Mustafa Çölkesen

"...hızla çürüyen bir dünyada yönsüz kalma, umarsızlık, kadercilik ve çilecilik, kitlesel cahilleşme eğiliminin etkisine giderek daha fazla maruz kalma, burjuva yaşam biçiminin nesnesi olma, biçimsel kadın egolarını kışkırtan güzellik endüstrisinin ballı müşterileri haline gelme, metalaştırılmış cinsellikleri ile küresel medyanın satış körükleme malzemesi olma..."

Yaklaşık  5 yıl önce modernizm içindeki kadınların durumu hakkındaki makalemiz temel eleştiriler bakımından güncelliğini korumakla beraber, aradan geçen zamanda "burjuva yaşam biçiminin nesnesi" olma vurgumuzun kadınların ortak tutumu olarak daha belirgin hale geldiğini görüyoruz.

Kapitalist uygarlık sadece üretim, finans, raflarda çoğalan ve çeşitlenen mal ve hizmetlerle değil, bu ekonomik karmaşıklaşmanın amacı ve aracı olan hakim "tüketim kültürü" ile de ilerler, değişmez bir kapitalist senaryo olarak maddi uygarlık, bireylerin yaşam tercihini, insan ruhunu, hayata yönelik algı ve beklentilerini, manevi tatminini sınırları kesin çizilmiş şablonla kendi salt "rasyonel" amaçlarına uygun hale getirir, anlamdan önce "akılcılık" ve isteklerden önce "zorunluluklar"ın keskin gücü hüküm sürer rasyonel piyasacı uygarlıkta...

Önemsiz biçimsel farklılıklar ya da sadece ambalaj farklılığıyla birbirinin yerine geçen metaların insan ihtiyaçlarından fazla olduğu bir kitlesel "aşırı üretim" toplumunda malların "gerçek faydası" yerini reklam destekli "yeni ürünleri deneme teşviklerine" bırakır, insanlık yalnızca daha çok kar peşinde koşan AR-Ge laboratuarlarında ambalaj, biçim, desen, koku öğelerinin bir "deneği" haline getirilir ve akıl, bu biçimsel farklılaştırılmış malları tükettikçe "öz ve biçim" arasındaki farkı algılayamaz hale gelip,  giderek malların "biçimler dünyası"na teslim olur, burjuva dünyasında birey, bir tüketici olarak, algısı ve muhakemesi bozulmak suretiyle kitleselleşir... 

Kitlesel olarak "suni biçimler dünyası"na teslim olmak artık "sürü psikolojisi" halinde davranış kalıbının insana yön vermesidir...

Demek ki,  gönüllü olarak değil, emir-komuta zinciri, tahakküm hiyerarşisi altında zoraki üstlenilen ve en verimli saatlerini adadığı çalışan rolünün ötesinde birey, özgür olduğunu zannettiği tüketim tercihlerinde de sadece kar amaçlı şirketlerin algılarını manipüle eden önceden belirlenmiş sınırlı bir özgürlüğün kıyılarında dolanmaktadır. Bu sınırlı özgürlüğe ya alışacak ya da özlemini bilinçaltına gönderip müstakbel nevrozlarına saklayacaktır.

Kapitalizm ucuz bir emekgücü olarak kadınları daha fazla çalışma hayatında özgürleştirip, onları  kozmetik benzeri kadın endüstrisinde histerik müşterileri haline getirirken asıl özgürleşmelerini pek sevdikleri pembe renkten hayali bir "aşk söylemi" ile efsunlayarak sömürüyor, özgürlük tıpkı ambalajı farklılaştırılmış malların hızlı ve kitlesel halde tüketilmesi gibi "bir varmış bir yokmuş"lar anlarında yaşanan, geçici, değerden ve bağlılıktan yoksun "şehvet dejavu"larına indirgeniyor, Batı, otantik, farklı değerlerin coğrafyalarına sadece mallarını değil, hızlı, bencil, bireyci, hazcı yaşam biçimini de ihraç ediyor, kadınlar giderek dünyanın erkek egemen kitlesel bir tüketim kültürü olan futbolun keskin rekabetçi totemciliğine de ruhen ortak olarak, aşkı fast food modundaki cinselliğe indirgeyip erkekleşerek karşı cinslerinden tarihsel intikamlarını almaya çalışıyor, özgürlük kavgası yine öz, mana, değer peşinde değil, tüketim şablonunun biçimsel algılarıyla güdümleniyor...

Eskiler "her şerde bir hayır, her hayırda da bir şer vardır" derdi, eskinin  yuva kurucu, emektar, fedakar anne profili, bireyci özgürlük hırsları ve kişisel tüm bağlardan kurtulmak adına çocuklarını bakıcılarının büyüttüğü ya da çocuk sorumluluğu almak istemeyen bir bencil kadın profili ile yer değiştiriyor. Kadın, geçmişin en zorlu, mucizevi doğa koşullarında benliğinin bir parçası olarak çöllerde, dağlarda kilometrelerce yollar boyunca kucağında özveriyle taşıdığı yavrusunu artık yaşamı için bir engel olarak görüyor, artık kadın öz doğasını reddediyor...

Ve geçmişin fedakar, anaç, horgörülen, mağdur  annelerin kızlarına kapitalizmin ve sanal alanın bir nispi statü kazandırması onları sarhoş edip, uygarlığın toplumsal, eşitsiz, cinsiyetçi doğasında kadınlığın değil, insanlığın krizini sorgulamak yerine, özgün doğalarından hızla uzaklaşıp lüks tüketim, kozmetik, eğlence endüstrisiyle kendilerine yabancılaşmaları sayesinde medeniyet, tüketim gücünü perçinleyerek  insanlık üzerindeki yıkıcı ilerlemesini sürdürüyor, medeniyet asıl şimdi gücünü daha çok kadından alıyor.

Oysa dünyanın acımasız gerçeğiyle yüzleşmekten kaçınan günümüzün konformist kadınlarının ellerinden düşürmediği pembe romanlar ve masallar böyle bir dünya ve insan doğasını anlatmaz bize, kahramanlar hep iyidir, doğrudan yanadır, fedakardır, dayanışmacıdır, eşitlikçidir, ahlaklıdır, merhametlidir, adaletlidir, affedicidir, sevgi doludur ve romanların sonu bu sıfatların birleşmesi, hayata kavuşması, yani mutlu sondur...

Eğer bildik evrensel mutluluk tarifi ve mana henüz tedavülden kalkmadıysa, eminiz bugünün çarpık dünyasında bireycilik ve tüketim peşinde manevi yolundan, doğasından sapan kadın mutlu olmayacaktır..!


 21.06.2014

colkesenm [at] hotmail.com 

Twitter:  https://twitter.com/clksnme 

Mustafa Çölkesen'in diğer yazıları için: http://dikine.blogspot.com/search/label/Mustafa Çölkesen

Tarih, Mitoloji ve Modern Dünya

0 yorum
Göktuğ Halis

“Popüler Gizemciliğin Tarihsel ve Dinsel Temelleri “, günümüzde giderek büyüyen “toplumsal bir eğilimin” kökenlerine ulaşmayı hedeflemektedir. Bu eğilim, Modern Batı Dünyası’nın XVII. Yüzyılda başlayan “pozitif bilimler” alanındaki sıçrayışıyla birlikte temelleri atılan teolojik ve bilimsel uğraşlar alanındaki keskin ayrışımın kırılmasıyla ilintilidir.

XVII yüzyılda fizik, kimya, biyoloji ve astronomi gibi disiplinlerde yaşanan devrimsel dönüşüm,  Avrupa'yı yüzyıllardır sarmalayan dogmatik “yaşam” algısını, tüm sancılarına rağmen, şiddetle sarsmaya başlamıştır. Bu dönüşüm sanılanın ve günümüz ortodoks eğitim sisteminin gösterdiğinin aksine, kendini pozitif bilimler hayaline adamış, Aristoteles'in otoritesi ya da Kilise'nin baskısıyla anlamlanan Ortaçağ'a öfke duyan tarihsel karakterlerin, hurafenin ya da batıl inanışın yerine bilimsel gerçekleri koyma yolundaki "kahramanca direnişi" şeklindeki açıklamalardan çok daha fazlasını hakeder. Bu dönemeci yönlendirenlerin böylesi bir kırılışı öngörmüş, önermiş ya da arzulamış olmasına imkan yoktur. Her insan kendi çağının ürünüdür. Yine de pozitif yaşam algısının oluşmasında büyük rol oynayan tarihsel karakterleri, batıl inanış sahibi ya da sofu Hıristiyan olarak görmek bizleri şaşırtır. Oysaki gerçek budur, bu kişiler istisnasız biçimde kökenleri Paganizme uzanan inançlara tabidir; Copernicus ve Kepler, Güneş'i Mısırlılarla karşılaştırılabilir kutsal bir öğe olarak görürken, Newton, en bayağı simyacılarla formül alışverişi yapar. Bilim tarihi kitaplarında, Rönesans'tan (genellikle Mısır mistisizmi ya da Avrupa Merkezci açılımlarda Platonculuk ya da neo-Platonculuk olarak anlatılır) kesin bir kopuşu simgeleyen Galileo bile, Westfall'ın belirttiği gibi, doğanın şifreli olarak kaleme alındığını, bunu çözmenin yolunun ise matematik olduğunu söylemektedir; düşünür modern dünyaya damgasını vuracak eylemsizlik yasasını "ideal bir dünya" tasavvuruyla üretmiştir.

Biyoloji biliminin, yaratılış kuramını, fiziğin Aristoteles’in hareket yasalarını ve maddenin özündeki dört öğe öğretisini, astronominin ise “yermerkezli” evren teorisini yerle bir edişiyle birlikte, teolojinin, mistisizmin, batıl inanışların ve Tanrıların sözlerinin, bilimsel alandan tamamen çekiliş sürecinin ilk adımı atılmıştır; ancak süreç tamamlanmamıştır. Başlangıçta hüküm süren gizemci temel, çok geçmeden ana yapıdan dışlanır, okült öğeler bilimsel duruştan tasfiye edilir. Artık pozitif bilimler, bir zamanlar dinsel anlayışların hegemonyasında gerçekleşen açıklama eğilimlerinin üzerinde söz sahibi olacağı alanların çerçevesini çizmede alabildiğine cüretkardır. Diğer bir ifadeyle Avrupa için, bilimsel uğraşların Kitab-ı Mukaddes ile Aristo ve Platon çalışmalarından ibaret sayıldığı dönem geride kalmıştır.

Pozitif yaşam algısı, yalnızca doğanın yasalarını, evrenin işleyiş mekanizmasını ya da insan zihnini yüzyıllardır meşgul eden pozitif sorunları değil, insanın kendisi, bugünü ve geçmişiyle ilgili problemlerde de etkin olduğu ölçüde, kesin bir dönüşümü zorunlu kılmıştır. Tarih bilimi XVIII. yüzyıldan başlayarak kılık değiştirir; en genel ifadesiyle, "Tanrı'nın, Tanrısal işlerin ya da kişiliklerin" tarihinden kopan, halkların, sınıfların ya da bütün insanlığın tarihi, güçlü örneklerle ortaya çıkar. Tarih, sonsuz uzmanlık alanlarına bölünür; profesyonelleşir, akademik dokusuyla kısmen dışa kapalı, uzmanlar arası disiplinlere dönüşür. Bu kaçınılmazdır; zira pozitifleşen tarihin ihtiyaç duyduğu tarihsel veri ihtiyacı bir çığ gibi olmasa da geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde karşılanmaktadır. A. Koyre'nin belirttiği gibi ölü diller çözümlenir, geçmişin gizleri açığa çıkar; eskiden Tanrı'ya bağlanarak tahmini olarak açıklananların insanların ve toplumların ürünü olduğu anlaşılır.

Böylece, Batı yalnızca Yehova'nın seçilmiş kavmiyle ilişkisini anlatan yaygın metnin dışında da kendisini geçmişte görmenin erincini yaşar.

Gerçekten de tüm Ortaçağ boyunca Batı dünyası, Kitab-ı Mukaddes’i en güçlü referanslı tarih kitabı olarak belledi. Kitap, insanın yaratılışından, İsa’nın yaşamına uzanan kapsamıyla; kültürel veriler, yer ve halk adları, tarihi kişiliklerin hayat öyküleri gibi, bugünün tüm XX. Yüzyıl boyunca yerleşen ve nihayetinde üniversitelerde okutulacak şekilde son haline ulaşan “tarih” disiplininin ilgi alanına giren veriler içermekteydi. Ancak fark, pozitif tarih anlayışının “somut” olarak tanımladığı verilerden hareket etme desturundan kaynaklanmaktaydı; Kitab-ı Mukaddes, bu tip bir eğilimden çok sözel geleneğin ürünü olarak sayılabilecek, efsaneler, mitler ya da kaynağı belirsiz “sentetik” nitelikler taşıyan folklorik verilerden beslenmekteydi. Yazılanların “gerçek olup olmadığının” kanıtlanamazlığı bir tarafa, her toplumsal olguya Tanrısal bir müdahale eşlik ediyordu. Tanrı’nın ve kutsal olanın “toplumsal olaylar üzerindeki etkisini” reddeden pozitif tarih anlayışı, tıpkı bilimsel disiplinlerin “yaratılış” ve “ölüm sonrası hayat” gibi sorunlar karşısındaki tutumuna benzer şekilde,  “bilginin olanakları” duvarına çarptı. Kitab-ı Mukaddes, inançlılar için “tarih” kitabı niteliğini hiçbir zaman kaybetmese de, karşıt kutbunda “pozitif tarih” anlayışının yer aldığı “ikili tarih karşıtlığı” içinde saldırılara muhatap olmaktan kendini kurtaramadı.

Bu doğaldır, insanlık çok uzun bir süre tarihi, inanç figürleri ya da mitolojilerle karşılamıştır. Bu eğilimin Batı dünyası için en popüler örneği Homeros Destanlarıdır ki, yalnızca Antik Yunan dünyası değil, kültürel olarak Yunan ile ilişkiye geçen her medeniyet, İlyada ve Odessa Destanları’nı aynı zamanda tarih kitapları olarak okumuştur. Ancak destanların en önemli parçası, Tanrısal müdahalelerdir ki “tarihi”, gerçekleri öğrenmek amacıyla okuyan bireyler “Tanrıların” toplum yaşamına etkin müdahalelerini de “gerçek” olarak algılamak zorunluluğunu taşımıştır. Çünkü mitoloji, artık klasikleşen ifadeyle söylersek, yalnızca çocuklara uyumadan önce anlatılan hikâyeler değil, bir yönüyle o toplumu geçmişe bağlayan simgelenmiş gerçeklerdir. Problem, simgelerin ne olduğu ve nasıl deşifre edileceğidir. Yanlış bir yorumda tarih teolojiye karışır, yerleşik dini sistem ideolojisini doğrular hale gelir. Sınıfsız toplumlarda bunun önemi yoktur belki ama toplumsal bölümlenmeyle birlikte, tarihi mitolojilerle açıklamak “bölümlenmenin” korunmasını amaçlayan araçlara dönüşür.

Dinsel eğilim, pozitif disiplinlerle teolojik uğraşların verileri arasında bir çelişki olmadığı iddiasındadır. Papaların evrimi: “Tanrı’nın en büyük oyunu!” olarak nitelemesi bu gerçeği değiştirmez; antropoloji ya da biyolojinin verileriyle, “yaratılış” problemi arasındaki çelişkiyi gidermek için “emirvari” bir çıkıştan daha fazlasına ihtiyaç vardır. Arkeolojik çalışmalar sonrasında, Kitab-ı Mukaddes’te adı geçen Sodom ve Gomorra’nın küller altından çıkarılışı da, Ararat Dağı’nda Nuh’un gemisinin kalıntılarının bulunuşu da, doğaüstü eğilimler ve Tanrısal müdahalelerle anlamlanan bir tarih anlayışının somut kanıtları değildir. Bunun için de en azından Rab’bın parmak izinin bulunması gibi delillere ihtiyaç vardır.

Eski toplumlarda mitoloji, yalnızca geçmişle kurulan bağlantının araçları değildir. Bir yüzü güncel dünyaya dönüktür; kaygıları vardır. Herşeyden önce toplumsal olanı düzenler, işbölümünü, yetişen kuşakların eğitimini, yaşlıların, düşkünlerin gözetimini belirler. Bir yönüyle günümüz dünyasındaki modern hukuk sisteminin yerine yerleşen mitoloji, günümüz insanına ilkel gelen içeriğine rağmen sosyal alanda etkileyici düzeyde başarılı olur. Malinovski, iki yerli grubu arasındaki toprak sürtüşmesinin, modern dünya insanına basit gelebilecek bir “hikâye” yardımıyla nasıl çözümlendiğini anlatmaktadır Büyü, Bilim ve Din kitabında. Buna göre, uzun süren bir göçün ardından eski topraklarına dönen bir grup yerli, topraklarına yerleşmiş ikinci bir yerli grubunu görür. İkinci grupta yer alan yerliler, bu durumdan hoşlanmaz ve bu verimli toprakları terk etmek istemez. Ancak birinci grup, ansızın tartışmaya vesile olan toprakların gerçekten de kendilerine ait olduğunu ispatlayan bir ya da birkaç “hikâye” anlatmaya girişir. Hikâyeler gerçekten de o yöre ile ilgilidir ve birinci grup yerlinin dünyaya geliş merkezini temsil etmektedir. Hikâyelerin anlatımı bittiğinde, ikinci grup yerliler başka hiçbir tartışmaya girmeden, topraklardan ayrılmak üzere eşyalarını toplamaya girişir. Zira bu toprakların, sonradan gelen yerli grubuna ait olduğuna dair herhangi bir şüpheleri kalmamıştır; mitoloji, günümüz tapu müdürlüklerinde dahi uzun tartışmalar yaratan bir problemi, çok kısa sürede çözme yeteneğine sahiptir.

Mitolojiler, efsaneler, dinsel anlatılar modern dünya ile birlikte, insanlık tarihinin çocukluk çağından itibaren oynadıkları somut rolleri yitirmiştir. Bu kaçınılmazdır çünkü artan nüfus, gelişen sanayi ve teknoloji; kozmopolit bir tabaka yaratmıştır. Yaratılan düzey ve karmaşıklaşan toplum sorunları; artık insan tarafından belirlenen karmaşık hukuk sistemiyle düzenlenmeye çalışılmaktadır. Buna elbette yukarıda belirttiğimiz, tarihsel araştırma yöntemlerinin gelişimini de eklemeliyiz...

Tüm bu yaşananların sonunda Kapitalizm, özellikle iki kutuplu dünyanın yıkılışının ardından reddedilen, istenmeyen ya da hurafe olarak ilan edilen yaklaşımlarla dirsek teması içine girmiştir. Modernliğin sonu olarak tanımlanan kültürel aşama, Modern dünyanın kurduğu dizgesel ayrışımların üzerine çizgi çekmekte, resmi ya da ideolojik olarak değil ama kamusal düzeyde geçmişe dönüşü temsil etmektedir. Bu bize, girişimizin hemen ilk paragrafında betimlediğimiz güncel eğilimi vermektedir. Bu eğilim, mitolojilerin, halk efsanelerinin ya da geleneksel kültüre ait öykülerin ansızın tarihi anlama ve tarihi biçimleme noktalarında oynadığı rolün yükselişidir. Kutsal Kan Kutsal Kâse ve Da Vinci Şifresi ve ondan hareket eden yüzlerce kurgusal metinden elde edilen verilerin, ansızın “yepyeni bir tarih oluşturma” yönündeki potansiyeli elbette dikkat çekicidir. İsa’nın Soyu ve Magdalena’nın onun karısı olduğu şeklindeki “tarihsel olarak” asla doğrulanamayacak iddialar, Papalık Tarihi ya da Tapınak Şövalyeleri gibi tarihsel konuların gerçek öyküleri üzerinde şaşırtıcı bir baskı yapabilmektedir. Böylece pozitif tarih anlayışı üzerinde büyük bir baskı oluşmuş; tarihin yeniden kurulması ve oluşturulması yönünde, metafizik zorlama meydana gelmiştir. Böylece tarih yeniden ve daha doğru(!) bir biçimde oluşturulması gereken bir disipline dönüşür. Tarih disiplini için bu, daha önce görülmemiş düzeyde bir düşüştür.

Amerika’nın keşfinden, Fransız İhtilali’ne dek Tapınak Şövalyeleri’nin, tarihi yönlendiren gizli örgütlerin ya da Tanrı’nın etkin müdahalesiyle gerçekleşen olaylar silsilesi, mitolojinin yeniden “tarihe” dönüştürülüşünün en belirgin örneklerindendir. İnsan medeniyetinin büyüsel savaşlar sonucunda yıkıma uğrayan Atlantis ve Mu kıtalarından son anda kaçmayı başaran bilgeler tarafından yaratıldığı düşüncesi, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar, günümüzde kabul görmektedir.Tıpkı toplayıcı-avcılarda olduğu gibi “geçmişe” öyküler yardımıyla bakılmaktadır. Yalnızca geçmişe mi? Elbette hayır, tıpkı yabanıl dünyada olduğu gibi mitoloji yalnızca tarihe değil, güncel hayata dair de etkin bir güç iddiasıyla karşımızda belirmektedir. Sosyo-ekonomik olgulara yönelik bu tinsel değişim yaşananların anlamlanması ya da görüngülerin çözümlenmesi yolunda “mitosların” kullanılışına tanıklık etmemize yol açar. Kökeni Hindistan’da bulunan bir yeraltı kenti efsanesi olan Agarttha’nın, Türkiye’de bir darbe hazırladığı iddiası, tüm gerçek dışılığına rağmen toplumsal bir tepkinin aracı haline dönüverir. Ergenekon Soruşturması’yla ilgilenen kitleler için ise, politik gerçeklerden ziyade “hayali bir çözüm” ortaya çıkmıştır.  Pozitif-toplumsal bilimlerin yozlaştırılması eğilimi yalnızca tarih alanı ile sınırlı değildir. Alternatif tıp alanındaki cıvıklık, tıp bilimine, Secret tarzı kitaplarla açığa çıkan Kuvantum Felsefesinin “yanlış” yorumuyla Fizik bilimine saygı yitirilmektedir. Benzer bir sonuç, burada her birini saymamıza imkân olmayan disiplinler için de geçerlidir.

Yabanıl dünyadaki insan, yaşaması ve ayakta kalması için gerekli olmayan herhangi bir düşünce ya da fikre sahip değildir. Öykülerinin, felsefesinin, inancına eşlik eden anlatıların, mitolojilerinin; her türlü uygulamasının ve hareketinin, hayati bir amaca kilitlendiğine dair somut bulgular vardır. Tarihi ve bugünü mitoloji ile anlamlandırmak ve düzenlemek, sınıfsız bir toplumun “ortak kaygıları” üzerinde, döneme ilişkin olanaksızlıklar da göz önüne alındığında açığa çıkacak “kesin” bir yaşam biçiminin göstergesidir. Bu doku, insanın her uğraşısına eşlik eden ve ana amacı “toplumu” bir arada ve bir bütün olarak tutmayı amaçlayan “kolektif” bilincin hizmetindedir. Öyleyle, günümüz dünyası ile yabanıl dünya arasındaki, mitolojinin tarih ve güncel yaşamı açıklamak amacıyla kullanılışı şeklindeki basit benzerliğin ötesine geçen “amaçsal” farklılıklar vardır. Günümüz dünyasında, ideolojik manüpilasyon aracı olarak kullanılan bu eğilim, her şeyden önce toplumun bütüncül yaratımı değildir; tamamıyla bilinçli ve tasarımlı olmasa da, sosyo-ekonomik yasalarca yönlendirilen sınıfsal yönlendiricileri ve yaratıcıları vardır. Bu doğrultu da, yabanıl dünyanın aksine amaç toplumu bir arada ve ortak kaygılar perspektifinde bütün olarak tutmak değil, yerleşmiş sınıfsal ayrımları korumak ve farklı dünyevi tasarımları gerçek kılmaya devam etmektir. Belki zorlama olacaktır ama analoji açıktır; ikili dünya kurgusu günümüzde de geniş halk yığınları için farklı, seçkinler için farklı gerçeklikleri göstermektedir. Hurafeler, hikayeler, boş anlatılar ve kendisine anlatılanlarla yetinen geniş kitleler karşısında, uzmanlaşma adı altında sıradan insanların ilgisini defeden seçkinlerin gerçeğin çölündeki edimi... Gnostisizmin toplumsal kurgusu, günümüzde yaşamaktadır.

“Modern Gizemciliğin Tarihsel ve Dinsel Temelleri”, zamana yayılmış bir proje olarak “Gizli Bilimlerin Alternatif Tarihi-İlk İnsandan Günümüze Bilim ve Okült Karşıtlığı” ismini taşıyacak kitaba yönelik ön-çalışmayı içermektedir. İnsanlık tarihine bu farklı bakış, başta “Bilgeler Sınıfı Teorisi olarak Hermetik disiplinler” olmak üzere “kayıtlı tarihin etkin analizinden” doğmuş özgün kavramlarımızı okuyucuyla tanıştırmak amacını taşımaktadır. Çalışma, simya, gnostisizm, şeytancılık, yeraltı kentleri, düalizm, kutsal kitaplardaki savaş gelenekleri ya da kabala gibi, günümüzün gizlici tarih anlayışının tarihsel ve dinsel kavramlarını, maddeci perspektiften hareketle açıklama ve tarihsel bağlamına yerleştirme çabası olarak da değerlendirilebilir.

Böylece “tarih bilimine” günümüz dünyasında saygınlığını sarsan okült kavramlarla hesaplaşma olanağı tanınmış olacaktır.


Eric Hornung'un Hatalı Mısır İmgesi

1 yorum
Göktuğ Halis

XX. yüzyılın son on yıllık diliminde Doğu Bloku ülkelerinin çözülüşü, düşünsel düzeyde beklenmedik etkiler yarattı. Başta Batı olmak üzere kapitalist sistemlerle yönetilen ülkeler, Sosyalizmi ve bunun yanlış uygulanışındaki hatırı sayılır zaman dilimini "nihai bir sonucun" ve kaçınılmaz bir yazgının ifadesi olarak görmeye dair "sistemli bir çalışma" yürüttü. Yaşanan son ekonomik krize dek, kapitalizmin yaşamaya muktedir "tek ekonomik sistem" olduğu iddialarını reddedenlerin yalnızca "romantikler" olduğu, ince bir alayla dile getirilmekteydi. Son küresel krizle birlikte ise Marksizmin kavramlarına geri dönüş sürecinde yaşanan popüler eğilim, içi boş niteliklerine karşın, kapitalizmin de tek kutuplu bir dünyada yaşamayı başarabilme iddiasının üzerine çullanmaya başladı.  

Tüm yüzeysel eleştirilerin ve fanatik taraftarlığın dürtüleriyle yapılan savunuların ötesinde en temel yanılgı, Kapitalizm ya da Sosyalizm karşıtlığının özünde, maddi alana uzanmış bir yönetim ve işletim mekanizmasının ya da toplumsal kaynakların kullanımı, üretimi ve paylaşımı sürecindeki "yöntemsel" farklılığın bulunduğu iddialarında yatmaktaydı. Yaşanan tüm başarısızlıklara karşın, kapitalizmin alternatif sistemi olarak sosyalizmin en kritik niteliğinin, tarihsel olarak geleceğe taşıdığı yepyeni bir toplum, insan ve yaşam umudu olduğu atlanmamalıydı. Sosyalizmin saltık bir ekonomik donanım olmadığını atlayan realistler(!) konuyu uzmanlar arası iktisadi tartışmalara indirgeyen yaklaşımlarıyla, ortalığı bulandırmaya çalışsa da, Marksizmin açtığı yolun "gelecek umuduyla" açıkça ilgili olduğu gerçeğini değiştiremedi.

Reel-sosyalizmin ortadan kalkışının düşünsel düzeydeki beklenmedik etkilerinin başında, popüler gizem kültlerinin hortlayışı geldi. Elbette bu dönemecin, insanlık tarihinin neredeyse hiç kesintisiz biçimde yürüyen ve değişen zaman ve koşullara rağmen, öyle ya da böyle yaşamaya devam eden eğilimlerinin "miladı" olduğunu söylemek istemiyoruz. Ama XVII. yüzyıldaki bilimsel açılımlarla girilen yolun, çok geçmeden "özündeki" mistisizmi dışlayarak, bilgiyi pozitifleştirme noktasındaki ısrarının, gizemci okulların ve öğretilerin "evrensel düzeydeki" geçerlilik iddialarını önemli oranda sarstığı açıktır. Bunun sonucunda da Batı'nın, yarattığı yeni tür bilim aracılığıyla kendi köklerine ve özellikle Mısır'a karşı yürüttüğü ideolojik mücadelede önemli bir avantaj yakaladığını söylemek mümkündür. Bu elbette bilinçli bir çaba ya da sonuç değildir; zira bugün bizlerin Bilimsel Dönüşüm Çağı ya da Bilimsel Devrim Çağı  olarak adlandırdığımız dönem, Batı-Merkezci tarih teorilerinin oluşumundan aşağı yukarı iki yüz yıl öncedir. Üstelik, tüm bu bilimsel atılımların kökeninde kesin ve tarihsel olarak izlenebilir, Afrika ve Mısır merkezli öğretiler bulunmaktadır. Ancak ne olursa olsun Batı bilimi çok geçmeden bu mistisizmi dışlamıştır. XX. yüzyılın ortalarında yeterince olgunlaşan pozitif bilimler ağı içinde artık söz konusu mistisizme ve dünyaya ilişkin felsefi tasavvurlara yer yoktur... Sağda solda dolaşan örgütler, iddialar ya da kurgular; ancak cemaat içi gerçeklik alanları olarak değer görmüştür...

Batı Bilimi, başta Mısır kökenli felsefeler ya da gizemci öğeleri dışlarken, kökenleri XIX. yüzyılda atılan Batı-Merkezci teorilerin "Avrupa'nın üstünlük" iddialarını destekleyen veriler de sunmuştur. XIX. yüzyıl manipülasyonu ile, kendisini geçmişe bağlayan "nahoş" çıkarımları bir kenara bırakan Avrupa, izlediği yol ile dünyanın geri kalanıyla kıyaslandığında ulaştığı üstün aşamayı hakettiği projesini biçimlemede başarılı olmuştur. Bununla birlikte bu başarı, kısa sürelidir.

XX. yüzyılın sonu ve XXI. yüzyılın içinde yaşadığımız ilk on yıl , XIX. yüzyılın ikinci yarısında artık tamamıyla oturmuş bir nitelik kazanan "pozitif dünya algısının", bireylerine "Hıristiyanlığın umudunu aşmayan" ama hayatın tam içinde sistematik bir çalışma temposunu yükleyen zorunluluk kültürünün zorlama sonuçlarının inkarını vermektedir. Geçmişi, bugünü ve geleceği, Tek Tanrılı dinlerin vaat ettiklerinin dışında ve büyük bir oranda onlara karşıt olarak, mitolojiler, halk efsaneleri ve kurgusal çıkarımlarla anlamlandırmaya çalışan genel ve popüler eğilim bize; XVII. yüzyıl kırılışının öncesindeki yaşam algısının tekrarını mı vermektedir?  Sosyalizm tehdidinin ortadan kalkması ve diğer taraftan seçilen yolun "hiç de üstün bir yol olmadığının" üzerinde ısrarla duran tarihsel gerçeklerle birlikte Batı ansızın, inkar ettiği annesinin kucağına oturuvermeye mi başlamıştır? Kapitalizmin bu teorilerin ve eğilimlerin yaygınlaşmasındaki kazancı ya da bu yaratımlardaki rolü ayrı bir tartışmanın ürünüdür. Açık olan, günümüzde, toplayıcı-avcılardan itibaren Batı'nın bilimsel devrim atağının çizdiği yola girene dek kesintisiz biçimde yaşadığı "tarihi ve bugünü", toplumsal, ekonomik ve doğal olguları, mitolojiler ve otantik halk öykülerinden açıklama eğilimine geriye dönüldüğüdür. Bu ise istemli olsun ya da olmasın "Batı'nın" Mısır ya da bir bütün olarak Doğu merkezli gizem kültleriyle yeniden içli dışlı olmaya başladığını gösterir. Öyleyse, Batı'nın Mısır ile arasına koymaya çalıştığı mesafenin yeterince güçlü olmadığını ve 300 Spartalı filminin son sahnesinde kahramanın, "Şu mistisizm belasını dünyadan silin!" haykırışının taşıdığı umut, hayata geçememiştir. Liberal dünya, tıpkı tarihsel olarak adaletsiz sosyo-ekonomik oluşumlar gibi, hayatın umudunu eninde sonunda, o alabildiğine küçümsediği Mısır'ın avuçlarında aramaktadır.

Batı Merkezci Tarih Teorisi, yalnızca pratikte ve sosyo-ekonomik koşulların bir dayatması olarak değil, kurgusal olarak da ciddi karşı çıkışlara yanıtlar geliştirmek zorunda kalmıştır. Martin Bernal'ın Türkçe'ye Kaynak Yayınları tarafından çevrilen "Kara Atena-Antik Yunanistan Uydurmacası Nasıl İmal Edildi" isimli çalışması, kimi ülkelerin entelektüellerini ayağa kaldıracak ve devlet mekanizmasını işletmeye varacak düzeye dek etki yaratmıştır. Ancak Bernal'a gelinceye dek, Batı-Merkezci Tarih Teorisi, azımsanmayacak eleştirilere uğramış, yanıtlaması gereken soruların ağırlığında çöküşe zorlanmıştır. Bununla birlikte yapılan eleştirilerin ağırlığı, başta Mısırbilim olmak üzere bilim adamlarının ve uzmanların yardıma çağrıldığı yeni bir dönemin başladığını göstermektedir.

Batı Merkezci Tarih Teorisini eleştiren Afrika Merkezciliği "modalaşma" iğnelemesiyle küçümsemeye çalışan Mary Lefkowitz'in, "Afrika Merkezci bir yazarın, Yunanlılara atfedilen icatların aslında Eski Mısırlılara ait olduğunu savunduğu bir makalenin yayınlanmadığı bir haftaya zor rastlarsınız!" şeklindeki sözleri, ulaşılan aşamanın derecesini gösterir. Lefkowitz gibi tartışmaya batı perspektifinden bakan araştırmacılar ve uzmanlar için büyük bir sorun oluşturan M. Bernal ve benzeri Afrikamerkezci karşı çıkışı değerlendiren, dünyanın önde gelen Mısırbilimcisi Erik Hornung’da, benzer bir tavır takınmaktadır. Türkçe'ye Kırmızı Kedi Yayınları tarafından “Ezoterik Mısır” ismiyle çevrilen kitabında Hornung, Bernal'ın perspektifini "çarpık" olarak nitelemektedir. Bir sonraki adımda ise bu çarpıklığın Hornung'a göre nedenini anlarız: Çünkü Bernal, tüm bilgeliğin Afrika kökenli olduğunu savunmaktadır.

Hornung, Afrikamerkezcilik kapsamındaki değerlendirmesinin bir yerinde, neredeyse zoraki olarak "Mısır'ın insanlık için bir başlangıç" olduğunu kabul etmektedir. "İşte insanlığın tarihinde Mısır bir başlangıçtır. Bu tarihin ilk yarısına, İÖ 300’ den yaklaşık 500’e kadarki döneme neredeyse yalnızca Mısır ve Mezopotamya damga vurur. Başka kültürler politik ve düşünsel sahnenin ön planına ancak bu tarihten sonra çıkar..." demektedir Hornung, ancak Mezopotamya ile birlikte isminin anılışı Mısır'ın öncü rolünün etkisini azaltmaya yönelik gözükmektedir. Bu bir tarafa Hornung, Afrikamerkezciliğe atfettiği "yanlış" tarihsel saptamalara; onun ifadesiyle uydurmalara alabildiğine eleştirel yaklaşırken, değerlendirmesinin hiçbir yerinde Batımerkezcilik'ten bahsetmemekte, bu tanımlamayı tek bir yerde bile kullanmamaktadır. Peki Afrikamerkezcilik, Batımerkezcilik bilinmeden ve değerlendirilmeden sağlıklı olarak değerlendirilebilir mi? Bu noktaya hiç değinmemeyi tercih eden Hornung, Bernal'ın kitabının "elimize gelen yeni Mısırbilim kanıtları ışığında" yeniden değerlendirilmesi gerektiğini belirterek, topu "taca" atmaktadır.

Hornung, başta Bernal olmak üzere Afrikamerkezci yapının, Antikçağ Yunanistan'ında oluşturulan bir Mısır imgesini kullandığını söyleyerek, üstü kapalı da olsa şunu söylemeye getiriyor: "O çok kızdığınız ve küçümsediğiniz Yunan dünyası, sizin teorinizin özünü oluşturuyor!" Hornung'un kanısı tarih içerisinde Romantik akımın önde gelen temsilcilerinden Herder tarafından da dile getirilmişti. Herder de, Mısır'ın tüm bilgeliğinin kaynağı olduğu fikrinin, Yunan kaynakları olmasaydı "zor gelişecek bir fikir" olduğunu belirtmişti. Lefkowitz'in de tartışmaya dahil oluşuyla birlikte, Eski Mısır'a yönelik değerlendirmelerinde Yunanlıların hata yapmış olabileceği şeklindeki geleneksel savlardan birisi de yeniden sahneye çıkmış oldu. Lefkowitz'in "orada ya da burada söylenen sözlerden hareketle oluşturulmuş bir Mısır imgesinden" değil de, "ne ise o olan" bir Mısır'dan söz etmenin doğru olacağı şeklindeki savunusunun güçsüzlüğünün farkında olan Hornung, bir uzman öğretmenin babacan bilgeliğiyle, "kendi başına bir eski Mısır kültürü yoktur!" derken, tartışmayı ansızın tarihsel veri boşluğuna getirir. "Yalnızca bizim Mısır hakkında ürettiğimiz bir Mısır imgesi vardır!" diyen Hornung, bizim üretimimize destek çıkan tarihsel verileri de küçümsemek suretiyle "Mısır'ın öncü rolünü" kabul etmek istemeyişini göstermektedir. Hornung, Firavunlar Mısır'ı ile, Ezoterik Helenistik Mısır imgeleri arasındaki tezata da dikkat çekmektedir. Yine de, Mısırbilim alanındaki gelişmelere karşın Mısır kültürüne yönelik bilinmeyenlerin çokluğunun, Hornung gibi tarihçileri "sakınımlı" davranmaya itmesi başka bir şey, tarihsel bir kanı oluşturmada birincil kaynakların yokluğunda değer kazanan ikincil kaynakların yetersizliğini ideolojik bir kuşkuyla hiçe saymak başka bir şeydir. Görüldüğü gibi Mısır'ı özgün ve Avrupa kültürünün yaratıcısı olarak görme eğilimlerini besleyen kaynaklar, Batımerkezci yapı tarafından açıkça reddedilmektedir. Hornung'un yaptığı tam da budur ve kuşaktan kuşağa geçen ve bugüne dek gelen Mısır imgesinini hayali, uydurma ve Yunan'ın yanlış anlayışından ibaret olduğunu göstererek, klasik bir Batı savunusuna girişmektedir. Hornung, tarafsız bir tarihçi olduğunu iddia etme noktasındaki falsolarını görmezden gelerek sormaktadır: "Adolf Erman'ın Mısır imgesi neden Diop'un Mısır imgesinden daha doğru olsun ki? Hiç kuşkusuz ikisi de geçmişe aittir, Ancak Mısırbilimde Eski Mısır'a ilişkin bugün haim olan gimge de bir geçiş noktasından ötebir şey değildir. Kesin ve nihai bir imge herhalde hiçbir zaman geliştirilemeyecektir..." Evet belki Sorbonne Üniversitesi'nde Mısır'ın ilk büyük Afrikalı-zenci kültür olduğu tezini ancak üçücü sunuşunda tezi kabul edilen Diop ile Erman'ın Mısır imgesinden hangisinin daha doğru olduğunu anlamaya, günümüzde imkan yoktur ama, Hornung'a göre, Mısır'ın "kültürel bir başlangıç oluşturduğu tezini" mümkün olduğunca kıyıya köşeye itmek, olası dünyaların en iyisidir.

Bir ileri adımda, Afrikamerkezciliği ırkçı yakıştırmasına zoraki biçimde uyarlamaya çalışan uzman, söz konusu karşı çıkışın "Afrikalı medeniyetini ve Afrikada doğan herkesi zenci (siyah derili değil)" olarak görme eğilimi taşıdığını belirtmektedir ... Afrikamerkezci yapının siyah derili insanları öne çıkarış eğiliminin emperyal yayılım çağı öncesinde Afrika'yı, Hindistan'ı ve dünyanın değişik bölgelerini sömürmeye hazırlanan Batı dünyasının olası sakınımlarına karşı, siyah derili insanları aşağılık bütünlüklerine yöneli vurgularına alternatif olarak geliştirildiğini de unutmuş gözükmektedir. Diğer taraftan belki bilinçli, belki de bilinçsiz bir şekilde Ezoterik Helenistik Mısır imgesini, Afrikamerkezci teorinin özüne oturtarak hata yapan Hornung, ana kuramın "Afrika'nın Yunan ve Roma dünyasına" önceliği ve esinleyici rolü olduğu gerçeğini bilerek bulandırmaktadır.

Hornung'un temel çabası, uzmanlığın da güçlendirdiği babacan otorite ve samimiyetle(!) Eski Mısır'da yaşayan yüksek kültür ve bugünkü Afrika arasındaki binlerce yılı açıklayacak güvenilir kaynak ve belgenin yokluğunun ortaya serilerek birbirine karıştırılmış Ezoterik Mısır imgesi ile, Afrikamerkezci teorilerin bulamaç haldeki bütünlüğünü eleştirmektir. Hornung'un tarihsel veri hassasiyetine katılmakla; Ezoterik Mısır imgesinin ilerleyen toplumlarda oynadığı psikolojik role karşın Mısırbilim ışığında oluşmaya başlayan Firavunlar Mısırı ile arasındaki farkın çizilmesi kaygısını paylaşmakla birlikte, Batı Merkezci Tarih anlayışının eleştirisi olarak biçimlenen Afrikamerkezci karşı koyuşun özünü, Okült dizgelerde bulma çabasının yanlışlığının altını çizmek gerekmektedir. Kuşkusuz bu tartışma özelinde Hornung'un sözde bilimsel tavrının ana problemi, Afrika kültürünü "küçümseyen" ve göreli olarak "başka kültürlerden de beslenen" bir yapı olarak sunuş çabasını, kendi kişisel gözlemleriyle de genişleyen kanıtlar silsilesiyle geliştirmesidir. Afrikamerkezciliği "yeni bir Siyah Afrika kimliği" oluşturmak olarak özetleyen Hornung, Hıristiyanlık ve İslamiyet'in hiçe saydığı siyahların ruh sağlığının, kendisine bilinmeyen zamanlarda dayanak arar hale geldiğini belirtmektedir. Bir ileri adımda ise Hornung, Afrika için bambaşka bir güncel tehlike sunmakta, "yaşanan Müslümanlaşma'nın Afrika'daki pagan uygulamalar ve inançlar üzerinde büyük bir tehdit" oluşturduğu kanaatindedir. Öyleyse Batı baskısı ve sömürgecilik, hiçbir şekilde Afrika ültürü üzerinde tehdit oluşturmamaktadır. Zaten anlatılanlardan anlaşıldığı kadarıyla, Afrika kültürü de İbrani kültürüyle bir hayli karışmıştır.

Hornung, Mısır'a duyulan bu saygının Yunan'da yaratılan imgeden kaynaklandığını belirtse de, ilerleyen her toplumun, kendine has bir Mısır yarattığını ve ona inandığını söylemektedir. O halde günümüzdeki Batımerkezciliği eleştiren teorileri de bu bağlamda değerlendirmek gerekmektedir, sonucunu hiç zorlanmadan çıkarabiliriz. Bu yapıyı, sosyo-psikolojik bir akıl yürütmeyle de delilleyen Hornung'a göre, dünyanın gidişatından umutsuzluk duyan insanların her zaman ve her yerde, geçmişte yaşamış saf bir bilgeliğe umut bağladığını bildirmektedir. Bu toplumsal formasyon günümüzde de tarihin daha önceki tekrarlarına benzer bir oluşum ortaya çıkarmıştır.

Bir disiplin konusundaki uzmanlaşmanın, yetkinlik ve otorite bağlamında azımsanmayacak değere sahip olduğu açıktır. Bununla birlikte tıpkı Sokrates'in "bilge insan arayışında karşılaştığı meslek mensuplarının her birinin kendinden emin biçimde hayatın diğer alanlarına ilişkin ahkam kesişleri gibi", modern bilimin uzmanlarının "tarihin ilerleyiş ve işleyiş yasalarına ve disiplinler arası ilişkide köprüyü, kendi alanlarında olduğu kadar büyük bir başarıyla kuramadığını, Hornung örneğinde de görmek mümkündür.


BATI'NIN MODERN BİLİM MİTOLOJİSİ

0 yorum
Göktuğ Halis

1. Bölüm: Üvey evladın gerçek yüzü:Copernicus

Batı için Ortaçağ bitiyordu. Bir diğer deyişle Karanlığın Çağı...

Karanlığın çağı mı? Sarsıcı bir tanımlamadır bu...

Sarsıcı olduğu kadar da inandırıcılıktan yoksundur. Ortaçağ'dan-Karanlığın Çağı'ndan çok, bu çağı tanımlayanların trajedisin yansıtır gibidir.

Bir çağ kendi içinde topyekün bir karanlık barındırmaz, mümkün değildir. Onu bu şekilde görmek isteyenler vardır öyleyse. Açıktır ki bu tarih aceleyle, görgüsüzce ve dünyevi hırslar adına acemice yapılmış bir tarihtir. Bir tarihi yapmaya yönelik girişim, eninde sonunda şimdiye ve geleceğe dair gayeler içermektedir. Avrupa için de böyle olmuştur. Karanlıktan Pozitif Bilimler atağıyla çıkılmış ve aydınlığa kavuşulmuş olduğu iddiası, geçmişi bir oyuna indirgemekten başka bir şey değildir. Çocukçadır belki ama, çocuk bir kral ise ve tüm dünyaya korku salarsa, onun söyledikleri zorba bir tasavvurun gerçek kabul edildiği bir yanılsamaya denk düşer. Bu kurguda, Batı'yı karanlıktan çıkaran tarihsel kahramanlara sıklıkla yer verilir. Ancak bunlar, tıpkı mitoslarda adı geçen karakterler gibi kararlı bir karartmayla mümkündür. XVII. yüzyıl dönüşümüne imza atan tüm tarihsel karakterler, yeniden yaratılmış, mitolojik bir kılıfla yeniden giydirilmiştir.

Copernicus, bunlardan birisidir ve onun kahramanlığı, hangi resmi tarih tezinde olursa olsun, Kilise'nin karşısına pozitif bilimler adına dikilmiş bir karakter tasavvuruyla yanyana sunulur. Gerçekten ise Copernicus'un düşünsel desteği ve entelektüel referansları, Batı'nın istediği ve umduğu yerlerde değildir. Batının reddettiği karanlık ve pagan dünyanın çağlarından kalma dizgeler ve öğretilerdedir. Batı'nın tarihi her şeyden önce modern bilimin kapısını açan bireylere yüklediği üstünlük payesi ve "mitolojik bir kahraman" yaratma yolundaki çabaları, tarihsel verilerce de doğrulandığı ölçüde abartılıdır. Özellikle XV. yüzyılın ikinci yarısında Polonya'da dünyaya gelen Copernicus ekseninde bu kurgu alabildiğine eksiktir; karşımızda hiç de öyle gerçekleri hayatı pahasına savunan, baskıya, gerici otoriteye ve tahaküme karşı çıkan, güçlü bir karakter dikilmemektedir. Copernicus, alabildiğine zayıf, güçsüz ve kırılgan tutumunu, Papa'ya yazdığı mektubunda şu şekilde dile getirmektedir:
"Aziz peder, kitapta yazılanları okuyanların hemen reddedeceklerini biliyorum. Ben ömrüm boyunca çevremin düşüncelerine aldırmayan, fikirlerini savunan biri olamamışımdır. Etrafın tepkisinden, başladığım hususlardan vazgeçmeye niyetlendiğim olmuştur. Fakat çekingenliği üzerimden atarak çalışmalara devam ettim. Yazdıklarımı tenkit edenler olursa onlara aldırmayacağım ve saçma kabul edeceğim...(1)
Copernicus'un hayatına yönelik bu gerçeklik, karikatürleştirilmiş bir manzarayı, elbette resmi eğitim kurumlarınca değil ama alternatif kanallarca, günümüz dünyasına dek açıkça taşımıştır. Tıpkı Galileo'nun Pisa deneyi gibi, böyle bir şey hiç olmamıştır ama nedense vardır diye kabul etmek neredeyse zorunludur. (2) Mizahi kurgu doğal olarak Copernicus'un aşağılandığı bir yapı içermez; ince bir zeka, yalnızca hayatını kurtarmayı arzulayan ve kendisini sorgulayanlardan çok daha büyük bir dünya görüşünün gölgelerinden açığa çıkar. Kurguda Copernicus bir kazığa bağlanmış, yağlanmış odunlar etrafına saçılmış, cellatın odunları tutuşturacak kıvılcımı bırakmasını beklemektedir. Mitos öykülerinde olduğu gibi son, beklenmedik olgulara gebedir. "Güneşin dünyanın etrafında döndüğünü reddediyor musun?" sorusunu soran Engizisyoncu, Copernicus'un: "Madem ki yakılacağım, hayır reddetmiyorum!" yanıtıyla şaşkına döner. Hikaye gereği sapkınlıktan son anda da olsa dönen ve odun yığını arasından çıkarılan Copernicus, kimsenin duyamayacağı kadar ince bir fısıltıyla: "Ben kabul etsem de etmesem de, Dünya Güneş'in etrafında dönmeye devam etmektedir..." diyerek hikayeden kendisine düşen kutsamayı çıkarır ve onu kuşaklara armağan eder.
Batı, toplumsal bölümlenmenin, sınıfsallaşmanın, sosyal katmanlaşmanın ilk versiyonundan itibaren süregelen eğilime uymuştur: Mitoslar yaratmayı bırakmamıştır; ama Mitos yaratma edimini halktan alıp, egemenlere vermiştir. Geçmişin dayanaklarının, gelecek hedefini tehtit edecek zeminlere kurulmasının sakıncaları vardır ve Copernicus'a yönelik manüpilasyonların ana nedeni budur. Copernicus'u  ne Aristocu, ne de Platoncu, ama Copernicusçu olarak niteleyen Rosen'den onun matematiksel zeminini İslam kaynaklarında özellikle de XIII. yüzyıl alimi Nasreddin Tusi'ye dayandığını iddia eden yakın döneme ait bilim tarihçilerine dek saklanmaya çalışılan bir şeyler vardır.(3) Bu kadarı yine de buz dağının görünen kısmıdır ve onunla ilgili olarak gizlenenlerin açığa çıkışı, karşımızda hiç de modern bilimin anladığı anlamda bir bilim şampiyonunun bulunmadığını, aksine, gözbağcılığına ve büyüye inanan bir astronomun, geçmişten bugüne dek izini sürdüğü olasılıklara doğru anlamlar verdiğini göstermektedir.
Hiç kuşkusuz Copernicus, Batılı bir eğitim almıştır. Dönemin önde gelen okullarında okumuş, din sistemiyle haşır neşir biçimde yetişmiştir. Öyleyse Copernicus'un söz konusu kuramının "gökten zembille" inmediğini anlamak zor değildir. Özellikle Rönesans'ın hakim Neo-Platoncu ve Hermesçi yapısı, Copernicus'u açıkça etkilemiştir. "Göksel Cisimlerin Dönüşleri Üzerine" isimli başyapıtında, dönemin Avrupa Coğrafyasında, neredeyse elden ele dolaşan Corpus Hermeticum'dan yaptığı alıntı dikkate değerdir: "Güneş: Yani ihtişamından ötürü çoğu filozofun ikinci Tanrı ismini verdiği" göksel cisim. (4)
Güneş, yani görünen Tanrı... Etkileyici bir betimlemedir ve Corpus Hermeticum'un risalelerinden yapılan bu alıntı (5)Copernicus'un referanslarını anlamamızda kritik bir rol oynamaktadır. Copernicus'un, Kilise ve egemen dogmatik fikirler karşısındaki desteğini, İtalyan Üniversiteleri'nde aldığı felsefe eğitiminin de gösterdiği yol ile Hermetik metinlerden aldığına kuşku yoktur. (6) )Bu kaçınılmazdır, zira dönemin hakim bilimsel dokusu açık bir şekilde Copernius'un çıkarımlarını spekülatif kılmaktadır. Zaman içinde doğrulanacak büyük keşifler kendi çağlarının alay konularıdır. Copernicus'u döneminin dizgesel çıkarımlarının dışına iten ise açık bir şekilde kuşkudur. Ama kuşku böylesine bir direncin tek itici gücü olamaz; Bilim Adamı yanıbaşında daima eski dünyadan gelen bir güç görmektedir. Bu güç Corpus Hermeticum'dur...

Copernicus elbette saltık bir hissiyatın peşinden sürüklenmemiştir. Hiç kimse, kendisine öğretilen evren tasavvurunun yanlış olduğunu, yalnızca hissiyattan hareketle söyleyemez. Bununla birlikte Corpus Hermeticum'un kimi risalelerinde Merkez olarak Güneş'e yapılan atıflardan haberdar olan düşünür, özellikle Platon'un Timaios Diyaloğu'nda dikkat çektiği gibi, bu kürenin işlevsel nitelikleriyle de merkezi bir rol oynadığına kanaat getirmiş olmalıdır. Francis Yates'in 1964 yılındaki sözlerinden alıntı yapan M. Bernal da bu etkinin altını çizmekte, Copernicus'un kökenleri konusunda girişilen anti-Mısırcı kampanyaya dikkat çekmektedir. Ancak ne olursa olsun Copernicus; "Bu görüşe (Güneşin evrenin merkezinde bulunduğu görünüşüne), onu matematiksel olarak tanıtlayabildikten epey önce ulaşmıştı. " Görüldüğü gibi Copernicus'un bu görüşü XV. yüzyılda hakim olan neo-Platoncu görüşlerin merkezinde yer almaktaydı. (7) )

Copernicus'un Hermetik yönü kitabının henüz ilk adımındaki cür'et ile takip edilebilir. Aristoteles'in gerçek bilimi "ilk nedenlerin bilimi" olarak tanımlamasına karşıt olarak (8) Copernicus, Astronomi'yi en yüksek bilim olarak tanımlamaktadır. (9) Yalnızca Aristoteles mi? Hayır, Copernicus öylesine cesurdur, yoluna ışık tutan gerçeklikten öylesine emindir ki Ptolemaios'u da karşısına almaktan çekinmemektedir. Belki Ptolemaios, bu en değerli bilimi mükemmel hale getiren kişidir ancak, artık onun zamanı geçmiştir çünkü, onun zamanında bilinmeyen yeni devinimler bulunmuştur. Geçmişle ve geçmişin kahramanlarıyla hesaplaşmak, bu alanda bayağı bir kabadayılık değildir. Belki Aristoteles ve Ptolemaios hayatta yoktur ama Copernicus'un alıntıları, mevcut koşulları hareket geçirir boyutlardadır. Tüm dayanaksızlığına rağmen, Copernicus da, Platon gibi, evreni bir küre şeklinde tanımlamaktadır. Elbette herhangi bir dayanağı yoktur; sadece küre tüm biçimlerin en mükemmelidir ve evrenin de en mükemmel şekile sahip olması gerekir.  Copernicus'un çıkarımları, bayağı gözlemler bir tarafa, akıl yürütmelerle ilintilidir. "Yeryüzü devinimini kabul etmede neden cesaretsiziz?" diye sormaktadır düşünür ve ekler: " Gökyüzünde görülen günlük dönüşün aslında Yeryüzü devinimine bağlı olduğunu niçin ileri sürmüyoruz?" Ona göre, böylesine büyük bir evrenin, sınırları belli bir dünya etrafında dönmesini düşünmek akılsızlıktır. Copernicus'un mantığı belki eksiktir ama etkisi büyük olmuştur.

Ne olursa olsun, karşımızda, Modern Bilimin en önemli dönemecinde bizlere sırıtık bakışlarıyla gülen Hermetik Metinler, bugünün büyücü ve falcılarını cezbeden felsefi metinler mi vardır? Kesinlikle... Mitolojiler ve hayaller, büyük bilimsel dönüşümün temellerinde uyuyan, ama kesinlikle istenmeyen, dışlanmaya meyil taşıyan üvey evlatlardır. Peki sonrası: Galileo, Kepler ve Newton... Batı'nın utancı yeğin olmalıdır; çünkü hurafelerin açtığı kapılardan giren aydınlık beyinli insanlar, kültürel kökenlerinde bulacaklarını ya değiştirecekler ya da kendi acıları içinde kıvranıp duracaklardır.

Dipnotlar:

1-kaynak:"http://tr.wikipedia.org/wiki/Nicolaus_Copernicus
2-Ünlü Bilim Tarihçisi Koyre, Galileo'dan daha önce yapılmış olan Pisa deneyinin Galileo'ya mal edilmeye çalışmasını çarpıcı bir dille açıklamaktadır. KOYRE, Alexandre. Yeniçağ Biliminin Doğuşu, s. 161-162-163.Gündoğan.
3-Bernal, herşeye rağmen Copernicus'a temel olarak sunulan bu yapılarda Güneş merkezli bir evren kuramının bulunmadığını belirtmekte, Copernicus'un kökenlerinin Corpus Hermeticum'da aranması gerektiğini iddia etmektedir. Bernal, Kara Atena. s. 240. Kaynak.
4-Copernicus, Gökselcisimlerin Dönüşleri Üzerine, s. 21. Yapı Kredi.
5-Corpus Hermeticum XVI. risale güneşin Merkez rolünü vurgulamakta, Asclepius' 29. bölümde ise ikinci tanrı olarak görülmektedir. Bir diğer metinde ise, "Güneş Görünen Tanrı'dır!" ibaresi yer almaktadır. FREKE, Timothy & GANDY Peter. HERMETİCA. Hermes'in Kayıp Sözleri, s. 16. Ege Meta...
6-Mısır uzmanı E. Hornung da benzer görüştedir. Bk. Ezoterik Mısır, s. 118. Kırmızı Kedi.
7-M.Bernal, Kara Athena. s. 239-240.
8-Aristoteles. Metafizik, s. 86.Sosyal.
9-Copernicus.a.g.e. s. 21

(Bir sonraki bölüm: Deneycilikten Matematiksel Evren Tasavvuruna: Galilei Galileo)